KHAN- KHUT-KHANUM

26 Nisan 2011 Salı
Maya-Mısır-Asya-Anadolu Ortak Kültürü  9


KH sesi ile başlayan ve genizden kalın olarak birçok sözcük Ön-Türk kökenlidir. KHAN sözünün Türk yöneticisi olduğunu hepimiz biliriz. Aynı şekilde KUT sözünün aslı da KHUT olup /kutsal varlık/ anlamını taşır. Kadim Mısır kültüründe Khut kutsal yılanın adı idi. Aynen Maya kültüründe olduğu gibi, Kadim Mısır kültüründe da yılan ile güneş Gök Tengri kavramının simgeleri olmuşlardır. Hatta firavunlar da aynı simgeleri başları üzerinde taşımışlardır. Türkçe /kadın/ sözünün aslı /khatun/ ve HAN’ım anlamına gelen hanım sözünün aslı da /Khanum/dur. Bu sözlerden anlıyoruz ki Ön-Türk kültürü büyük çapta anaerkil bir toplumdur.


Şekilde, üst sol köşede Sfenks görülüyor. Firavun Khafra firavun Khufun’un oğlu olup büyük bir ehrama sahiptir. Sfenks ise bu ehramının önünde duran aslan vücutlu ve insan başlı iri bir heykeldir. Heykelin başını örten bir kumaş sağda görülen firavun Tutankhamun başını örten çizgili kumaşla aynıdır. Bu başlığın çizgileri güneşin ışınlarını simgeliyor. Dolayısıyla, firavun da güneş-tanrıyı simgeliyor. Tutankhamun’un başında ayrıca bir yılan ve bir de kondor kuşu yanyana görülüyor. Yılan güç simgesidir, kuş ise yüksekte uçan ve her insana yukarıdan bakabilen varlık olarak yine güneşin simgesidir. Ayrıca, kuş güneşe en yakın varlıktır, zira gökte, güneşin bulunduğu ortamda uçabilmektedir. Bu bakımdan tanrı Horus atmaca başlıdır. Başının üzerindeki güneş diskini de bir yılan çevreliyor.

Resmin sağ alt köşesinde tanrı Horusun başı üzerindeki güneşi çevreleyen yılanın adı KHUT dur. 
(Kaynak: Ancient Egyptian Myths and Legends, Yazan: Lewis Spence, sayfa 130)


Görülüyor ki yılanın adı olan Khut, aynı zamanda onun /kutsal varlık/ olduğuna işarettir. Ön-Türk boyları Asya kıtasından hem Mezopotamya bölgesine hem de kuzey Afrika, Mısırdan Habeşistan’a kadar olan bölgelere yerleşmişlerdir. Hatta kuzey Hindistan bölgesi ve bugünkü Pakistan tümüyle Ön-Türklerin yerleşim bölgeleri olmuştur.


Hindistan'da da kobra yılanı kutsal kabul edilmiş, ona birçok tapınak adanmıştır. Bu geleneğin de Ön Türk kültürü ile ilgili olduğu görüşündeyim. Hem Khufu hem de Khafra adlarının başında KH hecesinin bulunması, her iki ismin kutsal kavramlarla ilişkili olduklarını gösterir.


Resmin orta üst kısmında Kukulkan, altta ise bir Çimu güneş tanrısı görülüyor. Çimu halkı güney Amerikanın Peru bölgesinde yaşamışlardır. Güneş tanrıya taptıkları ve krallarını da kutsal güneş tanrı olarak gördükleri biliniyor. Solda görülen Vaşak reisin adı, bildiğimiz vahşi kedi olan vaşak ile ilgilidir. Çünkü, vaşak bir kızılderili sözüdür ve vahşi kediye verdikleri isimdir.


KH sesi içeren bir diğer sözcüğün OKH olduğundan söz ettim. Mezopotamya ve doğu Akdeniz kıyılarına gelen Ön-Türk toplumları damgalardan hece yazısına geçen ilk toplum oldukları görüşündeyim. Sümer yazısı damga özelliğini korumuş olmasına rağmen, doğu Akdeniz Ön-Türk halkı bir adım ileri giderek hecelerden oluşan yazı türünü geliştirmişlerdir. Zaten Sami ve kadim Mısır yazısı da sadece sessiz harflerden oluşur. Her sessiz harf bir sesli ile birlikte söylenmesi gerektiğinden tek başına bir hece oluşturmakta idi. Size birkaç örnek sunacağım. Şimdilik OKH hecesinden başlayalım.





Şekilde K harfinin gelişimi görülmektedir. Finike yazısında aşağı doğru bakan bir ok görüntüsünde iken ve KHAF olarak okunurken, zamanla yön değiştirip bugün kullandığımız K harfi olmuştur. OKH hecesi önceleri şekildeki 1 ve 2 görüntüsünden yaklaşık M.Ö. 1000 yılları civarında değişikliğe uğramıştır. Fakat Orhon abecesinde hem şeklini hem de adını muhafaza etmeye devam etmiştir.





OKH hecesinden K harfine

Şekilde bu değişim görülmektedir. Etrüsk yazısında (M.Ö: 600 ile M.S. 100 yıllarında) aşağı doğru yönelmiş olan ok görüntüsü aynen kalmıştır. Resmin sol alt köşesinde görülen kaya resmi kollarını iki yana açmış insan ve başı üzerinde bir güneş görülüyor. Kaya resmi İsviçre Alplerinin güney yüzündeki Valcomanica bölgesinde bulunuyor.  Orası halen kuzey İtalya olup Etrüsk halkının ilk yerleşim bölgesidir. Soldaki kaya resmi doğrudan Tengri damgasını çağrıştırıyor ve Ön-Türk kökenli olduğuna işaret ediyor. İnsan yönetici ve tanrısal özelliklere sahip OKH olmaktadır. Bu resimle antik Mısır ANKH arasındaki hem ses hem şekil benzerliği çarpıcıdır.


Ankh aynı zamanda tüm Mısır firavunlarının ve tanrılarının ellerinde taşıdıkları bir simgedir. Aynı Ankh simgesi en baştaki resimde Horusun elinde görülüyor. Anlamı da /güneş ile bütünleşmiş yöneticinin tanrısal gücü/  olmaktadır.Horus da kadim Mısır kültüründe güneş tanrının gözü olarak bilinir ve kabul edilir.


Orhon abecesindeki OK harfinin bir alıntı olması mümkün değildir. Çünkü, batılı dilcilerin iddia ettiği gibi, eğer batı kaynaklı bir alıntı olsaydı ok şeklinde değil modern K harfi şeklinde olmalıydı. Orhon abecesinin M.S. 500 yıllarında oluşmuş bir yazı türü olduğu görüşü hakimdir. Oysa ki, o tarihlerde Finike abecesinde ve bu abeceden türemiş olan diğer Yunan abecelerinde Khaf harfinin ok şekli çoktan terk edilmişti. Demek ki, yayılma yönü batıdan doğuya doğru değil, tam tersine doğudan batıya doğru olmuştur. Öyle anlaşılıyor ki alfabetik yazıyı geliştirenler de Ön-Türk toplumlarıdır.


Doç. Dr. Haluk BERKMEN


OK MOTİFLERİ

21 Nisan 2011 Perşembe
Maya-Mısır-Asya-Anadolu Ortak Kültürü-8

2000 yılının bir yaz günü Nelson Jecab ABD doğu yakasındaki New Jersey kıyısında güneşlenip denize girmeye hazırlanıyordu. Birden yerdeki çakıl taşları arasında gözüne farklı bir yuvarlak taş ilişti. Eğilip aldığında üzerinde Malta haçına benzer bir şeklin bulunduğunu ve yassı olan taşa bir de küçük delik açılmış olduğunu gördü. Çarpan dalgalar taştaki şekli oldukça aşındırmışlardı fakat şekil belli oluyordu ve tesadüfen oluşmuş bir şekil olmayıp insan yapısı olduğu kesindi. Haziran 2001 yılında bu taşın fotoğrafını yayınlayan ANCIENT AMERICAN dergisi (Cilt 6 , sayı 39, sayfa 22) şu yorumu yaptı:


“Öyle anlaşılıyor ki Malta Şövalyeleri gemilerle Amerika kıyısına kadar gelmişler ve içlerinden biri bu boyuna asılan takıyı düşürmüş olmalıdır.”


Öncelikle, Malta şövalyeleri zamanında metal işçiliği oldukça gelişmişti ve böyle bir boyun takısını taştan değil, metalden yaparlardı. Ayrıca bu motife benzeyen örneklere hem kuzey hem de güney Amerika yerli kültürlerinde rastlamak mümkündür. Şu halde, taşı oluşturmuş olan kültür Malta şövalyelerine ait olmayıp, doğrudan Asya’dan göç edip gelmiş olan Ön-Türk kültürüdür.



Yandaki şekilde de aynı görüntüyü bir Toltek takısında buluyoruz. (Kaynak: Wonders of the Ancient World, National Geografic Atlas of Archeology,sayfa 269.) Takıdaki ince işçiliğe ve ileri kakma tekniğine dikkatinizi çekmek isterim. Bu iki örnek batılı insanların ne derece bağnaz olduklarını ve buldukları her tarihi kültür kalıntısına sahip çıkmaya çalıştıklarını göstermektedir. Aynı durum dil konusunda da vardır. Nostratic adlı dille uğraşan dilci batılılar asla Türk adını ve Ön-Türk dilini ağızlarına almıyorlar. Bırakın Türkçeyi, tüm Altay dillerini yok saymaya başladılar. Varsa yoksa Euroasiatic adını verdikleri bir büyük dil ailesi ve bu dil ailesinin asıl önemli temsilcisi Hint-Avrupa dil gurubu.

Bu konuda RECONSTRUCTİNG PROTO-NOSTRATIC adlı bir kitap yazmış olan Allan Bomhard, sadece kök dilin Nostratic olduğunu iddia etmemekte, üstelik Proto-Nostratic adlı hayali bir dil üretmektedir. Elbette ki üretirken asıl temel aldığı diller Hint-Avrupa dilleridir. Bu kitabın CD’si elime geçti ve orada dilin kaynak bölgesi olarak Asya kıtası değil, Anadolu gösterilmektedir. Böylece Türk dilleri kaynak olmaktan çıkarılmış durumdadırlar. Hatta daha da acısı, Türkçe ile herhangi bir ilişki bile çok az ve Hint-Avrupa dillerinden alıntı olarak gösterilmektedir. Eurasitic dil gurubunun çıkış bölgesi olarak Anadolu'yu seçmekle Hind-Avrupa dillerine de bir vatan üretilmiş olmaktadır. Böylece, Asya Ural-Altay dillerinin bu bölgeden yayılım sonucu oluştukları görüşü desteklenmiş olmaktadır.

Asya kültürleri büyük çapta yarı göçer olduklarından geriye fazla miktarda yerleşik merkezler kalmamıştır. Ancak halılardaki motifler günümüze kadar geleneksel bir aktarımla gelebilmişlerdir.


Resimde, halılardaki OK motifleri görülmektedir. Bu motifler ok silahını değil, kutsal yönetici OK kişiyi simgeliyorlar. Her biri Tengri damgasının ortasındaki OK simgesinin değişikliğe uğramış ve stilize edilmiş görüntüleridir. Tengri damgasının dairesi aynı zamanda güneşi simgeler. Bu güneş simgesini de Amerika yerli halkı bol miktarda kullanmıştır. Özellikle yöneticiler kıyafetlerinde ve takılarında bu simgeyi kötü ruhlardan korunmak ve kendilerinin kutsal varlıklar olduklarını göstermek için Güneş Tanrı kavramını aktaran simgeleri kullanmışlardır.





Kızılderili Vaşak Reis

Yandaki resimde Kızılderili Vaşak reis görülüyor. Bu resimde başındaki tüylü takı güneşi simgeliyor. Tüyler de güneşin ışınlarını. Boynunda ise yine güneş simgesi olan bir takı asılı duruyor. Yani şu mesajı vermek istiyor:



“Ben Güneşin oğluyum ve Güneş gibi etrafıma ışık saçarım. Güneş tanrı beni kötü ruhlardan korur ve bana güç, kuvvet verir.”


                  
Maya Tanrısı Kukulkan

Maya kültüründe de Güneş Tanrı en önemli tanrı olmuştur. Kukulkan her ne kadar /tüylü yılan/ demek olsa da, yerde sürünen bir yılan olmayıp göksel kutsal, güçlü tanrıyı simgeler. Resimde vücudu ve ayakları yılan gibi, fakat başı tüylü olarak gösterilmiştir. Kukulkan adı Ön-Türkçe kökenli bir sözcükten dahi dönüşmüş olabilir. Kukul ile OKLUK sözcükleri arasında oldukça büyük bir benzerlik vardır. Okluk sözünde /ok taşıyan/ ve hatta bir yılan gibi zehirli ok atabilen anlamları gizlidir. Ayrıca OKLUK /yönetici OK boylarına ait/ anlamı dahi bulunabilir.

Kan sözü ise Türkçe Han olarak dönüşmüştür, çünkü Ön-Türkçe aslı KHAN’dır. Bu KH sesi üzerinde duracağım. Zamanla bizim Türkçe’mizde Han olur iken Maya dilinde Kan haline dönüşmüştür. Türk yöneticilerine KAGAN dendiğini hatırlatmak isterim.


Doç. Dr. Haluk BERKMEN


BÖYLE BİR BENZERLİK OLAMAZ!…

19 Nisan 2011 Salı
TIVA VE TIVA (NACU)

Biri orta Asya’da diğeri orta Amerika’da aynı isim, aynı yapı “ayni kavim” değilmi?


Biri Orta Asyada diğeri Orta Amerikada iki antik yapı, ayni plan, ayni zaman; acaba yapanlar ayni millet mi?



İki eser bir tarih, biri Tuva Cumhuriyetinde diğeri Bolivya’da



Tıvanacu – Bolivya…Titicaca gölü yakını


TUVA -TERE.GÖL




TENGRİ SİMGESİ

18 Nisan 2011 Pazartesi

Buraya kadar anlattıklarıma görsel destekler vererek devam etmek istiyorum. Zira tüm dünyada dağınık olarak bulunan ve her kültürün kendi anlayışı içinde yansıttığı ortak simgeleri bir bütün olarak bir arada görebilmek hem önemlidir hem de inandırıcıdır. Zaten bilimin de amacı farklı gibi sanılan olayları, olguları ve oluşumları inceleyip tümel bir bakış sunabilmektir. Bu bakımdan size burada anlattıklarımı sadece sözel değil, aynı zamanda görsel görüntülerle destekleyince yaklaşımım daha tutarlı ve bilimsel olmaktadır.

İlk şekilde Hitit kültüründeki Tengri damgasını sundum. İlk anda çarpıcı ve şaşırtıcı gibi görünen bu yaklaşım ilginizi çekip ilerdeki açılımları beklemenizi sağlamak içindi. Şimdi artık 7. yazıda bu açılımlara girebiliriz. Hitit güneşinin kendisi Tengri simgesi olduğu gibi, 3 adet küçük boy Tengri damgası da Hitit kralını, kraliçesini ve baş rahibi simgeliyorlar. Onların da kutsal özelliklere sahip olduklarını belirtiyorlar.

Hitit inancında Tengri damgası o kadar önemli bir yer tutuyor ki duvarlara bu damgaların farklı görüntülerini defalarca çizmişlerdir.


                             Hitit Tengri Damgaları 

Yandaki şekilde Anadolu Çatalhöyük bölgesinde bulunan bir Hitit tapınak duvarındaki Tengri damgaları görülüyor. İlk yazıda Amerika halklarının ürettikleri Tengri simgelerinden örnekler sundum. Hem kuzey Amerika halkları, hem de orta ve Güney Amerika halklarında Tengri simgelerini bulmak mümkündür. Maya kültüründe daire içindeki artı (+) işareti hem dört yönü hem de yönetici kutsal kişiyi simgeler. Böylece “dört yöne hakim olan yönetici” kavramı ortaya çıkar.





Tengriden Türeyenler

Dördüncü yazımızın şeklinde Tengri damgasından T harfinin ortaya çıkışını ve Tengri’deki T harfi ile Teo’daki T harfinin ortak bir kök damgadan (kavramdan) türediğini görmekteyiz. Ayrıca Orhon abecesindeki T1 harfi ile kalın seslilerle birleşerek bir anlamlı hece oluşturan işaret olduğundan söz ettim. Böylece Ön-Türklerin neden at ile bütünleştiklerini ve neden bu hayvanla birlikte mezara girdiklerini daha iyi anlayabilmekteyiz. 

Ayrıca, T1 işaretinin bir kare üzerinde veya bir daire üzerinde duran bir ok olması tesadüf değildir. Bununla anlatılmak istenen at üzerine binmiş yönetici kişi. Ok ile yönetici ve altındaki yuvarlak ile at simgeleniyor. Zira, eskiden Türklerin inandığı bir atasözü vardı: “Atı olmayanın adı da olamaz.” Yani, yönetici at sahibi olduğuna göre aynı zamanda adı ve sanı vardır. Burada “sanı” olmak saygın olmak anlamını taşır. Japonların saygın kişilere “san” dediklerini hatırlatırım.

  

Tengri ile Ateş ilişkisi


Yukarıdaki şekilde Tengri damgasından türeyen diğer simgeleri görüyoruz. Ortadaki artı işareti hem Hıristiyan dininde hem de Budist dininde kutsal sayılmıştır. Şeklin sağ üst köşesinde görülen şekil mutluluk ve refah işareti olarak bilinir. Eğer dönüş yönü tam tersine doğru olursa, Nazilerin gamalı haçı olur ki, mutsuzluk ve kıtlık getirir. Bu bakımdan dönüş yönünün saat ibrelerinin ters yönünde olması önemlidir.

Aynı şeklin sağ alt köşesinde OT yazdım. Çünkü hem O harfi hem de T harfi Tenri damgasından türemiştir. Üstelik bu iki harfin yan yana gelişi bir kök sözcük oluşturmaktadır. OT, Ön-Türkçe 
“ateş” demektir. Odun, sözü de “ateşe ait” anlamını taşır. Zamanla yanan küçük bitkilere ot denmiştir. Bu sadece bir anlam kaymasıdır. Böylece Tengri kavramının /ateş, güneş/ kavramları ile ilişkisi de ortaya çıkmış oluyor.

Dünyadan Tengri Örnekleri

Şekilde dünyadan çeşitli Tengri örneklerini görmekteyiz. Budist gelenekte Tengri simgelerine Mandala denmiştir. Sol üst köşede görülen mağara resminde insan ve elinde kalkana benzer bir Tengri damgası görülüyor. Bu mağara resminin, kesin bir tarih olmasa da, yaklaşık 6,000 yıl önce, M.Ö. 4,000 yıllarında çizildiği tahmin ediliyor.

Sağda görülen Çin damgası da çok eskidir. M.Ö. 2,000 civarı olabilir. Dairesel bir güneş ve ortasındaki ok-yay tutan savaşçı Tengri’nin yer yüzündeki elçisi olarak düşünülmüş olabilir. 

Sol alt köşedeki resim bir Tibet mandalasıdır. Küçük renkli taşlardan yapılmış olan bu Tengri simgesi mutluluk ve barış için oluşturulmuştur.

Sağ alt köşedeki pişmiş topraktan yapılmış çömlek üzerindeki şekiller de aynı kavramı simgeliyorlar. Spiraller güneşi veya yıldızları, artı işareti ise kollarını iki yana açmış insanı simgeliyor. Böylece güneşe tapan veya gökteki yıldızlara bakan insan kavramı ortaya çıkmış oluyor. Bu çömlek yukarı Nil (bugünkü Sudan) bölgesinde bulunmuştur.

Görüyoruz ki, kadim kültürlerde sanat asla süs olarak algılanmamış ve dekor olarak görülmemiştir. Bugün sanat eseri olarak tanımladığımız örnekler aslında dini öğeler taşıyan mistik simgelerdi. İnsanlar sanat için sanat yapmıyorlardı,“inanç dünyalarını simgeleştirmek için” sanat yapıyorlardı. Yani, toplum için sanat yapıyorlardı.


Türk Dili ve Kenger (Sümer) Uygarlığı Hakkında

12 Nisan 2011 Salı

Prof. Dr. Muazzez İlmiye ÇIĞ



Pek çok mühendis veya mimar kubbe yapmış veya onarmıştır. Ama hangisinin aklına gelmiştir: ilk kubbenin kimler veya hangi millet tarafından yapıldığını merak edip araştırarak büyük bir çalışma ile bu konuda bir kitap yazmak? Ben, son yıllara kadar ne ülkemizde, ne de yurt dışında böyle bir kimsenin varlığını duydum. Üç yıl önce Sayın Mehmet Ünal Mutlu evime gelip yaptığı çalışmalarla ilgili yazılarını önüme serince, böyle bir kimsenin aramızdan çıktığını görerek son derece mutlu oldum.

Gerçekten de o bir kubbe onarımı yaparken bunun ilk yapanları kimlerdi, diyerek araştırmaya başlıyor ve Sümerlilere[1] dayanıyor. Bu kez Sümerlileri araştırıyor, bir de bakıyor ki, bütün uygarlığın başı onlarda. Bu uygarlıkta insan hakları güvence altına alınmış, senato, meclis gibi demokratik kurumlar işliyor. Hindistan’dan Akdeniz’e kadar ticaret yapılıyor. Dicle ve Fırat nehirlerinde çeşitli tekneler dolaşıyor. Okulları var ve bu okullarda disiplinli ve sistemli bir öğretim uygulanıyor. Müzik, heykel, dans gibi sanatlar yapılıyor. Gökyüzü izleniyor. Gezegenler, burçlar saptanıyor. Öyle olunca bunlara ait bütün sözcükler de Sümerlilerde başlamış olmalı, diyerek bu kez dil araştırmasına giriyor. Fakat bütün Sümer dilini kapsayan henüz yayımlanmış bir sözlük yok. Ona karşın internette 2511 kelimeyi kapsayan Sümerce İngilizce bir sözlük ile onunla ilgili bazı bilgiler buluyor. Orada konu ile ilgili kelimeleri arıyor. Bu kez onların Türkçe ile bir ilişkileri var mı, diye Eski Türkçe’ye ait sözlük bulup karşılaştırma yapınca kelimelerin bir kısmının Türkçe ile bağdaştığını görüyor.

Çalışmalar bu durumda iken Ünal Beyle karşılaştık. Ben sonuçları görünce çok heyecanlandım. Bu çalışmanın şimdiye kadar bu konuda yapılan çalışmalardan çok daha kapsamlı olacağına inandım ve bu işe devam etmesini, daha çok değişik ve etimolojik Türkçe sözlüklerden yararlanmasını önerdim.



Üç yıldan beri çalışmalar çok ilerledi ve son derece önemli sonuçlar çıktı. Bu çalışmanın en önemli yanı, yalnız kelimelerin sözlüklere bakıp ses ve anlamları bir olanların ayrılması olamayıp, ayni konular içindeki uyan kelimelerin bulunmasıdır. 1925 yıllarında Friz Hommel, daha sonra Rus Sümeroloğu Diyakonof sözlüklerde ses ve anlamları bir olan yüz kadar Sümerce Türkçe kelime buldukları halde, bilim insanları bunun, Sümerce ile Türkçenin ayni kökten olduğunu kanıtlamayacağını, ancak belirli konulardaki kelimelerin uyması gerektiğini öne sürmüşler. Bazıları iki dil arasında benzer kelimeler için, her yerde insan zekası bir olduğundan ayni kelimeleri bulabileceğini, benzeyenlerin bir rastlantı olduğunu söylüyor. Buna karşı ünlü dilci M. Swadesha bilgisayar kullanarak yaptığı araştırmada “eğer iki dilde fonetik ve anlam bakımından benzeyen kelimeler yüzden fazla ise bunların birbirinden bağımsız olarak icat edilmiş olması ihtimali birkaç milyonda birdir, ayni şekilde çift kelime uygunluğu yediden fazla olursa bu iki dil arasında tarihi bir ilişki vardır.” Diyor. Başka araştırmacılardan, ünsüz+ünlü+ ünsüz olmak üzere her iki dilde fonetik ve anlam bakımından birine göre 3 çift, bir başkasına göre 3-4, bir diğerine göre 2-7 çift kelimenin tarihsel bağlantı için yeterli imiş.

İlk kez Olzhas Suleimenov Aziya adlı kitabında kelimeleri insan, tabiat ve tanrısal olarak sınıflandırarak ses ve anlam bakımından uyan 60 Sumer ve Türkçe kelimeyi karşılaştırıyor. Ne yazık ki Ruslar tarafından bu kitap 1975 yılında yasaklanmış . Ancak rejim değiştiğinde yeniden yayımlanmış[2].



Sayın Mehmet Ünal Mutlu da çalışmasında Evrensel Uygarlığın Etimolojisi başlığı altında Kültür ve Sanat, Bilim, Din, Siyaset, Mühendislik, Ticaret, Tıp gibi uygarlığın temelini oluşturan 21 konuya ait kelimeleri ele alarak etimolojik bir bakış açısı ile Türk dilleri , hatta daha ileri giderek Etrüsk, Hatti ve daha başka dillerdeki kelimelerle karşılaştırıyor. Şimdiye kadar böyle kapsamlı bir çalışma yapılmadı. O yalnız kelimelerle de kalmıyor, konuların başında Sümerlilerle ilgili bilgileri de veriyor. Kubbe ve kemer kelimesi üzerinde dururken Selimiye , Süleymaniye camilerinin kubbelerini , onarım dolayısıyla Süleymaniye camiinde yapılan zararları, Drina köprüsünü, onunla ilgili ve Türkleri son derece aşağılayan, Türkçe’ye de çevrilen Nobel almış bir kitabı da gözler önüne getiriyor. Kitabın son kısmında Çuvaşca ,Uygurca, Etrüskçe, Kazakca, Asya Türkçesi, gibi çeşitli dillerle Sümerce benzer kelimeler sıralanmış. 300’ e yakın mühendislikle ilgili terimler ayrı bir bölüm olarak toplanmış.

Bu çalışmada yalnız Sümerce Türkçe karşılaştırmasını görmüyoruz. Türkçe’nin ne kadar eski bir dil olduğunu , başka dillere olan etkilerini de gözlüyoruz. Dünyadaki bir çok yer adlarının, hatta şahıs adlarının Türkçe’ye dayandığını görmek insanı şaşırtıyor. İleride bunlara ek olarak gramer bakımından da karşılaştırmalar yapılabilir. Yalnız şunu göz önüne almak gerek. Sümerce henüz tam yerine oturmuş bir dil değil. O, kendisinden tamamıyla başka Sami olan Akad dili yoluyla çözüldü. Çözenler de onlara tamamıyla yabancı Batı dilcileri idi. Bu bakımda ileride bazı hatalar, bazı yanlışlıklar bulunabilir. Bunlar esas çalışmanın ruhunu ve amacını bozmayacaktır. Bu alanda çok büyük bir adım atılıyor. İleride bu adımın daha düzenli olarak sürmesi umuduyla Sayın Ünal Mutlu’yu, hiç alanı olmayan bu konuyu büyük bir merak ve titizlikle çalışarak ortaya koyduğu için candan kutluyor, bilim adına, Türklük adına teşekkürlerimi sunuyorum.



[1] Sümerliler kendilerine Kiengi, kenger diyorlar. Sümer onların oturdukları yere verilen ad. O yüzden Sümerler değil, Sümerliler denmesi gerek

[2] Rusça olan bu kitaptan Sümerlilerle ilgili sayfaları çevirip gönderen sayın Zhandoss Alpassov’a burada teşekkürlerimi bildiriyorum





8 Nisan 2011 Cuma
OK DİLLERİ


Tur ve OK boylarının Akdeniz kıyılarına yerleştiklerini söyledim. Fransa’nın güney bölgesine Langue D’Oc adı verilir. Bunun anlamı /OK dili/ olup o bölgede konuşulan dilin farklı olduğuna işarettir. Zaten Fransızca sözü dahi /Lingua Franca/ sözünden türer ki Latince “Ortak Dil” demektir. Demek ki, Fransa birleşip tek bir ülke olunca ortak bir anlaşma dili gerektiğinden Latin kökenli Fransızca kabul edilmiştir.

  Fransa’nın güneyinde birçok mahalli dil konuşulurdu. Bunlar OK dili, Provensal, Overnya, Gaskon, Limuzin ve Alp dilleridir.


Güney Fransa OK’ları 


OGH veya OKH sözü /biz/ (yüksek olan yönetici ben) demek olduğundan bu sözün değişimlerine değinmek isterim.

  Türk boyları zamanla bu sözü OĞ şeklinde telaffuz etmişler ve oradan OĞUZ adı gelişmiştir. OGH-UZ
sözünün anlamı /biz yönetici olanlarız/ demektir. Diğer dönüşümü de EĞO şeklindedir. Eğo sözünü bugün Ego olarak kullanıyoruz. OĞ sözünün yunanca'ya geçmiş halidir EĞO. Macarlar da “ben” için EGİM derler.

  Ayrıca, OĞ sözünden üçüncü şahıs için kullanılan O ortaya çıkmıştır. Bu işaret de aslında Tengri damgasındaki daireden türer ve /yüksek benlik/ anlamını içerir. Ayrıca O sesinin ortaya çıkışında dudakların yuvarlak bir şekil alışı da etkin olmuştur. OĞLAN sözü de “yüksek benliğe ulaş” demek olmaktadır. Savaşçı ve yönetici kişinin taşıdığı
silah olan ok da aynı kök sözcükten türer.


  Ural Dillerinde "tek" anlamını veren sözcüğün OK’tan türediği anlaşılıyor. OK güneşin yer yüzündeki temsilcisi olduğundan birliğin de simgesi olmaktadır. Ural dilerinde ise BİR veya TEK kavramı ile OK kök sözünün ilişkilerini gösteren örnekler:


Fince 1: Üksi (OĞ’uz => Oksi => Üksi); Estonya dilinde 1 : Üks; Macarca 1: Egi (OĞ => OG =>EG => EEGİ)

Diğer Ön-Türkçeden türeyen dillerde: 
Keşmirce 1 : Akh (Okh => Akh), Gucarati 1 : Ek, Hindu 1 : Ek, Bengali 1 : Aek (Okh =>Akh => Aek), Dravidian 1 : Okko ve Okur, Farsça 1 : Yek, Ermenice 1 : Yergu., örnekleri vardır.

  Anadolu’ya yerleşmiş olan Ön-Türk OK boyları bugünkü Göreme bölgesindeki peri bacalarını oymuşlardır. Anadolu’nun merkezindeki Kapadokya adının ne anlama geldiği tam olarak bilinmemektedir. Pek çok fikir üretilmiştir bu konuda. Benim görüşüm KAPADOKYA şu şekilde ayrılabilir.

  KAPA-D-OKYA. Son sözcük OKYA, OK’ların ülkesi OK-ÖYÜ olup aynen Türkiya gibidir. KAPA sözü ise “küçük kapalı barınak, küçük kapalı yer” anlamındadır ki bu sözcüğü halen kullanıyoruz. Ortadaki D ‘ait’ anlamında olup Türkçe ‘-dır’ takısının yer değiştirmiş şeklidir. Yani peri bacalarının (kayalara oyulmuş küçük barınakların) bulunduğu Kapadokya bölgesi “OK’lara ait kapalı barınakların bulunduğu bölge ” anlamındadır. Demek oluyor ki ilk Hıristiyanlar bu bölgeye gelmeden çok önce OK’lar bu kaya evleri oyup yerleşmişlerdi.

  OK’ların simgesi olan ve Tengri damgasında bulunan daire içindeki eşit kollu haç (+) orada Hıristiyanlar gelmeden önce bile bulunuyordu, duvarlara kazılmıştı. Hıristiyan dininin simgesi olan haçın aslında bir ön-Türk simgesi ile ilişkili olduğu anlaşılıyor.






Göreme Peri Bacası

  Eğer Göreme ve civar bölgeye gittiyseniz o kadar çok oyulmuş kaya evi görürsünüz ki bunların Romalılardan kaçıp sığınmış birkaç Hıristiyan tarafından oyulmuş olamayacaklarını hemen anlarsınız. Hatta o bölgede yer altında 8 katlı yaklaşık 4000 odalı koca bir yer altı şehri bulunmaktadır. Bu odalara 15,000 kişinin sığabileceğinden söz edilmektedir.

Fransa OK halkının sitesinden

  Kanıt olarak yukarıdaki resimde Fransa Oklarının gelişimi ve simgeleri olan eşit kollu haçı görebilirsiniz.

  Demek ki Ön-Türk boyları çok eski dönemlerde Anadolu’ya gelip yerleşmişler, şehirler kurmuşlardır. 



  Tur ve Ok boyları akraba olup aynı dili konuştuklarından ortak merkezler de oluşturmuşlardır.

  TRAKYA bölgesi de bunlardan biridir. Çünkü: Trakya sözü TUR-OK-ÖYÜ (Tur ve Ok’ların bölgesi) demektir. ÖYÜ sözü Yunan diline –YA takısı olarak geçmiştir. Böylece ülke adları Alman-ya, İtal-ya, Polon-ya yerleşmiştir.

  Keza TROİA sözü de TUR-ÖYÜ sözünden türer ve Truva halkının Ön-Türk halkı olduğu anlaşılır. İtalya’nın doğusundaki TYREN denizi de TUR-an (Tur halkına ait olan) demektir. İtalya’da Toskana bölgesi de keza TUR-OSK halkalarına ait bir bölge idi. Trakya’daki TIRNOVA şehri de TUR’ların ovası anlamını taşır. Asya kıtasında ise TURAN bölgesi vardır ki bu da dediklerime kanıt olarak görülebilir. Nihayet, Türk adı da TUR-OK sözlerinden türemiş olup, zamanla Türük, Török, Türk şekillerine dönüşmüştür.





Doç. Dr. Haluk BERKMEN




http://www.astroset.com/bireysel_gelisim/kadim/k6.htm

MAYA DİLİ - ÖN TÜRKÇE - JAPONCA

5 Nisan 2011 Salı
Japonca ile Türkçe arasında çok ilginç benzerlikler ve ilişkiler vardır. Genel olarak iki kültür arasında çeşitli benzerlikler olduğu gibi, dil ilişkileri ayrı bir derinlik içerir. Çünkü, Japonların bugünkü adalarına göçleri yaklaşık günümüzden 4000 yıl, belki de daha eski bir tarihte olmuştur.

  O günden yakın zamana kadar Türklerle Japonlar arasında ne ticari ne de kültürel, herhangi bir alış-veriş olmamıştır. Bu bakımdan iki dil arasında ödünç alma söz konusu olamaz. Eğer hem anlam hem de ses benzerliği olan ortak sözcükler varsa, bu durum her iki dilin ortak bir kök dilden türediğine işarettir.


  Bir önceki yazımda Tennö sözünün imparator olduğunu söyledim. Bu sözcük TEN-NÖ şeklinde ayrılırsa Ten (kutsal ben) ve Nö veya No (yeryüzü insanı) demek olmaktadır. Maya dillerinde her iki ifade şekli ‘ben’ olarak kullanılmaktadır. Fakat ilginç olan şudur: Türkçe İNSAN sözünü de aynı şekilde İN-SAN olarak ayırırsak anlamı /saygın ben/ olmaktadır. Çünkü, Japonca SAN = Sayın, saygın demektir ve sözü dinlenen yani sayılan kişi anlamını taşır. Demek ki, hem İN hem de SAN Ön-Türkçe kök sözcükler olmaktadırlar. Zaten iN /Nö heceleri N harfinin farklı seslendiriliş şekilleridir.


  TENG göksel ve kutsal ben demek olduğuna göre Orhon kitabelerindeki şu ifadeyi hatırlayalım: 

 
   Tengri teg, Tengride bolmuş Türük Bilge kagan. 


  Anlamı: Tanrı gibi, Tanrıda oluşmuş Türk Bilge Kağan. Tanrıda oluşmuş derken kendisinde tanrısal özellikler bulunduğunu ifade ediyordu. Aynı durum Japon imparatorları ve Maya kralları için de geçerli olmuştur.



  Maya dilinde tek A harfi ile hem /senin/ hem de /sizin/ demek olduğundan söz ettim. Türkçe /sana/ derken SAN = saygın (siz) ve A takısı kullanıyoruz. Böylece -A takısının Ön-Türkçe’den gelen bir kök sözcük olduğunu göstermiş oluyoruz. 

  Bir diğer ilişki Maya dilindeki BİZ demek olan TEN-ON sözünün ne derece Japonca TEN-NÖ sözüne benzediğidir. Yönetici kral ve imparatorların kendilerinden söz ettiklerinde daima BİZ şeklinde ifade ettiklerini hatırlatmak isterim.

  Bir diğer Maya lehçesinde BİZ için OGH sözcüğü kullanılıyordu. Bu sözcük de Ön-Türkçe’dir. Çünkü, Asya kökenli Türk boylarına On-OK , Boz-Ok, Üç-Ok dendiğini biliyoruz. Buradaki OK sözcüğü BİZ demek olup topluluk ve boy anlamını aktardığı gibi, yönetici kişinin de kendine OKH olarak hitap ettiğini görüyoruz.

  Kızılderili yöneticiler beyazlarla karşılaştıklarında sağ ellerini kaldırıp OGH veya UGH derlerdi. Yani 
“Yönetici olan ben (biz) seni (sizi) selamlıyorum”.

Ön-Türk boyları sadece doğuya değil, batıya da göç etmişlerdir. Akdeniz kıyılarına gelen boylar tüm kıyı bölgelerine yerleşmiş, dillerini ve dinlerini yaymışlardır. Ok ülkesi denen bölge İsviçre'nin güneyini, İtalya'nın kuzey ve orta bölgelerini Fransa’nın tüm güneyini ve İspanya’nın Bask ile Katalunya bölgelerini içine almakta idi. Konuştukları dil zaman içinde birçok isimler almıştır. Fransa'da Provencal ve Basque, İspanyada Oezkara ve Catalan, İtalya’da ise Etrusk adlı diller OKların konuştuğu Ön-Türk dilinden gelişmiş ve dönüşmüştür. Zaten halen bile o bölgelere Occitania ve Langue D’Oc denmektedir. Occitania’nın 190,000 Km karelik bir alanı kapladığı söylenmektedir. Fransanın güney bölgelerinde konuşulan dilde OC “evet” demek idi. Halen bile dünyanın her yerinde İngilizce olarak bilinen ve “evet” anlamını taşıyan OK denmiyor mu? Bu “okey” sözünün aslı bilinmiyor.

  Çeşitli görüşler olsa da benim görüşüm bu sözün OKH olan ve OK olarak bilinen yöneticiyi onaylamak için kullanılan bir selam şekli idi. OK dendiğinde “Seni yöneticim olarak onaylıyorum ve selamlıyorum” denmek isteniyordu. Kızılderili yöneticilerin neden beyaz adamları OGH diye selamladıkları şimdi daha iyi anlaşılıyor.

  İtalya yarım adasında Etrüsk halkı Roma halkından önce yerleşmişti. Aslında Etrüskler tek bir millet olmayıp TUR ve OSK halklarından oluşmuştu. Osk adı OKH adının Latinler tarafından yumuşatılmış şeklidir. Etrüsk adının da E-TUR-OSK (Tur ve Ok’lar) anlamını taşır.

  Hem isim benzerliği hem de sanat benzerliği, Etrüsklerin ve Oskların Ön-Türk toplulukları olduklarını gösteriyor. Şu halde, Ön-Türk boyları hem doğuya hem de batıya doğru yayılmakla kalmamışlar, aynı zamanda yerleştikleri bölgelerde hep yönetici durumunda bulunmuşlardır.

Doç. Dr. Haluk BERKMEN


MAYALARDA DİL-DİN-MİMARİ

2 Nisan 2011 Cumartesi
 Bir milletin veya toplumun kültürünü tanımak için o kültürün 3 tane öğesini çok iyi tanımak ve incelemek gerekir. Bu üç öğe. 1-Dil, 2-Din ve 3-Mimari yapıtlardır.

  Dil o kültürün düşünce yapısını gösterir. Bütünsel ve kapsayıcı düşünen kültürlerin dili de bütünsel kavramlar içerir. Ayrıca dilin gramatik yapısı da bitişken yani 
“aglütinant” bir özelliğe sahiptir. Eğer kültürler-arası ilişkiler varsa dil etkileşimleri ve gramatik cümle yapısı ile sözcük benzerliği oldukça fazladır. Dilden türeyen kavramlar o kültürün dinini de etkiler. Bu bakımdan, din-dil ve hatta mimari bir arada incelenmeli, düşüncenin nasıl yapılarda somutlaştığı araştırılmalıdır.



  Maya kültürü söz konusu olduğunda dil yapısının bitişken ve takılardan türeyen sözcüklerden oluştuğunu görmekteyiz. Bitişken dillerin bir özelliği de dildeki kök sözcüklerin kaybolmadan uzun zaman sürelerinde yaşamaya devam ettikleridir. Kök sözcük deyince genelde tek heceli bir söz akla gelir. Bu tek hece ya iki veya en çok üç harften oluşur. Bazen tek harf bile kök sözcük olabilir.

  Ön-Türkçe tek heceli bir dildi. Tüm temel kavramlar tek hecelerle ifade edilmekte idiler. Zamanla hecelerin birleşimi sonucu uzun sözcükler oluşmuştur. Tüm kuzey, orta ve güney Amerika dilleri bitişken dillerdir ve hepsinde kök sözcükler bulunmaktadır. Özellikle Maya dili bu tür bir dil olup birleşik sözcükler üretmekte çok ileri gitmiştir. İşte bazı örnekler:


Utsuluynik = Uslu adam,   Utsauatş = Senin güzel yüzün,   Sakigha = Bir beyaz ev.

  Görüldüğü gibi tek bir sözcük ile oldukça karmaşık bir kavramı aktarabilmektedirler. Tek bir harf bile bir kök sözcük olabilmektedir. Örnekten İn (benim), A (senin), U (onun), Ka (bizim), A (sizin), U (onların).

  Maya dilinin 31 farklı ağız ve lehçesi vardır. Bu ağızlar arasında dahi farklılıklar bulunmaktadır. Örneğin, BEN sözünün karşılığı bir Maya dilinde TEN bir diğerinde İN olmaktadır. BİZ sözünün karşılığı da bir Maya ağzında TON-ON iken bir diğerinde OGH olmaktadır. Bu ifade şekillerinden her birinin Ön-Türkçe ile ilişkili olduğu görüşündeyim. Bu bakımdan her birini ayrı ayrı ele alıp incelemek niyetindeyim. Önce, Ben ile Ten arasında tek bir harf değişimi olması bakımından TEN sözü üzerinde biraz durmak isterim.

  Japonca TEN ‘gök, uzay’ demektir. Burada Türkçe TAN kök sözcüğü ile olan bir ilişki olsa gerek. TENÇİ daha geniş bir anlamda ‘evren, kozmos’ demektir. 


TENNÖ ise ‘imparator, kral’ demektir. Japonların kendi krallarına “Güneşin oğlu” dediklerine bakılırsa TEN-NÖ aynı AY-NU gibi ‘göğe ait, göksel’ anlamı bulunmaktadır.

  Türkçe asıllı takı –İN => -NU => -NÖ şekillerine dönüştüğünü görüyoruz. Ön-Türkçe İN de ben demek oluyorsa aradaki fark şu olabilir. TEN =yüce yönetici göksel ve kutsal ben, İN ise yeryüzüne inmiş olan bedenli ben.


  Japon bayrağının beyaz üzerine kırmızı bir yuvarlak olduğunu ve bu yuvarlağın güneşi simgelediğini hatırlayalım. Türk bayrağında da göksel ay ile yıldız bulunmaktadır. Sizlere birkaç Japonca sözcük ile Türkçe anlamlarını yazıyorum.


  İİ (iyi) / ANE (abla) / SUİ (Meyve suyu, öz su) / KURO (kara) / TEPPEN (tepe) / TANE (tohum, tane) / YAKU(yak, pişir) / YORU (yürü, gel) / TATAKU (dayak, savaş) / YAMA (yamaç, dağ) / YOKU (hasis) / ŞAŞİ (şaşı) / TE(el)

  Bu bakımdan Tennö sözü “Hem yüce ve kutsal olan, hem de yeryüzüne inip bedenlenmiş olan ben”, yani imparator, kral demek olmaktadır.


Bu bakımdan Türklerin tek Tanrı olarak kabul ettikleri göksel TENGRİ sözünde TENG “gök” ve Rİ “yüce” kavramları bulunur. Fakat, TENG sözü aynı zamanda yüce ben demek olduğundan burada yönetici insan ile yönetici tanrı kavramları iç-içe girmiş durumdadırlar. Ön-Türkler bu ikiliği bir tek damga olarak ifade etmişlerdir.

  Tengri damgasında bir daire ve daire içinde bir artı işareti vardır. Bu ikili ifadede daire güneşi ifade eder. Gökte dolanan güneş yuvarlaktır ve ışık ile ısı saldığından yaratıcıdır. Yeryüzündeki hayat güneş olmadan süremez. Bu yönü ile güneş kutsal tanrının bir görüntüsü olmaktadır. İçteki artı işareti ise yönetici insanın simgesidir. İkisi birlikte insan özelliklerine sahip olan ve insanı da yaratmış olan göksel Tanrı fikrini aktarmaktadırlar.


Ön-Türk toplulukları Asya’dan göç etmeye başladıktan sonra Tengri damgasını gittikleri her bölgede tanıtmaya ve kullanmaya devam etmişlerdir. Bu şekilde damgalardan yazıya doğru ilk adımlar da atılmış olmaktadır.


  Tengriden türeyenler 

Tengri damgasının değişik kullanım şekillerinde eski Finike dilinde Tengri damgasının Teth harfi olarak seslendirildiğini görüyoruz. Bu harfte damga 45 derece çevrilmiş olsa da damganın esas görüntüsü aynıdır. Kadim Mısır tanrılarından yazıyı öğretmiş olan ve ölmüş firavunların kalbini tartıp kayıt eden tanrının adı Toth idi. Mısırda sadece Hiyeroglif yazı türü yoktu. Aynı zamanda kutsal damga yazısı da bulunmakta idi. Bu damga yazısında Sümer damgalarının etkisi büyüktür. Bu konu da ayrıca incelenmeye değer. Şimdilik Tengri – Teth – Toth - Teo benzerlikleri ile yetinelim.
  Maya dilinde ve Yunanca’da Tanrı’ya Teo/Teotl dendiğini hatırlatmak isterim. Tanrıbilim’e de Teoloji denir. Kadim Yunan kültüründe Theta harfi Tengri damgasından türemiş olup dikey çizgi eksikliği ile aynı damgadır. Tau harfli de Orhon T1 harfindeki ok arasında da bariz bir benzerlik bulunmaktadır. Bu damgalar üzerinde açıklamalarımı
sürdüreceğim. T1 harfi kalın seslilerle oluşan heceleri tanımlar. Örneğin, AT, TA, OT, TO, UT, TU ve IT, TI hecelerinin her birini T1 ile gösterebiliriz.