Anadolu'da Oz Tamgalı Çeşme

17 Kasım 2012 Cumartesi

Sivas Karlı köyünde bulunan ve 1200 lü yıllardan kaldığı söylenen bu çeşme üzerinde, neredeyse tüm kadim Türk bölgelerinde rastladığımız OZ Tamgasına rastlıyoruz. OZ Tamgasının en eski örneğini, yine kadim bri Türk bölgesi olan ve en az 15in senelik “Saymalıtaş” bölgesindeki kaya resimlerinde görüyoruz. Bu tamga neredeyse tüm dünyaya yayılmış, bir çok medeniyet tarafından kullanılan ve üzerine zamanla farklı farklı anlamlar yüklenmiş olan bir tamgadır. Tibet bölgesinde binlerce yıldır bu simgeye “Swastika” dendiği gibi, Nazi Almanya’sının da bu tamgayı yine Tibet’ten esinlenerek “Gamalı Haç” adıyla aldıklarını ve kendilerine simge yaptıklarını biliyoruz.
Bu tamga’nın genelde bulunduğu bölgeler kadim Türk bölgeleri ve yine Türklerin göç yolları üzeridir. Yine kültürel devamlılık sadece Türkler de görülmektedir. Örneğin bu tamgayı Tibet’ten, Roma’ya, Antik Yunan dan, Japonya’ya kadar bir çok kültür ve medeniyet bir süre simge ve süsleme olarak kullanmışsa da; bu tamga günümüze kadar sadece Türk bölgelerinde süreklilik göstermektedir. Bunun en güzel örneği yukarıdaki görseldeki çeşmedir. Hatta bu Tamga dan oluştuğu düşünülen “Z” tamgası ise halen Türk abecesinde benzer bir şekilde yer almaktadır.
Türk kilimlerinden, Türk süsleme sanatlarına, çanak ve çömlek üzerindeki boyamalardan, giysi motiflerine, duvar işlemelerinden, davul üzeri resimlere kadar vb. bir çok Türk ve Moğol eserinde OZ tamgasına rastlamak mümkündür. Hemde günümüzde dahi. İşte bu bir kültürel devamlılıktır. Unutmayalım ki, bu kültürel devamlılığı yine kadim Türk bölgelerinden Anadolu’ya ve hatta Avrupa’ya kadar uzanan “Koç başı, Koç mezar taşı ve balballar vb.” dahi görmekteyiz. Bunlar bizim bu Vatandaki tapularımızdır.


Aşağıda ise en az 15bin senelik Türk OZ tamgası Saymalıtaş da zamana meydan okumaktadır.



Kürşad BAYTOK

KAYNAK:  http://onturk.wordpress.com/2012/03/06/anadoluda-oz-tamgali-cesme/


...








Dukha Halkı / Kayıp Türkler

11 Kasım 2012 Pazar


Enver ALAS / İSTANBUL, (DHA)

Atlas Dergisi Yayın Yönetmeni Özcan Yüksek ve fotoğrafçı Selcen Küçüküstel, Moğolistan'ın Kuzey sınırındaki Sayan Dağları yamaçlarında yaşayan ve Türkçe konuşan 'Dukha' adlı toplulukla 2 ay geçirdiler.


BELGESEL HAZIRLADILAR 

Yüksek ve Küçüküstel, dünyada benzeri olmayan özellikleriyle Türklerin en saf, en eski sırlarına sahip olduğu belirttikleri Dukhalar'ın çadırına konuk oldular. Dukhaları inceleyen Özcan Yüksek ve Selcen Küçüküstel, "Dukha Halkı Kayıp Türkler" adlı belgesel hazırladılar.


Belgeselin tanıtımı bugün İstanbul'da gerçekleşti. Dukhalar için dünyadaki insanlardan çok farklı yaşadıklarını söyleyen Özcan Yüksek, "Tarih öncesini yaşayan ve bizimle aynı dili konuşan bir toplumla karşı karşıyayız" dedi. Yüksek, "Bundan 10 bin yıl önce insanların yaşadığı şekilde yaşıyorlar. Herşeyi ortaklaşa paylaşıyorlar. Aralarında eşitlikçi ilişkiler var. Suç işlenmiyorlar. Kadın erkekten ya da erkek kadından üstün değil. Ren geyikleriyle birlikte onların vahşi göç yollarında onlarla birlikte dolaşıyorlar" şeklinde konuştu.


Yeditepe Üniversitesi Kültürel antropoloji Bölümü Yüksek Lisans öğrencisi olan Selcen Küçüküstel de Dukhalarla çok çabuk anlaştığını bir hafta içinde günlük düzeyde konuşabilecek duruma geldiklerin söyledi. Küçüküstel, Dukhaların Türkçe kökenli bir dil konuştuklarını ve dillerinin kaybolma tehlikesiyle karşı karşıya olduğunu belirtti.

DUKHALAR HAKKINDA 

Moğolistan'a Tuva'dan gelen, avlarını paylaşan, ormanlardan yemiş toplayan, doğayla uyumlu ortaklaşmacı bir toplum olan Dukhalar, Sayan Dağları'nda yaşayan ve nesli hızla tükenen Ren geyikleriyle birlikte göçebe olarak yaşıyor.


Ren geyiklerinin sütü ve peyniriyle, topladıkları yaban yemişleriyle beslenen bu topluluğun Türk dilini konuşması dikkat çekiyor. Şaman inançlarını sürdüren Dukhalar, doğa ile çok özel ilişkiler içindeler. Kirlenmesin diye nehirlerde ellerini biler yıkamıyorlar. Ren geyiklerinin sütü ve peyniriyle, topladıkları yaban yemişleriyle beslenen bu topluluğun Türk dilini konuşması dikkat çekiyor. Şaman inançlarını sürdüren Dukhalar, doğa ile çok özel ilişkiler içindeler. Kirlenmesin diye nehirlerde ellerini biler yıkamıyorlar.


Kaynak: http://fotoanaliz.hurriyet.com.tr/GaleriDetay.aspx?cid=62088&rid=4369&p=7


Tarihi değiştirecek keşif!

13 Ekim 2012 Cumartesi
Türkler Batı Anadolu'ya İslamiyet'ten önce mi geldiler? 

DHA / 12 Ekim 2010


DENİZLİ’de Doğa Sevenler Derneği (DOSEV) Başkanı Ümit Şıracı ve arkadaşlarının, Bozkurt İlçesi’ne bağlı İnceler Beldesi’nde yaptıkları keşfin, tarih kitaplarını değiştireceği iddia edildi. Üzerinde Göktürk alfabesiyle yazılan yazıların bulunduğu kayanın, Türkler’in Batı Anadolu’ya İslamiyet’ten önce geldiklerini ortaya koyduğu ileri sürüldü.



DOSEV üyelerinin geçtiğimiz günlerde Bozkurt İlçesi’nin İnceler Beldesi’ndeki bir doğa gezisi sırasında gördükleri kaya, inanılmaz bir tarihi gizemi ortaya çıkardı. Bir mağarada kayanın üzerinde ilginç ve çok eski işaretler gören DOSEV üyeleri, fotoğraflarını çekti. Fotoğrafları inceleyen tarih araştırmacısı Kürşad Baytok, işaretlerin Göktürk alfabesiyle yazıldığını ve Göktürkler’e ait olduğunu iddia etti. 

İşaretlerin çevirisini yapan araştırmacı Baytok, ’Üç Enenmiş At Aldı’ cümlesinin kayada yer aldığını ve 8’inci Yüzyıl’a ait olabileceğini ileri sürdü. Eserin korunması ve kayda alınması gerektiğini belirten araştırmacı Kürşad Baytok, "Ortaya çıkan bu önemli eser, kesinleştiği takdirde Türkler’in Batı Anadolu’ya İslamiyet’ten önce geldiklerinin kanıtı olacak. Tarih yeniden yazılabilir. Türkler’in Anadolu’ya gelişi kitaplarda 1071 Malazgirt Savaşı olarak yazıyor. Ancak bulunan eserler, bunun daha eski olduğunu gösteriyor" dedi.

Kayanın üzerindeki alfabenin 10’uncu Yüzyıl’da kullanımının bırakıldığını belirten Baytok, "Bu da Göktürkler tarafından kullanılan alfabelerde yer alan şekillerin 8’inci Yüzyıl’da kullanılmış olma ihtimalini ortaya çıkarıyor. Bu da Türkler’in bu tarihlerde Anadolu’da özellikle de Batı Anadolu’da bulunduğu anlamına geliyor" diye konuştu.

DOSEV Başkanı Ümit Şıracı, kayanın korunması gerektiğini belirterek, "Doğa gezisi sırasında işaretler ilgimizi çekti. Fotoğraflarını çekip incelettik. Biz de çok şaşırdık. Bölgede böyle bir eserin korunması gerekiyor. Gerekli yerlere bildirdik" dedi.








TÜRK TARİHİNDE KADINA BAKIŞ...

23 Eylül 2012 Pazar


1.) Türklerin en eski destanlarından biri olan Yaratılış Destanı’nın da Yaratan’a ilham veren ‘’Ak Ana ‘’ adında ki kadındır.

2.) Oğuz Kağan Atamızın kutlu eşlerinden biri mavi bir ışıktan,diğeri kutsal bir ağaçtan doğmuş olağanüstü kadınlardır.

3.) Bilge Kağan kitabesinde Kağan ‘’ Sizler Anam Katun,Büyük Annelerim,Hala ve Teyzelerim,Prenseslerim..’ sözleri ile hitabına başlar.

4.) Eski Türk inancına göre ‘’Han ile Katun’’ gök ve yerin evlatlarıdır. Kadının yeri yedinci kat göktür.

5.) Eski Türk destanlarında kadın erkeğinin her daim yanındadır.Kadın erkeğinin güç ve ilham kaynağı kabul edilirdi.

6.) Türk kültüründe destan kahramanları iyi ata binen, iyi savaşan, iyi kılıç kullanan kadınlarla evlenmek istemektedirler.

Örnek olarak Korkut Ata’nın Bamsı Beyrek hikayesindeki Banu Çiçek Katun’u verebiliriz.

7.) Eski bir Türk atasözü; ‘’Birinci zenginlik sağlık,ikinci zenginlik iyi bir kadın.’’

8.) Savaşta kadınların düşman eline geçmesi büyük bir utanç sayılırdı.

9.) Oğuz Kağan destanından öğrendiğimize göre ırza tecavüzün cezası ölüm veya gözlere mil çekilmesiydi.

Arap gezgini Ahmed bin Fadlan, Türklerin tecavüz suçlusunun bacaklarından çapraz bağlanmış iki ağaca bağlandığını ve ipin kesilmesi sureti ile bacakların ayrıldığını hatıralarında belirtir.

10.) Yine Arap gezgini olan İbn’i Batuta şöyle der "Burada tuhaf bir hale şahit oldum ki o da Türkler'in kadınlarına gösterdiği hürmetti. Burada kadınların kıymeti ve derecesi erkeklerinden daha üstündür."

11.) Kağanın buyrukları yalnız "Kağan buyuruyor ki" ifadesiyle başlamışsa geçerli kabul edilmezdi.

12.) Yabancı devletlerin elçilerinin kabulünde hatun da hakanla beraber olurdu. Tören ve şölenlerde kadın, hakanın solunda oturur siyasi ve idari konumlardaki görüşlerini beyan ederdi. Mesela büyük Hun İmparatorluğu adına Çin ile ilk barış antlaşmasını Tanrıkut Mete Han'ın Katunu imzalamıştır.

13.) Ebul Gazi Bahadır Han, Secere-i Terakime'de, Oğuz ilinde, yedi kızın uzun yıllar beylik yaptığını anlatmaktadır.

14.) Kadının yüceliği Altay Dağları'nın en yüksek tepesine "Kadınbaşı" ismi verilerek yaşatılmıştır.

15.) Eski Türklerde kadın miras hakkına sahipti. Kadının kendine ait mülkü mevcuttu. Kadının bunu istediği gibi kullanma hakkı vardı.

16.) Eski Türklerde koca karısını boşayabildiği gibi, kadın da kocasını boşayabilirdi.
















Türk mitolojisinde 9 rakamı

10 Ağustos 2012 Cuma


• Türk mitolojisinde dünyayı yaratan Kara Han, dünyanın tam merkezine dokuz dallı çam ağacı dikmişti.
• Altaylara göre insanın iskeletinde; baş, bel, diz, topuk, ayak bileği, omuz, dirsek, avuç ve el bileği olmak üzere dokuz ek vardır.
• Şamanların davulunda Tanrı Ülgen’in kızının dokuz ve bir anlatışta da üç resmi vardır.
• Şamanların giydikleri “manyak” adındaki hırkanın sağ kolunda dört, sol kolunda beş olmak üzere toplam dokuz çıngırak bulunmaktadır.
• Türk destanlarına göre Dokuzoğuz’lardan büyük bir soy türemiştir.
• Yakutlara göre gök tanrıları dokuzdur.
• Türk destanlarına göre Oğuz’un verdiği şölende dokuz ile ilgili olarak 900 at, 9000 koyun kesilmiş ve 90 havuzda kımız yapılmıştır.
• Altay Türklerinin bir kıyamet tasvirinde denizin dibinde dokuz çatallı karataş vardır ki, kıyamet zamanında bu taş dokuz yerinden ayrılacak, demirden ve koyu sarı renkte atlara binmiş dokuz savaşçı etrafa saldıracaktır. (Kaynak Türk Mitolojisi)
• Ölen kişi için yapılacak esas tören için çadır hazırlanır. Bu çadırın bir çıkış yeri, bir de giriş yeri vardır. Giriş yeri bu dünyayı, çıkış yeri de öteki dünyayı sembolize etmektedir. Şaman, çadırın önüne gelerek, giriş yerine dokuz kez vurur ve böylece zararlı cinleri ürkütmüş olur.

• Hastalık tedavisi için şaman davulu üzerine su iyelerini temsil eden iki balık tasvir edilir. Balıkların iç hastalıklarını iyileştirdiğine inanılır. Eğer kam kötü ruhlardan daha güçlüyse onları dağ ruhlarının hanının yaşadığı dokuz denizin sonuna kadar sürebilir. Eğer kam zayıfsa, yolun yarısından döner ve balık hastayı yeniden alt eder.
• Şaman cübbesinin yakasından sallanan dokuz küçük kukla Ülgen’in dokuz kızını, küçücük cübbeler onların elbiselerini temsil eder.
• Altay ve Sibirya şamanlığında inanca göre şamanlar göğe çıkarlar ve göğün dokuz katını dolaştıktan sonra yere inerlerdi. Şamanın göğe çıkmasından önce bir tören yapılır ve şaman, dokuz şaman çırağının tuttuğu beyaz bir keçe üzerine konarak dokuz defa döndürülürdü.
• Tanrı Ülgen’in dokuz oğlu ve dokuz kızı vardı. Oğullarının ve diğer elçilerinin yardımıyla kamiara yoi göstererek insanları yukarıdan yönetirdi. Bulutlar, Tanrı Ülgen’in duygularını yansıtırdı.
• Tanrı Ülgen’in dokuz kızı ilâhî saflıkları ve güzellikleri nedeniyle ak olarak anılırdı. Ak, Altay Türkçesinde cennet demekti. Kamların ilham perileri olan akkızların şaman davullarına resimleri yapılır, kimi zaman da sembolleri, şaman cüppesine dikilirdi. Sadece iki tanesinin adı bilinirdi: Kiştey Ana ve Erke Soldon.
• Bir de yeraltı dünyası vardı ki burasının hanı Erlik’ti. Erlik Han’ın da Karakızlar denilen dokuz kızı vardı. Kamlar, yeryüzünü yeraltına bağlayan kapılardan geçtiklerinde Erlik’in karakızları, eğlence ve oyunlarla kamları kandırarak işlerinden alıkoyar, onları kendilerine çekerlerdi. Aslında çok alımlı değillerdi ama cilveli, işveli dişilerdi.
• Türk kağanlarının dokuz tuğu bulunurdu.
• Radloff’un saptadığı Manas Destanı’nda Manas’ın gömülüşü anlatılırken, ölüsünün dokuz gün bekletildiği, işlemeli giyimlerinin dokuz parçaya bölünüp halka üleştirildiği anlatılır.
• Osmanlı Türklerinde de görülen, verilen armağanın dokuz sayısı ile ölçülmesi geleneği çok eskilere dayanır.
• Marco Polo, Cengizli Kaganlığı’nda büyük hana verilen armağanların dokuz kat olarak sunulması gerektiğini söyler.
• Dede Korkut Kitabı’nda geçen dokuzlama çargap armağanların en büyüğüdür.
• Dede Korkut Kitabı’nda, Deli Dumrul doğduğunda babası dokuz buğra öldürür.
• Dede Korkut Kitabı’nda Oğuz beğlerinin toylarında onlara dokuz karagözlü kâfır kızları sağrak (bardak, kadeh) sürerler, badyalar dokuz yerde kurulur, Oğuz alpı övünürken düşmanın dokuzunu bir yerine saydıracağını söyler, dört tür kadın içinde en kötüsü sabahleyin daha elini yıkamadan dokuz bulamaç yer.
• “Dokuz” kelimesinin Eski Türkçedeki söylenişi tokuz’dur. Eski Türk boylarının kimilerinin adlarında dokuz sözcüğü geçer. Örnek Tokuz Oğuz (Dokuz Oğuz), Tokuz Ogur (Dokuz Ogur), Tokuz Tatar (Dokuz Tatar).
• Altay şamanları, omuzlarında dokuz ok (Yebe) ve yay (Ya) simgelerini eksik etmezler. Onlara göre bu dokuz ok ile yaya, Kuday’dan tartkan, yani Tanrı’dan uzatılan şeylerdir.
• Altay Türklerinde şaman (kam), Ülgen’e (Tanrı’ya) kurban sunmak için göğe çıkar. Bu yolculuk üç gün sürer. Kurbanı göğün dokuzuncu katına çıkarınca Ülgen’e sunar.
• Altay Türklerine göre, Yeraltı ve gök dokuzar kattır.
• Altay şamanizminde Ülgen’in dokuz kızı ve dokuz oğlu varken, kötülüğün simgesi olan Erlik Han’ın (Erlik Han bir tür şeytandır) da aynı biçimde dokuz kızı ile dokuz oğlu vardır.
• Yine Altay Türklerinde, Örüs Sara adını taşıyan bahar bayramı dokuz mart’ta kutlanır.
• Altaylıların Gök Tanrı Kurbanı ile Dağ Kurbanı bayramlarının törenleri dokuz gün sürer.
• Altay Türklerinde ilkbahar âyinine de dokuz masum kız ile dokuz masum erkek katılır.
• Altay Türklerinin Yaratılış Destanı’nda Tanrı, evreni yaratırken bir de dokuz dallı bir ağaç yaratır. Sonra Tanrı, her dokuz dalın kökünden birer kişi yaratır ve her kişiden birer oymak türer (toplam dokuz kişi, dokuz oymak).
• Anohin, Altay Türklerinin inanışında yer alan ve yer altında yaşayan Abra ve Yutpa adlı iki büyük canavarla ilgili bilgiler verirken şöyle der: “Yeşil bir kumaştan yapılmış ve örgülerle süslenmiş Abra’nın tasviri, şamanın giysisine asılır. Abra’nın başı puhu tüyleri (ülberk) ile süslenir. Gözü, parlak bakır düğmelerden, ayakları da genellikle kırmızı kumaşlardan seçilmiş yamalardan yapılır. Bunlara örülmüş dokuz püskül eklenir.” Altay Türklerinin kutsal yaşam (gök) ağacı da dokuz dallıdır.
• Güney Sibirya’da yaşayan Minusinsk Tatarlarının söylediği bir destanda, İrle Han’ın evinin önünde bir kara ağaç vardır. Bu ağacın kökünden dokuz ağaç yükselir.
• Bir Güney Sibirya masalında yer altındaki kötü ruhlar, masalın kahramanı olan çocuğa dokuz zincir vurur ve hapsederler.
• Kuzey Asya masallarında altın yeleli, gümüş üzengili, kuyruğu dokuz örmeli, dokuz kolanlı atlardan söz edilir.
• Saka (Yakut) Türklerinin Er Sogotoh Destanı’nda gök, dokuz katlıdır; yine bu destanda Kara Han’ın dokuz kızı vardır. Ayrıca gök ruhları da dokuz adettir.
• Göktürkler çağında bir kişi kağan olduğunda, bir kalkan (ya da bir keçe) üzerine konup, göğe kaldırılarak dokuz kez döndürülürdü.
• Göktürk Anıtları’nda, Tokuz Ersin (Dokuz Ersin) adındaki bir yerden söz edilir.
• Hülâgu’nun karısı ve en yakın danışmanı olan Hristiyan kadının adı Dokuz Hatun idi.
• Türk destanlarında dokuz ağaç, dokuz boy, dokuz dallı ağaç, dokuz dev, dokuz felek, Dokuz Oğuz gibi tabirler çokça geçer.
• Türkler Ergenekon’dan, bir rivayete göre dokuz martta, bir rivayete göre de yirmi bir martta (Nevruz Bayramı’nın kutlandığı gün) çıkmışlardır.


• Oğuz Destanı’nın İslâmî versiyonunda Oguz Kagan, oğulları ve ordusu bir seferden sağ esen dönünce, büyük bir toy hazırlanmasını buyurur. Büyük bir otağ diktirir ve otağın her direğini altınla kaplar. Yakut, safir, zümrüt, firuze gibi değerli taşlar ve incilerle süsletir. Bu olay, destanda şu sözcüklerle anlatılır:
Bir ev tikdi altundan ol şehriyar,
Kim ol evden felek evi kıldı ârâ.
Tokuz yüz yılkı (at), tokuz bin koy (koyun) öltürdi, 
Bulğardan (deriden) toksan tokuz havuz kıldurdı,
Tokuzına arak (rakı), toksanına kımız tolturttı. 
Barça (bütün) nökerlerin (beğlerin) keltürtti (getirtti).
• Ebül Gazi Bahadır Han’ın Şecere-i Terâkime (Türkmenler’in Şeceresi) adlı eserine göre Oguz Kagan’ın oğlu Gün Han, verdiği bu şölende dokuz yüz at ile dokuz bin koyun kestirir, deriden yapılmış dokuz havuza rakı doldurtur, doksan deri havuza da kımız saldırır.
• Manas Destanı’nda ağulanıp ölen Manas’ın cenaze töreni anlatılırken, dokuz sayısı büyük rol oynar. Destanda, Manas’ın ölüsü dokuz gün bekletilir. Doksan kısrak kesilir, halka dokuz kat kumaş dağıtılır. Manas dirilince, kırk yiğidi bunu öğrendiğinde her biri dokuz deve ile dokuz inek kestirir.
• Manas Destanı’nda Köl-Çora, dokuz çobanlı bir sürüde aş pişirir.
• Sakalarda (Yakut) yaşlı Şaman, genç şaman adayını yüksek bir dağın başına ya da bozkıra götürerek ona Şaman giysisi giydirir; eline bir davul ile at kılı sarılı bir söğüt dalı verir. Adayın sağında dokuz erkek, solunda dokuz kız çocuk yer alır.
• Sakalarda (Yakut) Şaman, insanlarda çeşitli akıl hastalıklarına neden olduğuna inanılan dişi ruh için, dokuz kakım, dokuz sarı sıçan, dokuz kokarca, dokuz güvercin azad edeceğine söz verir.
• Bir Moğol boyu olan Buryatlarda şaman adayının, şaman olabilmesi için bir tören düzenlenir. Bu tören dokuz gün sürer. Dokuzuncu gün bir keçe üzerine oturtulan aday, havaya kaldırılarak Şaman ilân edilir.
• Altaylılarda Kam, ruhları kovmak için, giysisine bir takım şeyler de takar. Bunların arasında kollara, sırta takılan küçük zil ve çıngıraklar vardır. Bu arada, cübbenin kollarının alt kısmına, 4’ü sağda, 5’i solda olmak üzere dokuz adet, bakırdan yapılmış küçük çıngıraklar asılıdır. Çıngırakların üst sırasında ise dokuz küçük yay vardır. Bu arada sırt kısmında, yakanın hemen altına rastlayan yerden dokuz bebek sarkar. Bunlar Ülgen’in kızlarını simgelerler.
• Güney Altaylılarda şaman davulunun tokmağı (orbu) genç bir kayın ağacından yapılır. Tokmağın diğer yüzüne süs olarak üç ya da dokuz halka takılıdır.
• Radloff’a göre. Kamın gök yolculuğu için gereken hazırlıklara akşam saatlerinde başlanır. Tören yeri, ıssız bir ormanda kurulan bir çadırdan ibarettir. Kam. önce sürüden kurbanlık bir at seçer. Hayvanı kesmeden önce, göğün dokuzuncu katına çıkarak kurbanı, gökteki en büyük ruhun (Ülgen) onayına sunar. Kurban beğenilirse, hemen o akşam kesilir. Göğün dokuzuncu katına ulaşınca, kurbanın ruhunu Ülgen’e sunar.
• Telengitlerde bir ulu Şaman vardı. Ya Oyrot Hanın kendisi, ya da Elzen Hanın oğlu hastalanmıştı. Han Şaman Abıs’ı ona kamlık etmek için çağırdı. Abıs Karez gelip hastayı kurtardı. Han ona yılkıdan dokuz at, bir de seyis verdi.
• Hakaslar ölülerinin arkasından yılda altı kez yemek verirlerdi ve kirek dedikleri duaları okurlardı. Kirek günlerinde evdeki dua bittiğinde kara ruhu evden kovmak gerekirdi. Aksi hâlde kara ruh evde olanlara mutsuzluk getirirdi. Bunun için bir at kafatası, dört at bacağı, dokuz adet kuşburnu dalı, dokuz parça kuşüzümü ağacı dalı, dokuz siyah taş, üç akdiken dalı ve orak demiri hazırlanırdı.



KAYNAK: http://guneyturkistan.wordpress.com/2011/04/06/turk-mitolojisinde-9-rakami/

(Resimler: K. Kurtdereli)



Türklerde Ölüm Kültürü

24 Temmuz 2012 Salı

“Aman ölüm, zalim ölüm üç gün ara ver. Al başımdan bu sevdayı götür yâre ver.” der bir Selanik Türküsü. Selanik’te Yeni Cami’de teneşirde yatan nişanlısı için Su Salaları verilirken bu türküyü yakan delikanlı ölüme ara verdiremez, ama bize en ince yerimizden vurarak duyurur acısını. Biz de bir şey yapamayız. En iyisi sadece susmaktır ölüm karşısında bize düşen. En azından ben böyle biliyorum.


Rahmetli şair Cahit Sıtkı Tarancı : “Öldük, ölümden bir şeyler umarak. Bir büyük boşlukta bozuldu büyü” diyerek, öte dünya beklentisinden söz eder bir ölçüde. Ancak şiirin devamında bu “Bir büyük boşlukta bozulan büyü” ile birlikte gerilerde kalan bu dünyada “unutulmak” da acı bir son olarak vurgulanır.


Türk şiirinde “Buhurdan gibi yıllarca tütecek” olan rint şairimiz Yahya Kemal ise ölümü “asude bahar ülkesi” olarak düşünmüştür.


Çile Şairi Necip Fazıl Kısakürek için ölüm “güzeldir”. Çünkü “ güzel olmasaydı ölür müydü peygamber?”


Nazım Hikmet, “…ölüm de korkutmuyor beni. Yalnız pek sevimsiz buluyorum. Bizim cenaze şeklini” diyerek, ölümden korkmadığını belirtmiş. Ayrıca, geleneksel cenaze şeklini de beğenmediğinden söz etmiştir.


İkinci Yeni Şairlerinden Sezai Karakoç, Balkon şiirinde, “Gelecek zamanlarda. Ölüleri balkonlara gömecekler. İnsan rahat etmeyecek. Öldükten sonra da…” diyerek değişen mimari ile birlikte, değişen yaşam ve ölüm kültüründen söz eder.


***
Sevgili okurlarım, bütün bu örneklerden sonra nereye geleceğimi yazının başlığından da anlamışsınızdır, şüphesiz. Hazır dünyamızda yaşayan milletlerin en eskilerinden biri olan milletimizin ölüme bakışı, ölüye karşı tavrı, cenaze merasimi gibi özel başlıklar altında incelenebilecek ölüm kültürü yazımın konusu oluşturacak.


Polonyalı Ünlü Türkolog, Türk Dil Kurumu 15′inci Şeref üyesi Prof. Dr. Edward Tryjarski’nin ünlü eseri bu yazımın konusu: Türkler ve Ölüm…


Eser, Türkoloji alanında bir kült kitap. 1991 yılında Lehçe yayınlanmış. Türkçemize ise Hafize Er Hanımefendi 2011 yılında çevirmiş. 2012 yılında Pinhan Yayıncılık’tan çıkmış eser. 640 sayfalık, oldukça geniş hacimli ve kendi alanında oldukça doyurucu bilgilere sahip. Eserde, Türkoloji için çok önemli yetmiş iki sayfalık müthiş bir kaynakça ve yirmi üç sayfalık etnik, tarihi ve coğrafi adlar dizini ile resimler, fotoğraflar ve çizimlerden oluşan on yedi sayfa bulunuyor.


Böylesine titiz ve kılı kırk yararcasına, bizim pek de farkında olmadığımız, ölüm kültürümüzü bize anlatan bir “dışarlıklı olarak” kimdir Prof. Dr. Edward Tryjarski? Böyle bir çalışma yapmasının amacı nedir?


Kendisi, dünyamızın en saygı değer Türkologlarından ve Doğu Bilimcilerinden. 1923 Varşova doğumlu. Varşova Üniversitesi’nde Hukuk okumuş. II. Dünya Savaşı’yla birlikte kesintiye uğrayan öğrenim hayatını Osmanlı Türkçesi de dahil olmak üzere yabancı dil öğrenme işine vermiş. 1956′da Polonya Bilimler Akademisi Doğu Araştırmaları Merkezi’nde çalışmaya başlayan Tryjarski, asıl ününü Polonya Ermenilerinin kullandığı Ermeni Kıpçakçası Sözlüğü ve Belgeleri kitabı ile sağlamış. 1974’de profesör olan Tryjarski’nin Türkoloji’yle olan ilgisi derinleşerek devam etmekte.


Kitabın çevirmeni olan Hafize Er Hanımefendi, 1966 Niğde, Gümüşler doğumlu. Lise öğrenimini Berlin’de Carl Diem Oberschule’de yapmış. Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi Alman Dili ve Edebiyatı bölümünü bitirince Kültür Bakanlığı, Milli Kütüphane Başkanlığı’nda ve 1992-2002 yıllarında Kültür Bakanlığı Dış İlişkiler ve Avrupa Topluluğu Genel Müdürlüğü’nde mütercim, TBMM’de iki yasama dönemi siyasî danışmanlık görevlerinde bulunmuş. Kendisine, böyle bir çalışmayı dilimize kazandırdığı için, teşekkür ediyorum.


Kitabı okumaya başladığımızda Tryjarski’nin “Türk Okurlar İçin Önsöz”ü ile karşılaşıyoruz ilkin. Kitabının, öncelikle, “Kendinden emin, iddialı bir çalışma olarak değerlendirilmesi” gereği üzerinde duruyor. Kitabının amacını “Türk okuyucuları için yeni tartışma formları ortaya çıkarmak” olarak olduğunu, bu formların nasıl oluşacağını ise zamanın göstereceğini dile getirmekle söze başlayarak , “ Ben yapabildiğimin hepsini yaptım, şimdi sıra en iyisini yapacaklarda.” diyerek ön sözünü bitirmekte.


Eser, beş bölümden oluşmakta: Biyoloji ve Din, Ölümden Törenle Taşımaya, Gömme, Defin Sonrası, Mezar Anıtları ve Diğer Matem Yapıları


Yazar, eserin esas bölümlerine geçmeden önce elli altı sayfalık uzun bir Girişle, Türklerdeki ölüm kültürünün mirası ve bu mirasın dış etkenleri, Türklerin evrensel dinleri ne ölçüde tanıdıkları üzerinde uzun uzadıya durmakta…




Eserin bütününde ölüm fenomeni en eski zamanlardan günümüze kadar çeşitli inançlara mensup, çeşitli Türk boylarında (Yakutlar, Tuvalılar, Sagaylar, Şorlar, Tatarlar, Tahtacı Türkmenleri, Sarı Uygurlar, Kırgızlar- Kazaklar) ölüm nedenlerinden başlanarak; ölümden sonraki işlemler, ölüyü gömme tarzları, defin sonrası işlemler, mezarlıklar ve yazıtlar oldukça detaylandırılarak anlatılmış.


Ben bu detaylardan birkaçını yazıma alıyorum. Yazarın yararlandığı kaynaklardan biri olan S. V. Örnek’ in Anadolu Folklorunda Ölüm kitabından yaptığı bir alıntıda, Kayseri, Merzifon, Urfa, Sivas ve diğer illerde yürütülen çalışmada “Ruh Nerededir?” sorusu sorulmuş ve çok farklı cevaplarla karşılaşılmıştır.


“İnsanlar vücuttaki bir bölgeden; kalp, göğüs, kafa, ana rahminden (karın) bahsetmişlerdir. Ruhun var olup olmadığı ve ruhun nasıl yaratıldığı sorusuna da aynı şekilde farklı cevaplar almıştır. Soru sorulan kişiler ruhu somut veya soyut kavramlarla karşılaştırmışlardır. Birinci gurubun şu cevaplarını alıntılayacağız: “Tıpkı bir nefes gibidir” , “uyku gibidir”, “arı gibidir” , “güvercin gibidir”, “kelebek gibidir” , “sinek gibidir”, “ kuş gibidir”, “insan gibidir. ”. İkinci grubun cevaplarında ise ruh, tanımlanamayan bir şey, varlık, nesnedir:”, “ Belirli bir biçimi olmayan, uçucu bir şey” , “elle tutulamayan, hava gibi”, “gözle görünmeyen”, “ insan öldükten sonra öbür dünyada yaşamaya başlayan bir varlık”, “açık renkli, havada süzülen bir şey”, “ renksiz ve şekilsiz bir şey”, “göze görünmeyen manevi bir varlık”, “ gözle görülmeyen bir şey”, “ gözle görülemeyen ve belli bir şekli olmayan bir hayaldir”. Anadolu halkı, ruhun insanı sadece öldükten sonra değil, uyurken de terk ettiğine inanmaktadır; uyku, “küçük ölüm” dür.” Anadolu halkının bu kabulleri diğer Türk boylarının “ruh” algıları ile örtüştüğünü yazarın verdiği değişik örneklerden anlayabiliyoruz.




Kitabı okumaya devam ettiğimizde ölümle ilgili değişik ritüellerle karşılaşıyoruz. Bunlardan biri, hava ve hayat şartlarının çok zorlaştığı Orta Asya coğrafyasında toprağı kazamayınca, ölülerin havaya gömülmesidir. Bunun çok değişik tipleri olduğunu, en önemli iki tanesinin, cesedin ağaca ya da tahtadan özel olarak yapılmış iskelelere bırakılmasıdır. Bunlar daha çok Yakutlarda, Tuvalarda, Sagaylarda, Şorlarda, Kırgızlarda ve Tunguzlarda görülen bir gelenek olduğu üzerinde duran yazar; ölen küçük çocukların da Sagay ve Şorlarda kayın ağacı kabuklarına sarılarak ormana götürülüp, ulu ağaçların dalları arasına saklandıklarını ve asıldıklarını belirtiyor. Şor Türklerindeki çocukların ağaçlara saklanmasının gerekçesinin, bu küçük çocukların ölüler ülkesine varabilmek için topraktan tekrar çıkabilecek yeterli güce sahip olmadıkları için ağaçlarda muhafaza edilmeleri gerektiğine inanmalarıdır.


Dünyada yaşamış ve yaşamakta olan çeşitli Türk boylarında toprağa, havaya, suya gömmenin dışında ölüyü yakma geleneğinin de varlığını öğreniyoruz kitaptan. Bunlardan en ilginçleri hiç şüphesiz suya gömme ve pek bilinmeyeni de ıssız bir yere, gömmeden ölüyü terk etmektir. Bu daha çok mezar-yurtlarda gerçekleştirilir. Lamaizm’i kabul etmiş Tuvalılarda yakın zamana kadar var olan bir uygulama olduğunu da ayrıca belirtiyor yazar.


Bu ritüeller arasında Mısırlı Firavunlarda olduğu gibi hükümdarla beraber, sevdiği eşlerinin, hizmetkarlarının da gömülmesi. Kurban edilmesi geleneğinin Eski Türkler’deki varlığı da kitaptan, ölüm kültürümüzle ilgili, öğrendiğimiz gerçeklerden. Yazımı, mezarlıklar ve yazıtlar konusuna hiç girmeden, Hazar Kağanının sulara gömülmesi ile ilgili alıntıyla bitirmek istiyorum:


Edward Tryjarski “Hazarlarda bulunmuş ve 10. Yüzyılda İbn-i Fadlan tarafından aktarılmış olan kanıtlar, su elementiyle ilişkili bir diğer defin yöntemini gösterir. Halkı tarafından özel anlamlarla donatılmış bir iktidar sahibi olarak değerlendirilen Hazar Kağanının her odasında onun için bir mezar çukuru kazılmış olan yirmi odalı bir yapıya defnedildiği ortaya çıkmaktadır. Definden sonra, yapıya, aşağısında akmakta olan nehir (Volga) yatağı yönlendirilmiş ve her yer sular altında kalmıştır. Bu yöntemin amacı, ölü kağanın ve onunla birlikte gömülmüş olan eşleri ve cariyelerinin ve hizmetçilerinin ebedi istirahatini temin etmektir. Bu mezar yerinin sırrını korumak için de daha uç bir yöntem uygulanmıştır: Bu mezar sarayı “cennet” olarak adlandırılmakta ve “Kuğun cennete gitti” denilmektedir.”


Bütün bunlardan sonra içinizde Attila’nın nasıl ve kaç tabuta, nereye ve ne şekilde gömüldüğünü, defin esnasında orada bulunanların akıbetlerini merak ediyorsanız, kitabı esaslıca okumanızı tavsiye ederim. Bu arada bizim kültürümüzü, bize en iyi anlatanlardan biri olması sebebiyle Edward Tryjarski’ye ayrıca teşekkür etmeyi unutmuyorum.


Adnan ŞERİFOĞLU


KAYNAK: http://indigodergisi.com/2012/07/turklerde-olum-kulturu-2/



Kün-Ay

16 Temmuz 2012 Pazartesi


KÜN(güneş) ve EKİ(EYKİ-ay, tamamlayıcısı) gökten yere, BUĞ’u takdis için inmişlerdir. Resmin sağ alt tarafında (saçlı iki insan figürü halinde) bulunmaktadırlar. BUĞ’a (bey) BU’luk (han) ünvanı vereceklerdir. Böyle bir ünvana sahip olan kişi, halkına bir kul gibi hizmet etmek zorundadır.
Bu zorunluluk, 1) bir GÖREV, ve 2) bir YETKİ’dir, aynı zamanda 3) KUTSAL’dır! Bu yüzden ünvan, ancak TAKDİS-KUTSAMA töreni ile verilir.
Dikkat edilirse, iki tane GÜNEŞ ve AY var…. Bir çifti yukarda, GÖK’te, diğer çift YER’e inmiş, insanların arasında ve baş tarafta… KUR’AN’da “İKİ doğunun, İKİ batının ALLAH’ı” şeklinde bir ifade geçer ki, buradaki hem GÖK’te, hem YER’de GÜN-AY olmasını hatırlatır.
BUĞ’a YETKİ verilmesi KÜN’deki ÜÇ HASSA ile mümkün. Bu da GÖK’teki KÜN’ün başındaki BENEKLİ ÜÇ HALKA ile gösterilmiş. Ayrıca ÜÇ HAYVAN’la bağlantı kuruyor… Bunu da İKİ KOL, BİR BACAK ile yapıyor… gene ÜÇ!… “ÜÇ” kelimesi en yüksek yeri gösterdiği gibi, aynı zamanda 3 sayısını da belirtir.
GÖK’teki KÜN’ün (GÜNEŞ) yanındaki AYTEN-TENRİSİ (AY) ise EKİ (iki) niteliği taşımaktadır. Bunu başının etrafındaki ÇİZGİLİ HALKA ve BENEKLİ HALKA ile görüyoruz. Ayrıca İKİ HAYVAN, her birinde BİR KOL, BİR AYAK, toplam İKİ KOL, İKİ AYAK var.
Bir durup düşünürseniz, KAYA RESMİ’nin ÜST KISMI’ndaki İKİ FİGÜR’den (dualite) birinde hep ÜÇ, diğerinde de hep İKİ olmasını TESADÜF’le izah etmek, mümkün değildir. Zamanımızdan 10.000 yıl önce bu KAYA RESMİ’ni çizen ORTA ASYA İNSANI, bir şeyleri SEMBOLİK halde dile getirmiş, anlatmıştır.
Devam ediyoruz… AY’ın SOL elinde İKİ PARMAK, SAĞ elinde BİR PARMAK, ki, BU’ya (HAN-HÜKÜM SAHİBİ, ve TEK, BİR) işarettir. Toplam gene ÜÇ eder. KEÇİ( Dağ Keçisi) ve İT ona ait hayvanlardır. DAĞ KEÇİSİ, yükseklere tırmanır, TANRI’YA HABER götürür. İT ise MUHAFIZ’dır.
KÜN TANRISI’nın hayvanları ise İNEK ve YOLBARS’tır (KAPLAN). Yaratıcılığının sembolü “doğum vaziyetindeki ile keçi”dir, keçinin arkasındaki DÖRT ÇİZGİ bunu gösterir. Bu sayı TOĞ-UR, TÖR-ET, TÖRT aşamalarından geçerek bugünkü haline ulaşmıştır. TOĞ-UR(AN) KADIN, TÖR-ET(ER), yani TÖR denilen, evin en mutena köşesine oturur.
Burada KÜN TANRISI, AY TANRISI denince sanki TEK TANRI kavramından ayrıldığımız düşünülebilir. Ancak meseleye ALLAH’ın CELÂL ve CEMÂL sıfatları gibi bakmak gerekir. Yani ortada ikinci bir tanrı yoktur, “tanrı” denilse bile!.. tek TANRI’nın yansımasıdır. Zaten AY da GÜNEŞ’ten aldığı ışığı yansıtır, GÜNEŞ’in yüzünü (CEMÂL) gösteren aynasıdır.
Uygulanan EZ ED A EM, yani TAKDİS MERASİMİ’dir. EZ-takdis, ED-etme, yaratma, EM-duruş demektir. Hepsini birleştirince TAKDİS ETME MERASİMİ tamlaması elde edilir. Bunu ayrıca sağ alttaki KÜN ve AY figürlerinin YEDİ YALKIN’dan oluşan saçlarından, ELİ BELİNDE duruştan anlıyoruz Bu EM pozisyonudur. Dünyada HAYAT’ın mümkün olduğunu, ve bunun GÖK’le ilişkisini gösterir.
PROTO-TÜRKÇE’de ALT kelimesi “temsilci” demektir. 6 çizgi veya 6 noktayla ifade edilir. EKİ (AY) bu töreni TANRI adına yönettiğinden, TEMSİLCİ durumundadır.
Dikkat edilirse, AY’ın başında 6 YALKIN bulunduğu, KÜN’ün başındaki 7 YALKIN’dan birinin AY’ın başına uzanarak 7.yi tamamladığı görülür. Bunun çok derin mânâları vardır.
Diğer ÜÇ figürün tek kollarını havaya kaldırmış olması, GÖK’ü işaret ettiklerini, KUDRET’i GÖK’ten aldıklarını, belki de ŞÜKÜR ettiklerini gösterir.
Bu merasimin gerçekleşmesi için BUĞ’un eşinin de merasimde bulunması gerekir. Yani eşli olmayan, evli olmayan olgunluğa ulaşmış sayılmaz. HATUN’suz BUĞ (BEY) HAN olamaz!.. Bu da PROTO-TÜRKLER’de kadına verilen önemi gösterir.
GÖK’ten yere inmiş olan KÜN ve eşi AY, BUĞ’u YILAN ile takdis ederler. Çünkü YILAN, BU-OĞ-A (BOĞA) sıfatını taşımaktadır. BU (BUĞ- han, kral, yüce kişi) , OĞ (güneş, kutsal, şeref) A (artikel)… hepsini birlikte tercüme edersek YÜCE GÜNEŞ olur ki, YÜCE TANRI demektir. TANRI’nın kudreti GÖK’ten YER’e döne döne iner, bu da kıvrılan YILAN kavramı ile verilmiştir. . Resimde HALAY çeker gibi elele tutuşmuş YEDİ KİŞİ hareketleri ile YILAN’ı sembolize ederler. YILAN’ın kuyruğu ile BUĞ’a değiyor olması da ayrı bir mânâ taşır.
Demek ki TÜRKLER’in BEY’i, bu TEKDİS MERASİMİ ile YÜCE HAN olmuştur. HAN sembolü “1”dir. EZ EDİ (takdis edilmiş) olmanın sembolü “7”dir. BU EZ EDİ (YÜCE HAN) tahtına, veya postuna BU EKİ A (eşi HATUN) ile oturacak ve halkına hizmet edecektir.
Bir KAYA RESMİ’nde yer alan 10.000 yıllık törenden bugüne yansıyan o kadar çok şey vardır ki!.. Ama biz HALI ve KİLİMLER’de hergün karşımıza çıkan ELİ BELİNDE figürünü, ve döne döne HALAY çekilen MİLLİ OYUNLAR’ımızı hatırlatmakla yetinelim. EM (ELİ BELİNDE) bugün dahi motif olarak İM diye anılır.
Ama KAYA RESMİ’nin anlattıkları bitmedi… KÜN’ün başında 3 DAİRE … En dışardaki halkada 19 BENEK var!.. US-yüce kat, 3 DAİRE-yüce kat tarafından (görev, yetki, ve kutsallık) dalga dalga yayılıyor.
ONDOKUZ kelimesi OT OĞ EZ ON kelimelerinin sıkışmasından oluşmuştur. OT-OĞUZ-ON, TOĞUZ ON, ON TOĞUZ, ONDOKUZ… ON(halkının) OT-OĞ-EZ (kutsal GÜNEŞ TANRISI)
İşte TANRI’yı sembolize eden GÜNEŞ’in etrafındaki KUTSAL halkalara konulan bu 19 BENEK bu figürü diğerlerinden kesin olarak ayırıyor.
İşin enteresan yanı, 10.000 yıl öncesine ait bu 19 SAYISI, M.S. 600’lerde karşımıza KUR’AN-I KERİM içinde 19 MUCİZESİ olarak çıkıyor!..
İkinci halkada 17 BENEK var… EZ ED A ON kelimeleri birbirine kaynaşarak EZ-EDA-ON, CEDİ ON , ON CEDİ (şimdiki KAZAK-KIRGIZ telâffuzu), ve ONYEDİ… Yani EZ EDİ (takdis edilmiş, kutsal) ON(halkı için) …
En iç halkada 11 BENEK var… BU ER ON kelimeleri sıkışarak BİR ON, sonra da ONBİR olmuştur. BİR (HAN’ın özelliği, tek)… ON (halkına), yani ON halkına HAN (olmak üzere)…
İki ucu bitişmiş çizgi halindeki kafa dairesi EM’dir. UÇ-EM (takdis eden, takdis olunan)
Biz buradan iki mânâ çıkartıyoruz. Birincisi TAKDİS EDEN TANRI açısından. İkincisi ise TAKDİS OLUNAN BEY açısından…
Bu sembol bütün insanların yaratıcı TANRI açısından bakınca, “BEN, YÜCE GÜNEŞ TANRISI, KUTSIYARAK YARATTIĞIM ON HAKININ BEYİNİ TAKDİS EDERİM, ONU SİZE HİZMETLE GÖREVLENDİRİR, ÜSTÜN YETKİLER VERİRİM” anlamına gelir. TEK ve YÜCE TANRI’nın sembolü olan GÜNEŞ, insanların üzerinde ve onlara hâkimdir.
TANRI tarafından kutsanan BEY açısından ele alırsak, BEY ve HATUN’u halkın üzerindedir ve bu sembol “BEN YÜCE GÜNEŞ TANRISI TARAFINDAN KUTSANMIŞ ON HALKININ TAKDİS EDİLMİŞ, GÖREVLENDİRİLMİŞ BEYİYİM,” anlamına gelir.
AY TANRISI figürüne gelince, onun başında ÇİZGİLİ İKİ DAİRE, ve dışta 17 BENEK vardır. Tümünü ele alırsak, US (GÜNEŞ TANRISI), EZ ED A ON (17 benek), EK A (iki daire), EZ AD A ON ( çizgilerle ayrılmış 17 halka boşluğu), EK A (2., 2 parka, 2 hayvan) kelime ve sembollerini görürüz.
Bunu da gene iki ayrı şekilde açıklamak mümkündür. Birincisi, “BEN YÜCE TANRI’NIN ON HALKINI TAKDİS EDEN HAYIR SAHİBİYİM,” yani “TANRI’nın RAHMAN (veya RAHİM) vasfıyım” anlamına gelir.
İkincisi, HATUN açısındandır. “BEN YUCE KATIN KUTSADIĞI ON HALKININ BEY EŞİYİM, BEYİN KUDRETİ YANISIRA HAYIR SAHİBİ, MERHAMET SAHİBİYİM” anlamına gelir.
Sonuç olarak, KAYA RESMİ’nde KÜN-EKİ’nin (GÜNEŞ ve AY) YÜCE TANRI adına ON HALKI’nın BEY’ini takdis ettiğini görüyoruz. Ancak TEK ve YÜCE TANRI’nın resmi yoktur bu konfigurasyonda. Onun KUDRET’inin, YARATICI vasfının, ve RAHMET’inin, yani CELÂL ve CEMÂL sıfatının sembolize edilmiş haliyle karşı karşıyayız.
PROTO-TÜRKLER Yüce YARADAN için bir yer tayin etmemişlerdir. O’na TANRI, demiş, YARADAN sıfatı dışındaki özelliklerini ESİS kelimesi ile ifade etmiştir. YER TANRI, GÖK TANRI, AY TENRİSİ, KÜN TENRİSİ gibi ifadeler hep bu TEK TANRI’nın belirli özelliklerini ifade için kullanılmıştır… Bunu, binlerce “tanrı”sı olan HİNDUİZM ve BUDİZM’de de görüyoruz.
HAN’ın yanında HATUN’u ifade eden BU EKİ A kelimeleri zamanla BEGİK, BİKE şekline dönüşmüş, KRALİÇE anlamına kullanılmış, SANSKRİTÇE’ye , oradan URDUCA ve başka dillere BEGÜM olarak geçmiştir.


Kaynak: http://uqusturk.wordpress.com/2012/01/31/kun-ay/

“ANADOLU” ADININ KÖKENİ: KIRMIZI EBE TÜRBESİ

13 Haziran 2012 Çarşamba
 Taşlıca Köyü tarihi 1100′lü yıllara dayanan bir geçmişe sahiptir. 


Köyde bulunan iki türbeden biri olan Kırmızı Ebe Türbesinde medfun bulunan kişinin, Bacıyan-ı Rum erenlerinden olduğu ve Selçuklu Sultanı Alaadin Keykubat tarafından kendisine bu köyün yurtluk olarak verildiği tarih kayıtlarında mevcuttur.


Köyün adı önceden Taşlı Şeyhler iken daha sonra Taşlı Şıhlar’a dönüşmüş Cumhuriyet ile birlikte de Taşlıca şeklini almıştır.
Anadolu’nun Türk ülkesi haline gelmesinde büyük emeği geçen Horasan erenlerinden Oruç Gazi ve Kırmızı Ebe, Türk ordularından önce gelerek Diyar-ı Rum olarak bilinen bu topraklara yerleşmişler. Taşlıca Köyü’nde her yıl ziyaretçi akınına uğrayan Oruç Gazi ve Kırmızı Ebe türbelerinin yanı sıra Yalak Taşı ve Gelin Kayası bulunuyor. Köyün en önemli özelliklerinden biri ise, burada bulunan her kaya ve taşın bin yılları aşan bir hikâyesinin olması. Bu toprakları İslamlaştırmak ve Türkleştirmek için kendisinden önce başlatılan “gaza” seferlerini devam ettiren Selçuklu Sultanı Alaaddin Keykubat (/h.617-634/m.1220-1237) sıcak bir yaz günü ordusuyla Yabanabad (Kızılcahamam) kazasına bağlı Taşlı Şeyhler Köyü’nde konaklar. Köy Horasan Erenleri veya Gaziyan-ı Rum’un merkezlerinden biridir. Ancak onlar gazaya çıktıklarından köyde Bacıyan-ı Rum (Rum Bacıları) temsilcilerinden “Kırmızı Ebe” (Kırgız Ebe diye de geçer) adında bir kadın eren vardır.
Koca Sultan’ın ordusunu ağırlamak, zaten uzun yıllardır Bizans Hıristiyanları ile savaştıklarından fakr-u zaruret içinde bulunan köylüler için kolay değildir. Onları “nasıl ağırlayacakları telaşı” almışken, sırtında yetim yavrusu Oruç sarılı olduğu halde Kırmızı Ebe elinde bir helke(bakraç) ayranla çıkagelir. Kocası gazalarda şehit olan bu cefakar nur yüzlü ananın içinden, “hem yetim yavrusuna babasının gaza arkadaşlarını göstermek hem de onların içlerini soğuk bir ayranla da olsa serinletmek” gibi karışık duygular geçmiştir.
“Çam sakızı çoban armağanı” kabilinden, meşelerin arasındaki konaklama yerinde bulunan küçük bir taş oluğa elindeki bakraç ayranı döker ve başına oturur. Ordunun bütün neferleri sırayla gelip hem içerler hem de mataralarını doldururlar. Fakat bir bakraç ayran koca orduya yeter de artar bile. Dedik ya bu ana sıradan birisi değildir. Bacıyan-ı Rum’dan gönül ehlinden, tasavvuf ehlindendir. Bu olayda, Allah ona, “keramet” dediğimiz olağanüstü durumu ihsan eder.
Askerler ayranı içerken ve mataralarını doldururken Kırmızı Ebe ile aralarında devamlı şu ikili konuşma geçer:
-Doldurun Gazilerim,
-Doldur Ana,
-Doldurun yavrularım,
-Ana, dolu,
İhtiyar ananın oluğunu daima dolu gören askerler “ANA DOLU” diyerek buz gibi ayranla Ağustos’un kavurucu sıcağında serinlerler.
Bu esnada askerlerin içini bir de şu duygu ve düşünce kaplamıştır: “Bu ülke, askerine sahip çıkacak, onu her yerde bir bakraç ayranıyla da olsa serinletecek ve Allah yolunda gazaya hazırlayacak “ANALARLA DOLU”.
Derler ki, işte o günden sonra bu topraklara “ANADOLU” dene gelmiştir.
Bütün bir orduya bir bakraç ayranın yetmesini otağından şaşkınlıkla seyreden Sultan Alaaddin bu kutlu anayı hürmetle huzuruna davet eder. Kadının yüzündeki nur, taşıdığı heybe ve vakar karşısındakini etkileyecek kadar muhteşemdir. Sultan sıradan bir durumla karşı karşıya olmadığının farkındadır. Kırmızı Ebe ile arasında şu konuşma geçer
-Dile benden ne dilersen Ebe!
-Sağlığını dilerim Sultanım, Allah sizi başımızdan eksik etmesin!
Bu asil cevap karşısında irkilen, iyice duygulanan Alaaddin Keykubat ısrarla teklifini tekrarlar. Bu ısrar karşısında Kırmızı Ebe şöyle der:

-Sultanım! Şu kucağımdaki yetim yavrum Oruç için biraz yiyecek ve büyüdüğünde babası gibi kafire karşı gaza yapması için ona hayır duanızı dilerim.


Bunun üzerine Sultan;

-Bu topraklar sana ve oğluna yurtluk ve ocaklık ola; buraya atlılar (vergi tahsildarları) uğramaya” diye ferman buyurup Kırmızı Ebe’ye bir ber-at verir.
Bu fermana uygun olarak Taşlı Şeyhler köyü Oruç Gazi’ye vakfedilmiş olur. Oruç Gazi de XIII.yüzyılda bölgenin İslamlaşması ve Türkleşmesi için 90 yaşına kadar gaza yapar ve sonunda şehit düşer. Vasiyeti üzerine cenazesi köye getirilip köyün alt başındaki mezarlığa defin edilir. Ana, Kırmızı Ebe’nin türbesi de köyün üst başındadır. Şimdi ebedi istirahatgahlarında yatan bu ana-oğul Anadolu erenleri sanki iki taraftan köylerinin korur gibidirler.

Taşlı Şeyhler, Oruç Gazi ve ahfadı tarafından yüzyıllarca yurtluk 
olarak iskan edilmemiştir. Köyün sosyo-ekonomik ve kültürel statüsü 
Osmanlı Devleti zamanında da değişmemiş görünüyor. 

Celali isyanlarının Anadolu’nun sosyo-ekonomik yapısını tehdit ettiği 17. ve 18. yüzyıllarda Taşlı Şeyhler Köyü’ne saldırmış ve çevreden toprak talebinde bulunmuştur. 

Bu durumu köylüler mahkeme huzurunda 15.c.Evvel 1141/Ekim 1729’da 
“Ecdadımız Oruç Gazi Sultan’a, Sultan Alaaddin Rahmetullah Hazretleri bir çiftlik yer vakf edip o zamandan beri tasarruf eylediğimiz topraklar” diye savunmuşlar dava lehlerine sonuçlanmıştır.

Taşlı Şeyhler Köyü’nden vergi alınmaması uygulamanın yüzyılımızın birinci çeyreğine kadar devam ettiği köyün yaşlılarınca belirtilmektedir. Ancak Cumhuriyetin siyasi, sosyal ve ekonomik düzenlemeleri çerçevesinde vergi muafiyeti kaldırılmıştır.
Eski adıyla Taşlı Şeyhler, yeni adıyla Taşlıca Köyü’nün Bahattin Özdemir’in müracaatı ile tarihi önemini göz önünde bulunduran Kültür Bakanlığı, Ankara Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu’nun 12.11.1991 gün ve 2059 sayılı kararıyla köyü tekrar koruma altına almıştır. Kararın metni şöyledir: Ankara ili Kızılcahamam Taşlıca Köyü’nde bulunan Oruç Gazi Sultan Türbesi, Kırmızı Ebe Türbesi, Ayrantaşı ve Gelin Kayası’nın 2863 ve 3386 sayılı yasalar kapsamına giren taşınmaz kültür varlığı özelliği gösterdiğinden tesciline karar verildi.”
Kaynak: Prof.Dr. Seyfettin Erşahin, Tarihte ve Günümüzde Kızılcahamam-Çamlıdere Yöresi Ankara 1997
Vikipedi ansiklopedisi

Ayran Taşı:
Askerlerin ayran içtiği taş yalak (Ayran Taşı) , köyün üst başındaki, Koru’nun Önü denilen mezarlık içindedir. 2001 de türbelerin restoresi sırasında bu Ayran Taşı da kafes içine alınmış yanına da yukarıdaki olayı anlatan bir kitabe dikilmiştir. Köye ziyarete gelenler, türbe ve Gelin kayası ile beraber bu taş yalağı da görmeden gitmezler ve dilek tutarak, yanındaki bodur alıç ağacının dallarına bez bağlarlar.

Oruç Gazi Türbesi:
Kırmızı Ebe’nin oğlu olan Oruç Gazi’nin türbesi köyün batı ucundaki diğer mezarlığın içinde bulunur. Türbede Oruç Gazi’ den başka onun ailesine ait olduğu sanılan üç mezar daha vardır. Eski ve virane haldeki türbe, 2001 yılında klasik Selçuklu tarzında restore edilmiştir.

Gelin kayası:
Köyün güneyinde bir tepededir. Uzaktan bakınca gerçekten at üzerindeki bir gelin görünümündedir. Yanında gelinin sacayağı, odası, merdiveni ve vurulduğunda davul gibi ses çıkardığından, taş olan davulcunun davulu olduğu söylenen taşlar vardır. Düğünlerde davul çalmama adetinin, geçmiş ûlemanın eğlencede aşırıya kaçılmaması için koyduğu bir müeyyide veya Bizans devrinden kalma bir efsane olması muhtemeldir. Taşlıca köylüleri, bu “ davul çalmama” adetine asırlarca uymuşlardır. Geçmişte, civar köylerden bazılarının, buna inanmayıp davul çaldıkları, ancak felç olup yatağa düştükleri anlatılıyor.

NOT: Fotoğraflar (gezenbilir.com) dan alınmıştır. Teşekkürler

HAZIRLAYAN: YILMAZ KARAHAN