SATRANCIN ATASI TÜRK OYUNU MANGALA

26 Mayıs 2011 Perşembe
Tarihi araştırmalar bu oyunun Sakalar, Hunlar ve Göktürkler döneminde oynandığını göstermektedir.


Dünyada “Coffee House” kültürünün temelleri 1554 yılında İstanbul’da atılmış; İstanbul’dan sonra günümüz Avrupa’sında kahve kültürünün izleri 1650 yılından itibaren, bizden 96 yıl sonra görülmeye başlanmıştır. Günümüze, bu güçlü temellerin atıldığı dönemin kahve kültürünü yansıtan sadece iki adet görsel kaynak miras kalmıştır. İki kaynak da İstanbul’da resmedilmiştir. Mangala oyunu, iki görsel kaynakta da bulunan oyunlardan birisidir.


Mangala, tarih boyunca kumar amaçlı olarak oynanmamıştır. Ülkemize gelen yabancı seyyahlar, Türklerin bu oyunu saatlerce hiç tartışmadan zevkle oynadıklarını ve asla parayla oynamadıklarını seyahatnamelerinde anlatmışlardır.


Dünyanın farklı ülkelerinde mankala oyunları oynanmaktadır ancak Mangala’yı diğer mankala oyunlarından ayıran kimi özellikler vardır. Diğer mankala türlerinde taşlar genelde “tohum” adını almakta, taşları hareket ettirme ise “tohum saçma” olarak ifade edilmektedir. Bu da o kültürlerin ziraatçı bir toplum olduklarını göstermektedir. Oysa Türk Mangala’sında taşlar “asker” olarak görülmektedir; bu da oyunun bir çiftçilik oyunu değil, savaş oyunu olduğunu ortaya koymaktadır.


Türk Mangala’sının bir diğer farkı ise alınan taşların bir tanesinin kendi otağına, yani çukuruna bırakılmasıdır. Diğer mankala oyunlarında kendi çukuruna taş bırakma olayı yoktur. Mangala’da kendi çukuruna bir taş bırakma kuralı, Türk sosyal hayatındaki baba ocağına sahip çıkma geleneğinin bir tezahürüdür. Taş kazanmak için rakibin taşlarını çift yapma kuralı ise Türk inanç ve devlet sistemi tarihindeki ikili anlayışı sembolize etmekte ve Türklerin geleneksel dünya görüşüne uygun düşmektedir. Eski Türklerin göğü baba, yeri ana olarak kabul etmesini; Türk devlet sistemindeki töles-sol ve tardus-sağ ile idare yapıdaki yabgu ve şad sistemi gibi çiftleri bu duruma örnek gösterebiliriz.


Kültür ve Turizm Bakanlığı, Mangala’nın kültürümüzün köklü bir başlığı olduğunu, oyunun genç kuşaklara tanıtılmasının, yaygınlaştırılmasının yararlı olacağını, kültürel ve turistik alanlarda ülkemizin tanıtımına katkı sağlayacağını bildirmiştir.


Mangala’nın çağdaşı olduğu diğer oyunlardan farkı , dağdaki çobandan, 70 yaşında ki bilgine, İstanbul’da sarayda ki Hanım Sultandan, 5 yaşında ki çocuğa kadar her yaştan ve kültürden insanın oynayabilmesidir.

Araştırmacı Philip Townshend’e göre bir toplumda, insanlarda en çok beğenilen ve örnek alınan niteliklerden şu yedisi Mangala oyunuyla ilgilidir:1-Kurnazlık 2-Uyanıklık 3-Önceden görme 4-Esneklik 5-Direnme 6-Sağgörü 7-Bellek.


MANGALA OYUNU NASIL OYNANIR?


Mangala Türk Zeka ve Strateji Oyunu iki kişi ile oynanır. Oyun tahtası üzerinde karşılıklı 6’şar adet olmak üzere 12 küçük kuyu ve her oyuncunun taşlarını toplayacağı birer büyük hazine bulunmaktadır.

Mangala Oyunu 48 taş ile oynanır.


Oyuncular 48 taşı her bir kuyuya 4’er adet olmak üzere dağıtırlar. Oyunda her oyuncunun önünde bulunan yan yana 6 küçük kuyu, o oyuncunun bölgesidir. Karşısında bulunan 6 küçük kuyu rakibinin bölgesidir. Oyuncular hazinelerinde en fazla taşı biriktirmeye çalışırlar. Oyun sonunda en çok taşı toplayan oyuncu oyun setini kazanmış olur. Oyuna kura ile başlanır. Oyunda 4 ana temel kural vardır.


1- Kura neticesinde başlama hakkı kazanan oyuncu kendi bölgesinde istediği kuyudan 4 adet taşı alır. Bir adet taşı aldığı kuyuya bırakıp saatin tersi yönünde, yani sağa doğru her bir kuyuya birer adet taş bırakarak elindeki taşlar bitene kadar dağıtır. Elindeki son taş hazinesine denk gelirse, oyuncu tekrar oynama hakkına sahip olur. Oyuncunun kuyusunda tek taş varsa, sırası geldiğinde bu taşı sağındaki kuyuya taşıyabilir. Hamle sırası rakibine geçer.


Her seferinde oyuncunun elinde kalan son taş oyunun kaderini belirler.


2- Hamle sırası gelen oyuncu kendi kuyusundan aldığı taşları dağıtırken elinde taş kaldıysa, rakibinin bölgesindeki kuyulara da taş bırakmaya devam eder. Oyuncunun elindeki son taş, rakibinin bölgesinde denk geldiği kuyudaki taşların sayısını çift sayı yaparsa (2,4,6,8 gibi) oyuncu u kuyuda yer alan tüm taşların sahibi olur ve onları kendi hazinesine koyar. Hamle sırası rakibine geçer.


3- Oyuncu taşları dağıtırken elinde kalan son taş, yine kendi bölgesinde yer alan boş bir kuyuya denk gelirse ve boş kuyunun karşısındaki kuyuda da rakibine ait taş varsa hem rakibinin kuyusundaki taşları alır, hem de kendi boş kuyusuna bıraktığı taşı alıp hazinesine koyar. Hamle sırası rakibine geçer.


4- Oyunculardan herhangi birinin bölgesinde yer alan taşlar bittiğinde oyun seti biter. Oyunda kendi bölgesinde taşlarını ilk bitiren oyuncu, rakibinin bölgesinde bulunan tüm taşları da kazanır. Dolayısıyla, oyunun dinamiği son ana kadar hiç düşmez.


Mangala Oyunu 5 set olarak oynanır.


Oyunu kazanan oyuncu (1) puan, kaybeden (0) puan ve berabere bitiren oyuncular yarım (0,5) puan alır.

MANGALA’NIN TÜRK ZEKÂ OYUNLARI VE SATRANÇ’LA ORTAK ÖZELLİKLERİ

Türklere ait Mangala oyununun, ortak noktalarına bakıldığında, diğer Türk Zekâ Oyunları ve Satranç ile akrabalığı olduğu görülmektedir. Bu da bizi, gelişmiş bir zekâ oyunu olan Satranç’ın bir Türk oyunu olabileceği düşüncesine ulaştırmaktadır. “Bu da nerden çıktı?” denilebilir. Bu yüzden konuyu biraz açmak istiyoruz.


Milletimiz yeni bir keşif yaptığında eskisini hemen bir kenara atmıyor. Onu da hatırasına hürmeten yaşatıyor. Milletimizin bu hasleti, gerek Mangala, gerekse diğer oyunlarımızda görülmektedir. Oyunların hem geliştirilmiş hallerinin, hem de kendilerinin var olmaya devam etmesi kültürel zenginliğimizin tabii bir sonucudur. Bir oyun türünde bu kadar alt çeşidin bulunmasının sebebi ise ayrıca araştırılmalıdır, diye düşünüyoruz. Bugünkü bilgilerimize göre, incelediğimiz yüzden fazla Mangala oyunundan hangisinin diğerinden daha önce oynanmaya başladığını bilemiyoruz. Hâlbuki 3 Taş, 9 Taş, 12 Taş oyunlarında bu gelişmeyi kabaca takip edebiliriz.


Mangala oyununun dünyanın ilk zekâ oyunu kabul edilen Satranç’tan önce oynandığı, Kazakistan’daki Almatı Dastarbası Dokuz Kumalak Kayası buluntusu ile sabittir. Diğer Türk Zekâ Oyunlarından önce mi oynanmıştır, bunu da bilemiyoruz.

Mangala oyununun bugün oynandığı ülkeler, bölgeler, oyunun çeşitleri, yayılma alanları, oyunun Kös, Dama ve Satranç oyunuyla birlikte aynı kültür çevresinde geliştiğini ve dünyaya dağıldığını düşündürtmektedir.

Mangala’nın Kös, Dama, Küşte veya Kuşta, Satıra ve Satranç’la ortak yönlerine bakıldığında görülen ilk husus, bu oyunların birbirinin devamı olduğudur. Bu oyunlar, birbirinin geliştirilmiş halidir. Oyunlar, ana aileleri ve alt çeşitleriyle diğer oyunlardan etkilenmiş, gelişim ve değişim dönemlerinde onlardan aldıklarını hazmetmişlerdir. Bu bakımdan Satrançtan bahsederken, bir tek oyunun gelişmiş halinden değil, birkaç oyunun özelliklerinden yararlanarak gelişmiş bir oyundan bahsedebiliyoruz. Kanaatimizce Aşık veya diğer taş oyunlarının, zamanla çağdaşı diğer Türk Oyunlarından da özellikler alarak Kös, Dama, Mangala, Satıra (Satrancın benzeri bu oyunda oyuncular sosyal tabakayı temsil etmektedir) ve daha sonra da hakanların ve yüksek tabakanın oynadığı bir oyun olan Satranç haline dönüşmüştür. Satranç ile Mangala’nın şaşırtıcı derecede benzerlikleri görülür. Bu benzerlik, bugüne kadar Satranç’la daha başka bir oyun arasında, mesela Eski Mısırda oynanan ve Satranç’ın atası olarak nitelenen Senet oyunu arasında kurulamamıştır.


Mangala’daki şu özellikler satrançta da vardır:


Zekâ oyunudur.


Taktik, gelecek oyunları uzağı görme, rakibi takip etme, oyununu bozma, şaşırtma gibi unsurları içeren bir savaş oyunudur.


Evlerde ve ortak sosyal mekânlarda oynanır.


Oynayanlarda zekâ gelişimi sağlar.


Avuca saklanan taşı bilen oyuna başlar.


Oyuna ilk başlayan, oyun kurucu olarak daha iyi bir konum elde eder.


Taşlar renklidir.


Düşünmeye izin verilir.


Oyuna karışmaya izin verilmez.


Oyunda şansın yeri yoktur.


Eline aldığı taşı geri bırakamaz.


Özel güçleri olan taşlar vardır; Dede’nin olduğu kuyuya kimse dokunamaz.


Sıradan güçteki taşlar, bazı durumlarda özel taş haline gelir.


Birden fazla taşı özel konumdaki taş olabilir.


Oyunda farklı yönlere oynamak mümkündür. Ülkemizde sağdan sola veya soldan sağa oynanan çeşitleri olduğu gibi her iki yöne oynanabilen çeşitleri vardır.


Birçok türünde sağ ve sol köşedeki haneler, kuyular kale olarak görülür.


Oyunun geneli ve oyuncular askeri sistemi temsil eder (Ordu-Millet düşüncesi). Milletimiz, bir sıra karşılıklı dizilmiş kuyulara kale, hane veya ev, kuyulara konulan taşlara da asker, çocuk vb. gözüyle bakmıştır. Arap âlemindeki Mankala-Min Kale veya Bin Kale- adlandırmasının bu anlayıştan kaynaklandığı tahmin edilebilir.
Kuyulara kale denildiği gibi taşlara asker de denilir.


Oyunun felsefesi Türk Devlet ve Aile sistemiyle ilgilidir.


Kuyulardaki taşların belli bir sayıya gelince ele geçirilmesi söz konusu olduğu için bu hedefe yönelik (Satrançta Şah ve Vezir için hamle yapılması gibi) hamle yapılır.


Rakibin ikaz edilmesi söz konusudur.


Hane oyununda Piç Taş ve Kemik gibi özel taşlar vardır ve Piç Taş’ı (satrançtaki şah gibi) alan oyunu kazanır.


Eşitlik durumuna Pat oldu denir.


İkiden çok kişiyle oynanan türlerinde ortaya çıkan tablo Satranç tahtasına benzer.


Satrançla ilgili bilgilerimizi hatırlayalım: Kaynaklarda 4000 yıl öncesinden Mısır piramitlerinde oyunla ilgili bilgiler bulunduğu, Çin’de, Mezopotamya ve Anadolu’da oynandığı, M.S. 3-4.yy.da Hindistan’da oyuna Çaturanga denildiği, ilk yazılı belgelerin orada olduğu, sonra İran’a, Araplara, Endülüslülere, İspanya üzerinden Avrupa’ya yayıldığı kayıtlıdır. Mısır piramitlerindeki oyun Senet Oyunu’dur ve satrançla iki kişi oynanması, tahtası ve taş şekilleri dışında bir benzerliği yoktur.(Resim 11) Araştırmamıza rağmen Hint belgelerini henüz göremedik.


Piramitlerde bulunan Senet Oyunu


Kilise, 1061 yılında Satrancı İslâm kültürünün bir parçası olarak ilan etmiş ve oynayanları aforoz etmiştir. Hülasa Türk kamuoyu bu oyunu Hint kökenli bir oyun olarak bilmektedir. Oyunda Fil’in bulunması, nedense bizi farklı bir köken var mı diye düşünmekten ruhi olarak alıkoymuştur. Hâlbuki oyuna Fil’in girmesi 1200 yıllarına rastlamaktadır. İngilizlerin Hindistan’daki sömürge yönetimi döneminde Atlı Polo ve benzer oyunlar gibi bu oyunu da sevip ülkelerine taşıdıklarını belki duymuşuzdur ama Şah-Mat, Küşte veya Kuşta, olarak da bilinen Satranç’ın kökenini milletimizde aramak aklımıza gelmemiştir. Oyunun Türkler tarafından Altay’da şekillendirildiği, geliştirildiği, Altay’daki adının Satıra olduğu ülkemizde pek bilinmez. Türkler tarafından Hindistan’a götürüldüğü, Türkler araştırmayınca oyunun kökeninin kamuoyunun dikkatinden çıkarıldığını ve başkalarına mal edildiğini bilmeyiz. Hâlbuki Batı’da icat edilen ilk Satranç makinesinin adı “The Turk”dür. Hakkında yüzlerce makale, kitap ve film vardır. Bu mekanik makinenin yapılmış resimleri elimizde bulunmaktadır. Osmanlı kıyafeti giymiş bir satranç oyuncusu bir masa şeklindeki makinenin bir tarafında haşmetle oturmaktadır. (Resim 12) The Türk’le Elizabeth ve Napoleon da satranç oynamıştır. Sadece bu fotoğraf bile oyunun kökeni hakkında bize yeterince bilgi vermektedir. Aklımızda bulunması gereken nokta şudur: Oyunun kökeni konusunda henüz bir netlik yoktur.


Karl Gottlieb von Windisch’in 1784 tarihli Inanimate Reason adlı kitabından Türk makinesiyle ilgili gravürü

Atalarımızın, birbirine benzeyen oyun ve malzemelerinden sıkıldığını, zamanla bunları geliştirerek, her taşın şeklini farklılaştırdıklarını, önceleri bir yönde taşları oynarken daha sonra farklı yönlerde oynamaya başladıklarını, taş sayısını azaltıp çoğaltarak yüzlerce deneme yaptıklarını, sonra onlarca taşla oynadıkları oyunu daha az ve farklı güçteki taşlarla oynamaya başladıklarını, bazı taşları daha önemli hale getirip, olağanüstü güçler yüklediklerini, oyunu zorlaştırdıklarını, en önemli taş alındığında oyunu bitirecek şekle dönüştürdüklerini, düşünüyoruz. Mangala’yı daha zevkli hale getirmek için zorlaştırma (Kuyu, taş sayılarının artması, yön değişiklikleri) çalışmaları bir noktada tıkanınca yeni arayışlar başlamıştır. Bu arayışlar belli durumlar için özel taşların ilavesiyle, bunların çoğaltılması ve oyun tahtasının yarısının özel taş olmasıyla sonuçlanmış ve Altay’da oynanan ilkel Satranç (Satıra) doğmuştur (Resim 12). Satıra’da Hakan, Batır, Asker ve yedek oyun taşları bulunmaktadır. Kanaatimizce Mangala kuyularında biriken çok sayıdaki taşı, daha sade bir şekilde ifade etmek ve durmadan taş dağıtarak vakit kaybetmemek için satrancı bulmuşlar, kültürümüzdeki birçok öğeyi, meselâ kemiği de önce Mangala, sonra Satranç tahtasında yaşatmışlardır. Doğal olarak bu süreç, bilim adamlarımızın, tarihçilerin, arkeologların, halkbilimcilerin, edebiyatçıların himmetine muhtaçtır ve araştırılmalıdır.

Kaynak:

http://www.gelecegedeger.com/
http://9eylulsatranc.biz/


http://tarihimiz.net/v3/Haberler/Kultur-Sanat/SATRANCIN-ATASI-TURK-OYUNU-MANGALA.html

ORTAK KÜLTÜRDE OL SÖZCÜĞÜ

20 Mayıs 2011 Cuma
Maya-Mısır-Asya-Anadolu Ortak Kültürü  12

Maya dilinde Türkçe kökenli birçok sözcük vardır. Bunlardan en çok kullanılan OL kök sözcüğüdür. Maya dilinde OL sözünün anlamı /farkında ol/ veya /bilinçli ol/ şeklindedir. Olmak eylemi onlar için maddi değil manevi bir varoluştur. İnsan kendi isteği ile doğmuyor. Şu halde fiziksel oluşum insanın iradesi dahilinde değil. Ama, manevi oluşum insanın elinde. İnsan iradesi ile ilgili diğer Maya sözcüklerine birkaç örnek vereyim.

  Kimak ol = Mutlu ol, Cah ol = Dikkatli ol, Çakab ol = İradeli ol, Nac ol = Hassas ol, .....vs.

  OL kök sözcüğü irade ifadesi ise, asıl iradenin Tanrı iradesi olduğuna göre OL emri Tanrı emridir. İnsan iradesi cüzi irade, parçanın iradesi, Tanrı iradesi ise külli irade, bütünün iradesi olmaktadır.

  Kur’an-ı Kerim ayetlerinin başında üç tane Arap harfi bulunur. Bunların neden orada oldukları hakkında herhangi bir açıklama yoktur. Bunlar adeta birer şifre gibidirler. Örneğin, E/A, L, M (Elif Lam Mim) harflerinin anlamı nedir? Daha önce söylediğim gibi Elif harfi tekliği ve Allah kavramını simgeler. L ile M harfleri bir arada olunca lam, lem şeklinde okunabilir. Arapça Lam /parlak/ demektir. Lamia adı da parlayan anlamındadır. Lem ise /parlamak/ eylemini belirtir. Mim ise her sözün başına geldiğinde onu maddeleştirir, belirgin hale sokar. Örnekler: Mahkum = Hüküm giymiş olan, Mazlum = Zulüm görmüş olan, Mesela = misal olan, örnek olan, Mizan = vezn olan, tartılan....vs.

  Demek ki, E L M harflerinin gizli anlamı /Allahın ışığı (parlaklığı) belirgin oldu/ şeklinde anlaşılmalıdır. Bu şifrede bir de /Allahın isteği oldu/ anlamı gizlidir. 

Çünkü, ışığın belirgin hale gelmesi istek ile olur. Bu istek de Külli İrade olmaktadır. Elif Lam Mim harfleri bir arada Alem olarak da okunur. Demek ki, görünen alem (evren) Allahın isteği olarak ortaya çıkmış bir ışıktır. Yani, bir enerji paketidir ve büyük patlama ile ortaya çıkmış, parlamıştır.

  Bu yaklaşımda en önemli harf Lam, yani L harfidir. Çünkü Elif ve Mim harflerinin anlamını herkes bilir. Fakat Lam harfinin anlamını bilen çok az insandır. Burada Lam harfinde oluşum, OL emri bulunduğunu belirtmek istedim. Şu halde Lam harfinin gelişimine bakalım.


UL Damgası

  Şekilde Ön-Türk UL damgası görülüyor. Yanında ise Arap abecesindeki Lam harfi var. Orhon abecesindeki L1 harfi UL, LU, AL, LA, IL, LI, OL, LO olarak okunabilir. Bu kök sözcüklerden halen anlamlı olanlar AL ile OL sözleridir.

  Al emri /kabul et/ OL emri ise /varlık aleminde görün/ demek olduğuna göre, varlık aleminde görünmenin aynı zamanda bir kabulleniş olduğu anlaşılıyor. Yani, var olmak için külli (tümel) iradeyi kabullenmek gerektiği ifadesi bulunmaktadır.


  OL emri ile ilgili bir diğer sözcük LOGOS kavramıdır. Yunanca /söz/ anlamını taşır ve Tanrı emri olarak söylenen söz demektir. Sondaki – OS takısı belirten olduğundan LOGOS emir olarak OL sözünün farklı bir telaffuzudur. Sözün, yani iradenin maddi dünyada belirmesi, ortaya çıkması, yani OLMASI demektir. Daha da ileri bir bakışla iradenin belirgin hale dönüşmesidir.


  Bir önceki yazımda W harfinin çift U olduğu ve ULU olarak okunabildiğini söyledim. UL damgası da ULU olarak okunabilir. Eski Türk şaman dininde kurtların öneminden de söz ettim. Türk mitolojisinde yol gösteren bir dişi kurt olan Asenadan söz edilir. İşte bu dişi kurt ulu kamdır. Asyada ULUKEM vadisi vardır ki /Ulu Kam/ demektir.



  Odinin yanında da iki adet koruyucu kurt vardı. Alman mitolojisinde yol gösteren bir kurt inancı vardır ve adı Wolfgang'dır. Bu isim iki sözcükten oluşur. Wolf (kurt) ve gang (yol), yani /yol gösteren kurt/(aynen Asena gibi).

  Almanca /wolf/, İngilizce /wolf/ (okunuşu vulf), Fransızca /loup/(okunuşu lu) ve Latince /lupo/ sözlerinin hepsi ULU sözüne dayanır. ULU sözü aslında kurt uluması olan UUUU sesinden yansımalı olarak da türemiş olabilir. –LU takısı ise Türkçede aidiyet belirten –li/lu (güneyli, doğulu.... gibi) bir anlam içerir. 

Kamların önceleri dişi olmuş olmaları çok mümkündür. Kam ile kurt arasındaki ilişkiyi Japonca /kurt/ demek olan OOKAMİ sözünde buluyoruz. /OO/ Japonca değerli, yüksek, önemli demektir. Şu halde /OOKAMİ/ değerli ve önemli KAM anlamındadır. Ayrıca Japonca /Kami/ Tanrı demektir.

  OO sesinde çift O bulunmakta güneş tengri simgesi olan yuvarlak O sesi iki kere tekrarlanarak önemi vurgulanmaktadır. Nitekim, Fransızca /haut/ okunuşu O olup anlamı /yüksek/ demektir. Almanca da /haupt/ (okunuşu aupt, Opt) yine yüksek demektir.


Doç. Dr. Haluk BERKMEN


Timur'un Günlüğü

7 Mayıs 2011 Cumartesi
Timur'un günlüğü yayımlandı

Ankara savaşıyla Anadolu'yu da istila eden Timur'un günlüğü yayınlandı

Dünya Bülteni / Kültür Servisi
Timur’un Günlüğü adıyla yayımlanan eser Timur’un kendi ağzından saltanat mücadelesini, orduyu ve devleti yönetme ilkelerini, toplum görüşünü, din anlayışını, felsefesini ve kişisel ideallerini anlatır. Bu eserin “Melfuzât” denen kısmında Timur, ilk saltanat kavgasından son Ankara Savaşı’na kadar gerçekleşen olayları kendi perspektifinden otuz bir fasıl (kengeş) içinde hikâye eder. Eserin ikinci bölümü olan “Tüzükât” kısmında ise, devlet kurma ve yönetme ilkeleri ve onun uygulamalarını ortaya koyar.

Günlükte Neler Var?
Melfuzât ve Tüzükât’ın Timur’a ait olup olmadığına ilişkin tartışmalara özellikle Rus Tarihçisi Barthold’a değinen önemli bir giriş yazısı var. Kitabı hazırlayanların kanaati kitabın Timur’a ait olduğu yönünde.Zaten onun hayatına dair ayrıntılı anlatımların yer bulduğu satırların bir başkası tarafından yazılması imkansız gibi.

Kitabı hazırlayanlar onun eserinin ikinci kısmı Tüzükât’ı sadece bir tarih eseri değil; aynı zamanda Timur’un başarılı bir asker, bir devlet adamı ve bir lider olarak temel ilkelerini içeren bir rehber kitap olarak görülebileceğini ifade ediyorlar. Onun, iyi tetkik edildiğinde hayatta öncü olmak isteyen müteşebbis, işadamı, yönetici, siyasetçi ve aile reisi gibi herkesin prensip edinebileceği ilkeleri içerdiğinin görüleceğini belirtiyorlar. Timur bu kitapta başarısının sırlarını vermekte ve sağlam bir devlet kurabilmenin esaslarını ortaya koymaktadır. Bu bakımdan Tüzükât, adalet esaslı bir devlet oluşumunda esaslı rol oynayacak düşünceye kaynaklık edecektir.

Tefeül Dolu Bir Hayat 
İnsan Timur’un yazdıkları üzerine düşününce, eğitim hayatımız boyunca onun bizde oluşan imajıyla çelişik bir yanının olduğunu görüyor. Bu durum yazar Timur’un okur tarafından anlaşılmasını güçleştirici bir özellik olarak değerlendirilebilir. Oysa günlüğü bir bütünlük içinde incelendiğinde, onun hayat algısının temel yönleri kolaylıkla fark edilecektir. Örneğin kitap falı olarak bilinen tefeül onun hayatında geniş bir yer tutmakta. Bilindiği gibi bir niyet veya dilek tutularak kutsal kitapların rastgele açılması neticesinde, ilk göze çarpan ifadelerin okunarak yorumlanması, “tefeül, tefeül etmek” olarak tanımlanmıştır. Timur, Melfuzât’ta “Çocukluk Çağı ve Şeyh Şemsüddin’in Rehberliğinde Eğitim” başlığında, kendisiyle ilgili bilgiler verirken, isminin Kur’an’dan tefeülle belirlendiği konusunda açıklamalarda bulunmaktadır. Timur’da karar veremediği durumlarda Kur’ân’a bu amaçla sık sık kullanmaktadır. Nitekim bir başka yerde, “bir işi yapmaya niyet etsem, istişare bir neticeye ulaşınca yine Kur’an’dan tefeül ederek, ona göre davranırdım” der.

Ankara Savaşında mağlup ettiği Yıldırım Bayezid’i Kayser olarak anan Timur onun askerlerini de Rum olarak anar ve şöyle der : “Sonra kendüm Angürya yoluyla Kayser üstüne leşkerlerle yürüdüm. Kayser Bâyezid ise atlı ve yaya olarak yüz bin askerle beni karşılamıştı. Savaş başlayınca Rum askerini yendim. Askerlerim Kayser’i esir alıp önüme getirdiler. Yedi yıllık seferden sonra zafer ve galibiyetle Semerkand’a geri döndüm.”

O nedenle Timur’un anlaşılması için bir anahtar niteliğindedir.

27 Nisan 2010

GÖK TENGRİ- ODİN

6 Mayıs 2011 Cuma
Ön-Türk kültürünün Gök Tengri inancını birçok kültürde bulduk. Kadim Mısırda Oziris, kadim Yunanda Zeus ve kadim kuzey Avrupa toplumlarında (Viking, Fin ve Norveç kültürlerinde) Odin eşdeğer tanrılardır. Odin de tüm tanrıların babası kabul edilir ve gökte valhalla denilen mitolojik bölgede yaşamıştır. Odinin bir diğer adı da /Alfadir/ olup İngilizce All father (herkesin babası) demektir.

  Odinin diğer adları OTHİNN ve WODAN olup her iki isim Ön-Türkçe ile ilişkili gibi görünüyor. OT-İNN şeklinde ayrıldığında /gökten inen ateş/ demektir. Yani Odin gökten şimşek ve yıldırım yağdıran tanrıdır. Veya İN kök sözcüğü insan demek olduğundan /Ateş insan/ anlamı ortaya çıkar ki bu da Güneş Tanrı ile örtüşür.

  İkinci isim olan WODAN ise OD-DAN yani ateşten oluşmuş demek oluyor ki bu da güneş ile bir bağlantıya işaret ediyor. Zaten, İngilizce WOOD = ODUN demek olmaktadır, ki bu da görüşüme ayrı bir destek olmaktadır. Bir diğer yaklaşım W harfi çift U olduğundan ve İngilizce /double U/ olarak okunduğundan W harfi uzatılmış bir U sesidir. Yani, W = UU olmaktadır. Araya bir L sesi eklendiğinde W = ULU olur. Böylece WODAN, WOTAN  = ULU-OT-DAN = Kutsal ateşten veya /güneş tanrı/ demek oluyor.


  Resimde Odin tahtında otururken görülüyor. Başının üstünde bir kuş ve iki yanda iki karga bulunuyor. Başı üzerindeki kuş onun göksel özelliği oluyor. İki karga ise dünyada olup bitenleri duyup ona anlatıyorlar. Yanındaki kurtlar Freki ve Geri isimli olup Odinin koruyucusu durumundadırlar. 

Kolunun altında duran mızrak hedefinden asla şaşmayan bir mızrak olup yıldırımı simgeliyor. Çünkü ateş veya güneş tanrı gökten yalnız ateş fırlatabilir. O da yıldırımdır.

  Bu resim tümüyle şaman kültürünü tanımlıyor. Haber veren kargalar ve koruyan kurtlar şaman simgeleridir. Ateş ve güneş de şaman simgesidir. Tahtta oturması da onun tanrılar tanrısı olduğuna işarettir. Attığı mızrağın daima yerini bulması adaletli tanrı olduğunu gösterir.

  Yandaki şekilde ise görülen simge tengri simgesi olduğunu sanıyorsunuz. Haklısınız, ama simgenin adı /Odin haçı/dır. Odin Hıristiyanlık kuzey Avrupa’ya ulaşmadan çok önce bir göksel tanrı idi. Onun simgesi de Hıristiyan haçının ortaya çıkışından çok daha önceki yüzyıllarda vardı ve tüm Viking eserlerinde taşa kazılmış olarak bulunmuştur. OTHİNN adının ilk hecesindeki OT sesinin bir tesadüf olmadığını Tengri damgası olan Odin haçından anlıyoruz.

  Ön-Türkçe ateşe, tüm görünen evrene de ON denirdi. Türklerin ON OĞUZ federasyonu olduğundan söz edilir ve 10 tane boydan oluşmuş bir OĞUZ federasyon olduğu sanılır. Benim görüşüm bu inanın yanlış olduğudur. On Oğuz veya ON-OK-UZ /evrene ait Oklarız/ demektir. Keza DOKUZ OĞUZLAR, 9 tane boydan oluşmuş bir federasyon olmayıp OT-OK-UZ yani /ateşe ait O’larız/ demektir. Burada yine, zaman içinde, bir değişim olmuş OT-OK-UZ , TOKUZ , DOKUZ değişimine uğramıştır. Keza ÜÇ OĞUZ boyları 3 tane boyu ifade etmiyor, sadece UÇ-OK-UZ, yani /UÇ Oklarıyız/ (UÇ tepede duran, en yüksek olan) anlamını taşıyor.

  UÇ hem Uçmak eylemini hem de Tepe kavramını içermektedir. /Uçmak/ derken kamların manevi uçuşları kast edilmektedir. Zira kamlar tedavi yöntemlerini kendileri karar vermezler, daima ruhlara (tanrılarına) danışırlardı. Yani, bir çeşit aracı durumunda idiler. Bu bakımdan gök yüzüne manevi uçuşlar yaparak OZ'laşırlardı. Daha sonraları batıya göçler sonucunda uçan melek kavramı batı kültürüne geçmiştir.

  Güneş veya daha doğru ifadesi ile evren ON => 10 sayısına dönüşmüştür. ON sesindeki O sesi ve damgası aynı zamanda Latin ve Yunan alfabelerine O harfi olarak geçmiştir. Arapların sayılarından 10 aslında l-O yani, elif-O (tek O) veya /Gök tanrı tektir/ anlamını içermektedir. Aynı mantıkla 9 sayısı da bir yuvarlak (güneş) ve aşağı doğru kıvrılan bir uzantı olup, OTOKUZ /biz güneşten yer yüzüne inmiş ateşten OKlarız/ kavramını içerir. Zira ateş güneşin yer yüzündeki imgesi olmaktadır.

  Kavramları simgelerle (damgalarla) ve sayılarla ifade etmek, belirtmek, düşüncesi Türklere aittir. Bu derece soyut düşünen bir kültüre batılıların /ilkel göçebe kültürü/ demeleri sadece bu kavramları kendileri üretmemiş olmalarından dolayıdır. Görülüyor ki hem harflerin hem de sayıların kökeninde ön-Türk kültürü vardır. Sırası gelmişken biraz da diğer dillerde 1 sayısına ne dendiğine bakalım:

Eski Almanca : Ainaz (tek), Eski İngilizce : Aan veya Ein , Modern İngilizce : One (uan yani ON)
Modern Almanca: Ein (ayn) on => oan => ayn, Hollandaca : Een (on => an => een), MAYA dilinde: Hun veya GHUN (gün), Fransızca : Un (on => un okunuşu ön), Oksitan (Güney Fransa dili) : Un, Provesal veya Vaudois (Güney Fransa dili) : On, İsveççe : En, Latince : Unus (Onuz => yani biz ON’uz), İtalyanca : Uno, Venedik İtalyancası : On, İrlanda Keltçesi : Oin, İskoç Keltçesi : Aon
Yunanca : Ena, Rusça : Odin (Adin).

BİR anlamına gelen tüm bu sözcüklerin kökeninde ON kök sözcüğü bulunmaktadır.


Doç. Dr. Haluk BERKMEN


OSİRİS (OZ/İRİS)

3 Mayıs 2011 Salı
Maya-Mısır-Asya-Anadolu Ortak Kültürü  10




Harf yazısının ortaya çıkışı ile görüşlerimi aktarmaya devam ediyorum. İlk olarak Tengri damgasından söze başladım ve bu damgadan iki farklı harfin ortaya çıktığını gösterdim. Bunlar O ve T harfleridir. Yuvarlak O harfi görüntüsünü güneşten aldığından güneş tanrının da simgesi olmuştur. T harfi ile yan yana geldiğinde /ateş/ demek olur ki bu da güneşin ısı yayan özelliğinden türetilmiştir.

  O harfi güneş tanrı olduğuna göre O ile ilgili olan diğer tek heceli sözcükler de Ön-Türk kökenli olmaları gerekir. Örneğin OZ, OL, ON sözcükleri de tanrısal sözcüklerdir ve onları ayrı ayrı incelemek gerekir. Bunların her biri köksözcüklerdir. Öncelikle OZ sözünden başlayalım.

  OZ kök sözcüğü bugün dahi kullanmakta olduğumuz ÖZ sözünün aynıdır. Yani asıl kaynak, en önemli tek tanrı ve her varlığın özü anlamındadır. Ön-Türk toplumlarında geçerli olan din şaman dini idi. Şaman sözünün aslı KAM sözüdür. Kamlık veya kamanlık belli insanların manevi uçuşlar yapabilme yeteneğini ifade etmektedir. Bu manevi uçuşlar öze ulaşmak ve özleşmek anlamını taşır. Yani şaman kişiler kendi fiziksel bedenlerinden çıkıp manevi uçuşlar yaptıklarında OZ'laşıyorlardı.

  Bu sözcük diğer kültürler tarafından alınmış ve değişikliğe uğratılmıştır. Ancak her kültürde bir asıl tanrı, tanrılar tanrısı, tanrıların kralı vardır. Örneğin, kadim Mısır kültüründe tanrılar tanrısı Osiris adlı tanrıdır. Osiris sözü OZ-İRİS olarak okunur. Sondaki –is takısı Yunan kökenli olup sonradan eklenmiştir. Asıl adı /OZ-İR olup öze ait, özle birleşmiş olan/ demektir. –İR takısının /ait/ demek olduğundan söz ettim. İR takısı sonraları tek başına büyük tanrı adı olarak kullanılmış ve tanrı RA olarak Mısırda varlığını sürdürmüştür.





     Kadim Mısır Tanrısı Osiris

  Demek ki, en kadim dönemde OZİR olarak bilinen tanrılar kralı sonraları RA adı ile varlığını devam ettirmiştir. Biz genelde bu iki tanrının farklı olduklarını sanırız. Oysa ki tapınaklarda Tanrılar kralı olarak hep Osiris resmedilir. RA ise sadece söz edilir ama resmini bulamazsınız. Şekilde tanrılar tanrısı  Osirisin tahta otururken resmini görmekteyiz. Hiyeroglif olarak da Osiris üç adet şekil ile betimlenir. Bunlar ilki sakallı insan resim ki, bu simge genel olarak /tanrı/ anlamını taşır. İkincisi, Taht resmi ki, bu da en yüce tanrı /tanrılar tanrısı/ demektir. Üçüncüsü ise, göz resmi. Bu da /herşeyi gören tanrı/ demek olmaktadır.

  OZ adı ile anılan bir diğer tanrı Yunan panteonunun en büyük tanrısı ZEUS adlı tanrıdır. Bu isim ZE-is şeklinde okunmalıdır. Sondaki –is takısı belirtgen olup ihmal edilebilir. Ön-Türklerin tek bir damga ile bütünsel kavramları aktardıklarını gördük. Burada söz konusu olan damga yıldırım düşmesini andıran Z damgasıdır. Gökten inen yıldırım görüntüsü veren Z kadim Yunan kültürü tarafından ZE olarak okunmuş ve oradan ZEUS adı doğmuştur. Fakat asıl damganın adı OZ olduğunu görüyoruz. Yunan mitolojisi uzmanlarına sorun, Zeus adının anlamı nedir? diye, emin olun hiç biri bilmez. Sadece bir isimdir, deyip atlatırlar. Oysa ki OZ olup, tanrıların kralıdır.


    OZ damgasının gelişimi


  Şekilde OZ damgasını ve Z harfinin ortaya çıkışını görüyoruz. Resmin sol üst kısmında görülen Ön-Türk damgaları gökten inen şimşek veya yıldırım görüntüsü aktarıyorlar. Orhon kitabelerinde görülen S1 harfi kalın sesli harflerle bir arada seslendirilir. Bu işareti SA, AS, SU, US, SO, OS, SI, IS şeklinde okumak mümkündür. S2 işareti ise Sİ, İS, SE, ES, SÖ, ÖS, SÜ, ÜS olarak okunabilir. Finike abecesinde Z sesini veren harf I şeklinde olup adı Zayn idi. Zayn şeklinde yer ile gök birer kısa yatay çizgi ve her ikisine hakim olduğu anlamını veren bir dikey çizgi görüyoruz. Bu da OZ olan asıl tanrının simgesidir. Arap Elif harfi de dikey bir çizgidir ve aynı şekilde, tanrıyı simgeler.

  Erken Yunan abecesindeki S harfinin S1 harfinden küçük uzantının eksilmesi sonucu oluştuğunu görmekteyiz. Bu işaret de şimşek işaretidir. Daha sonra köşeler yuvarlak hale dönüşerek Latin S harfi ortaya çıkmıştır. İnce seslerle uyum sağlayan S2 damgası büyük olasılıkla İS şeklinde seslendiriliyordu bu sözcük de Ön-Türk dilinde /kendi, özü/ anlamında dikey bir çizgi olarak gösteriliyordu.


  Bu sözcük Almanca IST ve İngilizce IS (okunuşu iz) olarak varlığını devam ettirmektedir. Z sesi hem Zeus adında hem de Zeta harf adı olarak Yunan abecesinde vardır.  Ön-Türkçe Z damgasının günümüzde “-iz” takısı olarak kullanıyoruz. Bu takı da çoğul olarak (geliriz, gideriz, güleriz....) şeklinde var olmayı belirtiyor. Çoğul olarak kullanılan –iz takısı aslında /yüksek ben, ÖZ olan ben/ demektir.

  Ön-Türk damgalarından bir diğeri de “su” damgasıdır. Bu damga, bildiğimiz göl veya denizin dalgasından mülhem kırık bir çizgidir. Türkmen halı deseni olarak, su damgası halen varlığını sürdürür. Antik Mısır yazısında MU olarak okunan işaret üst üste binmiş üç adet su damgasıdır. Anlamının da “su” olduğu biliniyor. Yunan Sigma harfi ile Latin M harfi aynı damganın farklı yönlere dönmüş halleridir. Bu bakımdan M ile S ilişkisi de ortaya çıkmaktadır. Su, mu, süt, myölk, milk sözcükleri bu unutulmuş ilişkiye işarettirler. Nitekim, İngilizce “ME (okunuşu mi) sözcüğü ile Fransızca MOİ (okunuşu mua) sözü de /ben/ demek olup her ikisi de M harfini içermektedirler. Ön-Türkçeden aktarılmış olan Farsça MEN sözcüğü de ben demek olduğuna göre, tüm bu ilişkilerden S, Z ve M harflerinin Ön-Türk OZ damgasından dönüşerek simgeleştikleri sonucuna varmaktayız.




Doç. Dr. Haluk BERKMEN




Türk Tarihine Ait Yeni Sırlar

2 Mayıs 2011 Pazartesi
ZÜLKARNEYN (A.S) KİMDİR?

ORHUN KİTÂBELERİNDE GİZLENEN GERÇEK NEDİR?

HZ. OSMAN’IN KILICINDAKİ SIR NEDİR?

OSMAN GAZİ’NİN İLK ADI NEDİR, NASIL VE NİÇİN OSMAN OLMUŞTUR?

Bilindiği gibi Orhun Kitâbeleri Türk dünyasının bilinen ilk yazılı belgeleridir. Ancak yüzyıllardan beri gözden kaçan veya kaçırılan bir gerçek var ki, bu gerçek de o kitâbelerde gizlidir.

Nedir bizim için çok önemli olan bu  gerçek?

Bu gerçeği meydana çıkarabilmek için Kur’an-ı Kerim’in Kehf Suresi’ne bakmamız gerekir. Çünkü asıl sır, Yüce Vahiy Kitabı  Kur’an-ı Kerim’dedir.

Şimdi Orhun Kitâbeleri’ne şöyle kısaca bir göz atalım:

” Ben Türk Bilge Kağan; doğuda gün doğusuna, güneyde gün ortasına kadar, batıda gün batısına, kuzeyde gece ortasına kadar hep milletler bana bağlıdır. Bunca milleti hep düzene soktum, ilerlettim. Doğuya ordu sevk ettim. Bunca yerlere gittim.

Tanrı (Tengri) yardım ettiği için milletime; gözle görülmeyen, kulakla işitilmeyen yerler kazandırdım. Tanrı buyruğu olduğu için, Devletli olduğum için  size Kağan oldum. Tanrı yardım ettiği için dört yöndeki milleti derleyip topladım.

Ey Türk Milleti; Üstte gök çökmedikçe, altta yer delinmedikçe, ilini, töreni kim bozabilir? Ey Türk Milleti, titre ve kendine dön!”

Bilge Kağan meâlen ve orijinaldeki aslında şunları da anlatmaktadır:

” Gittiğim yerlerde güneşin kavurduğu, güneşin battığı son millete gittim. Onların arasında hüküm verdim. Sonra dünyanın öbür ucuna, güneşin doğduğu yere vardım. Orada bulduğum milleti boyunduruğum altına aldım. Birbirileriyle olan çekişmelerine son verdim. Ordumla Tengri buyruğu olarak adalet getirdim. Tengri buyruğu olarak bunları yaptım….”

Şimdi buraya kadar anlattıklarımız, asıl anlatacağımız konuya hazırlık için ön bilgilerdi:

Şimdi, Kehf Suresi 85. Ayet ile başlayalım: “ O DA BİR YOL TUTUP GİTTİ.”

Kehf Suresi  86. Ayet: NİHAYET GÜNEŞİN BATTIĞI YERE VARINCA, ONU KARA BİR BALÇIKTA BATAR BULDU. ONUN YANINDA (ORADA) BİR KAVME RASTLADI. BUNUN ÜZERİNE BİZ: EY ZÜLKARNEYN! ONLARA YA AZAP EDECEK VEYA HAKLARINDA İYİLİK ETME YOLUNU SEÇECEKSİN, DEDİK.

Kehf Suresi  89. Ayet: SONRA YİNE BİR YOL TUTTU.

Kehf Suresi  90. Ayet: NİHAYET GÜNEŞİN DOĞDUĞU YERE ULAŞINCA, ONU ÖYLE BİR KAVİM ÜZERİNE DOĞAR BULDU Kİ, ONLAR İÇİN GÜNEŞE KARŞI BİR ÖRTÜ YAPMAMIŞTIK.

Kehf Suresi incelenirse açıkça:  Bilge Kağan’ın anlattıklarının birebir aynısı olduğu ve Yüce Kitabımız Kur’an-ı Kerim’de bu konunun aslının nakledildiği görülecektir.

Bilge Kağan Kitâbelerinde şöyle devam etmektedir:

“Rahat hayata, zenginliğe, Çin’in ipeğine kanma! Milletime, altını, beyaz gümüşü kazandırdım. Hükmettiğim milletlere hakem olup, madenler erittim.”

Şimdi:

Kur’an-ı Kerim’de  Zülkarneyn (a.s)’den bahsedilirken; 
Zülkarneyn (a.s)’ın Allah’ın emri ile (buyruğu ile) bir ordu kurduğu, güneşin doğduğu yere bir yol tuttuğu, yine güneşin battığı yere, dünyanın öbür ucuna bir yol tutup gittiği, Allah’ın, O’na  bu kavimler üzerinde; ister adalet ile hükmet, ister azap et yetkisi verdiği açık açık belirtilmektedir. Yine Zülkarneyn (a.s)  kıssasında; Yecüc ve Mecüc isminde bozgunculuk yapan  kavimden bahsedilmekte, bu bozguncuları Zülkarneyn (a.s) madenleri eriterek, set çekerek, engellediği  anlatılmaktadır.

Zülkarneyn (a.s)’ın özelliklerine baktığımızda; büyük bir orduya sahip olması, kendisinin büyük bir komutan olması, ordusuyla tüm dünyayı gezmesi ve Allah’ın emri ile gittiği her yere iyilik, adalet ayrıca Allah bilgisi ve töre götürmesidir.

Özelliklere lütfen dikkat buyurun: Kudretli bir komutan, büyük bir ordu ve tüm dünyayı gezmesi…Özelliklere devam edecek olursak; Güneşin en doğduğu ve en battığı  yere ve kuzey ve güneyin uçlarına kadar gitmesi. Ve aynı zamanda Allah’ın buyruğu ile gittiği yerlerdeki kavimlere adalet ve iyilik götürmesi…

Şimdi bir de Bilge Kağan’ın yazıtlarda anlattıklarına bakalım:

Aynı şekilde Bilge Kağan’ın (Bilge denmesi; bilgili, alim, erdemli bir insan olmasındandır.) Bilge Kağan da, tıpkı Zülkarneyn (a.s) gibi bir komutan olup, büyük bir orduya sahiptir. Ordusunun tıpkı  Kehf Suresi’ndeki gibi (O da bir yol tutup gitti ordusuyla) ayeti gibi güneşin en doğduğu ve en battığı yere, kavimlerin üzerine gittiği (bu bir Tanrı buyruğudur demesi) yine adaletle hükmetmesi ve gittiği yerleri milletine kazandırması, buralarla beraber buraların değerli madenlerini ve zenginliklerini yine milletine kazandırması ve “Ey Türk Milleti, Üstte gök çökmedikçe, altta yer delinmedikçe, ( ki burada da Kıyamete atıf yapılmaktadır.) ilin tören bozulmayacaktır,” diyerek, Türklerin Allah buyruğu ile hareket ettiklerini ifade etmesi tıpkı Kehf Suresi ile neredeyse birebir örtüşmektedir.
Türkler, aynı zamanda genel millet olarak;  Hz.Ali’nin  (Kerremallahu veche- Hiç puta tapmamış) sırrında bir kavimdir.

Atilla yazıtlarında geçen, Atilla Romalıları tarif ederken; “PUTA TAPAN KAVİMDİR” der ve şöyle devam eder; ” IRKIMDAN OLAN PUTA TAPMAZ!”

Sanıldığı gibi Türkler Şaman olmamışlardır. Puta da tapmamışlardır. Varolduklarından beri   tek Tengri, tek Allah inancına sahip olmuşlardır.

Yine yazıtlardan öğrendiğimize göre Türkler; Allah’ın en büyük Kudret olduğuna, yeri göğü yarattığına, yeri yeşerttiğine, öldüren ve dirilten O olduğuna inanmışlardır…. 

Biz burada konuyu kısaca ele alıyoruz.

ZÜLKARNEYN (A.S)  BİLGE KAĞANDIR

Tarihin gizlediği  ve bilerek gizlendiği bir sırdır….

Peki Bilge Kağan gerçekte kimdir? Biraz sonra o konuya geleceğiz,  konumuza devam edelim:

Şimdi,  Üstte gök çökmedikçe, altta yer delinmedikçe…Sözlerinin manalarına bir göz atalım.

Bu sözü söyleyen Bilge Kağan’dır. Şimdi Kehf Suresi’nde geçen Zülkarneyn (a.s)’ın özelliğinden bahsedelim. 

Zülkarneyn (a.s) Yecüc ve Mecüc isimli kavimin arasına set çeker. Yecüc ve Mecüc kıyamete yakın en büyük alamet olarak, yine Kur’an’nın  ifadesine göre, seddi delecek ve bu kıyametin büyük alameti olacaktır. (Seddi delmek ve yerin delinmesi.) Bu ifadeler, daha öncede söylediğimiz gibi Kur’an-ı Kerim’in bir çok ayetinde kıyamet tarifinin neredeyse birebiridir. (Gök çökerse, yer delinirse kıyamet olmaz mı? Kur’an ifadesiyle yer beşik gibi sallanmaz mı? Güneş dürülmez mi?)

Bilge Kağan da aynı ifadeyi o günkü anlayışa, o günden bugüne  adeta kelimelere bir zaman yolculuğu yaptırarak anlatmıştır.

Zülkarneyn (a.s)’da, kendi yaşadığı dönemde, çağına hükmetmiş, kendi döneminde yapmış olduğu sed, kıyamete yakın delinmesi sebebiyle, bu çağa da hitap etmektedir. 
Konu çok daha detaylı olup mümkün mertebe biz kısaca anlatmaya gayret etmekteyiz.

Bu anlattıklarımızdan sakın bir ırkın öne çıkarılması yapılıyor sanılmasın. Anlatılmak istenilen açıktır. Türk ırkının, Türk Milleti’nin Rahmani olduğunun vurgulanmasıdır.

Önemli bir not düşecek olursak:  Zülkarneyn (a.s); ordusuyla dünyanın her yanına gittiğinde, oradaki kavimlerden de ordusuna asker ve komutanlar katmıştır. Tıpkı Bilge Kağan’ın yaptığı gibi.Türk milleti de içinde barındırdığı tüm unsurlarla bir millettir.

Oğuz, Öğüz, Öküz: (Güçlü, dev boynuzlu manasına gelmektedir.)

Zülkarneyn ise Arapça’da; çift boynuzlu manasına gelmektedir.

Oğuz Kağan; Kendi döneminde, başına giydiği, boynuzları olan başlıkları ile ünlüdür.

Oğuz denmesinin bir sebebi de, çok güçlü olmasındandır.(Türk gibi güçlü!)

Kur’an-ı Kerim’de; Allah’a kurban edilecek kurbanlıklar arasında; keçi, koyun, deve, sığır sayılmaktadır. Bunlardan en makbulü, gücünden dolayı sığırdır. Koyun, keçi vs. göre daha güçlüdür…

İlahi esrariye de Allah’a kurban millet (gücünden dolayı) ; TÜRK MİLLETİDİR! (Ariflere)

Bilge Kağan acaba Oğuz Kağan mıdır?

(Unutmayalım ki, bilge  lakabi  bir isimdir, az önce de söylediğimiz gibi; Bilge denmesi; bilgili, alim, erdemli bir insan olmasındandır.)

BİLGE KAĞAN (OĞUZ KAĞAN) = ZÜLKARNEYN (A.S)

Şimdi gelelim ilahi mesaja:

Türk Millet’i  ahir zamanda büyük rol oynayacaktır. 

(Ordusuyla, milletiyle, mayasıyla…) Gazi Paşa; bu sırrı, ariflere, birkaç kelimeyle şöyle ifade etmiştir:

Muhtaç olduğun kudret damarlarındaki asil kanda mevcuttur!”

Burada anlatılmak istenen, üstte de anlattığımız gibi Türk Milleti’nin mayasıdır. O mayanın; bu milletin genlerinde, karakterinde –unutulmuş bile olsa- yukarıdaki sırrın, kudretin Allah’tan olduğu bilgisidir.

Orhun Kitâbelerinde tek Tanrı için; “Yeri yarattı, Gök’ü yarattı, ikisinin arasında kişiyi yarattı. Kişi Gök’teki Tanrı’ya yakardı, yakındı” der.

Tek Allah inancını ve Kur’an-ı Kerimde’ki yaradılışı ve Adem (a.s)’ı bu cümlelerde görmek çok açık. Türk Millet’i varolduğundan beri Tek Allah’a inandı.

Unutulmamalıdır ki, medeniyetler yıkıldı sanılsa da, yerlerine başkaları gelir ve yıkıldı sandığımız medeniyetler  gerçekte tam kaybolmazlar, birbirlerinin sırlarını, izlerini taşırlar. Onun içindir ki ön uygarlıklar ve şimdiki uygarlıklar arasında benzerlikler vardır. Bu kültürlere, törelere yazılara vs. yansır ve devam ederek gelir.

Şimdi burada kitâbelerle ilgili bilgilere bir göz atalım:

Orhun Kitâbeleri’nin üzerindeki bilgilerin benzerlerine M.Ö 4000′li yıllara ait taşlarda silinmiş bir şeklide rastlandı.

Bu bilgiler, taşların üzerinde eskidikçe, asırlar boyunca başka taşlara aktarılarak günümüze kadar -bir kısmı- gelmiştir. Buradaki bilgiler binlerce yıllık bilgilerdir. Aktarılarak günümüze kadar gelmiştir. Yani sanıldığı gibi, buradaki bilgiler, yazıtların dikildiği tarihe ait değildir. Örnek verecek olursak; Kur’an-ı Kerim 1400 yıl önce kağıda yazıldı diyelim. 2000′li yıllarda da dijital bilgisayara aktarıldı.Yani buradaki bilgiler, 1400 yıl öncesine aittir, günümüze değil.

M.Ö 2000′li yıllara ait, Çinli arkeologlar tarafından bulunan; yarı Çince yarı Türkçe ve bir kısmı silinmiş olan yazıtlarda da, tıpkı Orhun Kitabeleri’ndeki bilgilere rastlanmıştır.

Moğolistan’ın güneyinde bulunan; taş  ve seramik parçalarının incelenmesi neticesinde, buradaki bilgilerin, Orhun Kitabeleri’ndeki bilgilere benzediği anlaşılmıştır. Bulunan bu parçaların tarihi M.Ö 2000′li yıllara uzanmaktadır.

Orhun harfleriyle yazılan yazıtlardan 13.yüzyıl Moğol tarihçisi Alaaddin Ata Melik Cüveynî , Tarih-i Cihan Güşa adlı yapıtında söz etmişti. Çin kaynakları da kitabelerin dikilişini bildirmekteydi.

Rus çarı I. Petro’nun emriyle Sibirya bitki örtüsünü incelemek için görevlendirilen bitki bilimci Messerschmidt ve kendisine rehber olarak verilen İsveçli tutsak subay Strahlenberg, 1721 yılında Yenisey vadisinde bu yazı ile yazılmış Kırgızlara ait mezar taşlarını içeren Yenisey Yazıtları’ndan bir tanesini keşfetti. Bir yıl sonra tutsaklığı son bulan Strahlenberg İsveç’e dönüşünde bu inceleme ile ilgili izlenimlerini kitap haline getirip Stockholm’de yayınladı. Böylece Orhun yazısı bilim dünyasının dikkatini çekmiş oldu. Orhun yazıtlarından iki yüzyıl öncesine ait Yenisey Yazıtları’nın tamamına yakını bu süreçte ortaya çıkarıldı.

Rus bilim adamları,1943 yılında Sibirya’da  taş mezarlar bulmuşlar ve ABD’li bilim adamları ile ortak yaptıkları inceleme neticesinde, bu taşların üzerindekilerin, ‘Türklere ait fatih bir komutanın’ sözleri olduklarını tespit etmişlerdir…..

*

Şimdi gelelim cahillikten veya art niyetli kişilerin bir iddiasına:

Türkler Kılıçla Müslüman Olmuştur Yalanı:

Tarihte hep şunlar anlatılır: Kuteybe isimli Arap Komutan, Asya’ya sefer düzenlemiş ve Türkler ile savaşmış , Türkleri kılıç zoruyla Müslüman yapmıştır yalanına.

Yukarıda anlattığımız konular araştırılırsa, Türklerin zaten var olduklarından beri Tek Allah inancına sahip oldukları görülecektir.

Ama biz bir de Kur’an-ı Kerim’den delil verelim. Müslüman, mücahit Kuteybe, eğer gerçekten Türkleri zorla, kılıçla Müslüman  yaptıysa, bu iddiayı dillendirenler şunu düşünmezler mi:

Kur’an-ı Kerim şöyle buyurmaktadır, Kaf Suresi 45. Ayet: 

SEN ONLARA KARŞI BİR ZORBA DEĞİLSİN.O HALDE SEN BENİM UYARIMDAN KORKAN KİMSELERE KUR’AN İLE ÖĞÜT VER….”

(Şimdi iddia sahiplerine şunu soruyoruz: Kuteybe; Zorla, kılıçla böyle bir fiil yaptıysa, İlâhi Kelâm’ın mesajı itibarıyla zorba değil midir?)

Gaşiye Suresi 22. Ayet: “SEN ONLARIN ÜZERİNDE ZORBA DEĞİLSİN, ZORLAYICI DEĞİLSİN, ZOR KULLANACAK DEĞİLSİN.”

Bakara Suresi  256. Ayet : “ DİNDE ZORLAMA YOKTUR. “

Fetih Suresi 4. Ayet: “İMANLARI ARTSIN DİYE GÜVEN VE HAYIR VEREN O’DUR.”

Şimdi anlatmak istediğimiz, Kur’an-ı Kerim’in buna benzer birçok mesajını Kuteybe bilmiyor muydu? Yoksa görmezden mi geldi? İddia sahipleri bir daha düşünsünler. Eğer durum iddia sahiplerinin dediği gibiyse bu çok vahim bir durumdur. Kuteybe’nin bırakın mücahit olmasını, Müslümanlığı bile tartışılır.

Şimdi gelelim başka bir konuya; İslâm Dinini, İslâm Dünyası’nı Araplar ideolojik olarak  sahiplenme gibi bir misyon benimsemişlerdir. Tabi bunun alt yapısını hazırlayanlar bellidir. (Şeytaniler,Yahudiler…)

Oysa İslâm Dini alemlere rahmettir. İns’e ve Cin’se gelmiştir, hiçbir ayrım yapmadan. Bu konuyu fazla deşifre etmeyeceğiz. Arifler bilir…

Şimdi mânâ sırlarından bir ifşa:

Bu öyle bir sır ki, aynı zamanda suret aleminden de bir delil sunacağız. Önce bilinen meşhur bir vâkıa’yı anlatalım:

Peygamberimiz Hz.Muhammed (SAV) Mekke’yi feth etmiş, o gün Kâbe’deki putları kırmış ve Kâbe’nin anahtarlarının getirilmesini istemiştir.

Kâbe’nin anahtarları, o an içim müşrik olan, Osman Bin Talhâ’dadır. Mekke’nin fethî 11 Ocak 630 tarihidir. Bu tarihle ilgili sırrı ifşa etmeyeceğiz. Belki ilerde inşallah…

Yine bir not yukarıdaki yazıya atfen: Peygamberimiz Hz.Muhammed (SAV) Mekke’yi feth ettiğinde; uyuyanı uyandırmamış, ağaç kestirmemiş, kapıları zorlatmamış, çoluk çocuğa dokundurtmamış kısacası zorbalık yaptırmamıştır. Zorla kimseyi Müslüman yapmamıştır. Kur’an-ı Kerim’in ifadesiyle “Sen tebliğ et” emrini uygulamıştır. Allah’ın emri dışında hareket etmemiştir.
İslâm dini : “Ey insanlar!” hitabıyla tüm insanlığa davet dinidir.

Şimdi tekrar konumuza dönelim:

Peygamber Efendimiz (SAV) Kâbe’nin anahtarlarının getirilmesini ister. Bu görevi bilindiği gibi Hz. Ali’ye verir.

Dikkat buyurun lütfen. Peygamber Efendimiz (SAV) Kâbe’nin anahtarlarının getirilmesini EMREDİYOR! Anahtarların Hz. Ali tarafından getirilmesini EMREDİYOR!

Hz.Ali emir üzerine gider, Osman Bin Talhâ’yı bulur. Anahtarları ister. Osman Bin Talhâ anahtarları vermeyi kabul etmez. “Kâbe’nin anahtarlarının yıllardır kendi soylarında olduğunu ve Hz.Muhammed (SAV)’in peygamberliğine inanmadığını” söyler. Hz. Ali ısrar eder. Çünkü ‘emri’ Peygamber Efendimiz (SAV)’den almıştır. Ne pahasına olursa olsun ‘emri’ yerine getirmek istemektedir. Hz. Ali, Osman Bin Talhâ’nın elini sıkar, canını yakarak anahtarları zorla elinden alır. (Bu ibareye lütfen dikkat :Elini sıkarak, canını yakarak, zorla!)

Hz. Ali, anahtarları alarak, Peygamber Efendimiz (SAV)’in yanına gelir. Hz. Peygamber (SAV)’e anahtarları uzatır. Hz. Peygamber Efendimiz (SAV) anahtarları Hz. Ali’den teslim alır.(Bu ibareye dikkat lütfen: Hz.Ali’nin elinden Hz.Peygamber (SAV) teslim alır.) Ve şaşılacak bir şeklide Hz. Ali’ye tekrar anahtarları Hz. Peygamber Efendimiz (SAV) uzatır.( Bu ibareye dikkat: Hz.Ali’den aldığı anahtarları Peygamber Efendimiz (SAV) tekrar Hz.Ali’ye eliyle verir.) ve şöyle buyurur:

“Ali, bu anahtarları git Osman Bin Talhâ’ya teslim et” der. 

Hz.Ali şaşırır ve sorar:

” Ey Allah’ın Resulü (SAV), az önce emrinizle gittim, anahtarları aldım, getirdim size teslim ettim. Şimdi de emrinizle aynı şahsa anahtarları teslim etmemi emir buyurdunuz. Bunun hikmeti nedir ki?” diye sorar.

Peygamber Efendimiz (SAV) bir çok sahabenin yanında şu ibret verici sözleri söyler:

“Ya Ali, sen anahtarları yolda bana getirirken, Yüce Allah, dostum Cibril ile bana vahiy gönderdi: “ EMANETİ EHLİNE VERİNİZ! ”

Kâbe’nin anahtarları uzun yıllardır Osman Bin Talhâ  ve soyundadır. Onlar Kâbe’nin nasıl temizleneceğini, nasıl sahip çıkılacağını çok iyi bilirler. Emanetin ehilleri onlardır. Bu Allah buyruğudur: “Git ve teslim et!” (Şimdi şu ibareye dikkat lütfen: Allah buyruğudur, git ve teslim et! Yani emir Yüce Allah’tandır.)

Hz. Ali bu emir üzerine hemen geri döner ve Osman Bin Talhâ’yı bulur ve anahtarları eliyle Osman Bin Talhâ’nın eline uzatır.

Bu sefer şaşırma sırası Osman Bin Talhâ’dadır. Anahtarları alır ve sorar:

” Ya Ali, az önce anahtarları elimden zorla alan sen değil miydin? Niye geri getirdin?” der.

Hz.Ali olanları anlatır: “Bu konuyla ilgili Peygamber Efendimiz (SAV)’e Ayet geldiğini, Peygamberimizin (SAV)’de  anahtarları geri yolladığını” söyler.

Osman Bin Talhâ, müşrik iken bu hadise üzerine koşa koşa Peygamber Efendimiz (SAV)’in yanına varır ve Efendimizin (SAV) şahitliğinde Kelime-i Şehadet getirerek Müslüman olur.

Şimdi olayları kısaca gözden geçirelim:

Peygamber Efendimiz (SAV), önce kendi emri ile Hz.Ali’ye; ” anahtarları getir!” der.

Hz. Ali Osman Bin Talhâ’nın elinden anahtarları alır ve kendi eliyle Hz. Peygamber (SAV)’in eline verir. Sonra Allah’ın emri ile Efendimiz (SAV) eliyle anahtarları Hz. Ali’nin eline verir. Hz.Ali’de kendi eliyle tekrar Osman Bin Talhâ’nın eline anahtarları verir.

Yani Allah’ın emri olan ” emaneti ehline teslim ediniz! ” ayetinin “emri” yerine getirilmiş olur.

Şimdi gelelim bu konuyu neden anlattığımıza:

GİZLENEN SIR:

Hz. Osman Bin  Talhâ Kimdir?

Bütün Arap kaynaklarında Süreyc kabilesinden bahsedilir. Süreyclilerin Orta Asya’dan gelen Türkler olduğu, Arap tarihçilerinin eserlerinde de geçmektedir. “Ubeydullah Türk’tü” derler. Ubeydullah Süreyc kabilesindendir. Bu sülâlenin mesleği kılıç ustalığıdır. Bu aile Orta Asya’dan Anadolu’ya, oradan da Mekke’ye kervanlarla gitmişler ve Mekke’ye yerleşmişlerdir. Tıpkı Selman Farisi örneğinde olduğu gibi. Selman Farisi, İran’dan kalkıp  Anadolu’ya gelmiş, burada  birkaç yıl kaldıktan sonra  Mekke’ye gitmiştir.

Bu konuda kaynak verecek olursak: 897-960  yıllarında yaşamış olan tabakât bilginlerinden Ebü’l-Ferec el-Isfahânî yazmış olduğu Ağani isimli esrede Sureyclilerden bahseder ve ; ” Ubeydullah’ın babası Türk idi.” Demektedir. (El Ağani 1.B.245)

Yine pek çok Arap tarihçisi; Türk kılıçlarını uzun uzun anlatmışlar ve övmüşlerdir. Sureyc’de Mekke’de bir Türk demirci ustasıydı. Kılıç yapmasıyla meşhurdu. Osman Bir Talhâ  Sureyc’in torunlarından olup, bu aileye mensuptur. Sureyc kelimesi Arapça’da esserc kelimesinden alınmıştır. Aslında biraz lakabî bir isimdir. Daha sonra es-sureyciyat diye anılmış, manası ise, Sureyc tarafından imal edilmiş kılıçlar demektir. Çarşı ve pazarda kılıçlar bu isimle satılmıştır. O dönemde, herkes bu kılıçlara sahip olmak istemektedir. ( Kaynaklar: Sıhhaül Arabia, Tali.a.attar.Mısır 1956 1.sh. 322;  İbn-i Mansur Erbil Fazl Cemaleddin, Risatül Arap Bulak 1300.III. Sh. 122; El Yesui.l.M El Müncid. Sh. 339, Ayrıca bu konuda Prof.Dr.Zekeriya Kitapçı’nın, ‘Saadet Asrında Türkler İlk Türk Sahabe Tabii ve Tebea Tabiileri’ kitabına bakılabilir.)

Konuyu fazla detaylandırmadan burada noktalayarak asıl konumuza dönelim.

Netice itibarıyla; Osman Bin Talhâ Orta Asyalı bir Türk soyundandır. Ve kılıç ustasının torunudur. Peki burada anlatmak istediğimiz nedir?

Burada anlatmak istediğimiz, Kâbe’nin anahtarları: Allah’ın ‘emri’, Peygamber Efendimizin (SAV) tatbiki ve Hz.Ali Efendimizin eliyle, Türk olan Osman Bin Talhâ’ya verilmiştir. Bunun manadaki karşılığı, Kâbe’nin anahtarları: KIYAMETE  KADAR TÜRKLERDEDİR. (Ariflere)

Şimdi bilinmeyen bir başka sırrı delilleriyle ortaya koyalım inşallah:

Peygamberimiz Hz. Muhammed (SAV)’in; “İlmin şehri bensem, kapısı Ali’dir” sözünü hatırlayınız. Bilindiği gibi Hz. Ali tasavvufta, bir çok tarikatın ‘PİRİ’ kabul eldir.

Yani Hz.Ali; Kâbe’nin bilgisini, anahtarlarını TÜRK MİLLETİ’NİN ELİNE VERMİŞTİR. Bu sırrı Allah’ın izniyle ilk defa ifşa ediyoruz.

MUKADDES EMANETLER VE HZ.OSMAN’IN KILICI

Bilindiği üzere Mukaddes Emanetler, Yavuz Sultan Selim’in Mısır seferi sonucunda İstanbul’a getirilmiştir. Bu emanetler içersinde Hz. Osman’ın kılıcı da vardır. Şimdiye kadar bilinen budur.

Oysa şimdi ilk defa bir gerçeği, Hz. Osman’ın kılıcı ile ilgili gerçeği Allah’ın izni ile açıklıyoruz;

Hz. Osman’ın, Topkapı  Saray’ı Mukaddes Emanetler bölümüne sergilenen bir kılıcı vardır ki, aslında bu kılıç, Yavuz Sultan Selim’in, Mısır Seferi sonucunda getirilen emanetlerle birlikte İstanbul’a gelmemiştir.

Bu kılıç, daha Osmanlı İmparatorluğu kurulmadan önce, Hz. Osman döneminden, Ertuğrul Gazi’nin eline Şeyh Edebali  kanalıyla “kutsal bir işaret” olarak teslim edilmiştir. Şeyh Edebali’nin eline geliş silsilesi ise: Sultan Seyyid Hoca Ahmed Yesevi tarafından  onu takip eden halifeleri vasıtasıyla ulaşmıştır; ‘bir Allah sırrı olarak’

Konuyu biraz açalım: Ertuğrul Gazi, Osmanlı İmparatorluğu’nun kurucusu, Osman Bey’in babasıdır. Şeyh Edebali ise, Osman Bey’in kayınpederidir. Osman Bey’in gerçek ismi Orhun’dur. ( Bu isim de ilk defa açıklanmaktadır) Kayı  Boyu’nun, o günkü tüm isimlerine baktığımızda, bir tane bile Arap kökenli isim göremezsiniz. Ertuğrul Gazi, Alp Arslan, Konuralp vs…

Peki Orhun ismi, nasıl olmuş da Osman olmuştur? Osmanlı Tarih araştırmacılarının en çok sordukları ve cevabını aradıkları bu sorunun cevabını inşallah biz verelim:

İşte bu konuda şimdiye kadar gizlenen sır:

Şeyh Edebali bizzat Orhun’a : ” Bundan sonra senin ismin Osman olsun, soyun bu isimle anılsın” demiştir. Hz. Osman’ın o kılıcının “mânâ sırlarını” Osman Bey’e söyleyerek teslim etmiştir. Sanıldığı gibi bu kılıç, Yavuz Sultan Selim’in Mısır Seferinden dönüşte getirdiği kutsal emanetler içersinde gelmemiştir.

İşte delili:

Kılıç ustası Ubeydullah ve Sureyc kabilesinden bahsettik. Ubeydullah  Arap ismi taşımasına rağmen Türk’tü.

Bu kılıcı, bizzat kılıç ustası  Türk Sahâbî yapmış   Hz. Osman’a hediye etmiştir. Dünya ve Türk tarihinde  ilk defa bu konudaki delili sunuyoruz:

Topkapı Müzesi’nde gidip gördüğünüzde kılıcın üzerindeki KAYI BOYU’NUNişareti dikkatinizi çekecektir. Kayı  Boyu’nun damgası kılıç üzerinde durmaktadır. Çıplak gözle net bir şekilde görülmektedir. Çünkü bu kılıcın ustası Kayı Boyu’ndandır.

Kayı Boyu’nu işareti:

(Türk damgalarının M.Ö. 5000′li yıllarda ortaya çıktığı delilleri ile beraber mevcuttur.Ve burada da Kayı Boyu’na ait damganın benzerine rastlanmaktadır.)

Hz. Osman’dan, Osman Bin Talhâ’ya geçip, oradan da Hoca Ahmed Yesevî’ye emanet edilmiştir.(Aradaki detayları anlatmıyoruz….)


Daha sonra bu kılıç,  Hoca Ahmed Yesevî silsilesi yoluyla   Şeyh Edebali’ye gelmiş ve’sırları ile beraber’ Osman Bey’e teslim edilmiştir.

Orhun’un Osman olmasının sırrı bu kılıç ile beraberdir. 

Nitekim, Osman Gazi’nin  oğlunun ismi de yine Türk ismi Orhan’dır.

Kayı Boyu’nun kılıcı; Mekke’de dövülmüş, Hz. Osman’a teslim edilmiş, Hz. Osman’dan Osman Bin Talhâ’ya geçmiş ve Osman  Bey’e ulaşmıştır. Yani tekrar Kayı Boyu’na, ait olduğu yere dönmüştür.

Şimdi bunun izahını bize yapsınlar. Şimdiye kadar, iddia edildiği şekilde bu kılıç Yavuz Sultan Selim’in Mısır seferinden dönüşte getirilen Mukaddes Emanetlerin içersinde gelmişse, bu kılıcın üzerinde Kayı Boyu’nun işareti ne aramaktadır?

Horasan Erenleri’nin ve Melâmîlerin Piri, Hoca Ahmed Yesevî’ye selâm olsun!

Bu sırrı ifşa etmeyi sebep kılan Allah’a hamd olsun!

Hz. Osman I. Osman
Osman Bin Talhâ  II. Osman
Osman Gazi  III. Osman

Ya sonrası? ( Bu konuyu şimdilik açmayacağız….)

Buraya kadar anlatılmak istenilenleri anlayanlara selâm olsun….

Manaları sezenlere selâm olsun…

Yüce Allah, İslâm’ın Sancaktarı Türk Milletini, Türk Devletini ve Türk Ordusunu muzaffer kılsın! (AMİN)

Saygılarımla…

Oktan KELEŞ

Bilgiler  www.netpano.com adresinden alıntıdır.