Türk Şövalyeleri: Adsızlar

30 Eylül 2013 Pazartesi

Adsızlar, ortaçağın seyyar şövalyeleri gibi yollara düşen, talihlerini denemeye çıkan Türk şövalyeleridir. Adlarını gizlerler ve birbirlerini “adsız” diye çağırırlar. Bir adsız, kılıcını kuşanır, ok mahfazasını beline, yayını omzuna takar, kargısını eline alır, atına biner obasına veda eder. Cesaretini ve askeri maharetini kiraya verir. Çin müfrezelerini eğitir. Adsız yine de her şeyden önce kendine bir ad arar. Ama ad verilmez kazanılır.

Türk Şövalyeleri “Adsızlar” başlığı altında Türk akıncılarını anlatan aşağıdaki metin Şehbenderzâde Filibeli Ahmed Hilmi’nin Öksüz Turgut adlı eserine dayanmaktadır. Yazar Batı emperyalizminin etkin olduğu ve Osmanlı İmparatorluğu’nun çözüldüğü bir dönemde yaşamıştır. Dünya harbinin başladığı yıl vefat eder. Fransız İhtilali’nin ardından imparatorlukların dağılmasında önemli bir rol oynayan milliyetçilik akımının yükseldiği bir dönemde Şehbenderzade’nin dilinden 19. yüzyıl Osmanlı aydınının Türk atalarına bakışına, leziz ve enteresan bir konu eşliğinde bakalım:

Türklerin kendilerine mahsus miras taksimi usulleri vardı. Görenekler gereğince baba ocağının asıl varisi en küçük oğuldu. Oba, çadır küçüğe kalırdı. Yani ailenin başı büyük oğul değil, küçüğü olurdu. Yalnız Türklerde görülen bu görenek ilk önce kulağa biraz garip gelsede, iyi düşünülürse dedelerimizin gayet doğru bir iş yaptığını itiraf etmek gerekir. Bir ailenin büyük oğlu bir dereceye kadar kendini kurtarmış ve yaşamanın yolunu bulmuş demektir. Çünkü büyük oğullar, genellikle babalarının kanatları altında büyüdükleri, babalarından birçok sermaye aldıkları ve yardım gördükleri halde, küçük oğullar bunlara nail olmaya vakit bulamadan babaları vefat eder. Küçük oğul kendisine yuva ve geçim kuramadan rehberini kaybetmiş olur. Demek ki ona hazır bir ocak vermek yerinde olacaktır. İşte Türkler bu düşünceler sebebiyle obalarını en küçük oğullarına bırakırlardı. Büyük oğul babasının silahlarına ve kavga atına sahip olurdu. Ortancalar ise çok kere büyük bir şeye nail olamayarak kendi çalışmasıyla, kendi gücüyle bir şeyler yapmaya mecbur kalırdı.

(Bunlar ortaçağın seyyar şövalyeleri gibi vukuat ve servet aramaya, talihlerini denemeye çıkarlardı. Bu tür şövalyeler adlarını gizler ve kendilerini “adsız” çağırırlardı. Adsız, kılıcını kuşanır, ok mahfazasını beline, yayını omzuna takar, kargısını eline alır, atına biner, obasına veda ederdi.)

Adsızlar genellikle Çin sınırlarına ve çok kere Çin içlerine kadar gider, her türlü vukuata karışırdı. Adsız muhtaç olanlara cesaretini ve askeri maharetini kiraya verirdi. İntizamdan yoksun Çin asker müfrezelerini talim ve terbiye ederdi. Zengin bir Çin derebeyinin muhafızı, muhafız bölüğü kumandanı olurdu. Adsız, çok kere bulunduğu yerde evlenir ve kendi oba halkından birçok kişiyi oraya getirirdi. Bu şekilde Türkler Çin’in kuzeyindeki ahalinin bir kısmını meydana getirmiş oldu.

İsmi yok, mahareti çok
Adsız, çok kere kendi nefsini birine satardı. Bağdat halifelerine çok kere köle namıyla gidip, sonra hükümet ve saltanatı zapt edip yönetici olan Türklerin bir kısmını “adsızlar” oluşturuyordu. Lakin bir “Türk adsızı” herşeyden evvel bir “ad” arardı.

Biraz dolaştıktan ve dövüş fenninde usta olduktan sonra genç adsız, kahramanlıkla meşhur ve obası halkı arasında hatırlı beylerden birinin çadırına gider, beyin orada olmadığı bir sırada karısının yanına varıp bir ad isterdi. Hanım ile adsız arasında şöyle bir konuşma geçerdi:
—Adın ne? Kimsin?

—Türk’üm, adsızım.

—Ne istersin?

—İsterim ki sen benim anam olasın, isterim ki kocan bana bir “ad” versin.

Burada adsız, kadının ellerini öper, kadın adsıza himaye verir “ad” vaat eder. Bey çadıra geldiği vakit bu yabancıyı görür, karısına kim olduğunu sorar. Kadın adsızın ne istediğini söyler, bey karısının sorduğu soruları tekrarladıktan sonra der ki:

—Ad, verilmez, kazanılır.

—Kazanacağım.

 —Benim adım, lekesiz şanlı bir addır, çok pahalıdır.

—Ben de ona göre çalışacağım.

—Peki, hele bakalım.

O günden itibaren adsız çadırın en fedakâr ve en çalışkan adamı olur. Artık adsız, beyin kölesi ve sahip olduğu eşyasından bir şey hükmüne girmiştir. Gece ve gündüz vaktini hizmetle, atlara bakmakla, koyunları gütmekle, süt sağmak ve kımız yapmakla geçirir. Şurasını da unutmamalı kibir “adsız” kendi soyunun temizliğinden ve ehemmiyetinden daha üstün bir beye; kendi kabilesinden daha itibarlı ve temiz bir kabileye müracaat etmez, mesela aleladebir “Kâlâç” adsızı, bir “Barlas”a bir “Kayı Kanıklı”ya gidip ad istemez. Adsızların çadırlarda geçirecekleri asude çoban hayatı çok sürmez. Günün birinde “han” ya Çin’e yahut komşu memleketlerden birine akın etmek lüzumu görür. Oba ve ulus beylerine buyruk yollar, beyler kendi kabile efradını alıp hanın yanına gider. Böyle bir gün, adsız için bayram sayılır. Artık yararlık göstereceği, kılıcıyla bir ad satın alacağı zaman gelmiştir. Adsız adını almak istediği beyin silahşorü demektir.

Türklerin akını dehşetli olurdu. Ölümseli gibi akıp giden Türk kahramanlarının önünü kesecek, onları yolundan çevirecek milletler pek az görülmüştür. Akınlar, düzenli bir savaş anlamına gelmez. Amaçları, toprakları verimsiz olan, bir şey yetiştiremeyen Türklere yiyecek ve giyecek tedarik etmektir. Onun için Türklerin akını dehşetli bir kasırgaya, şiddetli bir fırtınaya benzer ve lakin çok defa uzun sürmezdi. Fakat bu akınlarda kan dökülmediği nadir olurdu. İş bittikten, yurda dönüldükten sonra şayet ölmemiş ve ölü gibi söz söyleyemeyecek bir hale gelmemiş, yaralanmamış ise adsız, akından kazandığını efendisine takdim ederdi. Oysa akından, kavgadan yarasız dönen adsız görülmemiş bir şeydi. Beyin gözü önünde aslan oğlu aslan olduğunu ispat eden bir adsız, artık beyin adını taşır, onun evlatlığı olurdu. Bütün bu hale çok kere aşkda karışırdı. Çadırın kızı adsızı severdi ama Türklerde fuhuş bilinmediğinden bu aşkın ilk tezahürü kız tarafından, adsızın yaralarının tımar edilmesinden ibaret kalır ve ölümden kurtulabilen adsız, çok kere beyin damadı olurdu…

Behice Tezçakar - Türk Şövalyeleri
Atlas Tarih, Sayı: 1, 2011



Hunlar'dan günümüze bir Türk yiyeceği: Kurut

24 Eylül 2013 Salı

Kurut sözcüğü tamamen Türkçe olup, anlamı: Kurutmak - tan gelmektedir. Buradaki özel anlamı ise: Uzun süre bozulmadan saklamak üzere, genellikle koyun sütünden yapılan KURUTULMUŞ YOĞURT demektir. Kaşgarlı Mahmud’un,n “O, Koyundan kurut edindi” örneğini vermesi, Kurutun daha çok koyundan elde edildiğini göstermektedir. Ancak günümüzde inekte de elde edildiği bilinmektedir.

Kurut yapma geleneği, Türkler tarafından bulunan yoğurt kadar eski olup; tarihte ve günümüzde Anadolu’da olduğu gibi, Orta Asya'da da yapılmaktadır. Eski Türkler’de, “Kurutluğ kişi”, yani “kurutu olan kişi” sözü bir atasözü olarak ifade edilmiştir. Çünkü kurutu olan kişi açlıktan korkmaz ve kimseye ihtiyacı olmazdı.

Anadolu’da bir çok yörelerde öteden beri yapıldığı üzere, yağsız yoğurtun, ya da ayranın torbalarda süzülerek, geri kalan katı kalıntının ellerde topak topak yapılıp, güneşte kurutulup sertleşmesi ile elde edilir.
Kurut; kış mevsimine girmeden yapılıp saklanırdı. Çok sert olan kurutlar suya konulduğunda kolayca erirler. Çorbalarda, bazı yemeklerde yararlanıldığı gibi ayran olarak da tüketilmektedir.

Kurut Nasıl Hazırlanır?

Yağsız yoğurttan ya da yağı alınmış ayrandan hazırlanır. İlk yöntemde, yoğurt bez torbalara konularak suyu süzülür. Tam olarak süzülen yoğurdun torbası açılır. Biraz yoğrulur şekilde karıştırılır. İçine az tuz atılır. Yoğurtlar el yordamı ile avuç içine alınır ve sıkılarak toplar şeklinde ya da biçimsiz şekillerde tepsilere veya hasırlar üzerine dizilir. Güneşte 1-2 hafta süreyle kurutulur. Tam kuruyana kadar bekletilir. İyice kuruduktan sonra bez torbalara koyularak saklanır. Kullanılacağı zaman çıkarılarak ılık suya konup biraz yumuşaması sağlanır. İyice ıslanıp yumuşadıktan sonra bir tas içerisinde azar azar sıcak su dökülerek el yardımı ile bastırılarak ezilir. Ve çıkan ayran kurut ezmesi olur, ayran şeklinde kullanılır veya çorbası yapılır.

Öbür yöntemde ise ayran ısıtılarak kestirildikten (bu aşamada tuz katılabilir) sonra torbalarda süzülür ve parçalar halinde güneşte kurutulur.

Kimi yörelerde kuruta baharat da katılır. Kurutma yalnızca bozulmayı önlemekle kalmaz, aynı zamanda ürünün besleyici değerinin artmasını da sağlar. Neredeyse tümüyle suyundan kurtarılan bu ürün ortalama %50 oranında protein içerir. Kurut, kırsal yörelerde özellikle kış aylarında yemeklere katılarak, suyla karıştırılıp ayran yapılarak ve yoğurt mayası olarak kullanılır.

Bedizler

14 Eylül 2013 Cumartesi


Meksika'da kaya üzeri bediz. Bu bediz oldukça değerli. Çünkü Türk kaya üzeri bedizlerinde gördüğümüz iki ayrı betimlemeyi burada iç içe görüyoruz. Bunlar Türk "Tengri" (Tanrı) ve "Kün" (Güneş - Gün) yapılarıdır. Tengri betimlemesinin ve bu betimleme içinde yer alan düşünce yapısının çok eski dönemlerde Kün (Güneş Ana - dişil yapı) betimlemesi ve düşünce yapısından ortaya çıkmış olabileceğini yazıyorduk. Bu yapı çok benzer bir şekilde uzak akrabalarımız olan Amerika yerlilerinde de yer alıyor. İşte bu görsel tam da bunun sürecini bize yansıtıyor ve belgeliyor. Kendi kadim topraklarımızda ayrı ayrı gördüğümüz bu kendi içinden doğmuş iki kutlu yapının birleşimini ve sürecini uzak akrabalarımızdan daha açık şekilde öğreniyoruz.

Kürşad BAYTOK 

* * *

"Bediz", eski Türk dilinde "bezemek"ten, yani "süslemek" kelimesinden türetilmiş bir kelime.

Anadolu köylerinde "bediz" ve "bedizci" sözleri yalnızca Batı Anadolu çevrelerinde görülür. O da, heykel ve heykeltıraş anlamı olarak. Anadoludaki bu anlam ve anlayış da, eski türkçe bakımından yanlış değildir. Çünkü XI. yüzyılda Kaşgarlı Mahmud da, "bedhiz burkan" sözünün, "heykel" anlamına söylendiğini yazıyordu. Aslında eski Türkler, süsün her türlüsüne, "bediz" derlerdi. 

Kültegin kendi yazıtında, bir ev yaptırdığından ve bu evin, "içine ve dışına, görülmemiş süs, (yani bediz) vurdurduğundan" söz açıyordu: "İçin taşın adınçıg bediz urturtum". Sözün eski türkçesi böyle idi. Göktürk yazıtlarında, "taş süsleri" ile taş süslemecilerinden de, sık sık söz açılıyordu. "Evi bezemek" işi de, sık söylenen işlerden biri idi. "Bedizlig ev", yani "süslü ev", hem Kutadgu Bilig'de ve hem de Kaşgarlı Mahmud'un kitabında görülüyordu. Baharda yeşillikler ile çiçeklerin, doğayı süslemesi de, yine bu söz ile karşılanıyordu. 

"Bezek" sözünün anlamı, eski Türklerde çok daha genişti. Bu sebeple bezek günümüze kadar gelmiştir. "Ol evin bezedi", yani, "O evini süsledi", gibi. Doğal olarak zamanla , bezemek sözünün anlamıda genişlemiştir. Örnek olarak Kutadgu Biligde, "bu begler kapugın siyaset bezer", yani, "beylerin kapısını siyaset bezer", diyordu. XIII. yüzyılda yaşamış olan Türk şairi Yügneki ise, "dil ve sözü, doğru söz bezer", diyordu. Yine Kutadgu Biligde, "süslü saray" için, "bezeklig saray", sözü kullanılıyordu.

"Bezemek" de, bugünkü anlamına çok yakın idi. XI. yüzyıl Türklerinde, "ev bezendi", "kadın bezendi", yani "uragut bezendi" gibi deyişleri sık sık görebiliyoruz. Bugünkü, "süslendi bezendi" gibi, eski Türkler de, "bezendi kozandı" diyorlardı.Bu sözü özellikle, "kadınların süslenip, bezenmeleri" için söylüyorlardı: Ornek olarak, "kadın süslenip bezendi" demek için, "uragut bezendi kozandı" sözünü kullanıyorlardı. Buradaki uragut, bizim "avrat" sözümüzün eski şekli idi.

Örneklerden de görüldüğü gibi eski Türklerde evi nakışla süslemek ile, bir elbiseyi süslemek arasında, açık bir ayrılık gösterilmiyordu. Harezmşahlar Türk kültür çevresinde, "o, elbisesini süsledi" diyebilmek için, "bezedi tonnı", deyip, geçiyorlardı. Bilindiği üzre Harezm göçmenlerinin Anadolunun kültür gelişmesinde, çok önemli rolleri olmuştu. Bu sözlerin söyleniş ve anlamları, aşağı yukarı bu günkü Anadoluda da değişmemiştir. Mısırdaki Memlük devletinde de, "bezek, bezendi, bezedi" sözlerinin anlamları, Anadoluya paralel olarak gelişmişti. Yalnız onlar, "kadınların ağlık ve pudraları" için, "bezevü", yani, "bezeği", diye, bir deyiş daha çıkarmışlardı. Eski Mısır Türkleri bezemek için, "tonanmak ve könenmek" de, demişlerdi.





Kuzey Amerika'da Türk İzleri

6 Eylül 2013 Cuma


Omaha Kızılderili kabilesine ait 1850 yılına ait Türk imgeleri ile bezeli ay yıldızlı deri ceket bugün Omaha Resim Sanat Müzesi'nde  (Joslyn Art Museum / Omaha - USA) sergilenmektedir.

(Bu ceket, dönemin önde gelen Fransız asıllı tüccarlarından, aynı zamanda annesi kızılderili şeflerinden "Big Elk" (Büyük Geyik)'in kızkardeşi olan ve 1855'de, avlanmaya çıktığı bir gün Siuların baskınına uğrayarak hayatını kaybeden Lucien Fontenalla tarafından Omaha kızılderililerinden alınmış bir cekettir. )





HAKKARİ'DE TÜRK İZLERİ

2 Eylül 2013 Pazartesi

Denizli Doğa Sevenler Derneği Başkanı Ümit Şıracı, Hakkari’de terör yüzünden 30 yıldır sivillerin gidemediği Reşko Dağı’na 26 Ağustos’ta Türkiye’nin değişik illerinden 35 kişilik ekiple yaptığı tırmanışta 3 bin 400 metre rakımdaki Oramar Bölgesi’nde kaya resimleri buldu. Denizli’de de tamgalar ve Türk kaya resimlerini araştıran Şıracı, ilk kez görüntülediği 10 bin yıllık kaya resimlerinin Türk kaya resimlerinin birebir örneği olduğunu, bunun Türklerin 1071’den önce Anadolu’da yaşadığının kanıtı olduğunu savundu.


Hakkari Dağcılık Doğa Sporları Derneği’nin düzenlediği üç günlük Reşko Dağı tırmanışına Denizli Doğa Sevenler Derneği (DOSEV) de altı dağcıyla katıldı. Türkiye’nin değişik illerinden 35 dağcının katıldığı tırmanışta terör yüzünden 30 yıldır gidilemeyen bölgede dağcılar, doğal güzellikleri görüntülerken, altı kişilik ekip 4 bin 168 rakımlı Reşko Dağı’na zirve yaptı, Cilo buzullarını inceledi. Hakkari Dağcılık İl Temsilcisi Naci Ertunç’un, 1963 yılında bırakılan zirve defterini bulduğu tırmanışa katılan altı kişiden biri olan Denizlili dağcı Ümit Şıracı ise kaya resimlerinin izlerini sürdü.


TÜRK İZLERİNE ULAŞTI

Bölgedeki iki rehberle Reşko Dağı’nın eteklerinde büyük buzulun altında 3 bin 400 metre rakımdaki Oramar Bölgesi’nde dere kenarında doğuya bakan kayalık bölgede, kayaların üzerine kazınan kaya resimlerinin izlerine ulaşan Ümit Şıracı, kayalara kazınan motiflerin Türk kaya resimlerinin birebir örneği olduğunu belirtip, tek tek görüntüledi. Bölgede daha önce Sat Dağları, Tirşin Yaylası ve Gavuruk bölgesinde kaya resimlerine rastlandığını, ancak Oramar Bölgesi’ndeki Türk kaya motiflerine ilk kez ulaşıldığını dile getiren Şıracı, kaya resimlerinin Türklerin 1071’den önce de Anadolu’da yaşadığının kanıtı olduğunu belirtti.


DAHA ÖNCE GİDİLMESİ YASAKTI

Hakkari’de terör yüzünden 30 yıldır gidilmesi yasak olan bölgeye kimsenin giremediği için kaya resimlerinin bilmediğini, kendisine bölgede yaşayan 60 yaşındaki iki kişinin yardımcı olduğunu anlatan Şıracı, "Dört gün süren Reşko Dağı, Cilo Dağı tırmanışına DOSEV olarak altı kişilik ekiple katıldık. Reşko Dağı zirve tırmanışına katılan altı dağcıdan biri de bendim. Türk kaya resimleri araştırmalarımı burada da sürdürdüm. Reşko zirvesinin altındaki büyük buzulun 3 bin 400 metre yüksekliğindeki eteklerinde Oramar bölgesinde dere kenarında Türk kaya motiflerine ulaştım. Dağ keçisi, geyik ile şaman motifleri ve yüzlerce Türk Tamgası’nın kayaların üzerine kazındığını gördüm ve belgeledim" dedi.


ORTA ASYA’DAKİ MOTİFLERLE AYNI

Sat Dağları, Tirşin Yaylası ve Gavuruk bölgesinde de Türk kaya resimlerine rastlandığını, ancak Oramar Bölgesi’ndeki motiflerin ilk kez gün yüzüne çıkarıldığını bildiren Şıracı, "Bu bölgedeki kaya resimleri o bölgede daha önceden keşfedilen kaya resimlerinden daha farklı. Kaya motifleri daha yoğun, sanki bir merkez görünümü var. Bir şaman tanrıya ulaşma yeri gibi. Diğerlerinden daha yüksekte. Etrafından taş yığınlarından oluşan Orta Asya’dakilere benzer kurganlar (mezar) var. Araştırmalar bu bölgede daha önce rastlanan motiflerin en az 10 bin yıllık olduğunu gösteriyor" diye konuştu.



ANADOLU’YA DAHA ÖNCE GELİNDİĞİNİN KANITI

Türk kaya motiflerinin Anadolu’ya Türklerin 1071’den çok daha önce geldiğinin kanıtı olduğunu kaydeden Şıracı, "Terör bitince bölgenin çok farklı özellikleri ortaya çıkmaya başladı. 30 yaşındaki köylüler yaylaya çıkmamış terör yüzünden. Terör bitti, Türk kaya resimleri ortaya çıktı. Yetkililerin belgelediğim kaya resimlerini inceleme altına alıp, bu konuda çalışma yapmaları gerekiyor.

Belgelediğim motifleri konuyla ilgilenen Türk Tarihi uzmanlarına da gönderdim" dedi. Türk tarihi araştırmacılarından Nuray Bilgili Yakaryılmaz, kaya motiflerinin Çin Yinshan Dağı petrogliflerine çok benzediğini aynı çağda yapılmış ya da göçler yoluyla taşınmış olabileceğini belirtti. Araştırmacı Kürşat Baytok ise Türk kaya motiflerinin bölgedeki diğer kaya Bedizleri ve tamgaları ile uyumlu olduğunu, bölgede bulunanların bile ötesinde olduğunu söyledi.

KAYNAK: http://haber.mynet.com/foto-analiz/teror-bitti-ortaya-cikti-784359-1