Türklerde Ölüm Kültürü

24 Temmuz 2012 Salı

“Aman ölüm, zalim ölüm üç gün ara ver. Al başımdan bu sevdayı götür yâre ver.” der bir Selanik Türküsü. Selanik’te Yeni Cami’de teneşirde yatan nişanlısı için Su Salaları verilirken bu türküyü yakan delikanlı ölüme ara verdiremez, ama bize en ince yerimizden vurarak duyurur acısını. Biz de bir şey yapamayız. En iyisi sadece susmaktır ölüm karşısında bize düşen. En azından ben böyle biliyorum.


Rahmetli şair Cahit Sıtkı Tarancı : “Öldük, ölümden bir şeyler umarak. Bir büyük boşlukta bozuldu büyü” diyerek, öte dünya beklentisinden söz eder bir ölçüde. Ancak şiirin devamında bu “Bir büyük boşlukta bozulan büyü” ile birlikte gerilerde kalan bu dünyada “unutulmak” da acı bir son olarak vurgulanır.


Türk şiirinde “Buhurdan gibi yıllarca tütecek” olan rint şairimiz Yahya Kemal ise ölümü “asude bahar ülkesi” olarak düşünmüştür.


Çile Şairi Necip Fazıl Kısakürek için ölüm “güzeldir”. Çünkü “ güzel olmasaydı ölür müydü peygamber?”


Nazım Hikmet, “…ölüm de korkutmuyor beni. Yalnız pek sevimsiz buluyorum. Bizim cenaze şeklini” diyerek, ölümden korkmadığını belirtmiş. Ayrıca, geleneksel cenaze şeklini de beğenmediğinden söz etmiştir.


İkinci Yeni Şairlerinden Sezai Karakoç, Balkon şiirinde, “Gelecek zamanlarda. Ölüleri balkonlara gömecekler. İnsan rahat etmeyecek. Öldükten sonra da…” diyerek değişen mimari ile birlikte, değişen yaşam ve ölüm kültüründen söz eder.


***
Sevgili okurlarım, bütün bu örneklerden sonra nereye geleceğimi yazının başlığından da anlamışsınızdır, şüphesiz. Hazır dünyamızda yaşayan milletlerin en eskilerinden biri olan milletimizin ölüme bakışı, ölüye karşı tavrı, cenaze merasimi gibi özel başlıklar altında incelenebilecek ölüm kültürü yazımın konusu oluşturacak.


Polonyalı Ünlü Türkolog, Türk Dil Kurumu 15′inci Şeref üyesi Prof. Dr. Edward Tryjarski’nin ünlü eseri bu yazımın konusu: Türkler ve Ölüm…


Eser, Türkoloji alanında bir kült kitap. 1991 yılında Lehçe yayınlanmış. Türkçemize ise Hafize Er Hanımefendi 2011 yılında çevirmiş. 2012 yılında Pinhan Yayıncılık’tan çıkmış eser. 640 sayfalık, oldukça geniş hacimli ve kendi alanında oldukça doyurucu bilgilere sahip. Eserde, Türkoloji için çok önemli yetmiş iki sayfalık müthiş bir kaynakça ve yirmi üç sayfalık etnik, tarihi ve coğrafi adlar dizini ile resimler, fotoğraflar ve çizimlerden oluşan on yedi sayfa bulunuyor.


Böylesine titiz ve kılı kırk yararcasına, bizim pek de farkında olmadığımız, ölüm kültürümüzü bize anlatan bir “dışarlıklı olarak” kimdir Prof. Dr. Edward Tryjarski? Böyle bir çalışma yapmasının amacı nedir?


Kendisi, dünyamızın en saygı değer Türkologlarından ve Doğu Bilimcilerinden. 1923 Varşova doğumlu. Varşova Üniversitesi’nde Hukuk okumuş. II. Dünya Savaşı’yla birlikte kesintiye uğrayan öğrenim hayatını Osmanlı Türkçesi de dahil olmak üzere yabancı dil öğrenme işine vermiş. 1956′da Polonya Bilimler Akademisi Doğu Araştırmaları Merkezi’nde çalışmaya başlayan Tryjarski, asıl ününü Polonya Ermenilerinin kullandığı Ermeni Kıpçakçası Sözlüğü ve Belgeleri kitabı ile sağlamış. 1974’de profesör olan Tryjarski’nin Türkoloji’yle olan ilgisi derinleşerek devam etmekte.


Kitabın çevirmeni olan Hafize Er Hanımefendi, 1966 Niğde, Gümüşler doğumlu. Lise öğrenimini Berlin’de Carl Diem Oberschule’de yapmış. Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi Alman Dili ve Edebiyatı bölümünü bitirince Kültür Bakanlığı, Milli Kütüphane Başkanlığı’nda ve 1992-2002 yıllarında Kültür Bakanlığı Dış İlişkiler ve Avrupa Topluluğu Genel Müdürlüğü’nde mütercim, TBMM’de iki yasama dönemi siyasî danışmanlık görevlerinde bulunmuş. Kendisine, böyle bir çalışmayı dilimize kazandırdığı için, teşekkür ediyorum.


Kitabı okumaya başladığımızda Tryjarski’nin “Türk Okurlar İçin Önsöz”ü ile karşılaşıyoruz ilkin. Kitabının, öncelikle, “Kendinden emin, iddialı bir çalışma olarak değerlendirilmesi” gereği üzerinde duruyor. Kitabının amacını “Türk okuyucuları için yeni tartışma formları ortaya çıkarmak” olarak olduğunu, bu formların nasıl oluşacağını ise zamanın göstereceğini dile getirmekle söze başlayarak , “ Ben yapabildiğimin hepsini yaptım, şimdi sıra en iyisini yapacaklarda.” diyerek ön sözünü bitirmekte.


Eser, beş bölümden oluşmakta: Biyoloji ve Din, Ölümden Törenle Taşımaya, Gömme, Defin Sonrası, Mezar Anıtları ve Diğer Matem Yapıları


Yazar, eserin esas bölümlerine geçmeden önce elli altı sayfalık uzun bir Girişle, Türklerdeki ölüm kültürünün mirası ve bu mirasın dış etkenleri, Türklerin evrensel dinleri ne ölçüde tanıdıkları üzerinde uzun uzadıya durmakta…




Eserin bütününde ölüm fenomeni en eski zamanlardan günümüze kadar çeşitli inançlara mensup, çeşitli Türk boylarında (Yakutlar, Tuvalılar, Sagaylar, Şorlar, Tatarlar, Tahtacı Türkmenleri, Sarı Uygurlar, Kırgızlar- Kazaklar) ölüm nedenlerinden başlanarak; ölümden sonraki işlemler, ölüyü gömme tarzları, defin sonrası işlemler, mezarlıklar ve yazıtlar oldukça detaylandırılarak anlatılmış.


Ben bu detaylardan birkaçını yazıma alıyorum. Yazarın yararlandığı kaynaklardan biri olan S. V. Örnek’ in Anadolu Folklorunda Ölüm kitabından yaptığı bir alıntıda, Kayseri, Merzifon, Urfa, Sivas ve diğer illerde yürütülen çalışmada “Ruh Nerededir?” sorusu sorulmuş ve çok farklı cevaplarla karşılaşılmıştır.


“İnsanlar vücuttaki bir bölgeden; kalp, göğüs, kafa, ana rahminden (karın) bahsetmişlerdir. Ruhun var olup olmadığı ve ruhun nasıl yaratıldığı sorusuna da aynı şekilde farklı cevaplar almıştır. Soru sorulan kişiler ruhu somut veya soyut kavramlarla karşılaştırmışlardır. Birinci gurubun şu cevaplarını alıntılayacağız: “Tıpkı bir nefes gibidir” , “uyku gibidir”, “arı gibidir” , “güvercin gibidir”, “kelebek gibidir” , “sinek gibidir”, “ kuş gibidir”, “insan gibidir. ”. İkinci grubun cevaplarında ise ruh, tanımlanamayan bir şey, varlık, nesnedir:”, “ Belirli bir biçimi olmayan, uçucu bir şey” , “elle tutulamayan, hava gibi”, “gözle görünmeyen”, “ insan öldükten sonra öbür dünyada yaşamaya başlayan bir varlık”, “açık renkli, havada süzülen bir şey”, “ renksiz ve şekilsiz bir şey”, “göze görünmeyen manevi bir varlık”, “ gözle görülmeyen bir şey”, “ gözle görülemeyen ve belli bir şekli olmayan bir hayaldir”. Anadolu halkı, ruhun insanı sadece öldükten sonra değil, uyurken de terk ettiğine inanmaktadır; uyku, “küçük ölüm” dür.” Anadolu halkının bu kabulleri diğer Türk boylarının “ruh” algıları ile örtüştüğünü yazarın verdiği değişik örneklerden anlayabiliyoruz.




Kitabı okumaya devam ettiğimizde ölümle ilgili değişik ritüellerle karşılaşıyoruz. Bunlardan biri, hava ve hayat şartlarının çok zorlaştığı Orta Asya coğrafyasında toprağı kazamayınca, ölülerin havaya gömülmesidir. Bunun çok değişik tipleri olduğunu, en önemli iki tanesinin, cesedin ağaca ya da tahtadan özel olarak yapılmış iskelelere bırakılmasıdır. Bunlar daha çok Yakutlarda, Tuvalarda, Sagaylarda, Şorlarda, Kırgızlarda ve Tunguzlarda görülen bir gelenek olduğu üzerinde duran yazar; ölen küçük çocukların da Sagay ve Şorlarda kayın ağacı kabuklarına sarılarak ormana götürülüp, ulu ağaçların dalları arasına saklandıklarını ve asıldıklarını belirtiyor. Şor Türklerindeki çocukların ağaçlara saklanmasının gerekçesinin, bu küçük çocukların ölüler ülkesine varabilmek için topraktan tekrar çıkabilecek yeterli güce sahip olmadıkları için ağaçlarda muhafaza edilmeleri gerektiğine inanmalarıdır.


Dünyada yaşamış ve yaşamakta olan çeşitli Türk boylarında toprağa, havaya, suya gömmenin dışında ölüyü yakma geleneğinin de varlığını öğreniyoruz kitaptan. Bunlardan en ilginçleri hiç şüphesiz suya gömme ve pek bilinmeyeni de ıssız bir yere, gömmeden ölüyü terk etmektir. Bu daha çok mezar-yurtlarda gerçekleştirilir. Lamaizm’i kabul etmiş Tuvalılarda yakın zamana kadar var olan bir uygulama olduğunu da ayrıca belirtiyor yazar.


Bu ritüeller arasında Mısırlı Firavunlarda olduğu gibi hükümdarla beraber, sevdiği eşlerinin, hizmetkarlarının da gömülmesi. Kurban edilmesi geleneğinin Eski Türkler’deki varlığı da kitaptan, ölüm kültürümüzle ilgili, öğrendiğimiz gerçeklerden. Yazımı, mezarlıklar ve yazıtlar konusuna hiç girmeden, Hazar Kağanının sulara gömülmesi ile ilgili alıntıyla bitirmek istiyorum:


Edward Tryjarski “Hazarlarda bulunmuş ve 10. Yüzyılda İbn-i Fadlan tarafından aktarılmış olan kanıtlar, su elementiyle ilişkili bir diğer defin yöntemini gösterir. Halkı tarafından özel anlamlarla donatılmış bir iktidar sahibi olarak değerlendirilen Hazar Kağanının her odasında onun için bir mezar çukuru kazılmış olan yirmi odalı bir yapıya defnedildiği ortaya çıkmaktadır. Definden sonra, yapıya, aşağısında akmakta olan nehir (Volga) yatağı yönlendirilmiş ve her yer sular altında kalmıştır. Bu yöntemin amacı, ölü kağanın ve onunla birlikte gömülmüş olan eşleri ve cariyelerinin ve hizmetçilerinin ebedi istirahatini temin etmektir. Bu mezar yerinin sırrını korumak için de daha uç bir yöntem uygulanmıştır: Bu mezar sarayı “cennet” olarak adlandırılmakta ve “Kuğun cennete gitti” denilmektedir.”


Bütün bunlardan sonra içinizde Attila’nın nasıl ve kaç tabuta, nereye ve ne şekilde gömüldüğünü, defin esnasında orada bulunanların akıbetlerini merak ediyorsanız, kitabı esaslıca okumanızı tavsiye ederim. Bu arada bizim kültürümüzü, bize en iyi anlatanlardan biri olması sebebiyle Edward Tryjarski’ye ayrıca teşekkür etmeyi unutmuyorum.


Adnan ŞERİFOĞLU


KAYNAK: http://indigodergisi.com/2012/07/turklerde-olum-kulturu-2/



Kün-Ay

16 Temmuz 2012 Pazartesi


KÜN(güneş) ve EKİ(EYKİ-ay, tamamlayıcısı) gökten yere, BUĞ’u takdis için inmişlerdir. Resmin sağ alt tarafında (saçlı iki insan figürü halinde) bulunmaktadırlar. BUĞ’a (bey) BU’luk (han) ünvanı vereceklerdir. Böyle bir ünvana sahip olan kişi, halkına bir kul gibi hizmet etmek zorundadır.
Bu zorunluluk, 1) bir GÖREV, ve 2) bir YETKİ’dir, aynı zamanda 3) KUTSAL’dır! Bu yüzden ünvan, ancak TAKDİS-KUTSAMA töreni ile verilir.
Dikkat edilirse, iki tane GÜNEŞ ve AY var…. Bir çifti yukarda, GÖK’te, diğer çift YER’e inmiş, insanların arasında ve baş tarafta… KUR’AN’da “İKİ doğunun, İKİ batının ALLAH’ı” şeklinde bir ifade geçer ki, buradaki hem GÖK’te, hem YER’de GÜN-AY olmasını hatırlatır.
BUĞ’a YETKİ verilmesi KÜN’deki ÜÇ HASSA ile mümkün. Bu da GÖK’teki KÜN’ün başındaki BENEKLİ ÜÇ HALKA ile gösterilmiş. Ayrıca ÜÇ HAYVAN’la bağlantı kuruyor… Bunu da İKİ KOL, BİR BACAK ile yapıyor… gene ÜÇ!… “ÜÇ” kelimesi en yüksek yeri gösterdiği gibi, aynı zamanda 3 sayısını da belirtir.
GÖK’teki KÜN’ün (GÜNEŞ) yanındaki AYTEN-TENRİSİ (AY) ise EKİ (iki) niteliği taşımaktadır. Bunu başının etrafındaki ÇİZGİLİ HALKA ve BENEKLİ HALKA ile görüyoruz. Ayrıca İKİ HAYVAN, her birinde BİR KOL, BİR AYAK, toplam İKİ KOL, İKİ AYAK var.
Bir durup düşünürseniz, KAYA RESMİ’nin ÜST KISMI’ndaki İKİ FİGÜR’den (dualite) birinde hep ÜÇ, diğerinde de hep İKİ olmasını TESADÜF’le izah etmek, mümkün değildir. Zamanımızdan 10.000 yıl önce bu KAYA RESMİ’ni çizen ORTA ASYA İNSANI, bir şeyleri SEMBOLİK halde dile getirmiş, anlatmıştır.
Devam ediyoruz… AY’ın SOL elinde İKİ PARMAK, SAĞ elinde BİR PARMAK, ki, BU’ya (HAN-HÜKÜM SAHİBİ, ve TEK, BİR) işarettir. Toplam gene ÜÇ eder. KEÇİ( Dağ Keçisi) ve İT ona ait hayvanlardır. DAĞ KEÇİSİ, yükseklere tırmanır, TANRI’YA HABER götürür. İT ise MUHAFIZ’dır.
KÜN TANRISI’nın hayvanları ise İNEK ve YOLBARS’tır (KAPLAN). Yaratıcılığının sembolü “doğum vaziyetindeki ile keçi”dir, keçinin arkasındaki DÖRT ÇİZGİ bunu gösterir. Bu sayı TOĞ-UR, TÖR-ET, TÖRT aşamalarından geçerek bugünkü haline ulaşmıştır. TOĞ-UR(AN) KADIN, TÖR-ET(ER), yani TÖR denilen, evin en mutena köşesine oturur.
Burada KÜN TANRISI, AY TANRISI denince sanki TEK TANRI kavramından ayrıldığımız düşünülebilir. Ancak meseleye ALLAH’ın CELÂL ve CEMÂL sıfatları gibi bakmak gerekir. Yani ortada ikinci bir tanrı yoktur, “tanrı” denilse bile!.. tek TANRI’nın yansımasıdır. Zaten AY da GÜNEŞ’ten aldığı ışığı yansıtır, GÜNEŞ’in yüzünü (CEMÂL) gösteren aynasıdır.
Uygulanan EZ ED A EM, yani TAKDİS MERASİMİ’dir. EZ-takdis, ED-etme, yaratma, EM-duruş demektir. Hepsini birleştirince TAKDİS ETME MERASİMİ tamlaması elde edilir. Bunu ayrıca sağ alttaki KÜN ve AY figürlerinin YEDİ YALKIN’dan oluşan saçlarından, ELİ BELİNDE duruştan anlıyoruz Bu EM pozisyonudur. Dünyada HAYAT’ın mümkün olduğunu, ve bunun GÖK’le ilişkisini gösterir.
PROTO-TÜRKÇE’de ALT kelimesi “temsilci” demektir. 6 çizgi veya 6 noktayla ifade edilir. EKİ (AY) bu töreni TANRI adına yönettiğinden, TEMSİLCİ durumundadır.
Dikkat edilirse, AY’ın başında 6 YALKIN bulunduğu, KÜN’ün başındaki 7 YALKIN’dan birinin AY’ın başına uzanarak 7.yi tamamladığı görülür. Bunun çok derin mânâları vardır.
Diğer ÜÇ figürün tek kollarını havaya kaldırmış olması, GÖK’ü işaret ettiklerini, KUDRET’i GÖK’ten aldıklarını, belki de ŞÜKÜR ettiklerini gösterir.
Bu merasimin gerçekleşmesi için BUĞ’un eşinin de merasimde bulunması gerekir. Yani eşli olmayan, evli olmayan olgunluğa ulaşmış sayılmaz. HATUN’suz BUĞ (BEY) HAN olamaz!.. Bu da PROTO-TÜRKLER’de kadına verilen önemi gösterir.
GÖK’ten yere inmiş olan KÜN ve eşi AY, BUĞ’u YILAN ile takdis ederler. Çünkü YILAN, BU-OĞ-A (BOĞA) sıfatını taşımaktadır. BU (BUĞ- han, kral, yüce kişi) , OĞ (güneş, kutsal, şeref) A (artikel)… hepsini birlikte tercüme edersek YÜCE GÜNEŞ olur ki, YÜCE TANRI demektir. TANRI’nın kudreti GÖK’ten YER’e döne döne iner, bu da kıvrılan YILAN kavramı ile verilmiştir. . Resimde HALAY çeker gibi elele tutuşmuş YEDİ KİŞİ hareketleri ile YILAN’ı sembolize ederler. YILAN’ın kuyruğu ile BUĞ’a değiyor olması da ayrı bir mânâ taşır.
Demek ki TÜRKLER’in BEY’i, bu TEKDİS MERASİMİ ile YÜCE HAN olmuştur. HAN sembolü “1”dir. EZ EDİ (takdis edilmiş) olmanın sembolü “7”dir. BU EZ EDİ (YÜCE HAN) tahtına, veya postuna BU EKİ A (eşi HATUN) ile oturacak ve halkına hizmet edecektir.
Bir KAYA RESMİ’nde yer alan 10.000 yıllık törenden bugüne yansıyan o kadar çok şey vardır ki!.. Ama biz HALI ve KİLİMLER’de hergün karşımıza çıkan ELİ BELİNDE figürünü, ve döne döne HALAY çekilen MİLLİ OYUNLAR’ımızı hatırlatmakla yetinelim. EM (ELİ BELİNDE) bugün dahi motif olarak İM diye anılır.
Ama KAYA RESMİ’nin anlattıkları bitmedi… KÜN’ün başında 3 DAİRE … En dışardaki halkada 19 BENEK var!.. US-yüce kat, 3 DAİRE-yüce kat tarafından (görev, yetki, ve kutsallık) dalga dalga yayılıyor.
ONDOKUZ kelimesi OT OĞ EZ ON kelimelerinin sıkışmasından oluşmuştur. OT-OĞUZ-ON, TOĞUZ ON, ON TOĞUZ, ONDOKUZ… ON(halkının) OT-OĞ-EZ (kutsal GÜNEŞ TANRISI)
İşte TANRI’yı sembolize eden GÜNEŞ’in etrafındaki KUTSAL halkalara konulan bu 19 BENEK bu figürü diğerlerinden kesin olarak ayırıyor.
İşin enteresan yanı, 10.000 yıl öncesine ait bu 19 SAYISI, M.S. 600’lerde karşımıza KUR’AN-I KERİM içinde 19 MUCİZESİ olarak çıkıyor!..
İkinci halkada 17 BENEK var… EZ ED A ON kelimeleri birbirine kaynaşarak EZ-EDA-ON, CEDİ ON , ON CEDİ (şimdiki KAZAK-KIRGIZ telâffuzu), ve ONYEDİ… Yani EZ EDİ (takdis edilmiş, kutsal) ON(halkı için) …
En iç halkada 11 BENEK var… BU ER ON kelimeleri sıkışarak BİR ON, sonra da ONBİR olmuştur. BİR (HAN’ın özelliği, tek)… ON (halkına), yani ON halkına HAN (olmak üzere)…
İki ucu bitişmiş çizgi halindeki kafa dairesi EM’dir. UÇ-EM (takdis eden, takdis olunan)
Biz buradan iki mânâ çıkartıyoruz. Birincisi TAKDİS EDEN TANRI açısından. İkincisi ise TAKDİS OLUNAN BEY açısından…
Bu sembol bütün insanların yaratıcı TANRI açısından bakınca, “BEN, YÜCE GÜNEŞ TANRISI, KUTSIYARAK YARATTIĞIM ON HAKININ BEYİNİ TAKDİS EDERİM, ONU SİZE HİZMETLE GÖREVLENDİRİR, ÜSTÜN YETKİLER VERİRİM” anlamına gelir. TEK ve YÜCE TANRI’nın sembolü olan GÜNEŞ, insanların üzerinde ve onlara hâkimdir.
TANRI tarafından kutsanan BEY açısından ele alırsak, BEY ve HATUN’u halkın üzerindedir ve bu sembol “BEN YÜCE GÜNEŞ TANRISI TARAFINDAN KUTSANMIŞ ON HALKININ TAKDİS EDİLMİŞ, GÖREVLENDİRİLMİŞ BEYİYİM,” anlamına gelir.
AY TANRISI figürüne gelince, onun başında ÇİZGİLİ İKİ DAİRE, ve dışta 17 BENEK vardır. Tümünü ele alırsak, US (GÜNEŞ TANRISI), EZ ED A ON (17 benek), EK A (iki daire), EZ AD A ON ( çizgilerle ayrılmış 17 halka boşluğu), EK A (2., 2 parka, 2 hayvan) kelime ve sembollerini görürüz.
Bunu da gene iki ayrı şekilde açıklamak mümkündür. Birincisi, “BEN YÜCE TANRI’NIN ON HALKINI TAKDİS EDEN HAYIR SAHİBİYİM,” yani “TANRI’nın RAHMAN (veya RAHİM) vasfıyım” anlamına gelir.
İkincisi, HATUN açısındandır. “BEN YUCE KATIN KUTSADIĞI ON HALKININ BEY EŞİYİM, BEYİN KUDRETİ YANISIRA HAYIR SAHİBİ, MERHAMET SAHİBİYİM” anlamına gelir.
Sonuç olarak, KAYA RESMİ’nde KÜN-EKİ’nin (GÜNEŞ ve AY) YÜCE TANRI adına ON HALKI’nın BEY’ini takdis ettiğini görüyoruz. Ancak TEK ve YÜCE TANRI’nın resmi yoktur bu konfigurasyonda. Onun KUDRET’inin, YARATICI vasfının, ve RAHMET’inin, yani CELÂL ve CEMÂL sıfatının sembolize edilmiş haliyle karşı karşıyayız.
PROTO-TÜRKLER Yüce YARADAN için bir yer tayin etmemişlerdir. O’na TANRI, demiş, YARADAN sıfatı dışındaki özelliklerini ESİS kelimesi ile ifade etmiştir. YER TANRI, GÖK TANRI, AY TENRİSİ, KÜN TENRİSİ gibi ifadeler hep bu TEK TANRI’nın belirli özelliklerini ifade için kullanılmıştır… Bunu, binlerce “tanrı”sı olan HİNDUİZM ve BUDİZM’de de görüyoruz.
HAN’ın yanında HATUN’u ifade eden BU EKİ A kelimeleri zamanla BEGİK, BİKE şekline dönüşmüş, KRALİÇE anlamına kullanılmış, SANSKRİTÇE’ye , oradan URDUCA ve başka dillere BEGÜM olarak geçmiştir.


Kaynak: http://uqusturk.wordpress.com/2012/01/31/kun-ay/