Türklerin gizli tarihi

23 Ağustos 2014 Cumartesi

İberya'yı adım adım gezen Strabon :

"Kutsal burun da dahil olmak üzere batı sahillerine doğru TAQ nehrinin döküldüğü yere kadar İberya'nın batı taraflarının başlangıcıdır. Güneyde ise ANA nehrinin döküldüğü yere kadar, güney kısmının başlangıcıdır. Her iki nherin kaynağı doğudadır. Ama TAQ öteki nehirlerden daha büyüktür ve doğrudan batıya aktığı halde , ANA güneye dönerek vilayeti iki nehir arasındaki esas halk Keltlerdir. Ülkenin derinliklerinde KARPATAN, OREATAN ve VETTONLAR yaşarlar.... Bu eyaletten, kaynağını ANA ve TAQ nehirleri gibi aynı yerden alan BATIY nehri akar...."

"...Nehrin adına uygun olarak ülke BATİK olarak adlandırılmıştır. Halk ise ülkeye TURDETAN der. Halkı TUADETAN, bazılarını ise TURDUL olarak adlandırırlar. Bir kısım yazarlar onları bir halk , bir kısmı ise çeşitli halklar olarak gösterirler. Polibiy "TURDULLAR TURDENT'lerin kuzey komşusudur, ama şimdi onların arasında hiçbir fark bulamazsınız", diye yazar. TURDENT'ler kendilerini İberya halkları arasında en kültürlü halk olarak sayarlar. Onların alfabesi vardır, kanunları vardır ve kendi boylarının adına manzum hikayeli şiirler yazarlar. (kendilerinin dediği gibi yazılarının altı bin yıllık bir geçmişi vardır.) ...Başka İberya halkları da yazıyı bilirler, ama onların harfleri arklıdır, çünkü onların dilleri ayrıdır."

Strbon 3.kitabında İberya'dan başlamıştır. Şaşırtıcı olsada, yukarıda tercümesini verdiğimiz metinde, Türk toponim, hidronim ve etnonimleri yeteri kadar boldur.

Belki de ,coğrafyanın yazarı Strabon Türk'tür (!)

Yahutta, coğrafyayı Rusçaya çeviren Q.A.Stratanovski Türk'tür (!)

Bu eser, eski Yunan dilinden, çağdaş Rus diline çevrilirken bilerek ya da bilmeyerek bir çok hata yapıldığını, bir hayli tahrife uğradığını gözden ırak tutmuyoruz.

Ama, belge, belge olarak kalır. Bu eserde, yeteri kadar Türk toponim, hidronim ve etnonimleri vardır ve bunları artık tarihten silmek mümkün değildir.

"...İberyalıların bu körfez vilayetinde BASTETAN adını taşıyan (onlar BASTUL da derler) KALPA dağı vardır....Eğer iç denizden dış tarafa doğru yüzersen, bu dağ sağda kalır, ondan kırk stadiya uzakta KALPA şehri kurulmuştur....

.....Bunlardan daha güçlü ve şöhretlisi ise esası Marsel tarafından yapılmuş KORDUB'tur.....

....İberyalı Keltler arasında KONİSTURQ liman şehirleri arasında ise daha meşhuru ASTA şehridir....

...Her halde tabiatı seven insanlar...Bu yerlerde kendileri için şehirler ve başka yaşayış mıntıkaları kurmuşlar. Bu şehirler listesine şunlar dahildir : ASTA, NABRİSSA, ONOBA, OSSONOBA, MEANOBA ve başkaları....

...SALAS sakinleri gizemli ve zarif parçalar hazırlıyorlar...."

Türk Boylarının birinin adı BASMAL idi....
Eski SSCB'de KALPA adında Türk Boyları vardı....
ASTA....."yavaş", "sükünet", "sessizlik", "giriş kapısı" anlamları vardır.
Azerbaycan'ın güney bölgesinde ülkeye girilen yerde ASTARA şehri vardır.
Kazakistan'nın başkenti ASTANA gibi....

Strabon liman şehirleri arasında en meşhur olanın ASTA olduğunu yazar. Eyalete ya da ülkeye giriş buradan olur. Her halde milattan önce, şindiki İspanya toprakları üzerinde ASTA diye bir şehrin olması ve şimdiye kadar aynı anlamlı olarak bu sözün çağdaş türk dillerinde korunması, gerçekte çok önemli husuları haber vermektedir. Bu söz için başka bir ihtimal de göz ardı etmemek gerekir diye düşünüyorum. Bu şehrin adı AS/AZ boyundan da alınmış olabilir.

AZ/AS boyu hakkında Prof.Firudin Ağasıoğlu şunları yazar:

" Azerbaycan ülke adının kökündeki Azer boy adının ortaya çıkmasının esas özeği olan bu AZ boyu, Türk etnosu içindeki bir çok boydan biridir. AZİYA/ASİYA adındaki paralellik gibi AZ etnoniminin AS varyantı yaygın olarak kullanılmıştır. Bunun böyle yayılmasının sebebi AZ/AS boylarının zamanında eski Azerbaycan'dan Batı, Kuzey ve Doğu yönlerine yaptıkları göçlerle ilgilidir. Üç-Dört bin yıldır ki, bu boylar, tarihi kaynaklarda adı geçen boylardandır."

AS boylarının Troya (Truva) dan Avrupa ve İskandinavya'ya göçleri hakkında "Küçük Edda" abidesi de yeteri kadar bilgi vermektedir. Hatta orada , ASLAR Troya'daki (TUROBA) adetleri TÜRKEL, ANAR, ATLI gibi şahıs adlarını ve diğer toponimleri kendileri ile birlikte Avrupa'ya getirdikleri kaydedilmiştir.

Tarihen bilinir ki, OBA sözü sadece Türklerin kullandıkları bir sözdür ve Türklere aittir.

Bu günde bir çok Türk boyu tarafından aynen kullanılmaktadır.

ONONBA on sülalesinin bir yere toplanıp OBA kurması anlamındadır.

(On sülalelik oba) OSSONOBA, otuz sülalenin bir yere toplanıp OBA kurması anlamını taşır.

Şehirlerin adlarının böyle sıralanması bir daha gösterir ki, sülalerinin sayılarına göre şehirlere, şehri kuran sülalelerin sayısına göre isim verilmiştir.

MENOBA bir sülalenin kurduğu şehir anlamına gelir.

SALAS , SAL+AS sözlerinden yapılmış birleşik sözdür. Sal sözüne, hem boy adında, hem yer adında, hem de maişet eşyaları arasında rastlamak mümkündür. Dede Korkut Hikayelerinden tanıdığımız Kazan hanın kabilesi SALUR olarak adlanmıştır.

Burada bizim esas iddia ve düşüncelerimiz adeta ispatlamaktadır. Şöyle ki "Türklerin doğuya ve batıya göçleri sadece Anadolu ve Azerbaycan topraklarından başlamıştır. Bu topraklardan Avrupa'ya göç başlamış ve henüz yerleşik hayata geçmemiş Avrupa'da yer, şehir, şahıs ve nhirlere Türk adları verilmiştir.

KON+İS+TURQ birleşik bir sözdür. KON eski Türklerde yer, mesken ifade eder.

"ErgeneKON yurdun adı, Börteçine kurdun adı."

Strabon "..ibera kıvrımı ile deniz arasında...birinci şehir TARRAKON'dur...." diye yazar....

Burada geçen TARRAKON sözünün anlamı TÜRK'ÜN MEKANI-YERİ olabilir. Çünkü , dünyanın bütün Türkologları TÜRK sözcüğünün TARRAKON sözünün birinci hecesi olan TAR sözünden ortaya çıktığına asla şüphe etmiyorlar.

Mesela büyük Türkolog N.Y.Marr "Türk teriminin TAR-HAN sözünden" ortaya çıktığını yazıyor. Bu hiç de tesadüf değil, çünkü bu söz boylar arasındaki boy üstünlüğünü bildirir ve hatta o boyu kutsallaştırır ve Tanrı ile eş değer tutardı.

Bununla ilgili Kononov şunları yazar:

"Bu alıntıda dikkati daha çok N.Y.Marr'ın açıkladığı Türk terimine yöneltmek istiyorum. O "Türk" terimini başka özellikleri ile birlikte kutsallığa beraber seçilmişlerlere ait sayar."

Bizim düşündüklerimizi F.Ağasıoğlu'da onaylıyor. o "Protoazerlerin (birlikte prototürklerin) kökenine ışık veren teonimlerden biri de hiç şüphe yoktur ki, TAR/TUR alamorfu ile kullanılan Tar sözüdür ki, bu da sonralar Türk sözünün ortaya çıkmasını sağlamıştır. Azer diyalektlerinde bugün de tarı sözü "Allah" anlamında kullanılmaktadır."

Sonralar TAR/TUR terimini çeşitli toponim ve etnonim, buna benzer adlarda buluruz. Mesela Uygurlara TARANCI da diyorlar. Tatar sözü "TARLIK TATARLARI" sözü ile birlikte de kullanılır.

Etrüsklerin ulu atalarının TARKAN adını taşımasını da unutmamalıyız.

Unutmayalım ki Heredot İskitlerin (Sakların) ulu atalarını TARGİTAY olarak adlandırır.

O tarih kitabında şunları yazar: "Bir zamanlar henüz yerleşik hayata geçmemiş bu insanların ilk sakini TARGİTAY adında bir insan olmuştur. İskitlerin dediğine göre TARGİTAY'ın babası Zeus, annesi Borifen nehrinin kızıdır. (İskitler ısrar etseler de ben buna inanmadım) Böyle bir nesli olan TARGİTAY'ın üç oğlu varmış...."

Göründüğü gibi, ünlü Türkolog N.Y.Marr , TAR/TUR terimini nasıl kutsallaştırıyor Tanrı'ya bağlıyorsa, Heredot'da TARGİTAY'ın Zeus'un oğlu olduğunu , inanmasa da, yazıyor.

Çağdaş Türkiye ve Azerbaycan lehçelerinde şu anda da başlangıçı TAR / TUR olan bir çok söz bulunmaktadır.

Strabon'un İberya'da gösterdiği TARRAKON şehri TAR/TOR terimi ile sıkı sıkıya ilişkilidir. Türk ya da kutsal yer gibi anlaşılır ve yalnız TAR sözüne Türk dilleri tarafından yaklaştığımız zaman bu sözün anlamını anlamak mümkün olur.

.....

Milattan önce üç binlerde rastlanan "Turukku" sözüne gerçekte Rus ve Avrupalı alimler bilerek değer vermemiş ve bunu görmezden gelmek istemişler.

Oldukça garip ama, gerçek bu! Bu gerçeğe rağmen , rus Türkologları başka sözlerin köküne her zaman ciddi bir şekilde bakmışlar, bu sözün kökünden ortaya çıkan diğer sözlere ciddi görüş bildirmişler, fakat Akat alfabesi ve dili ile yazılan bu "turukku" sözünün üzerinden geçip gitmişler, inceleme gereği bile duymamışlar.

Neden böyle yapmışlar?

Cevabı çok basittir.

Turukku sözünün kökünde "tur-" , daha öncesinde ise "tar-" sözü vardır.

Bütün dünya alimleri "tur ve tar" sözlerinin Türk milletine ait olduklarını yazmışlar.

Durum böyle olunca "turukki" lerin beş bin yıl önce Doğu anadolu ve Azerbaycan'da prototürkler olarak yaşadıklarını nasıl yazacaklardı?

Çünkü, bunlar herkese "Türklerin batıya gelmeleri 7.- 9.yüzyıldadır" ,diye zorla kabul ettirmişlerdi.

Olmuyor sayın tarihçiler, olmuyor!

Eğer Türkler batıya 7. - 9. yüzyıllarda gelmişlerse, o zaman bizim ecdadımız sayılan ve prototürk kabul edilen Qutiler , Lulubeyler, Kimmerler, İskit ve Sakalar, Hunlar, Bulgar ve Avarlar, daha adlarını sayamadığımız onlarca boylar beş, dört, üç bin yıl önce Avrupa'da ne geziyorlardı?

Yunus OĞUZ - Bahtiyar TUNCAY (Azerbaycan)
Türklerin Gizli Tarihi
Aktaran: Hüseyin ADIGÜZEL



Moğolistan'da yeni bulunan Türk yazıtları

8 Ağustos 2014 Cuma




Moğol İlimler Akademisi ve Japon Osaka Üniversitesi işbirliği ile Moğolistan’da işbirliği yürütülen kazılarda 8. yüzyıla ait yeni Türkçe yazılı tamgalı 2 taş kitabe buldu. Kitabelerin biri 4 metre, diğeri üç metre uzunluğunda, ve bulunduğu yer başkent Ulanbatur’un 450 km doğusunda (Kore istikametine doğru). Kitabelerin üzerinde toplam 20 dize ve 2,832 Türkçe tamga harfi bulunmakta.








KAYNAK: http://www.infomongolia.com/ct/ci/6162



Türk Oturuş biçimi: Bağdaş

6 Ağustos 2014 Çarşamba


Yeniçeri ve Türk Kadını, Bellini'ye ait çizimler. Ve Türk Oturuş biçimi Bağdaş..Gentile Bellini (1429-1507)

(Nuray Bilgili)



DİVANI LUGAT-İT TÜRK'TE AKRABALIK BİLDİREN SÖZLER

2 Ağustos 2014 Cumartesi

Hem kan, hem de evlilik yoluyla, çeşitli şekillerde insanların birbirlerine yakın olması durumuna, genel olarak akrabalık denir. Biz Türklerin, sosyal hayatlarının gelişmesinde ise, akrabalığın büyük önemi vardır. İnsanoğlunun yaradılışını şöyle bir düşünecek olursak; bir ana ve babadan tek başımıza dünyaya gelirken, zaman içinde ailemizin büyüdüğünü (kardeş, amca, dayı, hala, teyze vs. gibi çok yakın akrabalar), özellikle evlilikler yolu ile de akrabalarımızın sayısının arttığını görürüz (kayın-ata, kayın-ana, baldız, kayın-birader vs. gibi). Sosyal bir cemiyet olan aileler ve akrabalar arasında da kurulmuş olan bağlar, Türk toplum hayatının çok güçlü olmasının en önemli sebeplerindendir. Tarih bize göstermiştir ki, aile yapısı ve ahlaki meziyetleri üstün olan milletlerin tarihten silinip atılması mümkün değildir. Birer birer ele aldığımızda sağlam temellerle kurulmuş Türk ailesinin, Türk devlet yapısına da tesir ettiği muhakkaktır.

Sosyologlar tarafından devletin en küçük modeli olarak kabul edilen aile ve buna bağlı olarak akrabalık ilişkilerinin Türklerde son derece önemli olması itibarıyla, bu sosyal müessesenin fertlerinin yakınlığı derecesinde de isimlendirmeler çok zengin görülmektedir. Eski Türkçede “aile, kabile, hısım, akraba” manasına oguş kelimesinin kullanıldığı söylenmektedirı. Üç değişik kitabede “oguş” kelimesine tesadüf etmekteyiz. Bunlar Uyuk-Orzak ID Yazıtı, Köl Tigin ve Bilge Kagan yazıtlarıdır. Bilinen ilk yazılı belgelerimizden olan Kök Türkçe yazılı kaynaklardan başlamak üzere, akrabalık adları hususunda çeşitli eserlerde pekçok kelime tesbit edebiliyoruz. Türk kültürününvazgeçilmez bu eserlerinden biri de Divanü Lügat-it-Türk’dür. Bu şaheserde, biz aşağı-yukarı altmışa yakın kelime tesbit ettik. Bunların pekçoğu da şu veya bu Türk lehçesinde çok az değişikliklere uğrayarak yaşamaktadır. Aşağıda bu akrabalık terimlerini göstermeye çalışacağız:

Aba ..Apa: ”Ana” anasına gelmekte olup, aşağı-yukarı bütün Türk lehçelerinde görülür. Bununla beraber “abla” manası da vardır.

Eçü-Apa : “ata, ced” denmektedir.

Fakat “eçi” veya “eçü”nün, “eçe” yahut da “ece” ile aynılığını kabul edecek olursak, burada bir dişilik anlamının olması söz konusudur. O zaman “ata, ced” olarak manalandırılan eçü-apa deyimi, bütün ölmüş erkek ve kadın ataları ifade ediyor olmalıdır.

Açık: ”Büyük kardeş. Kara-Hanlılar büyük kardeşi “açıkım” diye çağırırlar” demektedir,

Ana: ”Ana, anne”

Aştal: Kaşgarlı Mahmud, “insanın en son çocuğuna aştal oğul denir” diyor. Mesela Kırgız Türkçesinde “astalamak” fıili var ve “yavaşlık, ahestelik, ihtiyat” manalarına gelmektedir. Belki bununla bir irtibatı olabilir. Çünkü insanın son çocuğu, genellikle yaşının olgunlaştığı, hal ve hareketlerinin yavaşladığı zamana denk gelir.

Eze : Teyze demektir.

Avurta: Kaşgarlı Mahmud bu kelimeyi “süt nine” manasına kullanmıştır. Clauson da bu hususta; “ebe, süt nine” demektedir ve bu kelimenin yabancı menşeili (farsça) olabileceği görüşündedir.

Baldır: “Üveyoğul ve üvey kız” demektir . Çok ender kullanılan bir kelimedir.

Baldız:“Bir adamın karısının küçük kız kardeşi” için böyle denir.

Beg: “Karının kocası”. Kaşgarlı Mahmud bu terim hususun da bildiğimiz unvan olan beg ile bir benzeştirme yapmıştır ki, “evinde bege benzediği için böyle denmiştir” diyor.

Çıkan: “Yigen, hala veya teyze oğlu”

Dede: “Baba” manasına kullanllmıştır. Abil Hayyan “ced, büyük baba, derken; Clauson Kaşgarlı’ya dayanarak, kelimenin orijinalinin baba olduğunu, daha sonra “büyük baba” manasını aldığını söyler.

Emikdeş: “Bir memeden emen iki çocuğa derler. Emmekte arkadaş anlamındadır. Kazak Türkçesinde “emşektes” ismi vardır ki, “bir anneden doğmuş, bir meme emmiş kimsedir. Belki bunu süt kardeş olarak alabiliriz.

İçi: Kaşgarlı Mahmud bu hususta, “yaşça büyük olan erkek kardeş” demektedir.

İkkiz: “İkkiz oğlan=ikiz çocuk, Aşağı-yukarı bütün Türk lehçelerinde kullanılan terimi, bazan “ekiz” şeklinde de görmekteyiz.

İni: Divanü Lügat-it-Türk’ün I.cildinde “yaşça küçük kardeş, III. cildinde “kocanın küçük erkek kardaşı, şeklinde geçmektedir.

Kazak Türkçesinde “aynı ana babadan olan kardeş,manasında açıklanan ini kelimesi,

Saha Türkçesinde “amca-zade, yeğen” şeklinde ifade edilmektedir.

İni aynı zamanda, Kapgan Kagan’ın küçük oğlu ini İl Kagan’ın unvanında da görülür.

Kadaş~kadhaş~kadaşlık: ”kardeşlik, hısımlık, akraba, kardeş gibi yakın olan,demektir. Kök Türkçe yazıtlarda karşımıza ençok çıkan akrabalık terimlerinden birisi de kadaştır. Sanırız “arkadaş” kelimesi de bu tenmIe bağlantılı olmalıdır.

Kadın: Kayın, dünür, hısım. Kıpçaklar bunu -z ile söylerler.

Şu ata sözünde de geçer: Kadaş temiş kaymaduk, kadhın temiş kaymış (Kardeş demiş tınmamış, kayın demiş iltifat etmiş). Bu ata sözü hısımlar içerisinde kayınlara saygı ile emrolunduğu zaman söylenir” diyor, Kaşgarlı Mahmud. Genel olarak günümüz Türkçesinde “kayın” olarak karşımıza çıkan bu kelime, “koca yahut karı tarafından akraba” manas ına gelmekle beraber; kayınata, kayınana, kayınbirader, kayınbike (baldız), kayınsinli (görümce), kayıcurt (hanımın sülalesi) gibi söyleyişleri vardır.

Kadnagun: ”Kadın kadnagun= kayın, kayınbabalar; güveyiler ıçın söylenir. Ardarda, kadın kadnagun denir”. Belki kayın mayın gibi.

Kangdaş: Bunun için Kaşgarlı, “kangdaş kadaş= babaları bir olan kardeşler.

Kangsık: “Kangsık ata (üvey baba), kangsık ogul (üvey oğul)” . Görüleceği üzere kangsık kelimesi üveyliği göstermektedir.

Kap: Bu kelime için Kaşgarlı Mahmud; “eğreti olarak hısım”

Karındaş: Kaşgarlı Mahmud, “bir anadan doğmuş iki çocuğa karındaş denir. Çünkü karın kelimesine -daş edatı eklenince, ‘bir karında beraber bulunmuş’ demek olur”, diyor . Bu terim günümüz Kazak Türkçesinde “kız kardeş” yerine kullanılmaktadır. Bunun yanısıra Kırgız Türkçesinde “erkek kardeş tarafından yeğen”e de bu ad verilmektedir.

Kelin: ”Gelin”

Öz: ”Öz kişi (hısım olan kişi)”.

Kis: ”Karı. Erkeğin eşi

Küdegü: “Güveyi”. Bugün bu kelimenin yerini “damat” kelimesi almış gibidir.

Kükü: Divanü Lııgat-it-Türk’de, “Küküy de denir, doğrusu da budur,,61 şeklinde açıklanan bu terimin yerini, bugün genellikle hala almıştır.

Namıca: ”Kadının kız kardeşinin kocası. Bacanak”. Bu terim Türkçe olmasa gerek.

Ogul: ”Çocuk. Çoğulu oglan”. Bu kelimeleri Kök Türk ve Uygur dönemlerinde şahıs adı olarak da görmemiz mümkündür. Mesela; “Oglan Çor, Otuz Oglan”,”Ogul Bars” ,”Ogul Tarkan”.

Ögey: ”Ögey ata (üvey baba). Bunun gibi ögey ogul, ögey kız da denir.

Singil: “Erkeğin (kocanın) küçük kız kardeşi” şeklinde Kaşgarlı Mahmud tarafından izah edilen bu terim eski Türkçede genellikle küçük kızkardeş yerine kullanılır.

Tagay: “Dayı”.Kırgız Türkleri dayıya “taga” demektedirler.

Tugsak: “Dul kadın”. çoğu kere “tul tugsak” diye kullanılır.

Tul: “Dul. Tul uragut (dul kadın)”.

Bu hususta Kaşgarlı Mahmud şöyle bir örnek de vermektedir: “Yavlak tıllıg begden kerü yalıngus tul yeg (Kötü dilli kocadan yalnız dul daha iyidir)”. Bu terime Kök Türkçe yazılı belgelerde de rastlıyoruz. Mesela; ” …kuyda kunçuyum tul yıta esizimen”. Dul kelimesini Yudahin “kadının ölen kocasının tasviri olup, yatağının üzerine asılırdı” diye açıklamaktadır. Bu İslamiyet öncesi gelenek Kazak Türkleri arasında da yaygındi. Eskiden evin bir köşesinde ölünün sembolik olarak bir kuklası bulunurdu. Ölünün ayakkabılarından, silah ve börküne kadar bütün elbiseleri kullanılır ve bir eyerin üzerine oturtulurdu. Kışlaktan yaylaya veya yayladan kışlağa göç ederken bu kukla için bir at yedeklenirdi. Bu kuklaya Kazak Türklerinde “tuI” adı verildiği söylenmektedir.

Tutuncu: ”Tutuncu ogul (evlatlığa alınmış çocuk)”.

Kırgız Türkçesinde ‘kendi çocuğu gibi tutmak” manasına gelmektedir.

Tüngür: ”Dünür. Karının hısımları. Bunlar karının anası, babası ve kardaşı gibi kimselerdir.

Çagatayca lügatte de bir tüngür kelimesi geçmekte ve “peri, umacı, cin” şeklinde manalandırılmaktadır ki, evlilik. yoluyla meydana gelen bu akrabalık terimiyle alakası olup, olmadığını bilemiyoruz.

Türkün: “Oymakların, hısımların toplandığı yer. Ana, baba evi”.

Uragut: ”Avrat, kadın”.

Un: ”Erkek evlat. Un oglan (erkek çocuk)”.

Urug: ”Tane. Tohuma da urug denir”. Kaşgarlı Mahmut, “Buna benzetilerek hısımlara da urug-turug denir” şeklinde bir açıklama yapmaktadır.

Yufga: ”Ogulluk, oğulluğa alınmış”.

Yurç: ”Karının küçük erkek kardeşi, küçük kayın.

Kocanın küçük kardeşiyle, karının küçük kardeşi ayırt edilir. Kocanın küçük kardeşine ini, yaşça büyük olursa içi denir. Kocanın kendinden küçük kız kardeşine singil, büyük olursa kız kardeşine eke derler. Karının kendinden küçük olan kız kardeşine baldız, büyük olan kız ,kardeşine eke denir”.

İşiler: ”Kadın, hanım demektir. Aslı işilerdir. Bu kelime çoğuldur, tekil olarak da kullanılır.”

Türkçenin Diriliş Hareketi

www.suatozer.com
www.yalcinmihci.com
Kaynak: Prof.Dr. Saadettin GÖMEÇ

MEKSİKA’NIN METRO KAZISINDA ÇIKAN BİNLERCE YILLIK “12 HAYVANLI” TÜRK TAKVİMİ "


Bu muazzam taş eser 1481′de Aztekler tarafından yapılmış ve 1790 da metro kazısında ortaya çıkarılmıştır. 24 ton ağırlığındaki bu takvim vaktiyle Aztek ana tapınağının en tepesinde dururmuş. Yılların hayvan adlarıyla gösterildiği bu takvim Azteklerden önce Toltek ve Maya’larca da benimsenmiş. Tahminen M.Ö 353 yılında da Maya’lardan Olmek’lere geçmiş.

12 Hayvanlı Türk Takvimi, 12 yılın 5 katı olan 60 yıllık devreleri ile Kök Türkler’de, Uygur Türkleri’n de, Tuna-Bulgar Türkleri’n de, İtil-Bulgar Türkleri’n de ve daha önceleri de büyük ihtimalle Hun Türkleri’nde kullanılmış olup, Türkler arasında çok yaygın bir sistem olmuştur. Kök Türk yazıtları, Uygur kitap ve hukuk belgeleri, Tuna Bulgarları’nın yazıtları, Bulgar Hakanları Listesi bu takvimle tarihlendirilmiştir. Hatta, Manas Destanı’ndaki bazı olaylar bile “12 Hayvanlı Türk Takvimi” ile tarihlendirilmiştir.


Türk Takvimi’n de bir gün 12 bölüme ayrılır, her bölüme ‘Çağ’ adı verilir.
Bir çağ iki saat, dolayısıyla bir gün de 24 saattir. Her bir çağ ise sekiz ‘Keh’ten ibarettir. Yılbaşı olarak gece-gündüz eşitliğinin yaşandığı 21 mart, Nevruz günü alınır. (21 Mart Kızılderili kültüründe de senenin başlangıcıdır.) 12 Hayvanlı takvim Çinlilerde olmakla birlikte en eski şekli Türklerde bulunduğundan, bizden onlara Türk kökenli Su-Çu hanedanlığı sırasında geçtiği tahmin edilmektedir.

Edouard Chavannes’in “Le Cycle turc des Douze Animaux [12 Hayvanlı Türk Takvimi]“, adlı araştırmasına göre Asya’da kullanılan 12 Hayvanlı takvim Türklere ait bir takvim sistemi idi ve Çinliler bu takvimi Türklerden almışlardı. Chavannes bu yüzden de araştırmasının adını 12 Hayvanlı Türk Takvimi koymuştur.

Meksika tarihinin klasik eserlerini yazan W.H.Prescott, 1874′de Maya ve Aztek takvimlerini incelerken, menşesini Tatar Türklerine bağladıktan sonra şu açıklamada bulunmuştur:

” Asya’daki 12 hayvanın 4 tanesi Azteklerdekinin tıpa tıp aynısıdır. 3 tanesi çok benzer, fakat Asya-Amerika farkıyla ilgili hafif değiştirmeler olmuş; Aztekler de 5 bölüm ise boş bırakılmıştır. Bunların Türklerin bildiği fakat Meksika’da bulunmayan hayvanlardır. Bu kadar benzerlik hayal edilemezdi. Bir de hayvan – yıl sıralamasının aynen Türk takvimindeki gibi gittiğini de eklersek tesadüf olasılığı ortadan kalkar.”





Çavuş oku

29 Haziran 2014 Pazar


Çavuş oku nam-ı diğer "Islık Çalan OK"

Çavuş oku tarihte Türkler tarafından kullanılmış bir ok çeşididir. Öldürme amaçlı olmayan çavuş oku çıkardığı sesle askerlere nereye yüklenileceğini göstermek ve düşmanın moralini bozmak amacıyla kullanılır. Okun temreni üzerinde delikler açılmıştır; ve ok fırlatıldığında delikten hızla geçen hava tiz bir ses çıkarır. Bu nedenle çavuş okuna ıslık çalan ok, ıslıklı ok veya vızlayan ok da denir.

Çin tarih kaynaklarında aktarıldığı üzere çavuş okunun mucidi bizzat Mete Han'dır. MÖ 209'da kendi ordusunu eğitmeye başlayan Mete Han, ıslıklı bir ok yapıp bu oku nereye atarsa, askerlerinin de kendisini takip etmesini istemiştir. Baideng'de Çinlileri kıstıran Hun ordusunda bu oklardan yüzlercesinin bulunduğu düşünülmektedir.

Osmanlı ordusunda çavuş oku daha çok talimat verme amacıyla kullanılmıştır. Ok ancak kıdemli komutanlara (çavuşlara) tahsis edilmiş, onlar da okun sesini kullanarak askerleri yönlendirmiştir.

Kaynaklar:
Türk Mitolojisi, I.Cilt, Bahaeddin Ögel, 4.baskı, sayfa:8
Hunlar, Gumilev. Bölüm 5 :Islık Çalan Oklar

Türkçe'nin soy ağacı

21 Mayıs 2014 Çarşamba
Türkçe lehçelerinin tarihte ayrışımlarını gösterir yabancı kaynaklı soy ağacı şeması



Eski Türklerde Yuğ Töreni


Yuğ'un (Yoğ, Yığ) Cenaze töreni, cenaze yemeği gibi anlamları vardır. Ölü bir çadıra koyulup, etrafında dokuz kere dolanılır. Böylece ruhunun göğe çıkacağına inanılır. Ölü gömüldükten sonra da mezarının başında heykelcikler dikilir ve öldürdüğü düşman sayısı kadar taş konulurdu. Bu taşlara da "balbal" adı verilirdi. Cenaze merasimlerinde Ağu, Sagu veya Yuğu adı verilen ezgili koşuklar okunur. Bunların hepside ölünün arkasından yaşanan yas sürecindeki acıyı dışa vurma ile ilgilidir ve benzer anlamlar içerir. İslam dini yas sürecinin uzatılmasını ve kendine zarar verecek şekilde dövünmeyi yasaklamıştır. Cenaze merasimleri yeryüzündeki tüm kültürlerde büyük öneme sahiptir, çünkü bilinmeyen bir diyara yapılan bu yolculuk her zaman gizemini korumuştur.

Yuğ: (Yuğ/Yığ/Ağ). Ağlamak anlamını taşır. Ağıt, ağu, ağlamak, yığlamak, yığut gibi sözcükler hep birbiriyle bağlantılıdır.

Yığlamak/Yuğlamak sözcüğü ağlamak demektir. Ayrıca Yo/Yoğ/Yok kökünden yokoluşu da çağrıştırır.

Kaynakça: Deniz Karakurt, Türk Söylence Sözlüğü (Açıklamalı Ansiklopedik Mitoloji Sözlüğü), s.244, Baskı: I (2011) Celal Beydili, Türk Mitolojisi Ansiklopedik Sözlük, s.620, Yurt Yayınevi (2005)

Türkçe'de Para ve Para Birimi

1 Mart 2014 Cumartesi

Hatice Şirin User

Altaylarda Ursul nehri kenarındaki Tuyahta kurganlarında ele geçen deniz kabukları, Türk Kültüründe süs eşyası dışında, para olarak kullanılan ilk maddeler arasındadır (M.Ö. V-IV. yy). Hunlar döneminde Hun-Çin ticaret ilişkileri söz konusudur ve bu ilişki özellikle Mete (Mao-dun) zamanında görülür.

Prof. Sertkaya Göktürk harfli sikkeleri; Yenisey, Moğolistan, Rusya bölgeleri Runik paraları ile Muçaktepe parası olarak dört kısımda inceler.

Türkçedeki "para" anlamlı ve "para birimi" karşılığında kullanılan sözler, Türklerin ticarette kullandıkları belli malzemelerin (ipek, kürk, deri, demir, bakır, at, konserve et vb. ) adlarından kaynaklanarak günümüze kadar ulaşmıştır. Arpa sözünün argoda "para" anlamında olması ve "arpalık" şekliyle Osmanlı Devleti döneminde "din büyüklerine maaş yerine verilen ayniyat" anlamında kullanılması da bunun örneklerindendir.

Türk kültüründe yaygın olarak kullanılan para sözleri ; akça, tiyin, teñge, som, mangır ve paradır.



Akça sözü Türk dili alanında, ilk defa Yenisey bölgesinde bulunan bir sikke üzerinde tespit edilir. Akça kelimesinin kaynağı, eski Türkçedeki "agı" "kıymetli ipek kumaş, hazine, para" anlamındaki kelimedir.

Kazakistan'ın para birimi de olan teñge'nin ise Altayik bir kültür sözü olarak değerlendiriyor ve tamga, taruga ve akça gibi Türk iktisat sisteminde yeri olan sözlerden kontaminasyonla türemiş bir kelime olarak değerlendiriyoruz.

Mangır, tarihî Oğuz alanında küsuratta kullanmak ve alış verişi kolaylaştırmak için ve çoğu zaman bakır, pirinç ve tunçtan kesilmiş olan bozukluk paradır. Kökenininin ise bakır kelimesine dayanmaktadır.




BULGARİSTAN TÜRKLERİ TARİHİNE KUŞBAKIŞI

28 Şubat 2014 Cuma

Bulgaristan Türkü; Kuzeybatı Avrupa Kimmer ve Balkanlardaki Pelazg Türkleri, karışımıdır. O, bu hâliyle Balkanlarda Kimmer Devrini, Skit Devrini, Türk (Trak) Devrini; Alan Devrini, Hun Devrini ve de Bulgar Devrini yaşar. Bulgaristan Türkü, Nogay Han Devrinde (1240-1299), Rumeli Hakanlığıyla; Doğu ve Batı Avrupa, Yakın Doğu arasında, Kültür köprüsü kurar.

Ulu Nogay Han zamanında, Bulgaristanın, Batı Hudutları Nemçe ve Macaristana; Doğu hudutları, Moskovaya doğru, Rusyaya uzanır. Nogay Hanın ölümünden sonra, bu günkü Bulgaristan Türkleri, Kara Bulgarlar (Batı Bulgarları), Osmanlı Hanedanlığı ile bağlanırlar. Avrupaya uzanan Osmanlı Devletine tahammül edemeyen, Kabala İttifakı; Dünya Efkârı Umumiyesine; “Türklerin, Malazgirt Harbinden sonra (1071), Orta Asyadan geldikleri”, yalanını, kabul ettirir. Bu yalanı destekleyen diğer yalan da, “Türklerin Avrupa ırkından olmadıkları”, yalanıdır. Türk, bulunduğu toprakların, ezelî evlâdı olarak; hiçbir yerden gelmemiş ve Alman, Fransız, İngiliz, hangi ırktansa, o da, o, ırktandır.

Türklerin “Avrupaya Malazgirt Harbinden sonra geldikleri” ve “Türklerin Avrupa ırkına ait olmadıkları” yalanları; Türklerin sahip oldukları ezelî ata topraklarını; ellerinden almak ve onları mahvetmek için, uydurulur.

İlk Çağlarda Bulgaristan Türkleri

Bugünkü Bulgaristandaki Türkler; ne hale getirildilerse, getirilsinler; onlar Kadim Tarihçi Herodotosun, “Targıtay” adlı Skit Kralının, soydaşlarıdır. Kral Targıtayın soydaşları Skit Türkleri; Milâttan çok, ama çok evvelleri, daha “Skit” olarak anılmadan, çok evvelleri; Orta Tuna, Kuzey Karadeniz, Güney Urallar bozkırlarından; Karpatların, Alplerin Kuzeybatısına, Kuzeybatı denizlerine doğru, “Kimmerler” olarak, göç ederler. Tedricen Kuzeyde Orta Sibiryaya kadar uzanırlar...

Ve enteresandır; onlar bu gittikleri yerlerden; belki kırk beş, belki yirmi beş bin yıl evvel (O esnada, buradan (Kuzeyden) Batı Yarı Küresine göçler olur), eski yurtlarına; bazı kaynaklara göre, yine Kimmer adıyla dönerler. Bana göre Kimmerler, yerlerinde; Kimmer olarak, kalırlar, onlardan koparak, güneye çekilenler “Skit” adını alırlar...

Skitler; Alplerin ve Karpatların kuzeyinden, Batı Avrupaya, Orta Tuna ve Kuzey Karadeniz havzalarına, Güney Urallara ve Sibiryaya uzanırlar. Skitler oralardan güneye, batıda Pirene yarımadasına, Kuzey Afrika kıyılarına; Doğu Avrupadan Balkanlara, Türkiyeye, Suriyeye, Mısıra; yine Doğu Avrupadan, bu sefer Karpat dağlarının doğusu tarafından, Kafkasların doğusuna, oradan Hazar denizi doğusundan Mezopotamyaya, Arap Yarımadasına inerler. Aynı zamanda Orta Sibiryadan, Güneybatıya Güney Urallara ve Güneydoğudan, Altaylardan; Batı Hindistandan, Elama, Büyük Medya yaylalıklarına, inerler…

Bunlar, Kuzeybatı Avrupadan, Orta Sibiryaya uzanan Türkî boylarının; Alp ve Karpat dağlarının batısından ve doğusundan, güneye inişlerinde; doğuda Elam ve Sümer topraklarına, oradan Mısıra, Suriyeye, Türkiyeye, Balkanlara, Kuzey Karadeniz havzasına çıkan, Türk Göç Sirkülâsyonu yollarıdır. Bu günkü Bulgaristan ve Türkiye, Türk Göç Sirkülâsyonu üzerinde bulunmaları itibarıyla; son zamanlara kadar, Türk esaslarını korurlar. Burada asırlar boyu süren Türk Göç Cereyanı, mevcudiyetinde, Türke yabancı unsur, istense de barınamaz.


Skitler; Balkanlar, Ortatuna, Kuzey Karadeniz, Güney Urallar ve Sibiryanın, tarihte denildiği gibi, “avtohton”, yani yerli, ahalisidir. Onlar aynen; Basklar, Etrüskler, Pelazglar, Sümerler, Elamlar, Dravitler, Mundular ve Amerikadaki Kızılderililer gibi, Prototürktürler. Bunlardan Trakyada (Türkiyede) ve Balkanlardaki Pelazg boyları; “Hitit” diye anıldıktan sonra, Trak; Helenlerle sıkı temastayken, de “Pers”; Romalılarla “Romey”; olarak, anılırlar... Türkiye toprakları, kaynaklarda, Milâttan iki bin yıl evvel “Trakya” (Türkiye), sakinleri de “Trak” (Türk) olarak, anılırlar. Bu böyle biline ve dosttan, düşmandan, iyi hatırlanıla! Tarihte Milâttan 2000 yıl evvel Türkten, (Traktan) bahsedilir. Efendim “Traklar Hint-Avrupa ırkındanmışlar da, Türkler bilmem ne ırkındanmışlar. Siz bu masalı, gayri kendinize anlatın! Bakın; İngilizin, Almanın, Fransızın, İtalyanın kelime hazinelerinde 4000 üstünde Türk kökenli söz var! Öyle ki bunlar hangi ırktansa, Türk de o ırktandır.

Şimdi söyleyeceğim de, iyi biline ve iyi hatırlanıla! Trakların yani Türklerin, bir diğer adı, sonraları “Pers” olarak meşhur olur. Yüzlerce kadim Helen efsanesi, onları “Pers” olarak yüceltir, ilâhlaştırır. Ki onlarda (efsanelerde) anlatılanların; hiçbir şekilde “Parslarla” (Farslarla), uzaktan, yakından, asla alâkaları yoktur. Mezkûr Helen efsanelerden, her biri, yalnız ve yalnız; Türk Mitolojisinin derinliklerinde yankılanır…

Balkanlarda Skit boyları, üstlerine gelen, “Alan” ve “Hun” Kimmer boylarıyla; “Alan” ve “Hun” olarak anıldıktan sonra, Kimmerlerden kopan, Hun Bulgar boylarıyla, bu sefer “Bulgar” olarak, anılırlar. Onlar da, Hunlar gibi, Türktürler. Bulgarlar, Doğu ve Kuzey Karadenizden, Ortatuna havzasına, Ege ve Adriyatik denizlerine kadar uzanırlar. Onların aralarında, ittifaklar kurdukları hatırlanır; ittifaklar uzun sürmeseler de, birbirlerine yakınlıklarını ve bu yerlerin; tarihî olarak, onlara ait olduklarını, gösterir.

Bulgaristan Türkleri Bulgarlarla Alâkalı Dinler Devri

Semavi dinlerin başlangıcı bugünkü Filistin dâhil Türkiyede (Trakyada), Mısıra doğru devamında; Alplerin ve Karpatların kuzeyinden inen, buralara gelen ve buralardan geçen halklarda görülür. Musevilik, Hrıstıyanlık, buralara ve Avrupa halklarına, onlar vasıtasıyla yayılır. İslâm dini de, Kuzey Afrikadan, Endülüsten, İtalyaya, Fransaya kadar; Balkanlardan Alplere kadar, buralarda bulunan Bulgarlar, vasıtasıyla, geçer.

Ancak İslâm dininin yayılışı esnasında, bu sefer Bulgarlar; bu Yeni Dine muhalif olarak, hem Musevileri, hem de Hrıstıyanları bulurlar. Bu çifte muhalefetin aşılması, zor olsa da, Batı Avrupada İslâm kalıntılarına, On sekizinci asrın sonlarına kadar rastlanır. Hâlâ da rastlanır...

Balkanlardaki Türk ahali, Roma İmparatorluğu hükmünü kabul ettiği vakit, Türkiyede Perslerle olduğu gibi, “Romey” olarak, anılır. Mamafih, bu ad, onlar için “Roma İmparatorluğu Vatandaşı” manasına gelmez. Bu adla anılma, bir nevi imtiyazdır; Roma ordusunun esaslarını Türkler, yani Hunlar, Bulgarlar, teşkil ederler. Bunun için, Roma imparatorluğunda, Grekler dâhil, başka halklara, “Romey” adının, verildiği; hatırlanmaz, bilinmez.

Türkler umum olarak; hem Türkiyede, hem Balkanlarda; hem Roma, hem Byzantion devirlerinde; Yedinci asırda İslâm dini buralara yayılıncaya kadar; “Romey” adını taşırlar. Bundan sonra onlardan, Hrıstıyan kalanlar, bu adı taşımaya, devam ederler; onlardan İslâm dinine geçenler ise, bundan sonra, “Rum” olarak anılırlar. Kitabımız Kur’an-ı Kerimde, işte bu Rumların, zaferinden bahsolunur. Bu hakikatle alâkalı, Kur’an-ı Kerim tercüme ve tefsirleri, çoğu zaman Siyonistlerin menfaatlerine göre ayarlıdırlar...

Byzantion Koloni sistemine, Yedinci asırda, İslâm dini yayıldıktan sonra; İslâm dinine geçişler başlar. İster Türkiyede, ister Balkanlarda, Hrıstıyan kalan Türkler “Romey" adını aynen taşımaya devam ederler. Hrıstıyanlıktan, İslâm dinine geçen Romeyler de, şimdi “Rum” olarak anılmaya başlarlar. İslâm dinine geçenlerin, toprakları da, kendileriyle beraber; Bağdattan - Erzuruma; Şamdan, Konyaya, Kayseriye, tedricen ötelere “Erazi-i Rum” olarak, anılır. Balkanlarda, İslâm dinine geçen Romeylerin, toprakları da, onların, İslâm Rum adlarına göre; “Rumeli” olarak, meydana çıkarlar.

İslâm dininin, yayılışıyla; Türkiyede, Balkanlarda ve Ortatuna Havzasında, Hrıstıyan Türkler yedinci asırda; İslâm dinini kabul etmeye başladıklarında; Türk ve Bulgar beylik ve hakanlıkları, Müslüman olarak, Byzantion Koloni Sistemi hegemonyasından, yavaş yavaş sıyrılırlar. Bundan sonra mevcut tekfurluk, beylik ve hakanlıklar; tedricen kendi emirlik ve sultanlıklarını kurarlar. Türkiyede kurulan, ilk büyük Türk İslâm devleti, “Konya Rum Sultanlığı” adını taşır. Onunla beraber, Balkanlarda da, emirlik ve sultanlıklar birleştirilerek; Nogay Hanın Büyük Rum Devleti kurulur.

Türkiyede kurulan Konya Rum Sultanlığı, her ne kadar, İslâm olarak; Halifelik ve Selçuklular tarafından, Byzantiona karşı himaye edilse de; ona, en büyük destek, Nogay Hanın, Bulgar Hakanlığından, gelir. Byzantion, Nogay Han karşısında, her zaman aciz kalır; İmparator ona kızını verir. Byzantion, Nogay Handan korktuğundan, Türkiyede yeni yeni beyliklerin; sultanlık ve emirlikler meydana getirmelerini, engelleyemez.

Ahmet TACEMEN 

28 Şubat 2014


TÜRK TARIMI



Dr. Hatice Şirin USER

Türklerin tamamen göçebe bir hayat sürdüklerine dair yaygın kanılar sebebiyle, tarımla olan ilişkileri çok az dile getirilmiştir. Oysa Çin yıllıklarını inceleyen araştırmacılardan öğrendiklerimiz, Türklerin atalarının tarımla da uğraştıklarını ve ürün elde ettiklerini göstermektedir. Proto Türk kavimlerinden olan Hunların zaman zaman göçebe hayattan uzaklaşarak bir yere yerleştikleri, et yedikleri ve tarımla meşgul oldukları bu yıllıklarda kayıtlıdır. Proto Kırgız kavimlerinden Cu-şilerin Çince ve Hunca yazdıklarını, klasikleri Hun dili ile okuduklarını, buğday yetiştirdiklerini, meyveliklerinin çok olduğunu, üzüm şarabı ve tuz ürettiklerini, dut diktiklerini, bu kaynaklardan öğrenmekteyiz. Aynı kavimlerin darı, buğday, arpa ve bir tür yulaf ekip bir ezme değirmeni ile bunları un yaptıkları da bilinmektedir (Eberhard 1996: 68; 76; 90; 98).

Altay yöresinde ve Batı Türkistan’daki arkeolojik bulgular, Türklerin yaşadıkları ülkelerde tarihin çok eski çağlarından beri tarımın var olduğunun kesin işaretlerini ortaya çıkarır. Yenisey boylarında M.Ö. VII. yüzyıldaki Tagar kültürünü yaratan Ting-ling Kao-che, Teih-le, Töles gibi Türk kavimleri, arklar açarak tarımla uğraşırlardı. Şimdiki Kazakistan ortalarında, özellikle ırmak boylarında çapa ile kazılıp işlenen topraklarda, bronz çağından itibaren tarım görülmektedir. Toprağı işleyen bu çapalar bronz, taş veya kemikten yapılmışlardır. Bu çağdaki Andronova kültürü temsilcileri, göçebe çobanlığı yanında ilkel şekilde tarım da yaparlardı. Bu tarım sonraki yüzyıllarda, MÖ birinci bin yıl ortalarına doğru daha da gelişti. Erken göçebe çağına, MÖ VII-III. yüzyıllara tarihlenen ve doğuya iki sıra taşla açılan kurganlarda oval biçimde öğütme taşları bulunmuştur. Diğer taraftan, bugünkü Kırgızistan’da, Fergana ile sınır olan dağlardaki kaya resimlerinde, sabanla çift sürenler görülür (Baykara 1997: 125-126).

Hun ve Göktürk (Türük Bil) sonrası Türk tarihinde, Türklerin tarımla olan ilişkileri daha belirgindir. Anonim bir coğrafya kitabına göre, Hazar Devleti’nde tarım alanları, bostanlar ve meyveler çoktu. Ahmet Tûsi’ye göre, Hazarların başkenti Etil şehrinin çevresindeki tarım alanı, 20.000 fersah kadar geniş bir yer tutuyordu. Sir Derya deltasında yerleşen Oğuzlar, araştırmacıların “bataklık ziraatı” diye adlandırdıkları bir metotla ürün yetiştirmişlerdir. Karluk ve Türgişlerin hâkim oldukları Batı Türkistan’da tarım, sulamaya elverişli ırmaklar boyunca gelişmiştir. Çinli budist rahip Hüen-Tsang, VII. yüzyıl başlarında geçtiği Çu vadisinde tarımın geliştiğini ve çevrede üzüm bağları bulunduğunu yazar. Ebu Dülef, IX. yüzyılda Kaşgar (Argu?) ülkesinde arpa, buğday, Karahanlı ülkesinde arpa, darı, çeşitli sebzeler; Beha ülkesinde darı, Çiğillerde arpa ve burçak yetiştirildiğini kaydeder (Baykara 1997:130-132).

Resim: Fergana, Saymalı Taş Petrogliflerinde Tarım