BULGARİSTAN TÜRKLERİ TARİHİNE KUŞBAKIŞI

28 Şubat 2014 Cuma

Bulgaristan Türkü; Kuzeybatı Avrupa Kimmer ve Balkanlardaki Pelazg Türkleri, karışımıdır. O, bu hâliyle Balkanlarda Kimmer Devrini, Skit Devrini, Türk (Trak) Devrini; Alan Devrini, Hun Devrini ve de Bulgar Devrini yaşar. Bulgaristan Türkü, Nogay Han Devrinde (1240-1299), Rumeli Hakanlığıyla; Doğu ve Batı Avrupa, Yakın Doğu arasında, Kültür köprüsü kurar.

Ulu Nogay Han zamanında, Bulgaristanın, Batı Hudutları Nemçe ve Macaristana; Doğu hudutları, Moskovaya doğru, Rusyaya uzanır. Nogay Hanın ölümünden sonra, bu günkü Bulgaristan Türkleri, Kara Bulgarlar (Batı Bulgarları), Osmanlı Hanedanlığı ile bağlanırlar. Avrupaya uzanan Osmanlı Devletine tahammül edemeyen, Kabala İttifakı; Dünya Efkârı Umumiyesine; “Türklerin, Malazgirt Harbinden sonra (1071), Orta Asyadan geldikleri”, yalanını, kabul ettirir. Bu yalanı destekleyen diğer yalan da, “Türklerin Avrupa ırkından olmadıkları”, yalanıdır. Türk, bulunduğu toprakların, ezelî evlâdı olarak; hiçbir yerden gelmemiş ve Alman, Fransız, İngiliz, hangi ırktansa, o da, o, ırktandır.

Türklerin “Avrupaya Malazgirt Harbinden sonra geldikleri” ve “Türklerin Avrupa ırkına ait olmadıkları” yalanları; Türklerin sahip oldukları ezelî ata topraklarını; ellerinden almak ve onları mahvetmek için, uydurulur.

İlk Çağlarda Bulgaristan Türkleri

Bugünkü Bulgaristandaki Türkler; ne hale getirildilerse, getirilsinler; onlar Kadim Tarihçi Herodotosun, “Targıtay” adlı Skit Kralının, soydaşlarıdır. Kral Targıtayın soydaşları Skit Türkleri; Milâttan çok, ama çok evvelleri, daha “Skit” olarak anılmadan, çok evvelleri; Orta Tuna, Kuzey Karadeniz, Güney Urallar bozkırlarından; Karpatların, Alplerin Kuzeybatısına, Kuzeybatı denizlerine doğru, “Kimmerler” olarak, göç ederler. Tedricen Kuzeyde Orta Sibiryaya kadar uzanırlar...

Ve enteresandır; onlar bu gittikleri yerlerden; belki kırk beş, belki yirmi beş bin yıl evvel (O esnada, buradan (Kuzeyden) Batı Yarı Küresine göçler olur), eski yurtlarına; bazı kaynaklara göre, yine Kimmer adıyla dönerler. Bana göre Kimmerler, yerlerinde; Kimmer olarak, kalırlar, onlardan koparak, güneye çekilenler “Skit” adını alırlar...

Skitler; Alplerin ve Karpatların kuzeyinden, Batı Avrupaya, Orta Tuna ve Kuzey Karadeniz havzalarına, Güney Urallara ve Sibiryaya uzanırlar. Skitler oralardan güneye, batıda Pirene yarımadasına, Kuzey Afrika kıyılarına; Doğu Avrupadan Balkanlara, Türkiyeye, Suriyeye, Mısıra; yine Doğu Avrupadan, bu sefer Karpat dağlarının doğusu tarafından, Kafkasların doğusuna, oradan Hazar denizi doğusundan Mezopotamyaya, Arap Yarımadasına inerler. Aynı zamanda Orta Sibiryadan, Güneybatıya Güney Urallara ve Güneydoğudan, Altaylardan; Batı Hindistandan, Elama, Büyük Medya yaylalıklarına, inerler…

Bunlar, Kuzeybatı Avrupadan, Orta Sibiryaya uzanan Türkî boylarının; Alp ve Karpat dağlarının batısından ve doğusundan, güneye inişlerinde; doğuda Elam ve Sümer topraklarına, oradan Mısıra, Suriyeye, Türkiyeye, Balkanlara, Kuzey Karadeniz havzasına çıkan, Türk Göç Sirkülâsyonu yollarıdır. Bu günkü Bulgaristan ve Türkiye, Türk Göç Sirkülâsyonu üzerinde bulunmaları itibarıyla; son zamanlara kadar, Türk esaslarını korurlar. Burada asırlar boyu süren Türk Göç Cereyanı, mevcudiyetinde, Türke yabancı unsur, istense de barınamaz.


Skitler; Balkanlar, Ortatuna, Kuzey Karadeniz, Güney Urallar ve Sibiryanın, tarihte denildiği gibi, “avtohton”, yani yerli, ahalisidir. Onlar aynen; Basklar, Etrüskler, Pelazglar, Sümerler, Elamlar, Dravitler, Mundular ve Amerikadaki Kızılderililer gibi, Prototürktürler. Bunlardan Trakyada (Türkiyede) ve Balkanlardaki Pelazg boyları; “Hitit” diye anıldıktan sonra, Trak; Helenlerle sıkı temastayken, de “Pers”; Romalılarla “Romey”; olarak, anılırlar... Türkiye toprakları, kaynaklarda, Milâttan iki bin yıl evvel “Trakya” (Türkiye), sakinleri de “Trak” (Türk) olarak, anılırlar. Bu böyle biline ve dosttan, düşmandan, iyi hatırlanıla! Tarihte Milâttan 2000 yıl evvel Türkten, (Traktan) bahsedilir. Efendim “Traklar Hint-Avrupa ırkındanmışlar da, Türkler bilmem ne ırkındanmışlar. Siz bu masalı, gayri kendinize anlatın! Bakın; İngilizin, Almanın, Fransızın, İtalyanın kelime hazinelerinde 4000 üstünde Türk kökenli söz var! Öyle ki bunlar hangi ırktansa, Türk de o ırktandır.

Şimdi söyleyeceğim de, iyi biline ve iyi hatırlanıla! Trakların yani Türklerin, bir diğer adı, sonraları “Pers” olarak meşhur olur. Yüzlerce kadim Helen efsanesi, onları “Pers” olarak yüceltir, ilâhlaştırır. Ki onlarda (efsanelerde) anlatılanların; hiçbir şekilde “Parslarla” (Farslarla), uzaktan, yakından, asla alâkaları yoktur. Mezkûr Helen efsanelerden, her biri, yalnız ve yalnız; Türk Mitolojisinin derinliklerinde yankılanır…

Balkanlarda Skit boyları, üstlerine gelen, “Alan” ve “Hun” Kimmer boylarıyla; “Alan” ve “Hun” olarak anıldıktan sonra, Kimmerlerden kopan, Hun Bulgar boylarıyla, bu sefer “Bulgar” olarak, anılırlar. Onlar da, Hunlar gibi, Türktürler. Bulgarlar, Doğu ve Kuzey Karadenizden, Ortatuna havzasına, Ege ve Adriyatik denizlerine kadar uzanırlar. Onların aralarında, ittifaklar kurdukları hatırlanır; ittifaklar uzun sürmeseler de, birbirlerine yakınlıklarını ve bu yerlerin; tarihî olarak, onlara ait olduklarını, gösterir.

Bulgaristan Türkleri Bulgarlarla Alâkalı Dinler Devri

Semavi dinlerin başlangıcı bugünkü Filistin dâhil Türkiyede (Trakyada), Mısıra doğru devamında; Alplerin ve Karpatların kuzeyinden inen, buralara gelen ve buralardan geçen halklarda görülür. Musevilik, Hrıstıyanlık, buralara ve Avrupa halklarına, onlar vasıtasıyla yayılır. İslâm dini de, Kuzey Afrikadan, Endülüsten, İtalyaya, Fransaya kadar; Balkanlardan Alplere kadar, buralarda bulunan Bulgarlar, vasıtasıyla, geçer.

Ancak İslâm dininin yayılışı esnasında, bu sefer Bulgarlar; bu Yeni Dine muhalif olarak, hem Musevileri, hem de Hrıstıyanları bulurlar. Bu çifte muhalefetin aşılması, zor olsa da, Batı Avrupada İslâm kalıntılarına, On sekizinci asrın sonlarına kadar rastlanır. Hâlâ da rastlanır...

Balkanlardaki Türk ahali, Roma İmparatorluğu hükmünü kabul ettiği vakit, Türkiyede Perslerle olduğu gibi, “Romey” olarak, anılır. Mamafih, bu ad, onlar için “Roma İmparatorluğu Vatandaşı” manasına gelmez. Bu adla anılma, bir nevi imtiyazdır; Roma ordusunun esaslarını Türkler, yani Hunlar, Bulgarlar, teşkil ederler. Bunun için, Roma imparatorluğunda, Grekler dâhil, başka halklara, “Romey” adının, verildiği; hatırlanmaz, bilinmez.

Türkler umum olarak; hem Türkiyede, hem Balkanlarda; hem Roma, hem Byzantion devirlerinde; Yedinci asırda İslâm dini buralara yayılıncaya kadar; “Romey” adını taşırlar. Bundan sonra onlardan, Hrıstıyan kalanlar, bu adı taşımaya, devam ederler; onlardan İslâm dinine geçenler ise, bundan sonra, “Rum” olarak anılırlar. Kitabımız Kur’an-ı Kerimde, işte bu Rumların, zaferinden bahsolunur. Bu hakikatle alâkalı, Kur’an-ı Kerim tercüme ve tefsirleri, çoğu zaman Siyonistlerin menfaatlerine göre ayarlıdırlar...

Byzantion Koloni sistemine, Yedinci asırda, İslâm dini yayıldıktan sonra; İslâm dinine geçişler başlar. İster Türkiyede, ister Balkanlarda, Hrıstıyan kalan Türkler “Romey" adını aynen taşımaya devam ederler. Hrıstıyanlıktan, İslâm dinine geçen Romeyler de, şimdi “Rum” olarak anılmaya başlarlar. İslâm dinine geçenlerin, toprakları da, kendileriyle beraber; Bağdattan - Erzuruma; Şamdan, Konyaya, Kayseriye, tedricen ötelere “Erazi-i Rum” olarak, anılır. Balkanlarda, İslâm dinine geçen Romeylerin, toprakları da, onların, İslâm Rum adlarına göre; “Rumeli” olarak, meydana çıkarlar.

İslâm dininin, yayılışıyla; Türkiyede, Balkanlarda ve Ortatuna Havzasında, Hrıstıyan Türkler yedinci asırda; İslâm dinini kabul etmeye başladıklarında; Türk ve Bulgar beylik ve hakanlıkları, Müslüman olarak, Byzantion Koloni Sistemi hegemonyasından, yavaş yavaş sıyrılırlar. Bundan sonra mevcut tekfurluk, beylik ve hakanlıklar; tedricen kendi emirlik ve sultanlıklarını kurarlar. Türkiyede kurulan, ilk büyük Türk İslâm devleti, “Konya Rum Sultanlığı” adını taşır. Onunla beraber, Balkanlarda da, emirlik ve sultanlıklar birleştirilerek; Nogay Hanın Büyük Rum Devleti kurulur.

Türkiyede kurulan Konya Rum Sultanlığı, her ne kadar, İslâm olarak; Halifelik ve Selçuklular tarafından, Byzantiona karşı himaye edilse de; ona, en büyük destek, Nogay Hanın, Bulgar Hakanlığından, gelir. Byzantion, Nogay Han karşısında, her zaman aciz kalır; İmparator ona kızını verir. Byzantion, Nogay Handan korktuğundan, Türkiyede yeni yeni beyliklerin; sultanlık ve emirlikler meydana getirmelerini, engelleyemez.

Ahmet TACEMEN 

28 Şubat 2014


TÜRK TARIMI



Dr. Hatice Şirin USER

Türklerin tamamen göçebe bir hayat sürdüklerine dair yaygın kanılar sebebiyle, tarımla olan ilişkileri çok az dile getirilmiştir. Oysa Çin yıllıklarını inceleyen araştırmacılardan öğrendiklerimiz, Türklerin atalarının tarımla da uğraştıklarını ve ürün elde ettiklerini göstermektedir. Proto Türk kavimlerinden olan Hunların zaman zaman göçebe hayattan uzaklaşarak bir yere yerleştikleri, et yedikleri ve tarımla meşgul oldukları bu yıllıklarda kayıtlıdır. Proto Kırgız kavimlerinden Cu-şilerin Çince ve Hunca yazdıklarını, klasikleri Hun dili ile okuduklarını, buğday yetiştirdiklerini, meyveliklerinin çok olduğunu, üzüm şarabı ve tuz ürettiklerini, dut diktiklerini, bu kaynaklardan öğrenmekteyiz. Aynı kavimlerin darı, buğday, arpa ve bir tür yulaf ekip bir ezme değirmeni ile bunları un yaptıkları da bilinmektedir (Eberhard 1996: 68; 76; 90; 98).

Altay yöresinde ve Batı Türkistan’daki arkeolojik bulgular, Türklerin yaşadıkları ülkelerde tarihin çok eski çağlarından beri tarımın var olduğunun kesin işaretlerini ortaya çıkarır. Yenisey boylarında M.Ö. VII. yüzyıldaki Tagar kültürünü yaratan Ting-ling Kao-che, Teih-le, Töles gibi Türk kavimleri, arklar açarak tarımla uğraşırlardı. Şimdiki Kazakistan ortalarında, özellikle ırmak boylarında çapa ile kazılıp işlenen topraklarda, bronz çağından itibaren tarım görülmektedir. Toprağı işleyen bu çapalar bronz, taş veya kemikten yapılmışlardır. Bu çağdaki Andronova kültürü temsilcileri, göçebe çobanlığı yanında ilkel şekilde tarım da yaparlardı. Bu tarım sonraki yüzyıllarda, MÖ birinci bin yıl ortalarına doğru daha da gelişti. Erken göçebe çağına, MÖ VII-III. yüzyıllara tarihlenen ve doğuya iki sıra taşla açılan kurganlarda oval biçimde öğütme taşları bulunmuştur. Diğer taraftan, bugünkü Kırgızistan’da, Fergana ile sınır olan dağlardaki kaya resimlerinde, sabanla çift sürenler görülür (Baykara 1997: 125-126).

Hun ve Göktürk (Türük Bil) sonrası Türk tarihinde, Türklerin tarımla olan ilişkileri daha belirgindir. Anonim bir coğrafya kitabına göre, Hazar Devleti’nde tarım alanları, bostanlar ve meyveler çoktu. Ahmet Tûsi’ye göre, Hazarların başkenti Etil şehrinin çevresindeki tarım alanı, 20.000 fersah kadar geniş bir yer tutuyordu. Sir Derya deltasında yerleşen Oğuzlar, araştırmacıların “bataklık ziraatı” diye adlandırdıkları bir metotla ürün yetiştirmişlerdir. Karluk ve Türgişlerin hâkim oldukları Batı Türkistan’da tarım, sulamaya elverişli ırmaklar boyunca gelişmiştir. Çinli budist rahip Hüen-Tsang, VII. yüzyıl başlarında geçtiği Çu vadisinde tarımın geliştiğini ve çevrede üzüm bağları bulunduğunu yazar. Ebu Dülef, IX. yüzyılda Kaşgar (Argu?) ülkesinde arpa, buğday, Karahanlı ülkesinde arpa, darı, çeşitli sebzeler; Beha ülkesinde darı, Çiğillerde arpa ve burçak yetiştirildiğini kaydeder (Baykara 1997:130-132).

Resim: Fergana, Saymalı Taş Petrogliflerinde Tarım