Tarihi Talan

10 Mart 2013 Pazar

Sarıkamış CE- MAR Toprak Hotel’in ev sahipliği yaptığı ve 3 günlük sempozyumda, sempozyuma bildirge sunan bilim insanları tarafından ilginç iddialar da ortaya atıldı. 

98 yıl önce Osmanlı- Rus Savaşı sırasında Allahuekber dağlarında donarak şehit olan on binlerce askeri konu alan sempozyumda, özellikle Ruslar ile ilgili olarak ilginç iddialar dile getirildi. 

Sempozyum Düzenleme Komitesi Başkanı Prof.Dr. Oktay Belli ve Ana kara Atılım Üniversitesi Öğretim Görevlisi Prof.Dr.Yüksel Bingöl , Osmanlı – Rus Savaşları sırasında, Rusların Erzurum, Kars, Doğubayazıt, Van ve Ani’den sayısız tarihi eser, kalıntı, kazı çalışmaları adı altında ortaya çıkarılan eserler ile birlikte İshak Paşa Sarayı’nın zengin kütüphanesi ve bronz kapısının da yağmalayarak Rusya’ya götürüldüğünü iddia ettiler.

Sempozyum Düzenleme Komitesi Başkanı Prof.Dr Oktay Belli ve Prof.Dr.Yüksel Bingöl, bildirgelerini sunmalarının ardından bu yönde iddialar üzerine, Ölçek Gazetesi Sahibi Salih Şžahin’in sorularını cevaplandırdılar. 

Uluslararası Sarıkamış Sempozyumu’na bildirge sunan Prof.Dr.Yüksel Bingöl, ‘93 harbi’ olarak bilinen savaşlarda, ilk önce 1828 ve daha sonra da 1877 – 1878 yıllarında, Rusların Doğu Anadolu Bölgesi’ni işgal ettiklerini hatırlattı. 

Bingöl, 1877 – 1878 savaşlarında, Rusların Genaral Paskaniç komutasındaki askerlerle İshak Paşa Sarayını da aldıklarını belirterek ön avluda bulunan altın kaplamalı bronz kapıyı, silahları at arabaları ve toplarla birlikte çok ciddi mühimmatı da aldıklarını kaydetti. 

O sırada Çıldıroğulları Beylerbeyliğinin bölgeden henüz ayrıldığını belirten Bingöl, Behlül Paşa’nın İshak Paşa Sarayı’nda ikamet ettiğini belirterek bir müddet Ruslara karşı direndiğini de kaydetti. 

Behlül Paşa’nın kısa bir süre sonra Sarayı Ruslara teslim etmek zorunda kalarak Urartu kalesinin eteklerinde bulunan kendi özel evine taşındığını söyledi. Bingöl daha sonra da Rusların İshak Paşa Sarayı’nda bulunan kütüphane ile birlikte sarayın altın kaplamalı bronz kapısını alarak Rusya’ya götürdüklerini de belirtti. 




İshak Paşa Sarayı’nın zengin kitaplıklarıyla, zengin iç mekan donanımlarıyla birlikte seramikler ve porselenlere de sahip olduğunu belirten Bingöl, “Bazı seyyahlar, talandan önce sarayın haremdeki müzayede salonunu gördüklerinde çok şaşırıyorlar. Sarayda çok güzel aynalar, dekoratif süslemeler, tavanlarda kuşların uçuştuğu yaldızlı resimlerin olduğunu söylüyorlar. Bütün bu güzel eşyaları alıp Moskova’ya gönderiyorlar.” dedi. 

Rusya’ya kaçırılan bu eserlerin geri getirilmesi için şu ana kadar devlet nezdinde hiçbir girişim yapılmadığına da dikkat çeken Bingöl, “Bu zamana kadar bu eserlerin geri getirilmesi için ciddi bir adım atılmadı. Yapılan girişimlerden ise henüz bir netice alamadık. Rusya’da ki bu arşivlere girmek çok zordur. Daha önceki yıllarda Türkiye ile Sovyetler Birliği’nin arası soğuktu. Rusya’ya gitmek oldukça zordu. Sonra değerli hocamız Prof Dr. Yusuf Halaçoğlu Türk Tarih Kurumu Başkanı iken Rusya ile iyi ilişkiler kurdu. Kendisine bu durumu arz ettim ve belgelerin ulaşması hususunda bir netice elde edemedik. Bu bizim Doğu Anadolu adına bir tarihi saygı ve o nedenle bu belgelere ulaşmamız lazım ve belgelerle ortaya çıkarmamız gerektiğine inanıyorum.” diye konuştu. 

Sempozyum Düzenleme Komitesi Başkanı Prof..Dr. Oktay Belli de bildirgesini sunmasının ardından bazı iddialar üzerine Ölçek Gazetesi Sahibi Salih Şžahin’in sorularını cevaplandırıldı. Prof.Dr Belli, Rusların o dönemlerde Doğu Anadolu Bölgesi’nde tarihi eserleri sökerek vagonlarla Rusya’ya taşıdıklarını ve yaptıkları tahribat ile yağma olaylarının gerçek anlamda kültürel ve arkeolojik açıdan bölgede büyük bir yıkıma dönüştüğünü söyledi. 

Rusların başta Erzurum’u üç kez olmak üzere ele geçirdiklerine de vurgu yapan Belli, bölgede kazı ve restorasyon gibi bahanelerle, çok bilinçli bir yağma yaptıklarını da iddia etti. Rusların özellikle camilerdeki şamdanları, mangalları, pirinç ve bronzdan yapılmış bütün eşyaları yağmaladıkları gibi saat kulesinde ki saati bile söküp Rusya’ya götürdüklerini de dile getirdi. 


Rusların Doğubayazıt’ta yaptıkları tahribatların daha da ağır boyutlarda olduğunu da söyleyen Belli,”O dönem İshak Paşa Sarayında bulunan kütüphanedeki bütün kitaplarla birlikte, taşınabilir bütün eşyaları alıp götürüyorlar. En önemlisi de İshak Paşa Sarayı’nın pirinç kapsını vagonlara yükleyip ilk önce Moskova’ya götürülüyor. Ama şu anda bu kapının Leningrand veya Sen Petersburg müzelerinde olduğu biliniyor. Bunların akıbeti hakkında şu ana kadar her hangi bir bilgi de henüz elimizde yoktur. Profosör Nikolay Mar’ın 1914 yılına kadar sürdürmüş olduğu kazılarda ortaya çıkan bütün eserler ve kalıntıların tamamı da Rusya’ya taşınmıştır. Bunların arasında Ruslar Van’ı işgal ettikleri sırada her birisi bir ton ile iki ton ağırlıklarında olan Urartu çivi yazısı dev tabletleri bile Rusya’ya götürüyorlar. Bu çok bilinçli şekilde yapılmış bir yağmadır. Ve talanı sözlerle tarif etmek mümkün değildir. İşin ilginç tarafı ise bizler Doğubayazıt’ta ki değerli kitapların akıbeti hakkında en küçük bir bilgiye bile sahip değiliz. Bu kitapların envanteri de yoktur. Çok önemli altın gibi parlayan pirinçten yapılmış kapının akibeti hakkında da her hangi bir bilgiye sahip değiliz. Yani bu şekilde yağma ve soygun olur? Bunu yapan maalesef Ruslardır. Bu tabletler ve kapı, tren vagonlarıyla veya birkaç kağnı ile ancak taşınabilmiştir. Bu eserler bizim tarih ve kültür hazinelerimizdir ve Erzurum, Kars, Van, Doğubayazıt ve Ani’den alınarak adeta talan edilmek suretiyle Rusya’ya kaçırılmıştır.” dedi. 

Tarihi eserlerin bulundukları ve gün yüzüne çıkardıkları yerlerde sergilenmesi gerektiğine de vurgu yapan Belli, bu konunun UNESCO tarafından kabul edilen bir ilke olarak belirlendiğini de kaydetti. Bu ilkeler doğrultusunda Almanya, İngiltere, Fransa ve Amerika’dan yıllar önce Türkiye’den kaçırılan tarihi eserlerin bu yönde yapılan girişimler sonucunda geri getirildiklerine de dikkat çeken Belli, “Ani’den çıkan eserlerin bile neler olduğunu dahi henüz bilmiyoruz. Ani’nin arkeolojisi, tarihi, kültürü için de bunlar son derece büyük kayıplardır. Ani’den ve bölgeden yağma ve talanla kaçırılan eserlerin geri getirilmesi için hiçbir çalışma yapılması da son derece üzücü bir durumdur. Yeni çıkan yasaya göre tarihi eserlerin gün yüzüne çıkartıldıkları yerlerde sergilenmesi yönünde UNESCO’da kabul edilen en önemeli ilkedir. Biz bu ilkeler doğrultusunda Kültür ve Turizm Bakanlığı yaptığı uluslararası girişimler sonucunda Almanya, İngiltere, Fransa ve Amerika gibi ülkelerden yıllar önce Türkiye’den kaçırılan tarihi eserler geri getirildi. Bu nedenle bu eserleri de geri getirmek mümkündür. Kütüphanelerin yağma edilmesi ise ve yazılı kaynakların kaçırılması geçmiş kültürümüz açısından da acıklı bir durumdur. Bütün bu değerler, bir daha yerine konulamayacak da kadar değerlidir.” diye konuştu.


KAYNAK: http://www.restoratorler.com/?im=icp&id=680935



KARAZ KÜLTÜRÜ


Türk Tarih Kurumu üyesi Dr. Oktay Belli, Van bölgesinde, M.Ö. 15.000 ile 7.000 yılları arasında yapılan kaya resimleri keşfetti.

Yedisalkım bölgesinde, Hakkari’nin dağlarında, vadi zeminin çok yukarılarındaki mağaralarda da tarihöncesi tanrı resimleri vardır. Bu sanat eserlerini yaratan insanlara baktığımızda, çok belirgin işaretler olduğunu görürüz.

Benzer kaya resimleri, Doğu Azerbaycan’da, Gobustan’da, Altay bölgesinde ve Sibirya’da da bulunmuştur.

Bu kaya resimlerinin yoğunluğu, bunların hiç şüphesiz Ön Türk kökenli olduğunu göstermektedir. Bu çizimleri yapan insanlar, erken göçmen veya yarı göçmen Türk kabilelerine mensuptu.

Benzer bir sonuca, (Hakkari) Gevaruk Vadisi’ndeki ve Tirşin Platosu’ndaki stilize çizimlerden varılabilir. Gevaruk ve Tirşin’deki kaya resimleri özellikle önemlidir, çünkü Erzurum yakınlarındaki Cunni(*) mağarasındaki ve Aizani (Çavdarhisar, Kütahya)’daki Zeus tapınağının taş bloklarındaki çizim ve sembollerle büyük benzerlikler gösterirler. Bunlar, bölgedeki antik Türk klanlar tarafından yapılmıştır.

Son keşifler göstermektedir ki, tarih öncesi zamanlarda, Doğu Anadolu ile Azerbaycan, Sibirya stepleri ve Türklerin ilk anavatanı olan Altay dağlarının sanatsal ve kültürel merkezi arasında bir bağlantı vardır. Tarih öncesi günlerden, modern zamana kadar, göçmen ve yarı göçmen Türk ve Ön- Türk kabileleri, iç Asya ve Anadolu arasında canlı bir bağ oluşturmuştur. Asya, yurtların yurdudur. “Yurt” kelimesi Türkçe’de hem “çadır” ve “ev” hem de “vatan” anlamına gelir.

Yurtlara benzeyen arı kovanlarına Anadolu’da rastlanabilir. Urartuların atası olan ve krallıklarını Kafkasya, Urmiye Gölü ve Malatya-Elazığ civarı arasındaki bölgede kuran Hurrianların bir eseridir. Bu kültürel bölgeye birçok isim verilmiştir. Bunlardan bazıları “Kura-Aras Kültürü” ve “Karaz Kültürü” dür.

Bu kültürün yaratıcıları ve geliştirenleri, Türkçe’nin de üyesi olduğu Ural-Altay dil ailesine ait bir dil konuşuyorlardı. Erken Hurri kültürü, Hurri kültürüyle birlikte, onlardan sonra gelen Urartu krallığı nı ortaya çıkardı. Hurrian kültürünün karakteristik bir özelliği, yarı göçmen Hurrianların yuvarlak çadırlarına benzeyen evleridir. Hurrian tipi bu yuvarlak evlerine, hâlâ Urfa ve Harran bölgesinde rastlanır. Daha sonraki, Osmanlı dönemindeki kubbeli yapılar, yurt ve arı kovanının gelişmiş halidir. Büyük kubbelerin yapımı için teknikler geliştirenler Yunanlılar ve Romalılardı ama Osmanlıların bu tekniklere adapte ettiği şevk, hiç şüphesiz, Türklerin antik yuvarlak ve çadır tercihleriyle bağlantılıdır.

Prof. Dr. Erich Feigl Ermeni Mitomanyası kitabından
Foto: ÖG damgalı Karaz Kültürü Buluntularından

--------------------------

(*) Cunni (Cinli, Deli) Mağarası

Erzurum’un Karayazı ilçesinin 8 km. kadar doğusunda, Kazlıbey Dağı’nın bir ucunda 2500 m. rakıma sahip Karaştepe yaylasının güneydoğusunda, akarsu ile oyulmuş bir vadinin iki yanında bulunan mağara yerleşimidir. Doğal olarak Mezosoik kalker tabakası içinde oluşan mağara, daha sonra insanlar tarafından uygun halde genişletilerek ikamet ve ibadet mekanı haline dönüştürülmüştür. Milattan önceki asırlarda buralara gelip yerleşen Orta Asya halklarından runik harfli Türkçe kitabeler kullanan Türk grupllarının buraları mesken edindikleri, daha sonra da yörede Hristiyanlığın yayılmasıyla burayı ibadet mekanı haline getirdikleri anlaşılmaktadır. Burayı mesken edinen insanların M.Ö. 6.-7. yüzyıllarda bölgeye yerleşen, Orta Asyalı Türk halklarından İskitlerin kolları olabileceği düşünülmektedir.


Mağara, iki katlı olarak düzenlenmiştir ve 15 m. uzunluktadır. Vadiye bakan yönde, giriş ve aydınlık için açıklıklar ile içerisinde 24 oğuz boyunun on ikisine ait damgaların bulunduğu işaretler tespit edilmiştir. İlkin Prof. Dr. Hermann Vary tarafından incelenen bu mağara, daha sonra H. Z. Koşay, B. Ögel vb. diğer Türk araştırmacılar tarafından da incelenerek yayınlara geçmiştir.



ANKARA İSMİNİN KAYNAĞI


Türk yurdu Anadolu’nun göbeğinde, ismini Saka Türkleri’nin pek bilinen bir destanından alan bir kent var. Üstelik bu kentimiz Türkiye Cumhuriyetine, Türk Yurduna, Türk vatanına başkentlik yapmakta.


Baykal ile Angara adlı Kazak efsanesine göre;

Bütün Sibirya’ya hükmeden Baykal adlı bir bey vardır.

Baykal’ın Zarlık(*) adlı kızı, dünyada eşi benzeri olmayan Angara adlı yiğide âşık olur. Bu sırrı sezen Baykal’la Angara’nın arası açılır. Baykal, önce kızı Zarlık’ı öldürmeye karar verir. O, korkusundan dağa çıkıp gitmiş ve o dağa onun adı verilmiş.

Angara ise korkmamış ama karşı da gelmemiş.

Yönünü kuzeye çevirip çekip gitmiş. Baykal ise yaptığından pişman olup yere yüzüstü yatmış ve kaygısından, gücünden yer oyulup, dipsiz, derin bir göle çevrilmiş.

Oradan çıkan su, Angara’nın izinden gidip aka aka büyük bir nehre çevrilmiş (Kazak).

İşte, Sakaların ilgi çekici bir mirası da Türkiye Cumhuriyeti’nin başkenti Ankara ve Ankara isminin kaynağıdır.

Yakutistan’da da Angara isimli bir şehir bulunmakta olup, tıpkı Ankara gibi tiftik keçisiyle meşhurdur.

Bu ve diğer örneklerde de görüldüğü üzre, Anadolu aslında tarihin çok çok eski zamanlarından beri bir Türk yurdudur. Bakmayın siz şehirlerimizin eski Yunan isimlerine.

O isimlerin de kaynağı, Yunan medeniyetinin de kaynağı aslında Ön Türklerdi…


Kaynak: http://tarihturklerdebaslar.wordpress.com/2012/11/25/ankara/

-----------------------------

(*)  Zarlık Hanım - Türk , Moğol ve Altay mitolojisinde Yargı Tanrıçası. Yarlıg Hanım olarak da tanınır. Yargıçları korur. Zarlık Hanım 17 büyük gökyüzü mahkemesinin en başında bulunur. Türk Moğol kültüründe adalet ve yargı çok önemli bir yere sahiptir. Adaletli davranmayan yöneticilere ilenilir (lanet edilir) ve başlarına en kötü felaketlerin geldiğine inanılır. Moğollarda Zar Zargaçı (Yar Yargıcı) yani adaleti sağlayan şeklinde tanımlanan bir ongun (totem) vardır ve Zol Zayağçı (Yol Yaratan) yani kaderi tayin eden ongun (totem) ile bir ikili teşkil ederler.

Zarlık, (Yar/Zar) kökünden türemiştir. Yargılamak ve Yarlıgamak (affetmek) fiili ile aynı köktendir. Kıskançlık anlamı da taşımaktadır. Türklerde Yargıç/Yargıçu, Moğollarda Yargan sözcükleri hakim demektir ve bu kelime ile aynı kökene sahiptirler. Yine Moğolca "Zarlıg" sözcüğü emretmek, buyurmak, hüküm vermek manasına gelir. 

(Kaynak: http://tr.wikipedia.org)