Türklerde Ölüm Kültürü

24 Temmuz 2012 Salı

“Aman ölüm, zalim ölüm üç gün ara ver. Al başımdan bu sevdayı götür yâre ver.” der bir Selanik Türküsü. Selanik’te Yeni Cami’de teneşirde yatan nişanlısı için Su Salaları verilirken bu türküyü yakan delikanlı ölüme ara verdiremez, ama bize en ince yerimizden vurarak duyurur acısını. Biz de bir şey yapamayız. En iyisi sadece susmaktır ölüm karşısında bize düşen. En azından ben böyle biliyorum.


Rahmetli şair Cahit Sıtkı Tarancı : “Öldük, ölümden bir şeyler umarak. Bir büyük boşlukta bozuldu büyü” diyerek, öte dünya beklentisinden söz eder bir ölçüde. Ancak şiirin devamında bu “Bir büyük boşlukta bozulan büyü” ile birlikte gerilerde kalan bu dünyada “unutulmak” da acı bir son olarak vurgulanır.


Türk şiirinde “Buhurdan gibi yıllarca tütecek” olan rint şairimiz Yahya Kemal ise ölümü “asude bahar ülkesi” olarak düşünmüştür.


Çile Şairi Necip Fazıl Kısakürek için ölüm “güzeldir”. Çünkü “ güzel olmasaydı ölür müydü peygamber?”


Nazım Hikmet, “…ölüm de korkutmuyor beni. Yalnız pek sevimsiz buluyorum. Bizim cenaze şeklini” diyerek, ölümden korkmadığını belirtmiş. Ayrıca, geleneksel cenaze şeklini de beğenmediğinden söz etmiştir.


İkinci Yeni Şairlerinden Sezai Karakoç, Balkon şiirinde, “Gelecek zamanlarda. Ölüleri balkonlara gömecekler. İnsan rahat etmeyecek. Öldükten sonra da…” diyerek değişen mimari ile birlikte, değişen yaşam ve ölüm kültüründen söz eder.


***
Sevgili okurlarım, bütün bu örneklerden sonra nereye geleceğimi yazının başlığından da anlamışsınızdır, şüphesiz. Hazır dünyamızda yaşayan milletlerin en eskilerinden biri olan milletimizin ölüme bakışı, ölüye karşı tavrı, cenaze merasimi gibi özel başlıklar altında incelenebilecek ölüm kültürü yazımın konusu oluşturacak.


Polonyalı Ünlü Türkolog, Türk Dil Kurumu 15′inci Şeref üyesi Prof. Dr. Edward Tryjarski’nin ünlü eseri bu yazımın konusu: Türkler ve Ölüm…


Eser, Türkoloji alanında bir kült kitap. 1991 yılında Lehçe yayınlanmış. Türkçemize ise Hafize Er Hanımefendi 2011 yılında çevirmiş. 2012 yılında Pinhan Yayıncılık’tan çıkmış eser. 640 sayfalık, oldukça geniş hacimli ve kendi alanında oldukça doyurucu bilgilere sahip. Eserde, Türkoloji için çok önemli yetmiş iki sayfalık müthiş bir kaynakça ve yirmi üç sayfalık etnik, tarihi ve coğrafi adlar dizini ile resimler, fotoğraflar ve çizimlerden oluşan on yedi sayfa bulunuyor.


Böylesine titiz ve kılı kırk yararcasına, bizim pek de farkında olmadığımız, ölüm kültürümüzü bize anlatan bir “dışarlıklı olarak” kimdir Prof. Dr. Edward Tryjarski? Böyle bir çalışma yapmasının amacı nedir?


Kendisi, dünyamızın en saygı değer Türkologlarından ve Doğu Bilimcilerinden. 1923 Varşova doğumlu. Varşova Üniversitesi’nde Hukuk okumuş. II. Dünya Savaşı’yla birlikte kesintiye uğrayan öğrenim hayatını Osmanlı Türkçesi de dahil olmak üzere yabancı dil öğrenme işine vermiş. 1956′da Polonya Bilimler Akademisi Doğu Araştırmaları Merkezi’nde çalışmaya başlayan Tryjarski, asıl ününü Polonya Ermenilerinin kullandığı Ermeni Kıpçakçası Sözlüğü ve Belgeleri kitabı ile sağlamış. 1974’de profesör olan Tryjarski’nin Türkoloji’yle olan ilgisi derinleşerek devam etmekte.


Kitabın çevirmeni olan Hafize Er Hanımefendi, 1966 Niğde, Gümüşler doğumlu. Lise öğrenimini Berlin’de Carl Diem Oberschule’de yapmış. Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi Alman Dili ve Edebiyatı bölümünü bitirince Kültür Bakanlığı, Milli Kütüphane Başkanlığı’nda ve 1992-2002 yıllarında Kültür Bakanlığı Dış İlişkiler ve Avrupa Topluluğu Genel Müdürlüğü’nde mütercim, TBMM’de iki yasama dönemi siyasî danışmanlık görevlerinde bulunmuş. Kendisine, böyle bir çalışmayı dilimize kazandırdığı için, teşekkür ediyorum.


Kitabı okumaya başladığımızda Tryjarski’nin “Türk Okurlar İçin Önsöz”ü ile karşılaşıyoruz ilkin. Kitabının, öncelikle, “Kendinden emin, iddialı bir çalışma olarak değerlendirilmesi” gereği üzerinde duruyor. Kitabının amacını “Türk okuyucuları için yeni tartışma formları ortaya çıkarmak” olarak olduğunu, bu formların nasıl oluşacağını ise zamanın göstereceğini dile getirmekle söze başlayarak , “ Ben yapabildiğimin hepsini yaptım, şimdi sıra en iyisini yapacaklarda.” diyerek ön sözünü bitirmekte.


Eser, beş bölümden oluşmakta: Biyoloji ve Din, Ölümden Törenle Taşımaya, Gömme, Defin Sonrası, Mezar Anıtları ve Diğer Matem Yapıları


Yazar, eserin esas bölümlerine geçmeden önce elli altı sayfalık uzun bir Girişle, Türklerdeki ölüm kültürünün mirası ve bu mirasın dış etkenleri, Türklerin evrensel dinleri ne ölçüde tanıdıkları üzerinde uzun uzadıya durmakta…




Eserin bütününde ölüm fenomeni en eski zamanlardan günümüze kadar çeşitli inançlara mensup, çeşitli Türk boylarında (Yakutlar, Tuvalılar, Sagaylar, Şorlar, Tatarlar, Tahtacı Türkmenleri, Sarı Uygurlar, Kırgızlar- Kazaklar) ölüm nedenlerinden başlanarak; ölümden sonraki işlemler, ölüyü gömme tarzları, defin sonrası işlemler, mezarlıklar ve yazıtlar oldukça detaylandırılarak anlatılmış.


Ben bu detaylardan birkaçını yazıma alıyorum. Yazarın yararlandığı kaynaklardan biri olan S. V. Örnek’ in Anadolu Folklorunda Ölüm kitabından yaptığı bir alıntıda, Kayseri, Merzifon, Urfa, Sivas ve diğer illerde yürütülen çalışmada “Ruh Nerededir?” sorusu sorulmuş ve çok farklı cevaplarla karşılaşılmıştır.


“İnsanlar vücuttaki bir bölgeden; kalp, göğüs, kafa, ana rahminden (karın) bahsetmişlerdir. Ruhun var olup olmadığı ve ruhun nasıl yaratıldığı sorusuna da aynı şekilde farklı cevaplar almıştır. Soru sorulan kişiler ruhu somut veya soyut kavramlarla karşılaştırmışlardır. Birinci gurubun şu cevaplarını alıntılayacağız: “Tıpkı bir nefes gibidir” , “uyku gibidir”, “arı gibidir” , “güvercin gibidir”, “kelebek gibidir” , “sinek gibidir”, “ kuş gibidir”, “insan gibidir. ”. İkinci grubun cevaplarında ise ruh, tanımlanamayan bir şey, varlık, nesnedir:”, “ Belirli bir biçimi olmayan, uçucu bir şey” , “elle tutulamayan, hava gibi”, “gözle görünmeyen”, “ insan öldükten sonra öbür dünyada yaşamaya başlayan bir varlık”, “açık renkli, havada süzülen bir şey”, “ renksiz ve şekilsiz bir şey”, “göze görünmeyen manevi bir varlık”, “ gözle görülmeyen bir şey”, “ gözle görülemeyen ve belli bir şekli olmayan bir hayaldir”. Anadolu halkı, ruhun insanı sadece öldükten sonra değil, uyurken de terk ettiğine inanmaktadır; uyku, “küçük ölüm” dür.” Anadolu halkının bu kabulleri diğer Türk boylarının “ruh” algıları ile örtüştüğünü yazarın verdiği değişik örneklerden anlayabiliyoruz.




Kitabı okumaya devam ettiğimizde ölümle ilgili değişik ritüellerle karşılaşıyoruz. Bunlardan biri, hava ve hayat şartlarının çok zorlaştığı Orta Asya coğrafyasında toprağı kazamayınca, ölülerin havaya gömülmesidir. Bunun çok değişik tipleri olduğunu, en önemli iki tanesinin, cesedin ağaca ya da tahtadan özel olarak yapılmış iskelelere bırakılmasıdır. Bunlar daha çok Yakutlarda, Tuvalarda, Sagaylarda, Şorlarda, Kırgızlarda ve Tunguzlarda görülen bir gelenek olduğu üzerinde duran yazar; ölen küçük çocukların da Sagay ve Şorlarda kayın ağacı kabuklarına sarılarak ormana götürülüp, ulu ağaçların dalları arasına saklandıklarını ve asıldıklarını belirtiyor. Şor Türklerindeki çocukların ağaçlara saklanmasının gerekçesinin, bu küçük çocukların ölüler ülkesine varabilmek için topraktan tekrar çıkabilecek yeterli güce sahip olmadıkları için ağaçlarda muhafaza edilmeleri gerektiğine inanmalarıdır.


Dünyada yaşamış ve yaşamakta olan çeşitli Türk boylarında toprağa, havaya, suya gömmenin dışında ölüyü yakma geleneğinin de varlığını öğreniyoruz kitaptan. Bunlardan en ilginçleri hiç şüphesiz suya gömme ve pek bilinmeyeni de ıssız bir yere, gömmeden ölüyü terk etmektir. Bu daha çok mezar-yurtlarda gerçekleştirilir. Lamaizm’i kabul etmiş Tuvalılarda yakın zamana kadar var olan bir uygulama olduğunu da ayrıca belirtiyor yazar.


Bu ritüeller arasında Mısırlı Firavunlarda olduğu gibi hükümdarla beraber, sevdiği eşlerinin, hizmetkarlarının da gömülmesi. Kurban edilmesi geleneğinin Eski Türkler’deki varlığı da kitaptan, ölüm kültürümüzle ilgili, öğrendiğimiz gerçeklerden. Yazımı, mezarlıklar ve yazıtlar konusuna hiç girmeden, Hazar Kağanının sulara gömülmesi ile ilgili alıntıyla bitirmek istiyorum:


Edward Tryjarski “Hazarlarda bulunmuş ve 10. Yüzyılda İbn-i Fadlan tarafından aktarılmış olan kanıtlar, su elementiyle ilişkili bir diğer defin yöntemini gösterir. Halkı tarafından özel anlamlarla donatılmış bir iktidar sahibi olarak değerlendirilen Hazar Kağanının her odasında onun için bir mezar çukuru kazılmış olan yirmi odalı bir yapıya defnedildiği ortaya çıkmaktadır. Definden sonra, yapıya, aşağısında akmakta olan nehir (Volga) yatağı yönlendirilmiş ve her yer sular altında kalmıştır. Bu yöntemin amacı, ölü kağanın ve onunla birlikte gömülmüş olan eşleri ve cariyelerinin ve hizmetçilerinin ebedi istirahatini temin etmektir. Bu mezar yerinin sırrını korumak için de daha uç bir yöntem uygulanmıştır: Bu mezar sarayı “cennet” olarak adlandırılmakta ve “Kuğun cennete gitti” denilmektedir.”


Bütün bunlardan sonra içinizde Attila’nın nasıl ve kaç tabuta, nereye ve ne şekilde gömüldüğünü, defin esnasında orada bulunanların akıbetlerini merak ediyorsanız, kitabı esaslıca okumanızı tavsiye ederim. Bu arada bizim kültürümüzü, bize en iyi anlatanlardan biri olması sebebiyle Edward Tryjarski’ye ayrıca teşekkür etmeyi unutmuyorum.


Adnan ŞERİFOĞLU


KAYNAK: http://indigodergisi.com/2012/07/turklerde-olum-kulturu-2/



0 yorum:

Yorum Gönder