Milattan Önce Anadolu'da Türkler

3 Ekim 2013 Perşembe


Türkler Anadolu'ya 1071 Malazgirt Zaferi ile yerleşmeye başladılar. Daha bilinir bir ifadeyle, Türklere Anadolu'nun kapıları Malazgirt Zaferi ile aralanmıştır. Peki ya daha önce Anadolu'da Türkler yok muydu? Bilinen kalıplaşmış bilgilerimiz bu soruya "hayır" cevabını  vermemize sebep olabilir ancak, biraz kalıplarımızın dışına çıkıp tarihe dikkatlice baktığımızda Anadolu'da 1071'den önceki Türk varlığını kolaylıkla görebiliriz. Malazgirt Zaferi, siyasî açıdan Türklere Anadolu'nun kapılarını açtı ancak, kültürel ve sosyal açıdan o kapılar daha önce de aralanmıştı.


M.Ö 3000-M.S 1000 Arası Anadolu'da Türkler

Saymalıtaş Kaya Resimlerinden Biri, Kırgızistan.
Son dönemlerde ortaya çıkan çalışmalar, Anadolu Türk tarihini yeniden yorumlama gereğini doğuruyor. Araştırmacılar, Sibirya'dan Orta Asya'ya, Azerbaycan'dan Anadolu'ya yayılan belli stillerdeki kaya resimlerini ve Göktürkçe cümlecikleri tespit ettiler. Kırgızistan'da Saymalıtaş kaya resimleri alanında bulunan binlerce kaya resminin hemen hemen aynıları ile Anadolu'da Ankara/Güdül/Salihler Köyü'nde, Ordu/Mesudiye/Esatlı Köyü'nde, Kars/Kağızman/Camuşlu Köyü'nde, Erzurum/Karayazı/Cunni Mağarası'nda, Hakkari/Yüksekova/Gevaruk Yaylası'nda ve Anadolunun daha bir çok yerinde karşılaşmak gayet mümkün.


Ankara/Güdül/Salihler Köyü'ndeki Kayalarda
Kayı Damgası
Türkler için yükek alanlar her zaman kutsal bölgeler olarak kabul edilmiş, ibadet yerleri olarak kullanılmıştır. Bu bölgelerin Orta Asya'daki benzerleri Anadolu'da da mevcut. Anadolu'daki yüksek yerler, buraya takriben M.Ö 3000 ila M.S 1000 yılları arasında gelen Türklerin ibadet yerleri olarak kullanılmış, buradaki taşlara onlar tarafından dini ayin resimleri ve dua-dilek cümlecikleri işlenmiştir. Bu yazıların Osmanlı döneminde de yazılmaya devam edildiği tahmin ediliyor. Bu yazıtların niçin Türklere has olduğu sorusuna araştırmacılar üç delil ile cevap vermekteler. Birincisi, bu kaya resimlerinde görülen tarz ve teknikler başka toplumlarda görülmemektedir. İkincisi bu resimlerin yanlarına serpiştirilen yazılar Türkçe'dir. Üçüncüsü ise, bu resimlerin arasında Kaşgarlı Mahmud'un Divan-ı Lügâti't-Türk'te tasvir ettiği Türk boyları damgalarına sık sık rastlanmaktadır. Bu kaya resimlerinin işaret ettiği Anadolu'daki 1071 öncesi Türk varlığının siyasî bir yapısının olmadığı, yalnızca kültürel ve sosyal bir özelliğe sahip olduğu da belirtilmelidir.
“ İletir ak er Azer Eli'nden, ferahlat erin hastalığını,
İlaç uzat, işit andını babacığım, ayın eşi ay, gönder erin huzurunu, el uzat iyileştir hastalığını.
Kurtar! Yüreği inançlıdır, inan, çare uzat, kulunu düzelt! Ateşlenmişin hastalığı şeytanın kötülüğü, al kötülüğü şimdi, tükense kötülük!
Ay yoldaşın hastalığıdır Ay, alıp götür hastalığını, sevgili eri iyileştir, ilacını uzat. İşit erin anasını sevgili Rabbim...

İnan ey, Ay'ın tarafındadır boyu, kurtar ey Yasef'i.

(Anadolu kaya resimlerinin arasındaki kısa bir yazıta yapılan okuma teklifi.
)




Kaynaklar: 
Servet Somuncuoğlu, Sibirya'dan Anadolu'ya Taştaki Türkler, İstanbul 2010
TRT, Damgaların Göçü Belgeseli
TRT, Taştaki Türkler Belgeseli
TRT, Karlı Dağların Ardındaki Sır Belgeseli

* * *

(KAYNAK: http://www.tariheyolculuk.org/2013/04/milattan-once-anadoluda-turkler.html )



Türk Şövalyeleri: Adsızlar

30 Eylül 2013 Pazartesi

Adsızlar, ortaçağın seyyar şövalyeleri gibi yollara düşen, talihlerini denemeye çıkan Türk şövalyeleridir. Adlarını gizlerler ve birbirlerini “adsız” diye çağırırlar. Bir adsız, kılıcını kuşanır, ok mahfazasını beline, yayını omzuna takar, kargısını eline alır, atına biner obasına veda eder. Cesaretini ve askeri maharetini kiraya verir. Çin müfrezelerini eğitir. Adsız yine de her şeyden önce kendine bir ad arar. Ama ad verilmez kazanılır.

Türk Şövalyeleri “Adsızlar” başlığı altında Türk akıncılarını anlatan aşağıdaki metin Şehbenderzâde Filibeli Ahmed Hilmi’nin Öksüz Turgut adlı eserine dayanmaktadır. Yazar Batı emperyalizminin etkin olduğu ve Osmanlı İmparatorluğu’nun çözüldüğü bir dönemde yaşamıştır. Dünya harbinin başladığı yıl vefat eder. Fransız İhtilali’nin ardından imparatorlukların dağılmasında önemli bir rol oynayan milliyetçilik akımının yükseldiği bir dönemde Şehbenderzade’nin dilinden 19. yüzyıl Osmanlı aydınının Türk atalarına bakışına, leziz ve enteresan bir konu eşliğinde bakalım:

Türklerin kendilerine mahsus miras taksimi usulleri vardı. Görenekler gereğince baba ocağının asıl varisi en küçük oğuldu. Oba, çadır küçüğe kalırdı. Yani ailenin başı büyük oğul değil, küçüğü olurdu. Yalnız Türklerde görülen bu görenek ilk önce kulağa biraz garip gelsede, iyi düşünülürse dedelerimizin gayet doğru bir iş yaptığını itiraf etmek gerekir. Bir ailenin büyük oğlu bir dereceye kadar kendini kurtarmış ve yaşamanın yolunu bulmuş demektir. Çünkü büyük oğullar, genellikle babalarının kanatları altında büyüdükleri, babalarından birçok sermaye aldıkları ve yardım gördükleri halde, küçük oğullar bunlara nail olmaya vakit bulamadan babaları vefat eder. Küçük oğul kendisine yuva ve geçim kuramadan rehberini kaybetmiş olur. Demek ki ona hazır bir ocak vermek yerinde olacaktır. İşte Türkler bu düşünceler sebebiyle obalarını en küçük oğullarına bırakırlardı. Büyük oğul babasının silahlarına ve kavga atına sahip olurdu. Ortancalar ise çok kere büyük bir şeye nail olamayarak kendi çalışmasıyla, kendi gücüyle bir şeyler yapmaya mecbur kalırdı.

(Bunlar ortaçağın seyyar şövalyeleri gibi vukuat ve servet aramaya, talihlerini denemeye çıkarlardı. Bu tür şövalyeler adlarını gizler ve kendilerini “adsız” çağırırlardı. Adsız, kılıcını kuşanır, ok mahfazasını beline, yayını omzuna takar, kargısını eline alır, atına biner, obasına veda ederdi.)

Adsızlar genellikle Çin sınırlarına ve çok kere Çin içlerine kadar gider, her türlü vukuata karışırdı. Adsız muhtaç olanlara cesaretini ve askeri maharetini kiraya verirdi. İntizamdan yoksun Çin asker müfrezelerini talim ve terbiye ederdi. Zengin bir Çin derebeyinin muhafızı, muhafız bölüğü kumandanı olurdu. Adsız, çok kere bulunduğu yerde evlenir ve kendi oba halkından birçok kişiyi oraya getirirdi. Bu şekilde Türkler Çin’in kuzeyindeki ahalinin bir kısmını meydana getirmiş oldu.

İsmi yok, mahareti çok
Adsız, çok kere kendi nefsini birine satardı. Bağdat halifelerine çok kere köle namıyla gidip, sonra hükümet ve saltanatı zapt edip yönetici olan Türklerin bir kısmını “adsızlar” oluşturuyordu. Lakin bir “Türk adsızı” herşeyden evvel bir “ad” arardı.

Biraz dolaştıktan ve dövüş fenninde usta olduktan sonra genç adsız, kahramanlıkla meşhur ve obası halkı arasında hatırlı beylerden birinin çadırına gider, beyin orada olmadığı bir sırada karısının yanına varıp bir ad isterdi. Hanım ile adsız arasında şöyle bir konuşma geçerdi:
—Adın ne? Kimsin?

—Türk’üm, adsızım.

—Ne istersin?

—İsterim ki sen benim anam olasın, isterim ki kocan bana bir “ad” versin.

Burada adsız, kadının ellerini öper, kadın adsıza himaye verir “ad” vaat eder. Bey çadıra geldiği vakit bu yabancıyı görür, karısına kim olduğunu sorar. Kadın adsızın ne istediğini söyler, bey karısının sorduğu soruları tekrarladıktan sonra der ki:

—Ad, verilmez, kazanılır.

—Kazanacağım.

 —Benim adım, lekesiz şanlı bir addır, çok pahalıdır.

—Ben de ona göre çalışacağım.

—Peki, hele bakalım.

O günden itibaren adsız çadırın en fedakâr ve en çalışkan adamı olur. Artık adsız, beyin kölesi ve sahip olduğu eşyasından bir şey hükmüne girmiştir. Gece ve gündüz vaktini hizmetle, atlara bakmakla, koyunları gütmekle, süt sağmak ve kımız yapmakla geçirir. Şurasını da unutmamalı kibir “adsız” kendi soyunun temizliğinden ve ehemmiyetinden daha üstün bir beye; kendi kabilesinden daha itibarlı ve temiz bir kabileye müracaat etmez, mesela aleladebir “Kâlâç” adsızı, bir “Barlas”a bir “Kayı Kanıklı”ya gidip ad istemez. Adsızların çadırlarda geçirecekleri asude çoban hayatı çok sürmez. Günün birinde “han” ya Çin’e yahut komşu memleketlerden birine akın etmek lüzumu görür. Oba ve ulus beylerine buyruk yollar, beyler kendi kabile efradını alıp hanın yanına gider. Böyle bir gün, adsız için bayram sayılır. Artık yararlık göstereceği, kılıcıyla bir ad satın alacağı zaman gelmiştir. Adsız adını almak istediği beyin silahşorü demektir.

Türklerin akını dehşetli olurdu. Ölümseli gibi akıp giden Türk kahramanlarının önünü kesecek, onları yolundan çevirecek milletler pek az görülmüştür. Akınlar, düzenli bir savaş anlamına gelmez. Amaçları, toprakları verimsiz olan, bir şey yetiştiremeyen Türklere yiyecek ve giyecek tedarik etmektir. Onun için Türklerin akını dehşetli bir kasırgaya, şiddetli bir fırtınaya benzer ve lakin çok defa uzun sürmezdi. Fakat bu akınlarda kan dökülmediği nadir olurdu. İş bittikten, yurda dönüldükten sonra şayet ölmemiş ve ölü gibi söz söyleyemeyecek bir hale gelmemiş, yaralanmamış ise adsız, akından kazandığını efendisine takdim ederdi. Oysa akından, kavgadan yarasız dönen adsız görülmemiş bir şeydi. Beyin gözü önünde aslan oğlu aslan olduğunu ispat eden bir adsız, artık beyin adını taşır, onun evlatlığı olurdu. Bütün bu hale çok kere aşkda karışırdı. Çadırın kızı adsızı severdi ama Türklerde fuhuş bilinmediğinden bu aşkın ilk tezahürü kız tarafından, adsızın yaralarının tımar edilmesinden ibaret kalır ve ölümden kurtulabilen adsız, çok kere beyin damadı olurdu…

Behice Tezçakar - Türk Şövalyeleri
Atlas Tarih, Sayı: 1, 2011



Hunlar'dan günümüze bir Türk yiyeceği: Kurut

24 Eylül 2013 Salı

Kurut sözcüğü tamamen Türkçe olup, anlamı: Kurutmak - tan gelmektedir. Buradaki özel anlamı ise: Uzun süre bozulmadan saklamak üzere, genellikle koyun sütünden yapılan KURUTULMUŞ YOĞURT demektir. Kaşgarlı Mahmud’un,n “O, Koyundan kurut edindi” örneğini vermesi, Kurutun daha çok koyundan elde edildiğini göstermektedir. Ancak günümüzde inekte de elde edildiği bilinmektedir.

Kurut yapma geleneği, Türkler tarafından bulunan yoğurt kadar eski olup; tarihte ve günümüzde Anadolu’da olduğu gibi, Orta Asya'da da yapılmaktadır. Eski Türkler’de, “Kurutluğ kişi”, yani “kurutu olan kişi” sözü bir atasözü olarak ifade edilmiştir. Çünkü kurutu olan kişi açlıktan korkmaz ve kimseye ihtiyacı olmazdı.

Anadolu’da bir çok yörelerde öteden beri yapıldığı üzere, yağsız yoğurtun, ya da ayranın torbalarda süzülerek, geri kalan katı kalıntının ellerde topak topak yapılıp, güneşte kurutulup sertleşmesi ile elde edilir.
Kurut; kış mevsimine girmeden yapılıp saklanırdı. Çok sert olan kurutlar suya konulduğunda kolayca erirler. Çorbalarda, bazı yemeklerde yararlanıldığı gibi ayran olarak da tüketilmektedir.

Kurut Nasıl Hazırlanır?

Yağsız yoğurttan ya da yağı alınmış ayrandan hazırlanır. İlk yöntemde, yoğurt bez torbalara konularak suyu süzülür. Tam olarak süzülen yoğurdun torbası açılır. Biraz yoğrulur şekilde karıştırılır. İçine az tuz atılır. Yoğurtlar el yordamı ile avuç içine alınır ve sıkılarak toplar şeklinde ya da biçimsiz şekillerde tepsilere veya hasırlar üzerine dizilir. Güneşte 1-2 hafta süreyle kurutulur. Tam kuruyana kadar bekletilir. İyice kuruduktan sonra bez torbalara koyularak saklanır. Kullanılacağı zaman çıkarılarak ılık suya konup biraz yumuşaması sağlanır. İyice ıslanıp yumuşadıktan sonra bir tas içerisinde azar azar sıcak su dökülerek el yardımı ile bastırılarak ezilir. Ve çıkan ayran kurut ezmesi olur, ayran şeklinde kullanılır veya çorbası yapılır.

Öbür yöntemde ise ayran ısıtılarak kestirildikten (bu aşamada tuz katılabilir) sonra torbalarda süzülür ve parçalar halinde güneşte kurutulur.

Kimi yörelerde kuruta baharat da katılır. Kurutma yalnızca bozulmayı önlemekle kalmaz, aynı zamanda ürünün besleyici değerinin artmasını da sağlar. Neredeyse tümüyle suyundan kurtarılan bu ürün ortalama %50 oranında protein içerir. Kurut, kırsal yörelerde özellikle kış aylarında yemeklere katılarak, suyla karıştırılıp ayran yapılarak ve yoğurt mayası olarak kullanılır.

Bedizler

14 Eylül 2013 Cumartesi


Meksika'da kaya üzeri bediz. Bu bediz oldukça değerli. Çünkü Türk kaya üzeri bedizlerinde gördüğümüz iki ayrı betimlemeyi burada iç içe görüyoruz. Bunlar Türk "Tengri" (Tanrı) ve "Kün" (Güneş - Gün) yapılarıdır. Tengri betimlemesinin ve bu betimleme içinde yer alan düşünce yapısının çok eski dönemlerde Kün (Güneş Ana - dişil yapı) betimlemesi ve düşünce yapısından ortaya çıkmış olabileceğini yazıyorduk. Bu yapı çok benzer bir şekilde uzak akrabalarımız olan Amerika yerlilerinde de yer alıyor. İşte bu görsel tam da bunun sürecini bize yansıtıyor ve belgeliyor. Kendi kadim topraklarımızda ayrı ayrı gördüğümüz bu kendi içinden doğmuş iki kutlu yapının birleşimini ve sürecini uzak akrabalarımızdan daha açık şekilde öğreniyoruz.

Kürşad BAYTOK 

* * *

"Bediz", eski Türk dilinde "bezemek"ten, yani "süslemek" kelimesinden türetilmiş bir kelime.

Anadolu köylerinde "bediz" ve "bedizci" sözleri yalnızca Batı Anadolu çevrelerinde görülür. O da, heykel ve heykeltıraş anlamı olarak. Anadoludaki bu anlam ve anlayış da, eski türkçe bakımından yanlış değildir. Çünkü XI. yüzyılda Kaşgarlı Mahmud da, "bedhiz burkan" sözünün, "heykel" anlamına söylendiğini yazıyordu. Aslında eski Türkler, süsün her türlüsüne, "bediz" derlerdi. 

Kültegin kendi yazıtında, bir ev yaptırdığından ve bu evin, "içine ve dışına, görülmemiş süs, (yani bediz) vurdurduğundan" söz açıyordu: "İçin taşın adınçıg bediz urturtum". Sözün eski türkçesi böyle idi. Göktürk yazıtlarında, "taş süsleri" ile taş süslemecilerinden de, sık sık söz açılıyordu. "Evi bezemek" işi de, sık söylenen işlerden biri idi. "Bedizlig ev", yani "süslü ev", hem Kutadgu Bilig'de ve hem de Kaşgarlı Mahmud'un kitabında görülüyordu. Baharda yeşillikler ile çiçeklerin, doğayı süslemesi de, yine bu söz ile karşılanıyordu. 

"Bezek" sözünün anlamı, eski Türklerde çok daha genişti. Bu sebeple bezek günümüze kadar gelmiştir. "Ol evin bezedi", yani, "O evini süsledi", gibi. Doğal olarak zamanla , bezemek sözünün anlamıda genişlemiştir. Örnek olarak Kutadgu Biligde, "bu begler kapugın siyaset bezer", yani, "beylerin kapısını siyaset bezer", diyordu. XIII. yüzyılda yaşamış olan Türk şairi Yügneki ise, "dil ve sözü, doğru söz bezer", diyordu. Yine Kutadgu Biligde, "süslü saray" için, "bezeklig saray", sözü kullanılıyordu.

"Bezemek" de, bugünkü anlamına çok yakın idi. XI. yüzyıl Türklerinde, "ev bezendi", "kadın bezendi", yani "uragut bezendi" gibi deyişleri sık sık görebiliyoruz. Bugünkü, "süslendi bezendi" gibi, eski Türkler de, "bezendi kozandı" diyorlardı.Bu sözü özellikle, "kadınların süslenip, bezenmeleri" için söylüyorlardı: Ornek olarak, "kadın süslenip bezendi" demek için, "uragut bezendi kozandı" sözünü kullanıyorlardı. Buradaki uragut, bizim "avrat" sözümüzün eski şekli idi.

Örneklerden de görüldüğü gibi eski Türklerde evi nakışla süslemek ile, bir elbiseyi süslemek arasında, açık bir ayrılık gösterilmiyordu. Harezmşahlar Türk kültür çevresinde, "o, elbisesini süsledi" diyebilmek için, "bezedi tonnı", deyip, geçiyorlardı. Bilindiği üzre Harezm göçmenlerinin Anadolunun kültür gelişmesinde, çok önemli rolleri olmuştu. Bu sözlerin söyleniş ve anlamları, aşağı yukarı bu günkü Anadoluda da değişmemiştir. Mısırdaki Memlük devletinde de, "bezek, bezendi, bezedi" sözlerinin anlamları, Anadoluya paralel olarak gelişmişti. Yalnız onlar, "kadınların ağlık ve pudraları" için, "bezevü", yani, "bezeği", diye, bir deyiş daha çıkarmışlardı. Eski Mısır Türkleri bezemek için, "tonanmak ve könenmek" de, demişlerdi.





Kuzey Amerika'da Türk İzleri

6 Eylül 2013 Cuma


Omaha Kızılderili kabilesine ait 1850 yılına ait Türk imgeleri ile bezeli ay yıldızlı deri ceket bugün Omaha Resim Sanat Müzesi'nde  (Joslyn Art Museum / Omaha - USA) sergilenmektedir.

(Bu ceket, dönemin önde gelen Fransız asıllı tüccarlarından, aynı zamanda annesi kızılderili şeflerinden "Big Elk" (Büyük Geyik)'in kızkardeşi olan ve 1855'de, avlanmaya çıktığı bir gün Siuların baskınına uğrayarak hayatını kaybeden Lucien Fontenalla tarafından Omaha kızılderililerinden alınmış bir cekettir. )





HAKKARİ'DE TÜRK İZLERİ

2 Eylül 2013 Pazartesi

Denizli Doğa Sevenler Derneği Başkanı Ümit Şıracı, Hakkari’de terör yüzünden 30 yıldır sivillerin gidemediği Reşko Dağı’na 26 Ağustos’ta Türkiye’nin değişik illerinden 35 kişilik ekiple yaptığı tırmanışta 3 bin 400 metre rakımdaki Oramar Bölgesi’nde kaya resimleri buldu. Denizli’de de tamgalar ve Türk kaya resimlerini araştıran Şıracı, ilk kez görüntülediği 10 bin yıllık kaya resimlerinin Türk kaya resimlerinin birebir örneği olduğunu, bunun Türklerin 1071’den önce Anadolu’da yaşadığının kanıtı olduğunu savundu.


Hakkari Dağcılık Doğa Sporları Derneği’nin düzenlediği üç günlük Reşko Dağı tırmanışına Denizli Doğa Sevenler Derneği (DOSEV) de altı dağcıyla katıldı. Türkiye’nin değişik illerinden 35 dağcının katıldığı tırmanışta terör yüzünden 30 yıldır gidilemeyen bölgede dağcılar, doğal güzellikleri görüntülerken, altı kişilik ekip 4 bin 168 rakımlı Reşko Dağı’na zirve yaptı, Cilo buzullarını inceledi. Hakkari Dağcılık İl Temsilcisi Naci Ertunç’un, 1963 yılında bırakılan zirve defterini bulduğu tırmanışa katılan altı kişiden biri olan Denizlili dağcı Ümit Şıracı ise kaya resimlerinin izlerini sürdü.


TÜRK İZLERİNE ULAŞTI

Bölgedeki iki rehberle Reşko Dağı’nın eteklerinde büyük buzulun altında 3 bin 400 metre rakımdaki Oramar Bölgesi’nde dere kenarında doğuya bakan kayalık bölgede, kayaların üzerine kazınan kaya resimlerinin izlerine ulaşan Ümit Şıracı, kayalara kazınan motiflerin Türk kaya resimlerinin birebir örneği olduğunu belirtip, tek tek görüntüledi. Bölgede daha önce Sat Dağları, Tirşin Yaylası ve Gavuruk bölgesinde kaya resimlerine rastlandığını, ancak Oramar Bölgesi’ndeki Türk kaya motiflerine ilk kez ulaşıldığını dile getiren Şıracı, kaya resimlerinin Türklerin 1071’den önce de Anadolu’da yaşadığının kanıtı olduğunu belirtti.


DAHA ÖNCE GİDİLMESİ YASAKTI

Hakkari’de terör yüzünden 30 yıldır gidilmesi yasak olan bölgeye kimsenin giremediği için kaya resimlerinin bilmediğini, kendisine bölgede yaşayan 60 yaşındaki iki kişinin yardımcı olduğunu anlatan Şıracı, "Dört gün süren Reşko Dağı, Cilo Dağı tırmanışına DOSEV olarak altı kişilik ekiple katıldık. Reşko Dağı zirve tırmanışına katılan altı dağcıdan biri de bendim. Türk kaya resimleri araştırmalarımı burada da sürdürdüm. Reşko zirvesinin altındaki büyük buzulun 3 bin 400 metre yüksekliğindeki eteklerinde Oramar bölgesinde dere kenarında Türk kaya motiflerine ulaştım. Dağ keçisi, geyik ile şaman motifleri ve yüzlerce Türk Tamgası’nın kayaların üzerine kazındığını gördüm ve belgeledim" dedi.


ORTA ASYA’DAKİ MOTİFLERLE AYNI

Sat Dağları, Tirşin Yaylası ve Gavuruk bölgesinde de Türk kaya resimlerine rastlandığını, ancak Oramar Bölgesi’ndeki motiflerin ilk kez gün yüzüne çıkarıldığını bildiren Şıracı, "Bu bölgedeki kaya resimleri o bölgede daha önceden keşfedilen kaya resimlerinden daha farklı. Kaya motifleri daha yoğun, sanki bir merkez görünümü var. Bir şaman tanrıya ulaşma yeri gibi. Diğerlerinden daha yüksekte. Etrafından taş yığınlarından oluşan Orta Asya’dakilere benzer kurganlar (mezar) var. Araştırmalar bu bölgede daha önce rastlanan motiflerin en az 10 bin yıllık olduğunu gösteriyor" diye konuştu.



ANADOLU’YA DAHA ÖNCE GELİNDİĞİNİN KANITI

Türk kaya motiflerinin Anadolu’ya Türklerin 1071’den çok daha önce geldiğinin kanıtı olduğunu kaydeden Şıracı, "Terör bitince bölgenin çok farklı özellikleri ortaya çıkmaya başladı. 30 yaşındaki köylüler yaylaya çıkmamış terör yüzünden. Terör bitti, Türk kaya resimleri ortaya çıktı. Yetkililerin belgelediğim kaya resimlerini inceleme altına alıp, bu konuda çalışma yapmaları gerekiyor.

Belgelediğim motifleri konuyla ilgilenen Türk Tarihi uzmanlarına da gönderdim" dedi. Türk tarihi araştırmacılarından Nuray Bilgili Yakaryılmaz, kaya motiflerinin Çin Yinshan Dağı petrogliflerine çok benzediğini aynı çağda yapılmış ya da göçler yoluyla taşınmış olabileceğini belirtti. Araştırmacı Kürşat Baytok ise Türk kaya motiflerinin bölgedeki diğer kaya Bedizleri ve tamgaları ile uyumlu olduğunu, bölgede bulunanların bile ötesinde olduğunu söyledi.

KAYNAK: http://haber.mynet.com/foto-analiz/teror-bitti-ortaya-cikti-784359-1



HONÇA

27 Ağustos 2013 Salı
 “Tabldot”un aslı “honça”dır. Honça, içinde ufak yemek bölmeleri olan bir tepsidir. Her bölmenin üzerinde bir kapak bulunur ve özellikle eski Türk düğünlerinin vazgeçilmez ikram sinisidir. Selçuklu ve Osmanlı zamanlarından beri Türkler tarafından kullanılmış olan bu özel tepsi, Avrupalılar tarafından alınıp modernleştirilerek(!) “tabldot” adı ile bize pazarlanmıştır!

Ömür Kurt, "Banu Avar'la Konuşma: KÜLTÜREL SOYKIRIM" Pozitif Yayınları, Sayfa: 32


https://www.facebook.com/photo.php?fbid=622280874457736&set=a.315951331757360.83033.315871708431989&type=1&theater

Tarihi bir Türk oyunu: Aşık atma

12 Haziran 2013 Çarşamba

Aşık oyununda aşığın dik durması yada oturması.. (Cuk)

Aşık oyunu koyun, kuzu ve keçilerin arka bacaklarından dizinde bulunan dört yüzlü kemikle oynanan bir oyun. Tarihi bir Türk oyunudur. Eski çağlardan günümüze gelene kadar Türklerin yayıldığı tüm coğrafi bölgelerde bu oyuna rastlamak mümkündür. Oyun, toprak üstüne çizilen bir daire ve daire çapına, atış mesafesine parelel olarak oyuncular sırasıyla aşık kemiklerini dizerler. Kura ile (yazı-tura şeklinde) belirlenen oyuncu, üç-dört m. mesafeye dikilir. Koç bacağından elde edilen, ve ağır olsun diye içine kurşun dökülerek ağırlaştırılan "şak" adı verilen aşıkla daire içine dizilen aşıkları hedef alarak atar. Aşıklardan biri veya bir kaçı çizgi dışına çıkarılmaya çalışılır. Çizgiden dışarı çıkan aşık oyuncunun olur. Atış ıskalananıncaya kadar devam eder. Sırası gelen oyuna başlar. Aşıklar bitki boyaları ile boyanarak süslenir. Daha sonraları kemik yerine bilye misket ile oynanmaya başlandı. Aşık oyunu günümüzde de köy, kasaba ve şehirlerde hala oynanmaktadır.
























...

GELENEKSEL TÜRK DİNİNDEN ANADOLU’YA TAŞINANLAR

9 Mayıs 2013 Perşembe
Prof. Dr. Harun GÜNGÖR

Geleneksel Türk Dininden Anadolu’ya taşınanlar konusuna geçmeden önce burada sıkça söz konusu edeceğimiz iki kavram üzerinde durmak gerekir.

Bunlar:

1. Geleneksel Türk Dini
2. Şamanizm

1. Geleneksel Türk Dini
Gök tanrı dini, tengriyanizm, tenircilik adları ile de anılan geleneksel Türk dini, Türklerin Gök Tanrı temelinde, yazılı bir kaynağa dayanmaksızın, kendi iç kültürel dinamiklerinden doğan ve kuşaklar boyu aktarılarak günümüze kadar ulaşan, gelenek ve göreneklerle şekillenmiş inanç ve pratikler bütünüdür.

Geleneksel Türk Dininin temel unsurlarını dikkate aldığımızda bunların;

a. Gök Tanrı
b. Yer-su
c. Atalar kültü
ç. Evrenin yaratılışı
d. Dünyanın sonu
e. İbadetler

olduğunu görürüz.

Bunlar üzerinde kısaca durmak gerekmektedir:

Türkler tanrıyı Tanrı, Tengeri, Tangara, Tanara, Teri, Tenir, Kuday, Çalap vs. gibi çeşitli adlarla anmışlardır. Fakat bütün Türkler şu veya bu şekilde Tanrı adını kullanmış ve kullanmaktadırlar. Her ne kadar kitabelerde o, millî bir tanrı gibi gözükse de aslında o, evrensel bir tanrıdır. Türk tanrısı Deus Otiosus (Kozmik, durağan, karışmayan) bir karakter taşımakta, insanların işlerine müdahalede bulunmamaktadır. O, antropomorfik bir özelliğe sahip olmadığı gibi, Türk tanrı anlayışında hierogamie de yoktur.

Yer-sular tabiat güçleri, yaşadığımız ülke, dağ, orman, su, yer, hepsi vatanımız ve bunların kutsallığı, Iduk oluşu. Iduk yerler korunmaya alınmış, oralarda yetişen ağaç ve ormanlar kutsallıkları nedeni ile kesilip koparılmamıştır.

Atalar kültü: Patriarkal aile tipinin egemen olduğu toplumlarda karşımıza çıkan bu kült, Türkler için de söz konusudur. Bu inanç sisteminde, topluma çıkan bu kült, Türkler için de söz konusudur. Bu inanç sisteminde, konu ile ilgili ikinci tanım ise Fransız antropolog Roberte Hamayon’a aittir.


Ona göre Şamanizm Yontma Taş devrinde ortaya çıkmış bir harekettir ve esası av ile avcı arasındaki ruhsal ilişkiyi sağlamaktan ibarettir. Ancak Şamanizm Cilalı Taş çağında pastoral ekonomik düzenden tarım toplumuna geçişte bir mutasyona uğramış, daha önceki dönemde hayvan ruhları ile ilişki esasına dayalı olan Şamanizm, insan ruhları ile ilişki esasına dayanmış bunun neticesinde de atalar kültü vs. inanışlar ortaya çıkmıştır.2

P. Garrone başta olmak üzere birçok araştırmacı Türk-Moğol Şamanizmi’nin Arap-Fars Müslümanlığı ile kesiştiği bölgede ortaya çıkmış ve İslamize edilmiş Şamanizm=Baskılık olarak niteledikleri Orta Asya Türk Şamanizmi üzerinde de durmaktadırlar.3

Dünyada tek tür Şamanizm’den bahsetmenin mümkün olmadığını anlatan Hamayon, birçok din ve kültürde var olan kendinden geçme tekniği ile Şamanizm’in tanımlanamayacağını anlatmakta ve Şamanizm’in temelini en basit bir biçimde “Al gülüm, ver gülüm” prensibinin oluşturduğunu ifade etmektedir.

Üzerinde duracağımız üçüncü tanım ise eski Sovyet etnolog ve antropologlarının yaptığı tanımdır. Bunlar daha çok Şamansız bir Şamanizm’in varlığını devam ettirdiği Sovyetler Birliği’nde Şamanizm’e bir din olup olmaması açısından yaklaşmışlardır. Yakut etnolog G. V. Ksenofontov’a göre Şamanizm bir dindir. Hatta o, Hristiyanlığın babaannesidir. L. P. Potapov, onu, “Arkaik düalist bir dünya görüşüdür.” diye tanımlarken, S. Tokarev, Şamanizm’i bir din olarak kabul etmektedir. L. N. Gumilev ise onu, mistik ateizmin karmaşık bir sistemi olarak nitelemektedir. Zira Kuzey Asya toplumlarında kendilerine hürmet gösterilen Tanrılar değil ruhlardır. Söz konusu tanrılar bile olsa onlara tapınma söz konusu değildir. Altay ve Yakut inanışlarında varlıklarına şahit olduğumuz Bay Ülgen ve Arıı Toyon geleneksel Türk dininde yer alan Gök Tanrının kendisidir.

Burada bir hususa dikkat çekmek istiyorum. O da Şamanizm’in bir din olup olmadığı meselesidir. Her iki iddiada bulunanlar da vardır. Bu, probleme hangi ölçütleri esas alarak ve nereden baktığınıza bağlıdır. 3. Türk Dünyası ve Anadolu’da Geleneksel Türk Dininin İzleri

Geleneksel Türk dini inanışlarının bir kısmı günümüze kadar ulaşmıştır. Bunları şöyle sıralamak mümkündür.


Geleneksel Türk dini inanışları içerisinde en köklü ve günümüze ulaşanı kurban geleneğidir. Kanlı ve kansız olmak üzere ikiye ayrılan kurban ibadeti, hangi dine mensup olursa olsun bütün Türk toplulukları tarafından yerine getirilmektedir. Önceleri ruhlar için kesilen/yapılan bu kurbanlar, günümüzde şükran ve kefaret kurbanlarına dönüşmüştür. Tanrı rızası için bu kurbanların etleri komşulara dağıtılmakta ya da kurban sahibi tarafından pişirilerek evde, bahçede, kilise veya cami avlusunda insanlara ikram edilmektedir. Burada bilinmesi gereken hususlardan biri de kurban edilen hayvanın kemiklerinin kırılmamasıdır.

Geleneksel Türk dini inanışlarından günümüze kadar ulaşan diğer bir uygulama ise, toplu hâlde yapılan mezar ziyaretleridir. Türkler ölülerini gömdükleri yerlere sin, kabir, kesene, mola, meşhed vb. adlar vermişlerse de en yaygın kullanıma sahip olan mezar ve mezarlık kelimesidir. Ziyaret edilen yer anlamına gelen mezar ve mezarlıklar bütün Türk dünyasında arife ya da dinî bayram günleri halk tarafından topluca ziyaret edilmektedir. Bu durum bir yandan ölüler kültü ile ilişkili olduğu gibi, türbe, tekke, yatır, dede mezarları vs. ziyaretleri ise doğrudan Atalar kültü ile bağlantılıdır.

Bütün Türk dünyasında ölüler güneş battıktan, hatta bazı yörelerde ikindi vaktinden sonra gömülmezler. Çünkü Türk toplulukları güneşin batımı ile birlikte yerlerin mühürlendiğine/kilitlendiğine inanmaktadırlar. A. M Sagalaev’in de belirttiği gibi eğer bu vakitten sonra yer kazılır ve orada bir delik açılırsa yeraltında yaşadıklarına inanılan kötü ruhlar yeryüzüne çıkarak insanlara her türlü kötülüğü yapabilirler.4

Ayrıca bu inanışa bağlı olarak aile ile birinci dereceden kan bağı olanlar dışında, güneş battıktan sonra evden tencere, tuz, makas, iğne vb. dâhil olmak üzere hiçbir eşya komşulara verilmez ve onlardan da istenmez.

Yoğ- Yuğ törenleri, Türk toplulukları açısından önemli törenlerdir. Ölünün arkasından ağıt yakmak / söylemekle başlanılan yuğ-yoğ törenleri günümüzde ölümü müteakip verilen “ölü aşı, can aşı, kazma takırtısı, can pidesi vb.” isimli yemekle devam etmektedir. Özellikle Orta Asya Türk topluluklarında ölünün ruhunu teskin ve onun kötülüklerinden korunmak amacı ile verilen bu yemek, Anadolu’da mahiyet değiştirerek ölüye sevap olsun inancı ile verilmeye devam etmektedir. Örneğin ölmüş olan yakınlarını rüyasında gören kimse, sabah kalktığında onun için mutlaka bir sadaka verir, iyilikte bulunur, hayır yapar. Hatta bu durum o kadar yaygın bir hâl almıştır ki, hiçbir neden yokken sabah size çay ısmarlayan birine ilk söylenen söz “Dedeni rüyanda mı gördün?” dür.

Ölü ile ilgili diğer bir inanış ise, mezar yapılarıdır. Türk topluluklarının ana kültüründe ölüyü gizleme inancı yer almaktadır. İşte bu inanış sebebiyle dinleri ne olursa olsun bütün Türk toplulukları sapıtmalı/ saptırmalı mezarlar yaparlar. Bu tür mezarlarda ölü toprağın yığıldığı yerin altında değil, mezarlara yapılan bir cebin içerisine konulur.. Günümüzde bu tür mezar yapılarışehirlerden daha çok kırsal alanlarda kendini göstermektedir.

Bütün Türk toplulukları, mezarların baş ve ayakuçlarına şahide adı verilen birer adet taş ya da ağaç dikmektedirler. Taşnine geleneğinin bir devamı olarak kabul edilen bu taş ve ağaçlardan ölünün baş tarafındaki ölenin kendini; dinî, sosyal ve millî kimliğini, ayakucundaki ise ölenin ailesini temsil etmektedir. Ancak ruhlarla ilgili tasavvur ve düşüncelerin değişmesi mezar taşlarının yapılarında da kendini göstermektedir.

Geleneksel Türk dini inanışlarından günümüze intikal eden ve bütün canlılığı ile varlığını devam ettiren diğer bir inanış ise, Ateş ve Ocak inanışıdır. Türklerde ateş, Gumilev’in de ifade ettiği gibi, tapınma objesi değil, temizleme vasıtasıdır ve bu niteliği ile Zerdüşti ateşten ayrılır. Ateş ve ateşe bağlı olarak yapılan tütsüleme; evi, iş yerini, çarşıyı, pazarı vb.ni kötü ruhlardan korur. Ateşin yakıldığı ocak da kutsaldır ve su dökülerek söndürülmez.


Geleneksel Türk dini inanışları içerisinde ruhlara inanış da büyük bir yer tutar. Bu ruhlar içerisinde en yaygın ve günümüze ulaşanı, “al kızı, al gelini, al karası, al basması vb.” adlarla anılan “al” ruhudur. Özellikle lohusa kadınlara kötülük yapan ve onların ölümüne neden olan al ruhu çeşitli biçimlerde tasavvur edilmekte olup, bununla ilgili inanış bütün Türk dünyasında mevcudiyetini devam ettirmektedir. Bunun dışında Anadolu’ya intikal eden başka bir ruh tasavvuru yoktur. Bu konu ile ilgili olarak, Orta Asya Türk toplulukları, Kazak, Kırgız, Altay vb.de çocukların koruyucusu olarak kabul edilen ve günümüzde bu topluluklarda bütün canlılığı ile varlığını sürdüren umay, ene/ ana inanışı Anadolu’ya intikal etmemiştir.

İsimlendirilemeyen ruhlar ise, İslam’ın etkisi ile Cin ve Peri şekline dönüşerek yaygınlaşmıştır. Anadolu’ya nispetle Orta Asya Kazak, Kırgız, Özbek, Çuvaş vb. topluluklarda Ruh= Ervah inanışı oldukça güçlü bir biçimde varlığını hissettirmektedir.5

Geleneksel Türk inanışları içinde yaygın olan bir diğeri ise ağaçlara çaput ve bez bağlama inanışıdır. Bir tür kansız kurban olarak da adlandırabileceğimiz bu inançta, insanlar çeşitli dilek ve isteklerinin yerine gelmesi amacı ile söz konusu bez ve çaputları kendi kutsal bildikleri ağaçlara bağlamaktadırlar. Burada ağaçlara bağlanılan bezler onu bağlayan kişinin vücudunun bir parçasını sembolize etmektedir. Yoksa onlar basit bir bez parçası değildir.

Burada önemle üzerinde durulması ve belirtilmesi gereken bir konu da Yakut, Tuva Altay Şamanlarının gösterdiği kerametlerle, Müslüman Türklerce Evliya, Eren, Dede olduklarına inanılan kimselerin gösterdikleri kerametlerin aynı oluşudur. Örneğin, dona girme=biçim değiştirme, gizli şeyleri bilme, su üzerinde yürüyerek karşıdan karşıya geçme vs. Bu konuda Ksenofontov’un Şamanizm adlı eserinde oldukça fazla hikâye mevcuttur. İşte onlardan bir örnek:

Bir erkek şamanla bir kadın şaman kamlık etmeye başladılar. Kadın şaman:

—Hangi dona girip birbirimizin gücünü deneyelim? dedi.

Erkek şaman:

—Balık donuna girelim, dedi.
Kadın şaman balık donuna girip denize daldı. Erkek şaman da onu kovalamaya başladı. Kısa bir süre sonra ona ulaştı ve şaman kadını kuyruğundan yutmaya başladı. Ancak şaman kadın onun ağzına sığmadı. Büyük bir çaba ile onun ağzından çıkıp erkek şamanın bizzat kendisini yuttu.Şaman kadın su kuşu donuna girip evine uçarak döndü.6

Yukarıda ifade ve zikrettiğim bütün bu inanışlar, dinleri; Müslüman, Hristiyan, Budist, Musevi ya da Akdin vb. ne olursa olsun bütün Türk topluluklarında kabul gören ve var olmaya devam eden inanışlardır. Kabul ettikleri resmî dinlerin baskısı ile bu inanışların hurafe, boş inanış ve bid’at olarak nitelendirilmeleri, onların ikinci plana atılmalarına ve gün geçtikçe yok olmalarına neden olmaktadır.

1 ELIADE, Mircea, Le Chamanisme et les techniques archaïques de l’extase, Paris, Payot, 1951, s.14.
2 HAMAYON, Roberte, La Chasse à l’âme. Esquisse d’une théorie du chamanisme sibérien, Nanterre Société d’ethnologie, 1990.
3 GARRONE, Patrick, Chamanisme et Islam en Asie Centrale, La Baksylyk hier et aujourd’hui, Paris, 2000.
4 SAGALAEV, A. M., Uralo- Altaiskaya Mifologiya: Simvol i arhetip, Nauka, Novosibirsk, 1991, s.71.
5 DEVRENBEKOV, Jakay ve TURSINOV, Edige, Kazakh Baskı Balgerleri, Almatı, 1993, s.12- 17.
6 KSENOFONTOV, G. V., Şamanizm ızbarnnie trudı, Yakutsk, 1992, s.184.

http://www.turkiyat.hacettepe.edu.tr/Yasayan_Eski_Turk_Inanclari.pdf

Tanrı Gönendire: http://www.tdk.gov.tr/images/css/TDD/1954s29/1954s29_15_A_ONDER.pdf

Tanrı Kavramı:
http://www.tdk.gov.tr/images/css/TDD/1991s472/1991s472_03_A_ONDER.pdf

“Selçuklu Parası” (Üzerinde ‘Anadolu Pars’ı)

28 Nisan 2013 Pazar














Anadolu Selçuklu Kağanı II. Gıyaseddin Keyhüsrev dönemine ait sikke üzerinde Anadolu Parsı figürü.

Anadolu Parsı, (Pantera Pardus Tulliana) dünyadaki bütün Pars(Leopar) türleri içinde en iri olanıdır. Anadolu Parsı’nın İran Parsı’nın (Pantera Pardus Saxicolor) bir türü olduğu kabul edilse de Anadolu Parsı, İran Parsı’ndan daha iridir.

Anadolu yarımadasında hüküm sürmüş bir çok medeniyet gibi Selçuklular da Anadolu Parsı'nı simge olarak kullanmışlardır. Türklerde Bars, Pars, Alabars, Alapars olarak bilinen bu hayvanın en büyük özelliği ise sürüler halinde değil tek başına avlanması ve avını sonuçlandırmadan avının peşini bırakmamasıdır.

BATIK MU KITASI VE OĞUZ KAĞAN'IN BAŞLIĞI

27 Nisan 2013 Cumartesi

Mustafa Kemal Atatürk'ün üstün zekasına bir fotoğraf karesi ile mühür vurmak gerek... Kezâ insanlık 1900 lü yıllarda birbirini yok etmeye ve emperyalist düzeni kurmaya çabalarken, O Türklüğün kökeni başta olmak üzere insanlığın hangi tarih derinliklerinden ve medeniyetinden geldiğini araştırmakla meşguldü... Mu tezi, koloniler halinde Asya, Güney Amerika, Mezopotamya gibi ana merkezlere yerleşenlerin dağılarak yüksek medeniyeti dili ve kültürü dünyaya dağıtanların, yazılı tabletler ve büyük tapınaklarda yazılı olan herşey başta olmak üzere insanlığa miras bıraktığı verilere dayanır... Japonların okyanus dibinde çektikleri bu görsel ve Türkmenistan parası üzerinde olan Oğuz Kağan'ın başlığı...

Ne demişti Mustafa Kemal Atatürk;

Gafil, hangi üç asır, hangi on asır
Tuna ezelden Türk diyarıdır.
Bilinen tarihler söylememiş bunu
Kalkıyor örtüler, örtülen doğacak,
Dinleyin sesini doğan tarihin,
Aydınlıkta karaltı, karatıda şafak
Yalan tarihi gömüp, doğru tarihe gidin.

Asya'nın ortasında Oğuz oğulları, Avrupa'nın Alplerinde Oğuz torunları Doğudan çıkan biz Nerde olsa, ne olsa kendimizi biliriz Türk sadece bir milletin adı değil, Türk bütün adamların birliğidir. Ey birbirine diş bileyen yığınlar, Ey yığın yığın insan gafletleri Yırtılsın gözlerdeki gafletten perde, Hakikat nerede?



KAYNAK: http://www.tarihtarih.com/?Syf=26&Syz=222895&/Atat%C3%BCrk%C3%BCn-Mu-Tezi


Tarihi Talan

10 Mart 2013 Pazar

Sarıkamış CE- MAR Toprak Hotel’in ev sahipliği yaptığı ve 3 günlük sempozyumda, sempozyuma bildirge sunan bilim insanları tarafından ilginç iddialar da ortaya atıldı. 

98 yıl önce Osmanlı- Rus Savaşı sırasında Allahuekber dağlarında donarak şehit olan on binlerce askeri konu alan sempozyumda, özellikle Ruslar ile ilgili olarak ilginç iddialar dile getirildi. 

Sempozyum Düzenleme Komitesi Başkanı Prof.Dr. Oktay Belli ve Ana kara Atılım Üniversitesi Öğretim Görevlisi Prof.Dr.Yüksel Bingöl , Osmanlı – Rus Savaşları sırasında, Rusların Erzurum, Kars, Doğubayazıt, Van ve Ani’den sayısız tarihi eser, kalıntı, kazı çalışmaları adı altında ortaya çıkarılan eserler ile birlikte İshak Paşa Sarayı’nın zengin kütüphanesi ve bronz kapısının da yağmalayarak Rusya’ya götürüldüğünü iddia ettiler.

Sempozyum Düzenleme Komitesi Başkanı Prof.Dr Oktay Belli ve Prof.Dr.Yüksel Bingöl, bildirgelerini sunmalarının ardından bu yönde iddialar üzerine, Ölçek Gazetesi Sahibi Salih Şžahin’in sorularını cevaplandırdılar. 

Uluslararası Sarıkamış Sempozyumu’na bildirge sunan Prof.Dr.Yüksel Bingöl, ‘93 harbi’ olarak bilinen savaşlarda, ilk önce 1828 ve daha sonra da 1877 – 1878 yıllarında, Rusların Doğu Anadolu Bölgesi’ni işgal ettiklerini hatırlattı. 

Bingöl, 1877 – 1878 savaşlarında, Rusların Genaral Paskaniç komutasındaki askerlerle İshak Paşa Sarayını da aldıklarını belirterek ön avluda bulunan altın kaplamalı bronz kapıyı, silahları at arabaları ve toplarla birlikte çok ciddi mühimmatı da aldıklarını kaydetti. 

O sırada Çıldıroğulları Beylerbeyliğinin bölgeden henüz ayrıldığını belirten Bingöl, Behlül Paşa’nın İshak Paşa Sarayı’nda ikamet ettiğini belirterek bir müddet Ruslara karşı direndiğini de kaydetti. 

Behlül Paşa’nın kısa bir süre sonra Sarayı Ruslara teslim etmek zorunda kalarak Urartu kalesinin eteklerinde bulunan kendi özel evine taşındığını söyledi. Bingöl daha sonra da Rusların İshak Paşa Sarayı’nda bulunan kütüphane ile birlikte sarayın altın kaplamalı bronz kapısını alarak Rusya’ya götürdüklerini de belirtti. 




İshak Paşa Sarayı’nın zengin kitaplıklarıyla, zengin iç mekan donanımlarıyla birlikte seramikler ve porselenlere de sahip olduğunu belirten Bingöl, “Bazı seyyahlar, talandan önce sarayın haremdeki müzayede salonunu gördüklerinde çok şaşırıyorlar. Sarayda çok güzel aynalar, dekoratif süslemeler, tavanlarda kuşların uçuştuğu yaldızlı resimlerin olduğunu söylüyorlar. Bütün bu güzel eşyaları alıp Moskova’ya gönderiyorlar.” dedi. 

Rusya’ya kaçırılan bu eserlerin geri getirilmesi için şu ana kadar devlet nezdinde hiçbir girişim yapılmadığına da dikkat çeken Bingöl, “Bu zamana kadar bu eserlerin geri getirilmesi için ciddi bir adım atılmadı. Yapılan girişimlerden ise henüz bir netice alamadık. Rusya’da ki bu arşivlere girmek çok zordur. Daha önceki yıllarda Türkiye ile Sovyetler Birliği’nin arası soğuktu. Rusya’ya gitmek oldukça zordu. Sonra değerli hocamız Prof Dr. Yusuf Halaçoğlu Türk Tarih Kurumu Başkanı iken Rusya ile iyi ilişkiler kurdu. Kendisine bu durumu arz ettim ve belgelerin ulaşması hususunda bir netice elde edemedik. Bu bizim Doğu Anadolu adına bir tarihi saygı ve o nedenle bu belgelere ulaşmamız lazım ve belgelerle ortaya çıkarmamız gerektiğine inanıyorum.” diye konuştu. 

Sempozyum Düzenleme Komitesi Başkanı Prof..Dr. Oktay Belli de bildirgesini sunmasının ardından bazı iddialar üzerine Ölçek Gazetesi Sahibi Salih Şžahin’in sorularını cevaplandırıldı. Prof.Dr Belli, Rusların o dönemlerde Doğu Anadolu Bölgesi’nde tarihi eserleri sökerek vagonlarla Rusya’ya taşıdıklarını ve yaptıkları tahribat ile yağma olaylarının gerçek anlamda kültürel ve arkeolojik açıdan bölgede büyük bir yıkıma dönüştüğünü söyledi. 

Rusların başta Erzurum’u üç kez olmak üzere ele geçirdiklerine de vurgu yapan Belli, bölgede kazı ve restorasyon gibi bahanelerle, çok bilinçli bir yağma yaptıklarını da iddia etti. Rusların özellikle camilerdeki şamdanları, mangalları, pirinç ve bronzdan yapılmış bütün eşyaları yağmaladıkları gibi saat kulesinde ki saati bile söküp Rusya’ya götürdüklerini de dile getirdi. 


Rusların Doğubayazıt’ta yaptıkları tahribatların daha da ağır boyutlarda olduğunu da söyleyen Belli,”O dönem İshak Paşa Sarayında bulunan kütüphanedeki bütün kitaplarla birlikte, taşınabilir bütün eşyaları alıp götürüyorlar. En önemlisi de İshak Paşa Sarayı’nın pirinç kapsını vagonlara yükleyip ilk önce Moskova’ya götürülüyor. Ama şu anda bu kapının Leningrand veya Sen Petersburg müzelerinde olduğu biliniyor. Bunların akıbeti hakkında şu ana kadar her hangi bir bilgi de henüz elimizde yoktur. Profosör Nikolay Mar’ın 1914 yılına kadar sürdürmüş olduğu kazılarda ortaya çıkan bütün eserler ve kalıntıların tamamı da Rusya’ya taşınmıştır. Bunların arasında Ruslar Van’ı işgal ettikleri sırada her birisi bir ton ile iki ton ağırlıklarında olan Urartu çivi yazısı dev tabletleri bile Rusya’ya götürüyorlar. Bu çok bilinçli şekilde yapılmış bir yağmadır. Ve talanı sözlerle tarif etmek mümkün değildir. İşin ilginç tarafı ise bizler Doğubayazıt’ta ki değerli kitapların akıbeti hakkında en küçük bir bilgiye bile sahip değiliz. Bu kitapların envanteri de yoktur. Çok önemli altın gibi parlayan pirinçten yapılmış kapının akibeti hakkında da her hangi bir bilgiye sahip değiliz. Yani bu şekilde yağma ve soygun olur? Bunu yapan maalesef Ruslardır. Bu tabletler ve kapı, tren vagonlarıyla veya birkaç kağnı ile ancak taşınabilmiştir. Bu eserler bizim tarih ve kültür hazinelerimizdir ve Erzurum, Kars, Van, Doğubayazıt ve Ani’den alınarak adeta talan edilmek suretiyle Rusya’ya kaçırılmıştır.” dedi. 

Tarihi eserlerin bulundukları ve gün yüzüne çıkardıkları yerlerde sergilenmesi gerektiğine de vurgu yapan Belli, bu konunun UNESCO tarafından kabul edilen bir ilke olarak belirlendiğini de kaydetti. Bu ilkeler doğrultusunda Almanya, İngiltere, Fransa ve Amerika’dan yıllar önce Türkiye’den kaçırılan tarihi eserlerin bu yönde yapılan girişimler sonucunda geri getirildiklerine de dikkat çeken Belli, “Ani’den çıkan eserlerin bile neler olduğunu dahi henüz bilmiyoruz. Ani’nin arkeolojisi, tarihi, kültürü için de bunlar son derece büyük kayıplardır. Ani’den ve bölgeden yağma ve talanla kaçırılan eserlerin geri getirilmesi için hiçbir çalışma yapılması da son derece üzücü bir durumdur. Yeni çıkan yasaya göre tarihi eserlerin gün yüzüne çıkartıldıkları yerlerde sergilenmesi yönünde UNESCO’da kabul edilen en önemeli ilkedir. Biz bu ilkeler doğrultusunda Kültür ve Turizm Bakanlığı yaptığı uluslararası girişimler sonucunda Almanya, İngiltere, Fransa ve Amerika gibi ülkelerden yıllar önce Türkiye’den kaçırılan tarihi eserler geri getirildi. Bu nedenle bu eserleri de geri getirmek mümkündür. Kütüphanelerin yağma edilmesi ise ve yazılı kaynakların kaçırılması geçmiş kültürümüz açısından da acıklı bir durumdur. Bütün bu değerler, bir daha yerine konulamayacak da kadar değerlidir.” diye konuştu.


KAYNAK: http://www.restoratorler.com/?im=icp&id=680935



KARAZ KÜLTÜRÜ


Türk Tarih Kurumu üyesi Dr. Oktay Belli, Van bölgesinde, M.Ö. 15.000 ile 7.000 yılları arasında yapılan kaya resimleri keşfetti.

Yedisalkım bölgesinde, Hakkari’nin dağlarında, vadi zeminin çok yukarılarındaki mağaralarda da tarihöncesi tanrı resimleri vardır. Bu sanat eserlerini yaratan insanlara baktığımızda, çok belirgin işaretler olduğunu görürüz.

Benzer kaya resimleri, Doğu Azerbaycan’da, Gobustan’da, Altay bölgesinde ve Sibirya’da da bulunmuştur.

Bu kaya resimlerinin yoğunluğu, bunların hiç şüphesiz Ön Türk kökenli olduğunu göstermektedir. Bu çizimleri yapan insanlar, erken göçmen veya yarı göçmen Türk kabilelerine mensuptu.

Benzer bir sonuca, (Hakkari) Gevaruk Vadisi’ndeki ve Tirşin Platosu’ndaki stilize çizimlerden varılabilir. Gevaruk ve Tirşin’deki kaya resimleri özellikle önemlidir, çünkü Erzurum yakınlarındaki Cunni(*) mağarasındaki ve Aizani (Çavdarhisar, Kütahya)’daki Zeus tapınağının taş bloklarındaki çizim ve sembollerle büyük benzerlikler gösterirler. Bunlar, bölgedeki antik Türk klanlar tarafından yapılmıştır.

Son keşifler göstermektedir ki, tarih öncesi zamanlarda, Doğu Anadolu ile Azerbaycan, Sibirya stepleri ve Türklerin ilk anavatanı olan Altay dağlarının sanatsal ve kültürel merkezi arasında bir bağlantı vardır. Tarih öncesi günlerden, modern zamana kadar, göçmen ve yarı göçmen Türk ve Ön- Türk kabileleri, iç Asya ve Anadolu arasında canlı bir bağ oluşturmuştur. Asya, yurtların yurdudur. “Yurt” kelimesi Türkçe’de hem “çadır” ve “ev” hem de “vatan” anlamına gelir.

Yurtlara benzeyen arı kovanlarına Anadolu’da rastlanabilir. Urartuların atası olan ve krallıklarını Kafkasya, Urmiye Gölü ve Malatya-Elazığ civarı arasındaki bölgede kuran Hurrianların bir eseridir. Bu kültürel bölgeye birçok isim verilmiştir. Bunlardan bazıları “Kura-Aras Kültürü” ve “Karaz Kültürü” dür.

Bu kültürün yaratıcıları ve geliştirenleri, Türkçe’nin de üyesi olduğu Ural-Altay dil ailesine ait bir dil konuşuyorlardı. Erken Hurri kültürü, Hurri kültürüyle birlikte, onlardan sonra gelen Urartu krallığı nı ortaya çıkardı. Hurrian kültürünün karakteristik bir özelliği, yarı göçmen Hurrianların yuvarlak çadırlarına benzeyen evleridir. Hurrian tipi bu yuvarlak evlerine, hâlâ Urfa ve Harran bölgesinde rastlanır. Daha sonraki, Osmanlı dönemindeki kubbeli yapılar, yurt ve arı kovanının gelişmiş halidir. Büyük kubbelerin yapımı için teknikler geliştirenler Yunanlılar ve Romalılardı ama Osmanlıların bu tekniklere adapte ettiği şevk, hiç şüphesiz, Türklerin antik yuvarlak ve çadır tercihleriyle bağlantılıdır.

Prof. Dr. Erich Feigl Ermeni Mitomanyası kitabından
Foto: ÖG damgalı Karaz Kültürü Buluntularından

--------------------------

(*) Cunni (Cinli, Deli) Mağarası

Erzurum’un Karayazı ilçesinin 8 km. kadar doğusunda, Kazlıbey Dağı’nın bir ucunda 2500 m. rakıma sahip Karaştepe yaylasının güneydoğusunda, akarsu ile oyulmuş bir vadinin iki yanında bulunan mağara yerleşimidir. Doğal olarak Mezosoik kalker tabakası içinde oluşan mağara, daha sonra insanlar tarafından uygun halde genişletilerek ikamet ve ibadet mekanı haline dönüştürülmüştür. Milattan önceki asırlarda buralara gelip yerleşen Orta Asya halklarından runik harfli Türkçe kitabeler kullanan Türk grupllarının buraları mesken edindikleri, daha sonra da yörede Hristiyanlığın yayılmasıyla burayı ibadet mekanı haline getirdikleri anlaşılmaktadır. Burayı mesken edinen insanların M.Ö. 6.-7. yüzyıllarda bölgeye yerleşen, Orta Asyalı Türk halklarından İskitlerin kolları olabileceği düşünülmektedir.


Mağara, iki katlı olarak düzenlenmiştir ve 15 m. uzunluktadır. Vadiye bakan yönde, giriş ve aydınlık için açıklıklar ile içerisinde 24 oğuz boyunun on ikisine ait damgaların bulunduğu işaretler tespit edilmiştir. İlkin Prof. Dr. Hermann Vary tarafından incelenen bu mağara, daha sonra H. Z. Koşay, B. Ögel vb. diğer Türk araştırmacılar tarafından da incelenerek yayınlara geçmiştir.



ANKARA İSMİNİN KAYNAĞI


Türk yurdu Anadolu’nun göbeğinde, ismini Saka Türkleri’nin pek bilinen bir destanından alan bir kent var. Üstelik bu kentimiz Türkiye Cumhuriyetine, Türk Yurduna, Türk vatanına başkentlik yapmakta.


Baykal ile Angara adlı Kazak efsanesine göre;

Bütün Sibirya’ya hükmeden Baykal adlı bir bey vardır.

Baykal’ın Zarlık(*) adlı kızı, dünyada eşi benzeri olmayan Angara adlı yiğide âşık olur. Bu sırrı sezen Baykal’la Angara’nın arası açılır. Baykal, önce kızı Zarlık’ı öldürmeye karar verir. O, korkusundan dağa çıkıp gitmiş ve o dağa onun adı verilmiş.

Angara ise korkmamış ama karşı da gelmemiş.

Yönünü kuzeye çevirip çekip gitmiş. Baykal ise yaptığından pişman olup yere yüzüstü yatmış ve kaygısından, gücünden yer oyulup, dipsiz, derin bir göle çevrilmiş.

Oradan çıkan su, Angara’nın izinden gidip aka aka büyük bir nehre çevrilmiş (Kazak).

İşte, Sakaların ilgi çekici bir mirası da Türkiye Cumhuriyeti’nin başkenti Ankara ve Ankara isminin kaynağıdır.

Yakutistan’da da Angara isimli bir şehir bulunmakta olup, tıpkı Ankara gibi tiftik keçisiyle meşhurdur.

Bu ve diğer örneklerde de görüldüğü üzre, Anadolu aslında tarihin çok çok eski zamanlarından beri bir Türk yurdudur. Bakmayın siz şehirlerimizin eski Yunan isimlerine.

O isimlerin de kaynağı, Yunan medeniyetinin de kaynağı aslında Ön Türklerdi…


Kaynak: http://tarihturklerdebaslar.wordpress.com/2012/11/25/ankara/

-----------------------------

(*)  Zarlık Hanım - Türk , Moğol ve Altay mitolojisinde Yargı Tanrıçası. Yarlıg Hanım olarak da tanınır. Yargıçları korur. Zarlık Hanım 17 büyük gökyüzü mahkemesinin en başında bulunur. Türk Moğol kültüründe adalet ve yargı çok önemli bir yere sahiptir. Adaletli davranmayan yöneticilere ilenilir (lanet edilir) ve başlarına en kötü felaketlerin geldiğine inanılır. Moğollarda Zar Zargaçı (Yar Yargıcı) yani adaleti sağlayan şeklinde tanımlanan bir ongun (totem) vardır ve Zol Zayağçı (Yol Yaratan) yani kaderi tayin eden ongun (totem) ile bir ikili teşkil ederler.

Zarlık, (Yar/Zar) kökünden türemiştir. Yargılamak ve Yarlıgamak (affetmek) fiili ile aynı köktendir. Kıskançlık anlamı da taşımaktadır. Türklerde Yargıç/Yargıçu, Moğollarda Yargan sözcükleri hakim demektir ve bu kelime ile aynı kökene sahiptirler. Yine Moğolca "Zarlıg" sözcüğü emretmek, buyurmak, hüküm vermek manasına gelir. 

(Kaynak: http://tr.wikipedia.org)