Aztek ve Maya dilleri

27 Şubat 2011 Pazar
Maya-Mısır-Asya-Anadolu Ortak Kültürü 2


Sadece Maya’lar değil, tüm kuzey, orta ve güney Amerika kadim kültürlerin kökeni Asya kıtasıdır. Bu yerleşim günümüzden yaklaşık 15,000 yıl önce başlamış ve birçok dalgalar halinde zamanla sürmüştür. Amerika yerli dilleri üzerine derin ve karşılaştırmalı araştırmalar yapan iki dilci Joseph Greenberg ve Merritt Ruhlen adlı önemli uzmanlardır. Onların ifadesine göre Amerika kıtasına en az üç farklı ve büyük göç dalgası olmuştur. (Bkz. SCİENTİFİC AMERİCAN,Kasım 1992. sayfa60).


Bu dalgalardan en önemli olanı orta ve güney Amerika bölgelerine yerleşmiş olan Maya, Aztek ve İnka kültürlerini getirmiş olan dalgadır. Her üç kültürün ortak bir dile sahip oldukları fakat zamanla bu dillerin değişik ağız ve lehçeler halinde ayrıldığını biliyoruz. Ayrıca kuzey bölgede büyük bir dil gurubu olan Atapaskan dil gurubuna ait pek çok kızılderili dilinin varlığı bilinmektedir.


Tüm bu Asya kökenli diller Türkçe ile ilgilidirler. Hepsi de ortak bir kök dilden türemiştir. Bu kök dile Ön-Türkçe de diyebiliriz. Fakat Rus dilciler bu kök dile Nostratik demeyi uygun bulmuşlardır.

Nostratik hakkında pek çok yayın vardır. Fakat ne yazık ki, bizim yerli dilcilerimiz Ön-Türkçe üzerine asla eğilmemekte bu konuda araştırma yapmadıkları gibi, yapanları da küçümseyip alay etmektedirler.


Türkçe ile ilgili dedim. Asla, bire bir eşit demek istemedim. Bu ilgiyi veya ilişkiyi bulup çıkarmak hem hoş bir uğraş olmakta, hem de dünya dilleri hakkında daha derin bir bilgi elde etmemizi sağlamaktadır. Örneğin, “Maya” sözü Türkçe “kök, asıl cevher” anlamına gelir. Bira mayası, ekmek mayası hepimizin bildiği sözlerdir. Şu halde Maya kültürü Ön-Türkçe “Kök kültür” anlamına gelmektedir.



Keza, “Aztek” adı da Az-tek şeklinde iki heceye ayrıldığında “Az fakat tek olan” yani kendine has olan bir kültür anlamını taşımaktadır. Az sözcüğü z-s dönüşümü göz önüne alındığında ASYA sözünde vardır. Asya sözü de “Az-öyü” demek olmaktadır. Öyü sözü “yerleşim bölgesi” demek olup bugün kullandığımız “köy” sözü “OK-öyü” (Ok’ların yerleşim bölgesi) olmaktadır.

OK adı Ön-Türklerin kendilerine ve kendi yöneticilerine verdikleri bir isimdi. Bu konu oldukça derin bir araştırma konusu olduğundan daha ileride söz edeceğim.


ATAPASKAN dil gurubunun adı da Ön-Türkçe olarak Ata-Başkan şeklinden başka bir şey olmadığı görüşündeyim. Dilciler bu tür benzetmeleri küçümserler ve hep “tesadüf” olarak göz ardı ederler. Oysa ki tesadüfler pek çok olunca artık tesadüf olmaktan çıkarlar. Son Maya kralının adı da Ata-Hualpa idi. Hualpa sözü Hu-Alp (Yüce) anlamını taşır. Kuzey Amerika’da yaşayan ve halen varlığını sürdüren bir diğer gurubun adı ANASAZI’dır. Bu dil gurubunu da Ön-Türkçe Ana-Sözü (anadil) şeklinde ayırdığımızda anlamı apaçık ortaya çıkmaktadır.

Maya kültürünün kendi şehirlerine verdikleri isimlere bir bakalım. Bunlardan bazıları: Tikal, Palenque, Kopan, Kalakmul, Uaxactun ve Altun-Ha şehirleri veya daha doğrusu yerleşim merkezleridir. Şimdi sırasıyla bu yerleşim adlarını inceleyelim:


Tikal: “Tekil” yani kendine has olan, tekil olan demek olmaktadır. Çünkü “Tik” kök sözcüğü Ön-Türkçe olup “tek” demektir. Tek sözünü Kızılderili dillerde TİK olarak buluyoruz. Yunanca işaret parmağına ‘Dahtilo’ denir ki bu da TİK = > TEK = > TAH = > DAH dönüşümü ile oluşmuştur. Daktilo dediğimiz alet “parmaklarla çalışan” demektir.

Latince TE (sen) ‘ikinci tekil kişi’ demektir. Burada da işaret parmağı ile gösterilen ikinci şahıs anlamı vardır.

Palenque: P sesinin aslı B sesidir. Yani Palenk şeklinde okunan bu şehir adı “Barık” sözünden dönüşmüştür. Ayrıca R ile L dönüşümü de çok yaygın olduğu bilinmektedir. Barık, ise “Barınak”, yani “konumlu yer” demek olmaktadır. Asya kıtasının Türkler tarafında ilk kurulmuş yerleşim bölgesinin adı “Başbarık” , yani “Baş-yerleşim yeri” idi. Baş yerleşim ise bugünkü dilde “baş-şehir” olmaktadır.

Zamanla Başbarık, “Beşbarık” ve “Beşbalık” olmuştur. Oysa ki ne beş ile ne de balık ile hiçbir ilgisi yoktur.


Kopan: Bu şehir adı da halen bugün bile kullandığımız “kopan” (ayrılan, merkezden kopan) anlamını taşır. Anlaşılan bu şehir asıl Maya bölgesinden coğrafi olarak ayrı bulunduğu için Kopan adını almıştır.


Kalakmul: Bu adı da ikiye ayırıp Kalak-Mul şeklinde okumak gerekir. “Kalak” sözü “kalalım” anlamını taşır. Nasıl ki “alalım” sözü “alak” idiyse, “kalalım” da “kalak” idi. “Mul” ise M nin yine B ile olan ilişkisinden ve L ile R dönüşümünden Mul sözü “BUR” yani “burada kalalım” demek olduğunu sanıyorum. Ancak bu yaklaşımın doğruluğu araştırılmalıdır.


Uaxactun: Bu isim “uzaktın” ve daha doğru şekli de “uçaktın” olsa gerek. Çünkü X harfi genelde Ç sesi ile okunur. Uçaktın, derken uçmak kastedilmiyor. “Uçak” Uçta olan, uzakta olan kast ediliyor.


Altun-Ha: Bilindiği gibi altın sözü ile “Ha” (yüce, kutsal) sözünün birleşimi var bu isimde. Hakan, Hazret, Hakk sözlerinde hep bu Ha kökü bulunmaktadır. Ayrıca Maya dilinde Han "bir" demektir.




Doç. Dr. Haluk BERKMEN

Asya'dan Anadolu ve Amerika'ya

Maya-Mısır-Asya-Anadolu Ortak Kültürü  1

Sizlere uzunca bir yazı dizisi halinde Maya kültürü hakkında kendi görüşlerimi aktarmayı düşünüyorum. Bu bakımdan yazılarımı numaralamayı uygun buldum. İlk iki resim "Hitit Güneşi" ve "Maya-Aztek" simgeleri ile ilgili.

İki adet boğa boynuzu üzerinde duran Hitit Güneşi ve güneş ile bütünleşmiş üç adet damga. Bunlardan birini ayırıp altta ayrıca belirttim. Bu damganın anlamını şöyle açıklıyorum:

 

“Hitit halkının üzerinde duran ve onları yöneten tanrısal özelliklere sahip 3 adet yönetici”

İki adet boynuz Hitit halkını ifade ediyor. Üç yönetici ise tanrılaşmış Hitit krallarıdır. Tanrının simgesi olan güneş daire ile, yönetici krallar artı işareti ile belirtilmiştir. Bu bronz eser yürüyen ordunun en önünde bir sopaya takılı olarak sancak şeklinde taşındığı ve tüm Hitit milletinin simgesi olduğu görüşü ileri sürülmüştür. (Bkz. Hitit Güneşi adlı kitap. Yazarı Sedat Alp, TÜBİTAK yayınları, 2002)

İkinci resimde ise yeni dünya kültürlerindeki güneş simgelerinden bazılarını sunuyorum. Kuzey Amerikanın orta bölgelerine yerleşmiş olan Oklahoma yerlilerine ait bir takı yukarıda görülüyor. Midye kabuğu üzerine oyulmuş olan bu simge açıkça Tengri damgasıdır. Merkezde tanrısal özellikleri olan yöneticinin yüzü dört bir yanda

çizilmiştir. Bununla belki de “Tanrının varlığı evrenin her yerindedir” mesajı verilmek istenmektedir.

Tengri damgasını orta Amerika bölgesinde de bulmaktayız. Meksika’nın Veracruz bölgesinde Maya'lardan ve Aztek'lerden önce ileri bir kültür oluşturmuş olan Olmek halkının da bir damga yazısına sahip olduğu çok yakın tarihe kadar bilinmiyordu. Yeni bulunmuş ve taşa kazınmış bir yazıtta 62 farklı damgadan oluşan resimsel (semiotik) bir yazı ortaya çıkarılmıştır (Bkz. Science dergisi, Cilt 313, 15 Eylül 2006.). Bu yazıya ait iki damgayı yukarıda gösteriyorum. Her ikisinin ne derece birbirlerini andırdıkları ve benzedikleri ortadadır.

 
ABD’nin güney bölgesi olan New Mexico (Yeni Meksiko) eyaletine zamanında gelip yerleşmiş olan Navajo yerlilerine ait bir resimde aynı damganın merkezde yer aldığını ve insanların onun çevresine toplandıklarını görmekteyiz.


Sağ alt köşede ise güney ve orta Amerika bölgelerinde uzun yüzyıllar boyu ileri bir kültür oluşturmuş olan Maya ve Aztek tanrısı Quetzalcoatl’ya ait bir damga görüyoruz.


Bu tanrının adını “Kutsalkatlı” olarak okuyabiliriz. Öyle okunduğunda Türkçe anlamlı Kutsal-Katlı yani Tengri olduğu anlaşılmaktadır. Damgası da zaten bu görüşe onay vermektedir. Maya-Aztek kültüründe birçok tanrı vardı. Bazılarının adını Türkçe olarak anlamlı bulmaktayım. İspanyol rahipler tarafından kayıt altına alınmış Maya- Aztek isimlerinde Türkçe sesler vardır.


Örneğin “ç” sesini veren bir harf İspanyol abecesinde bulunmadığı için Ç yerine X harfini kullandılar. Şu halde her X gördüğümüzde Ç olarak okuyalım. Ayrıca “ı” harfi de olmadığından yerine “i” harfini kullandılar.

Xiuhtecuhtli: ateş ve zaman tanrısıdır. Yani çifte bir göreve sahiptir. Şu halde Çifte-Kutlu olarak okunabilir. Xiuhte = Çifte ve Cuhtli = Kutlu olmaktadır. Eşitliğin bire bir olması beklenemez. Çünkü iki toplum ayrılalı yaklaşık 3,000 yıl gibi uzun bir zaman süresi geçmiştir.


Tezcatlipoca: Orta Amerika tanrılarının belki de en önemlisi. Tezcatli = Tezkatlı, Poca = Bora. Burada kast edilen hızlı hareket eden rüzgar olmaktadır. Tez = hızlı, Katlı = Kat eden (harekete eden) ve B den P ye dönüşümle Bora sözü “poca” şeklini almış olabilir. Nitekim, Tezkatlıbora rüzgar tanrısıdır.


Chac: Yani "Çak" Mayaların yıldırım ve şimşek tanrısıdır. Çak şeklinde okunan bu sözcük halen bile dilimizde “Şimşek çaktı” şeklinde varlığını sürdürmektedir.


Kinich Ahau: Maya güneş tanrısıdır. Kinich veya Küniş aslen Türkçe “Güneş” sözünden türemiştir. Eski Türk inancında “Künhan” Güneş-Han adı kutsal güneşe verilen isimlerden biridir. Ahau ile Han sözlerinin yakınlığı bu görüşü desteklemektedir.


Xochiquetzal: Güzellik ve çiçek tanrıçası idi. Burada quetzal sözünün kutsal olduğunu gördük. Fakat Xochi nasıl okunmalı? Xochi = Çoh yani “çok” olabilir. Bu durumda “Çokkutsal” adı ortaya çıkmış olur.

Bu örnekleri çoğaltabiliriz. Yeni örnekleri bir sonraki yazımda sunacağım. Ancak, şu gerçek ile karşı karşıya bulunmaktayız:


Kuzey ve Orta Amerika yerli diye bilinen kültürler Asya kökenli olup Bering boğazı üzerinden yeni dünyaya göç etmişlerdir.

Asya'dan çıkan ve Anadolu'ya yerleşen bir diğer kol Hurri, Hitit ve Sümer halklarıdır.


Doç. Dr. Haluk BERKMEN




http://www.astroset.com/bireysel_gelisim/kadim/k1.htm

4000 Yıllık Türk Oyunu: Dokuz Kumalak

15 Şubat 2011 Salı
Dört Bin Yıllık Türk Zeka ve Strateji Oyunu 9 Kumalak (9 Taş): Türk milletinin dünyanın en eski ve önemli kültürlerinden birinin sahibi olduğu bilinen bir gerçektir. Bunu dil ve kültürel varlıklarımız ile tarihimizin derinliği açıkça ortaya koymaktadır.

Yeni araştırmalar, Türklerin strateji ve zeka oyunlarında da söz sahibi olduğunu gün ışığına çıkarmaktadır. Bunun en somut örneği günümüzde pek az Türk ülkesinde yaşatılmakta olan "dokuz kumalak" veya "dokuz taş" oyunudur. Bu oyun milletimizin hem en eski ve hem de yüksek bir kültürün mirasçısı olduğunu açıkça göstermektedir.

Fakat, ne yazık ki, pek çok değerimiz gibi, dört bin yıllık bir geçmişe sahip ve Kazak Türkleri arasında "togiz kumalak" yani dokuz kumalak adıyla yaşatılan bir zeka ve strateji oyunumuzun da varlığından pek çoğumuz habersiz bulunmaktayız.

Tarihi araştırmalarda bu oyunun Sakalar, Hunlar ve Göktürkler döneminde oynandığı belirtilmektedir. Günümüzde pek çok Türk halkında unutulan bu oyun konar göçer bozkır hayatını son yüzyıllara kadar devam ettiren Kazak Kırgız, Türkmen ve Altay gibi bazı Türk halkları arasında muhafaza edilmektedir. Oyuna adını veren "kumalak" Kazak Türkçesinde koyun veya keçinin zeytin gibi siyah ve yuvarlak dışkısına verilen addır. Nitekim, dokuz kumalak oyununu, genelde koyun ve keçi güden çobanlar oynamışlardır. Diğer taraftan Kazak Türkçesi'nde bezelye, bilye gibi "kumalaga" benzeyen fal veya oyun taşları da "kumalak" olarak adlandırılmaktadır. Buradan yola çıkarak "dokuz kumalak" oyununu "dokuz taş" oyunu olarak Türkiye Türkçesine aktarabiliriz. Fakat, bunu Anadolu'da yaygın olan ve pek çoğumuzun çocukluğumuzda oynadığımız iç içe üç dikdörtgen şekil üzerinde dokuz taşı üçlü bir sıraya getirmeye çalışarak oynadığımız "dokuz taş" oyunu ile karıştırmamalıyız. Çünkü bu iki oyun birbirine hic benzememektedir.

Dokuz kumalak oyunu için bir oyun tahtası ve 162 taş gereklidir. Oyun tahtasında iki sıra halinde dizilmiş 9'dan 18 çukur (göz veya oyuk da diyebiliriz) ve oyuncuların yuttukları taşları koymaları için iki hazine bulunmaktadır. Oyunun başlangıcında her çukurda dokuz kumalak / taş bulunur. İşte, oyunun dokuz kumalak veya dokuz taş ismi buradan gelmektedir. Oyunun kuralları basittir. Kura çekildikten sonra, ilk oynayan kendi tarafındaki herhangi bir oyuktaki dokuz taşı alır ve birini aldığı oyuğa bıraktıktan sonra, saat yönünün ters istikametinde her bir oyuğa birer taş bırakarak ilerler ve elindeki taşları bitirir. Son taş rakibin oyuğundaki taşların sayısını çift yaparsa, o oyuktaki tüm taşları alarak, yani yutarak kendi hazinesine koyar. Oyun böyle devam eder ve kim en fazla taşı alırsa oyunu kazanır. Ancak oyunun birkaç kuralı daha vardır. Makalemizin sınırlarını aşacağı için şimdi burada anlatamayacağımız bu kurallara göre ince hesaplarla hareket eden, stratejik davranan oyunu kazanır. Bu oyunun Sivas'ta oynandığı ve adına "güç oyunu" dendiği tespit edilmiştir. Buradan da anlaşıldığı gibi, bu güçlerin denendiği bir strateji oyunudur.


Mantık ve oynayış biçimi bakımından dokuz kumalağa benzeyen oyunların Afrika, Ortadoğu ve hatta bazı Uzakdoğu halklarında da olduğunu görüyoruz. Bu oyunlar bölgelere göre bazı küçük farklılıklar arz etmekte ve "Abalala'e", "Ayoayo", "Bao", "Bechi", "Deka", "Gabata", "Gamacha", "Giuthi", "Njombwa", "Nsumbi", "Qelat", "Coban Oyunu", "Wari", "Owari" ve "Wouri" gibi isimler almaktadır. Tüm bu oyunlara genel olarak Arapça "hareket ettirmek" manasına gelen "mankala" oyunları denmektedir.

Mankala oyunlarına baktığımızda çoğunluğunun altışar göz veya oyuğu olan ve her bir oyukta 3 veya 4 taş ile oynanan oyunlar olduğunu görürüz. Yani bunlar en fazla 48 ta ile oynanan oyunlardır.

Mankala oyunları içinde en çok stratejik hamle yapma ihtimallerine sahip olanının, yani en gelişmişinin Türklere ait olduğunu söylersek abartmış olmayız. Bu sadece taş sayısının birkaç misli fazla olmasından değil, aynı zamanda oyun kurallarının çeşitli ihtimal hesaplarına uygunluğu açısından da kaynaklanmaktadır. Diğer mankala türlerinde çukurlara taş bırakarak ilerlerken kendi hazinenize de bırakarak taş kazanırsınız. Ayrıca son taşınız kendi tarafınızdaki boş bir çukura gelirse, o çukurun tam karşısındaki rakibin çukurundaki tüm taşları yutarsınız. Oysa Türklerde, rakibin taşını almak için rakibin çukuruna gelen son taş, oradaki sayıyı çift yaptığı zaman kazanmaktasınız. Bu durum, hem oyuncunun ve hem de taş kaptırmamak isteyen rakibin ihtimal hesaplarını iyi yapmasını gerektirmektedir.

Kazakistan'da dokuz kumalak araştırmalarıyla taninan Maksat Sotayev, dokuz kumalaktaki taş kazanmak için rakibin taşlarini çift yapma kuralını Türk inanç ve devlet sistemi ile mukayesesini yapmaktadır. Sotayev'e göre, dokuz kumalak oyunundaki yutulacak kumalaklar sayısının çift olması Türklerin geleneksel dünya görüşüne uygun düşmektedir. Eski Türkler göğü baba, yeri ana olarak kabul etmiştir veya Nuh Peygamberin gemisine canlı türlerinin çift çift alınması, hayatın devamına başlangıç olmuştur. Araştırmacı Karcavbay Sartkocaoğlu "iki esas" düşüncesi hakkında ilginç bir tespit yapmaktadır. İki esas düşüncesi eski Türklerin dünyayı anlama felsefesi olarak görülür. Eski Türklerin anlayışında dünya ata (baba) ve anadan ortaya çıkmıştır. Atanın gökteki yansıması güneş, ananın gökteki yansuması aydır. Ayrıca atanın yerdeki yansıması dağ ve ananın yerdeki yansıması ise sudur. Ayrıca Türkler "iki esas" fikrine göre, ülkelerini de yönetmişlerdir. Buna örnek olarak Türk devlet sistemindeki töles ve tardus (sol ve sağ), idarede yabgu ve şad sistemi v.b. gösterebiliriz. Sotayev, bu ikili esasa dokuz kumalaktaki "çift sayısı" meselesinin de eklenebileceğini söylemektedir.

Ayrıca oyunda hiçbir mankala türünde olmayan ve Kazakların "tuzdik" dedikleri, Türkiye Türkçesine "kale alma" diye çevirebileceğimiz bir kural vardır. Bu kural, oyunda kazanma ihtimallerini çoğaltma ve kompleksleştirmektedir. Böylece satranca benzer bir şekilde her türlu ihtimalleri hesap etmeyi gerektiren bir oyun türü ortaya çıkmaktadır. Dokuz kumalak oyunun kurallarını inceleyen bazı yabancı mankala uzmanları, bu kale kuralının dahiyane bir buluş olduğunu ifade etmekte ve oyunun stratejik seviyesini yükselttiğine işaret etmektedirler.

Dokuz kumalak ile diğer mankala türlerindeki bir diğer önemli fark oyunun muhtevasında yatmaktadır. Dokuz kumalakta Türklerin asker millet olmalarının yansımasını görmek mümkün olmaktadır. Diğer mankala türlerinde taşlar genelde "tohum" adını almakta ve taşları hareket ettirme ise "tohum saçma" olarak ifade edilmektedir. Bu da onların ziraatçi bir toplum olduklarını göstermektedir.

Oysa Türk mankalası olan dokuz kumalakta taşlar "asker" olarak görülmektedir ve bu da oyunun bir çiftçilik oyunu değil savaş oyunu olduğunu ortaya koymaktadır. Dokuz kumalakta en çok askeri toplayan kazanmış olmaktadır. Ayrıca Kazak dokuz kumalak terminolojisi de bunun bir savaş oyunu olduğunu ispatlamaktadır. Mesela, Kazak Türkçesinde oyun tahtasındaki her bir çukur "otav" yani otağ ve yutulan taşların konduğu hazine ise "orda" yani karargah olarak isimlendirilmektedir. Demek ki, çukurlar askeri bölüklerin bulunduğu otağlardır ve yutulan taşların konduğu hazineler de orduların toplandığı karargahlar, yani merkezlerdir.

Tarihte dokuz kumalak oyununu genelde Türk çobanları oynamışlardır. Hayvan güderken baş başa veren iki çoban toprağı kazarak oyun tahtası yapmışlar ve oyunun taşlarını da kumalaklardan temin etmişlerdir. Böylece, savaşçı bir millet olan Türklerin çobanları dokuz kumalak oynayarak savaş stratejileri geliştirerek huzur ve barış zamanlarını geçirmişlerdir. Bu durum, barış zamanlarında Türklerin sadece avlanarak silah kullanma becerilerini değil, aynı zamanda dokuz kumalak oynayarak savaş stratejilerini de devamlı geliştirdiklerini göstermektedirler. Bu da onları düşman karşısında her zaman yenilmez yapmıştır.

Türk mankalasının bir diğer farkı, alınan taşların bir tanesinin kendi otağına, yani çukuruna bırakılmasıdır. Diğer mankala oyunlarında ise kendi çukuruna taş bırakma yoktur. Dokuz kumalakta kendi çukuruna bir taş bırakma kuralı, Türk sosyal hayatındaki baba ocağına sahip çıkma geleneğinin yansımasından başka bir şey değildir. Türklerde baba ocağı, yani baba evine özel bir önem verilip evin en küçük oğluna her zaman baba ocağı kalmakta, diğer evlatlar baba ocağından ayrılarak kendi evlerini kurmaktadırlar. Bunu daha da genişletirsek, dokuz kumalakta taşların bir tanesinin diğer çukurlara dağıtılmadan önce kendi çukuruna bırakılmasını vatanı sahipsiz bırakmama, ona sahip çıkma düşüncesinin bir tezahürü olduğunu ifade edebiliriz.
 

Netice olarak Türk mankala oyunu olan dokuz kumalağın, kendi türleri içindeki en gelişmiş oyun olduğunu söyleyebiliriz. Buna rağmen, dünyadaki mankala araştırmalarında dokuz kumalağa yer verilmediğini hayretle görmekteyiz. Mankala oyunları üzerine yazılmış yüzlerce kitap ve hazırlanmış binlerce internet sitesinde dokuz kumalak adı neredeyse hiç geçmemektedir. Oysa, bazı Avrupa ve Amerika'daki oyuncak sanayinde mankala türlerinin çocuk oyunu olarak hazırlanıp satışa sunulduğu bile görülmektedir. Ayrıca diğer bazı mankala türlerinin bilgisayar oyunu olarak bazı internet sitelerinde rağbet de görmektedir.

Son yıllarda bazı Türk illerinde dokuz kumalak oyununu tanıtma ve yaygınlaştırma faaliyeti hız kazanmış bulunmaktadır. Özellikle Kazakistan'da Sovyet döneminde unutulmaya yüz tutan bu oyun, bağımsızlıktan sonra tekrar canlandırılmaya çalışılmaktadır. Bu oyun hakkında araştırmalar yapılmakta, kitaplar yayınlanmaktadır. Bunun yanısıra turnuvalar ve yarışmalar düzenlenmektedir. Hatta birkaç sene önce Dokuz Kumalak Federasyonu kurularak bu tip yarışmalar bir düzene koyulmakta, uluslar arası turnuvalar düzenlenmekte ve tanıtım çalışmaları yapmaktadır. Dokuz kumalak oyunu Moğlistan'da okullara kadar girmiş bulunmakta ve yarışmalar yapılmaktadır. Çin, Karakalpakistan, Altay, Karaçay-Balkar ve Yakutiya'da gençler arasında rağbet görmektedir.

Sonuç olarak dokuz kumalak veya dokuz taş oyununun sadece bir strateji oyunu değil, aynı zamanda Türklerin dünya görüşünü yansıtan etnografik bir oyun olduğunu da söyleyebiliriz. Dünyada milletlerin kendi milli zeka oyunlarının olması, milli alfabelerinin olması gibi önemli bir kultürel özelliktir. Ayrıca dokuz kumalağın mankala adı verilen kendi türleri içinde en gelişmişinin olması, Türklerin yüksek bir kültüre sahip olduklarının bir diğer göstergesi olmaktadır. Kültür hayatımız için bu derece önemli olan bu oyunun, diğer mankala türleri gibi, Türkiye'de ve dünyada tanıtılması ve yaygınlaştırılması başta Kültür Bakanlığımız ve Spor Akademilerimiz olmak üzere tüm Türk zeka oyunlarını araştırma ve geliştirme ile uğraşan kurumlarımızın olduğu kadar, aydınlarımıza da düşen bir milli görev olmalıdır.

Doç. Dr. Abdulvahap Kara

Gizlenen Türk Tarihi ve Hazreti Muhammed

13 Şubat 2011 Pazar
Türkiye Cumhuriyeti Türk Tarih Kurumunun 1932 yılında yapılmış konferansına katılarak söz alan Reis-i Cumhur Mustafa Kemal ATATÜRK'ün konuşmalarından bazı alıntılar:


"Milliyet teorisini milliyet ülküsünü çözüp dağıtmaya çalışan teorilerin Dünya üzerinde uygulama kabiliyeti bulunmamıştır, Çünkü; Tarih olayları hadiseler, gözlemler, insanlar ve milletler için her zaman milliyetin hakim olduğunu göstermektedir. Bugün Türk çocukları biliyor ve bilecektir ki onlar yalnız dört yüz gadirlik bir aşiretten değil on bin yıllık ari, medeni ve yüce bir ırktan gelen yüksek kabiliyetli bir millettendirler.


Tarih yazmak, tarih yapmak kadar önemlidir. Eğer yazan yapana sadık kalmaz ise değişik olan hakikatler şüpheli bir şekil alırlar. Böylece de beşeriyetin yolunu değiştirirler.


Biz daima hakikati arayan ve onu buldukça ve bulduğumuza kani oldukça, süslemeye cesaret gösteren insanlar olmalıyız. Her şeyden evvel kendi insiyatifimizi ve de milli süzgecinizi kullanınız. Çünkü tarihi hadiseler ve müşahedeler, insanlar ve milletlerarasında hep milliyetin hakim olduğunu göstermiştir.


Dünyanın bize hürmet etmesini istiyorsak, ilk önce biz kendi benliğimize ve de Milliyetimize bu hürmeti, hissi, fikri ve fiili olarak bütün davranış ve hareketlerimizle gösterelim.


Bilelim ki Milli benliğini bulamayan milletler başka milletlerin esiridirler. "Eğer araştırırsanız Peygamberimizin Türk olduğunu ispat edebilirsiniz."


Mustafa Kemal ATATÜRK


"Hz. Muhammed; özü özüne, sütü sütüne TÜRK'TÜR"


Ziya ŞAKİR


(216 Sayfa / Gizlenen Türk Tarihi " Hazreti Muhammed " / Muharrem Kılıç / Toplumsal Çözüm Yayınları / www.turkkitap.de / Türk Kitabevi Tel: 0049 69 250506 / Türkische Buchhandlung Frankfurt/M)


Yazar : Muharrem Kılıç
Yayın evi : Toplumsal Dönüşüm Yayınları

* * *

Gizlenen Türk Tarihi ve Hazreti Muhammed


“Eğer araştırırsanız Peygamberimizin Türk olduğunu ispat edebilirsiniz”

ATATÜRK

Muharrem Kılıç, Büyük Atatürk’ün bu araştırma isteğinin/buyruğunun izine düşmüş ve bana sorarsanız bir hayli de yol almış. Toplumsal Çözüm Yayınları arasından yeni çıkan “Gizlenen Türk Tarihi/Hazreti Muhammed” adlı kitabını okuyunca vardım bu kanıya.

Kitabı esas olarak iki bölüme ayırabiliriz. İlk bölümde varlığı Naakal Tabletleri ile ortaya çıkan MU uygarlığının bir Türk uygarlığı olduğu, MU kıtasının o “Büyük Tufan” la yok olduğunda, bu uygarlığın Uygur Türkleri aracılığı ile dünyanın muhtelif yerlerine saçıldığı iddiası (Aztek, Maya, İnka gibi); sağlam kanıt, bulgu ve bilgilerle berkitiliyor. Sümerler de işte bu Uygurların devamı. Öz be öz Türkler ve dilleri de Turanî bir dil. Dahası; Türk dili, o zamanlar bütün insanlığın ortak diliydi. (Bu son tespit, Atatürk’ün “Güneş-dil Teorisi” ni yeniden gündeme sokuyor.)

İkinci bölümde ise, Hazreti İbrahim’in, Musevilerin iddialarının aksine (Kur’an-ı Kerim de bu iddiayı yalanlıyor) Yahudi değil, Sümer asıllı bir Türk olduğu kanıtlanıyor. Muharrem Kılıç Bey, işte tam burada, benim de çocukluğumda Hocalardan bellediğim bir ifadeye dikkati çekiyor:
“Muhammed’in ümmetinden, İbrahim’in milletindenim.”


Aslında Hazreti Peygamber de İbrahim’in milletinden. Muharrem Kılıç Bey, Yüce Peygamber’in kısa ve uzun şeceresini de kitabına almış. Bu kitapta bu şecereyi destekleyen ve doğrulayan sayısız delil var. Bunların bir kısmını aktaralım.

-Hazreti Peygamber’i Medine’ye davet eden Evs ve Hazreç kabileleri Sümer asıllı idiler, Sümerler’in dağılışı sırasında Yemen’e göçmüşlerdi. Medine’ye gelişleri daha sonraydı. Akabe biatında “Muhammed bizdendir” demişlerdi ve Hazreti Peygamber’den “Kanınız kanımdır” yanıtını almışlardı.

-Kureyş ileri gelenleri Ebu Talip’in yanına gelmişler ve ona; ya yeğenini susturup davasından vazgeçirmesini ya da Türk yurtlarına çekip gitmelerini tavsiye etmişlerdi. Peygamberimizin amcası Ebu Talip, bu tehdit dolu talebe, 94 beyitten oluşan “Kaside-i Lamiyye” ile cevap verdi. İşte o şiirden bazı bölümler:

“Düşman bizim gücümüze boyun eğip kahroluyor/Halbuki onlar bizim Türk ve Aftalitler kapılarına sığınmamızı isterler/Allah’ın evine ant olsun ki sizler yalan söylüyorsunuz/İşleri karmakarış etmeden ne Mekke’yi terk/Ne de buralardan Türk yurtlarına gitmeyeceğiz.”

Ebu Talip’in bu şiirinde Türkler yanında “Aftalitler” yani “Akhunlar” dan söz etmesi oldukça ilginç ve önemli. Demek ki Araplar Hazreti Peygamber’in soyunu sopunu çok iyi biliyorlardı.

-Hazreti Peygamberin torunu Hazreti Hüseyin’in Kerbela olayından önce Türk yurtlara gitme isteği, Yezit tarafından reddedildi, çünkü Hazreti Hüseyin Horasan’daki soydaşlarıyla birleşerek tekrar gelecekti.

-Bir gün Peygamberimiz ashabıyla otururken, bilinmeyen bir dille “Ne güzel üzüm” dedi. Sahabe anlamayarak “Ya Muhammed Arapça konuş” dediler. Yüce Peygamber: “Durun yakınmayın, ben köküm olan Hz. İbrahim’in dili ile konuşuyorum, Arap benden ama ben Arap’tan değilim” diye yanıt verdi.

Bu kitap her Müslüman Türk’ün kütüphanesinde olmalıdır. Yazarı ve yayıncıyı yürekten kutlarım.


Cazim GÜRBÜZ / YENİÇAĞ GZT. / 23.10.2007

http://www.yenicaggazetesi.com.tr/a_haberdetay.php?hityaz=1133

ÇİN’İN YASAKLADIĞI MUMYA: “KAFKASYA GÜZELİ”

7 Şubat 2011 Pazartesi
Çin’in yasakladığı mumya Asya’nın sırlarını saklıyor


Asya’nın binlerce yıl öncesine uzanan gizemli geçmişine ışık tutan bir mumya, Çin’in politik engelleri nedeniyle ABD’de gösterileceği sergiden aniden çıkartıldı. Bu gelişme, Asya’nın kökenleri hakkında büyük sırlar saklayan mumyanın üzerindeki tartışmaları tekrar gündeme getirdi.
Pekin’in sergilenmesinden rahatsız olduğu mumya 3,800 yaşında. Buna rağmen yarı açık gözlerindeki uzun kirpikleri düzgün biçimde korunmuş ve çok iyi durumdaki uzun saçları omuzlarına düşüyor.

Beauty of Xiaohe, yani “Xiaohe’nun Güzelliği”, Çin’in kurak Sincan eyaletindeki Tarim Havzası’nda bulunan onlarca mumyadan sadece biri. Mumyanın özelliği, bulunduğu bölgede Çinlilerden çok önce yaşamış olması ve görünümüyle Kafkasyalı insanlara benzerlik göstermesi. Bu iki unsur, Çin’in bulunduğu topraklardaki ilk yerleşimcilerin Avrupalı oldukları teorisini ortaya atıyor.

Xiaohe’nun Güzelliği, sadece batı eyaleti Sincan’daki ilk yerleşimcilerin kim olduğu hakkında değil, aynı zamanda petrol zengini bölgenin ne zamanda beri Çin’in parçası olduğu sorusunu da akıllara getiriyor.

Bu soruları önemli kılan faktör, Pekin hükümetinin Sincan Uygur Özerk Bölgesi’ndeki Türkçe konuşan, yaklaşık dokuz milyon Müslüman Uygur’a uyguladığı ayrılıkçı hareket.

ÇİNLİLER İLE BATININ İLK TEMASI

Çin hükümetinin onayladığı resmi tarihi kayıtlara göre, Çinlilerle Batı dünyasının ilk teması, M.Ö 200 yıllarında gerçekleşti. Dönemin imparatoru Wu Di, Moğolistan’dan gelen Hun akınlarını engellemek için Batı uygarlıklarıyla ittifak yapmaya yöneldi.

Kayıtlara göre Wu Di,  M.Ö 139 yılında, yardımcılarından Zhang Qian’ı, istediği ittifak anlaşmasını sağlaması için Batı’ya gönderdi. Zhang, kendisine verilen görevde başarılı olamadı. Ancak onun Batı’ya gitmek için kullandığı, Asya, Avrupa ve Afrika’yı kapsayan rota, İpek Yolu’nun güzergahlarından birini oluşturdu.

Tarim mumyaların keşfedilmesi, Kafkasya’dan gelen yerleşimcilerin Çin’in bazı bölgelerine Wu Di’nin zamanından binlerce yıl önce geldikleri düşüncesini güçlendirdi. Kısaca, Kafkasyalılar, Sincan bölgesine Doğu Asyalılardan çok daha önce varmıştı.

MUMYALARIN SIRRI

Xiaohe’nun Güzelliği, iki bin ile dört bin yıl öncesine ait 150 adet eşya ile birlikte gömülen iki diğer mumyayla bulundu. Mumya, ABD’de ilk olarak Mart 2010’da California’daki Bowers Müzesi’nde sergilendi. Mart 2011’de ise Pennsylvania’da “İpek Yolu’nun Sırları” adlı sergide yer alacaktı. Ancak Çin’in müdahalesi ile sergiden çekilmesi büyük bir hayal kırıklığına neden oldu.
Serginin başında bulunan Çin dili ve edebiyatı uzmanı Victor Mair, AP haber ajansına yorum yapmayı reddetti.

Mumyaların görünümleri, Bronz Çağı’nda yaşamış bu göçebelerin Hint-Avrupa dilleri konuştuğu ve Rusya veya Ukrayna’dan gelmiş olabileceğini öne sürüyor.

Mumyalar, National Geographic Topluluğu’nun, insan genetiğinin zaman içinde nasıl değişim gösterdiğini araştıran projesi kapsamında incelendi. Projenin başındaki Spencer Well, Tarim Havzası mumyalarının Çin’in batı bölgelerine kültürlerini, kendilerine özgü eşyalarını ve genlerini getirdiklerini, hatta atı ilk evcilleştiren insanlar da olabileceklerini belirtti.

Tarim mumyalarını 1993’ten beri inceleyen Pennsylvania Üniversitesi öğretim üyesi Mair ise mumyalarla birlikte bulunan bronz ve koyun kemiğinden yapılma eşyalara bakarak, Avrupalıların metalürji alanındaki teknolojilerini Çin’e getirmiş olabileceklerine değindi.

Mair, yapılan gen çalışmalarından elde edilen bulguların, “Batıdan gelen erkeklerle, Orta Asya’daki kadınlar arasında bağlantı kurduğunu” ifade etti.

YÜZ HATLARI BİLE BOZULMADI

Tarim Havzasının çorak ve tuzlu toprakları, günümüze ulaşan mumyaların birçok antik Mısır dönemine ait mumyadan daha iyi korunmasını sağladı. Mumyaların yüz hatlarındaki çizgilerin bile belirgin olması, bugün Pekin’i tedirgin eden teorileri güçlendirdi.

Deliller, o dönem Çinlilerin mumyalarını gömdükten sonra mezarları eşya koymak için tekrar açtıklarını, böylece hatalarını görerek mumyalarını koruma yöntemlerini geliştirdiklerini gösterdi. Dik duran vaziyette gömülen mumyalarla birlikte bulunan eşyalar ise M.Ö 138 civarında kullanılmaya başlanan İpek Yolu’ndan çok önceki dönemlerde Avrupa-Asya arasında ticaret yapıldığını ortaya koydu.

ÇİN SERGİLENMELERİNE KARŞI

2007 yılında, Çin hükümeti National Geographic Topluluğu’nun yürüttüğü gen araştırmasına izin verdi. Yapılan araştırmanın sonunda, mumyaların Avrupa, Mezopotamya, İndus Nehri bölgesi ve henüz belirlenmeyen diğer bölgelerden geldikleri anlaşıldı.

Daha da ilginci, bazı mumyalar, üzerlerine dokuma kumaş giydirilerek gömülmüştü. Bu kumaşlar, İskoçya’nın kuzeyindeki yaşayan klanların ölülerini gömerken giydirdikleri ekoseli kumaşa çok büyük benzerlik gösteriyordu. Ancak ilginç detaylar bununla bitmedi.

Bazı erkek ve kadın mumyalarda, şaman olduklarını kanısını güçlendiren uçları uzun şapkalar bulundu. Bu şapkalar, tıpkı Oz Büyücüsü filmindeki cadı şapkasının benzeriydi. Bu mumyaların giysi ve çantalarında, hint keneviri dahil olmak üzere tedavi amaçlı kullanılan bitkiler çıktı. Ayrıca, tılsımlar ve ayinlerde kullanıldığı düşünülen renkli çubuklar ortaya çıkarıldı.

Tüm bunlardan çok daha fazla gizeme sahip Tarim mumyaları, Pekin hükümetinin fazla üzerine gidilmesini istemediği antik eserler durumunda. Pekin’in bu konudan fazla bahsedilmemesini istemesinin bir diğer sebebi de, Uygur Türklerinin mumyaları sahiplenmesi.

Müfit Yılmaz Gökmen / hürriyet.com.tr / 7 Şubat 2011

BATI ÇİN’İN KAFKASYALI ATASI XIAOHE’NİN GÜZELLİĞİ

Foto Galeri









URUMÇİ MÜZESİNDE DİĞER MUMYALAR



Sincan Uygur bölgesinde bulunan ünlü "Cherchensky adamı". Yaklaşık 3000 yaşında ve muhtemelen dünyanın en iyi korunmuş mumyası olduğuna inanılıyor.








.

Damgaların Göçü Belgeseli ve Anadolu Türk Tarihinin Yeniden Keşfi

5 Şubat 2011 Cumartesi
Ankara Güdül ilçesi Salihler Köyü kırsalında yer alan kaya resmi alanları içinde bizim ilk karşılaştığımız alan Deliklikaya kaya resimleri oldu.


Buradaki yuğ töreni alanı, yani ölü gömme töreni yapıldıktan sonra duaların yapıldığı, adakların adandığı, kurbanların sunulduğu yerde yine çok tanıdık resimler yer alıyor. Eski Türk kültüründe önemli yer tutan at ve kurt resimleri bunların başında geliyor.


Oldukça fazla sayıda resmin ve kurganların yer aldığı diğer bir alan ise Yıkılankaya mevkii. Buradaki resimleri de Milattan önce üç binli yıllardan Milattan sonra binli yıllara kadar tarihlemek mümkün. Yine burada da farklı dönemlere ait kültür katmanlarını ifade eden resimlere tanık oluyoruz.


Kaya resimlerini tanımlarken yapılış tarzına dikkat etmek gerekiyor. İlk ve en eski resimler dövme – vurma, ikinci dönemdekiler kazıma ve en yakın döneme ait olanların ise çizgisel üslupla yapıldığına dair tanımlamalar var. Fakat yine de kesin bir ayrım yapmak güç.  Çünkü bazı alanlarda aynı dönemlerde üç üslubun da devam ettiğine tanık olduk.


Bir diğer alan ise Salihler ve Adalıkuzu köyü kırsalında yer alan, Düdük dağının doğuya bakan yamaçlarındaki Asmalıyatak kaya resimleri. Burada derin bir vadinin etrafında yer alan sayıları bin civarındaki kurganlar da yer alıyor. Geçmiş çağların bu kutsal alanı yaklaşık olarak beş kilometre uzunluğunda bir duvarla çevrili.


Kurganlar içinde bir tanesi son derece büyük. Kurgan çapı yaklaşık 35 metre. Bir kağana ait olduğunu düşündüğümüz ve “Kağan Kurganı” olarak tanımladığımız kurgan vadinin batı yamaçlarında. Tam karşısında ise bütün alanlar içinde en zengin pano olan ve “Kağan Panosu” olarak isimlendirdiğimiz büyük pano yer alıyor.


Kağan kurganından karşıya baktığımızda ise Kağan panosunun hemen üst kısmında bir sunak alanı ve onun bir üst kısmında çapını on yedi metre olarak ölçtüğümüz büyük bir kurgan daha yer alıyor.


Bu kayalardaki resimler özellikle Türk dünyasının Altaylar bölgesindeki kayalardaki resimlerle önemli ölçüde birebirlik ve benzerlik gösteriyorlar. Ancak bu kaya resimlerinin bir başka özelliği, hem eski Türk kaya resimlerine benzemeleri, hem de Selçuklu ve Oğuz damgalarının da burada görülüyor olması.


Türkler Altay’lardan, Orta Asya’dan Anadolu’ya 1071’den çok önce gelmişler; gelirken de oradaki kullanmış oldukları kaya resimlerini buraya taşımışlardır.


Kaya resimleri zamanla damgaya, damga ise zamanla alfabeye dönüşmüştür. Yani bizim Orhun alfabesinde kullanılan harflerin önemli bir kısmı, damga olarak karşımıza çıkıyor. Bunu nereden biliyoruz? Türk dünyasında yapmış olduğumuz çalışmalarda, halı-kilimlerde, mezar taşlarında, sokaklarda ve birçok etnografik eserlerde Orhun alfabesindeki damgaları birebir görüyoruz.


Bu açıdan Türkiye’deki sosyal bilimciler, özellikle sosyolog, antropolog, tarihçiler için bu belgesel dizisi sanırım büyük ufuk açacaktır ve Türk tarihi, hatta dünya tarihi yeniden yazılacaktır.


Bu resimlerin, damgaların bize gösterdiği bir başka husus da şudur; nasıl ki biyolojik hayatımızda DNA’lar varsa sosyal hayatımızda da DNA’lar vardır. Ben buna sosyal DNA diyorum. Başka bir tabirle sosyal genetik diyorum. Çünkü Sibirya’dan Balkan’lara kadar olan Türk kültür coğrafyasına baktığımızda birbirinden haberdar olmayan, birbirini görmeyen, birbirinin coğrafyasını tanımayan insanların çok farklı bölgelerde aynı üslubu ortaya koymaları, aynı damgaları kullanmaları son derece manidardır.


"Damgaların Göçü" belgeseli Türk tarihini ve dünya tarihini değiştirecek sosyal özelliklere sahip ve yıllardan beri söylenen bir türküde dile getirildiği gibi bize “Ankara’nın taşına bak’’ diyecek. Eğer Ankara’nın taşına bakarsanız Altay’ları, Türkistan’ı, Sibirya’yı göreceksiniz.


Damgaların Göçü Belgeseli Nasıl Başladı?


Bu soruya cevabı belgeselin yapımcısı ve yönetmeni Servet Somuncuoğlu’ndan öğrenmekte fayda vardır. Konu hakkında Somuncuoğlu şöyle diyor:


“Avrasya coğrafyasında bugüne kadar yaklaşık olarak üç yüz elli civarında kaya resmi alanı tespit edildi. Bu alanlar içinde Kazakistan’da Almatı yakınlarındaki “Tamgalı Say” önemli bir yer tutuyor. Tarih öncesi çağların kutsal ibadet yerleri olarak kabul edilen bu açık hava mabetlerinde binlerce kaya resmi var. UNESCO tarafından koruma altına alınan ve Dünya Kültür Mirası arasında yer alan Tamgalı Say’da da artık bizim için tanıdık, bildik resimleri görüyoruz. Güneş adamlar, ibadet eden, Kağanları ile tören yapan insanlar yer alıyor resimler arasında.


Ankara’nın seksen kilometre batısında, Güdül ilçesinin Salihler Köyü kırsalında dört ayrı alan, yine Salihler ve Adalıkuzu Köyü kırsalında Düdük Dağı’nın doğuya bakan yamaçlarında binlerce kaya resmi var. Bu resimlerde binlerce yıl öncesinin seslerini duyuyor, göğe yükselen yakarışlarına tanık oluyorduk…


Karlı Dağlardaki Sır belgeselinin Türk tarihçiliği açısından bir dönüm noktası olduğuna inanıyorum. Belgesel yayına girene kadar çok dar bir çerçevede ele alınan kaya resimleri, belgeselin yayınıyla birlikte birçok insanın gündemine girdi. Bunların içinde akademisyenler, üniversite öğrencileri, bürokratlar vardı ama asıl önemlisi bu kategorilerin dışında kalan insanların konuya ilgi duymasıydı. İşte bu ilginin sonucunda "Bizim burada da bu resimlerin benzeri var” diye Anadolu’nun birçok yerinden insan benimle irtibata geçti. Bana gelen bilgiler doğrultusunda hemen hemen her yere ulaşarak resim olduğu iddia edilen alanlara baktım. Uzun ve yorucu bir süreçti. Birçok alanda kayda değer bir şey yoktu ama Ankara Güdül Salihler köyünden Cemil Söylemezoğlu’nun beni götürdüğü alanlardaki kaya resimleri, çarpıcıdan öte, muhteşemdi. Cemil Söylemezoğlu ile 2008 yılı Nisan ayında başlayan araştırma ve çalışmalarımız 2010 yılı Nisan ayına kadar sürdü. Aralıklı olarak bölgede on ayrı araştırma gezisi yaptıktan sonra “Damgaların Göçü” belgeselinin projelendirmesi ile çekim süreci başladı”.


Yukarıdaki ifadelerden de anlaşıldığı gibi ”Damgaların Göçü”, belgeseli aslında TRT. 2 de ilk bölümü 7 Aralık 2007’de yayımlanan ve 5 bölüm olan ”Karlı Dağlardaki Sır” ile başlamıştır. Ayıca o belgeseli izleyen Salihler köyündeki Cemil Söylemezoğlu’nun adlı bir vatandaşın Türk tarihine büyük bir katkı yaptığını ve “Damgaların Göçü” belgeselinin ortaya çıkmasında örnek bir vatandaşlık örneği gösterdiğini söylemek gerekir. Dolayısıyla “Söylemezoğlu’nun “Damgaların Göçü katkısı çok önemlidir. Belki de Söylemzoğlu olmasaydı, Salihler köyündeki kayalardaki tarihin şahitleri zamanla yok olacak, Anadolu Türk tarihinin altın bir sayfası tarihin külleri arasına karışacaktı.” belgeseline


Sayın Cemil Söylemzoğlu, köyündeki kaya resimleri ve yazılar için şöyle diyor:  “Ben dağları çok severim. Fırsat buldukça köyümün çevresindeki dağlara gezmeye giderim. ’Çizikli kayalar’ diye çocukluğumdan beri kaya bu resimlerinin varlığını bilirim. Bu resimler bizim için ’Karlı Dağlardaki Sır’  belgeselini seyredinceye kadar sır olarak kaldı. O belgeseli seyredince, ’Karlı Dağlardaki Sır’ belgeselinin Yapımcı ve Yönetmeni Sayın Servet Somuncuoğlu ile irtibata geçtim. Köyümüzün civarındaki kayalardaki gördüklerine o da inanamamıştı; ’Cemil, çok önemli bir keşif ile karşı karşıyayız, bu resimler Orta – Asya’dakilerle aynı…’ dediğinde çok şaşırdım.  İki yıl boyunca defalarca köyümüze geldi ve dağlara gittik. İşte böylece bizim dağlardaki çiziklerin sırları çözülmüş oldu…”


“Damgaların Göçü” belgeselinin nasıl doğduğuna dair kameraman Cengiz Karadeniz ise şöyle diyor:


Mesleki hayatım boyunca çok farklı yerler gördüm, birçok ilginç olay, insan ve nesne görüntüledim, ancak “Karlı Dağlardaki Sır” belgeseli çekimleri beni daha önce yaşamamış olduğum bir heyecan ve keşif duygusu ile tanıştırdı. Taşın dilini çözme, çizdiği görünmeyen yolu takip ederek yine kendime, kendi kültürüme dönmenin heyecanını, çektiğim karelerle de bu taşların gizlediği sırları başka insanlara paylaşmanın keyfini yaşadım. Bizim yaptığımız çalışmanın “Damgaların Göçü” belgeselini doğurması benim için ayrı bir sevinç oldu“.


Yukarıda Söylemzoğlu’nun Salihler köyü civarındaki kayalardaki sırların çözüldüğünü ifade etmesi önemli olmakla beraber, aslında Salihler köyü civarındaki kaya resimleri ve yazıların sırrının çözümüne yeni başlanıyor. Çünkü Sayın Servet Somuncuoğlu vasıtasıyla ilk defa keşfedilen alandaki görsel belgeler TRT aracılığıyla kamuoyuna “Damgaların Göçü” belgeseliyle 27 Ocak, 3 ve 10 Şubat’ta sunulacaktır. Umarız “Damgaların Göçü” belgeselinden sonra konunun uzmanları Anadolu Türk tarihini ve arkeolojisini yeniden yazmaya başlarlar.



"Damgaların Göçü" Belgeselinde Görev Alanların Araştırma Hakkındaki Kısa Görüşleri
Sinan Şerif Kaya (Koordinasyon): “Yüzlerce ve belki birkaç bini aşan yıldır, orada, bozkırın ortasında duran taştan mektuplar; köylüler, köyün çobanları bunlardan haberdar ama o kadar uzun zamandır oradalar ki bu taşlar, taşların üzerindeki bu çizgiler, ’artık’ önemli değiller. O kayaların üstündeki, yerleri ve gündoğumuna göre konumları ’gözetilmiş’ o ’kutsal’ resimler, o kadar zaman, bu zamanı beklediler.


Ahmet Veysel Baban (Görüntü Yönetmeni): “Haziran 1992 de tanıştığım televizyon kamerasının gün gelip de bir çekimde bana bu kadar ağır geleceğini, beni bu kadar yoracağını doğrusu hiç aklıma bile getirmemiştim. Yanına yaklaşmanın bile çok zor olduğu sarp kayaların ucundaki bu resimleri ve yazıtları görüntülemek 18 yıllık meslek hayatımın en zor işiydi“.


Kamber Koytaviloğlu (Kameraman): “Ve gizlendikleri yerden çıkmaya karar verdiler…”


Yusuf Halaçoğlu (Tarihçi, Gazi Üni. Stratejik Araştırmalar Merkezi Başkanı): “Beypazarı ile Güdül arasındaki dağlarda gördüğümüz kaya resimleri, biz tarihçilerin, alışageldiği tarih araştırıcılığından ayrılarak Anadolu tarihini yeni bir gözle değerlendirmemiz ve yeniden yazmamızın gerektiğini ortaya koymaktadır. M.Ö. 3000-5000 yılları arasında tarihlenen bu kaya resimleri, o tarihte yaşamış insanların yaşayış biçimlerini, inançlarını ve kendileriyle ilgili bir takım gerçekleri gözler önüne sermektedir.


Zannediyorum ki konun uzmanı bilim adamları bütün bunları değerlendirdiğinde Anadolu tarihinde çok farklı bir sayfa açılacaktır. Ve bu sayfa, belki de dünya tarihinin yeniden yazılması için yeni bir başlangıç teşkil edecektir.


Türk tarihçilerinin alışageldikleri ölçünün dışına çıkarak, Anadolu tarihini yeniden farklı bir biçimde ele almak ve Türk tarihinin 1071’de başladığı tezinden sıyrılıp, yeni araştırmalara imza atmak durumundadırlar.


Damgaların göçü belgeseli zannediyorum ki, Türklerin hangi coğrafyalarda yaşadığını ortaya koyacak ve Anadolu tarihinin yeniden yazılmasının gerektiğine dair en önemli belgesellerden birisi olacaktır”.


Şükrü Haluk Akalın (Dilci, Türk Dil Kurumu Başkanı): “Ankara ilimize bağlı Güdül ilçesi yakınlarında kaya resimlerinin bulunduğu bu alanda ilk gördüğümüz şey, burada yer alan kaya resimlerinin Sibirya’dan başlayıp Türkistan’a oradan Kafkasya’ya kadar uzanan geniş alandaki bir geleneğin yansıtılmış olmasıdır.


Türk damgalarının bu kaya resimlerinin arasında yer alması. Bu resimlerinin Türklerin eseri olduğunu gösteren kanıtlardır. Örneğin Kayı boyunun, Kınık boyunun, Avşar boyunun, Yüreğir boyunun damgasını burada görüyoruz.


Bu resimlerde atla insanın iç içe olduğunu, binicilerin bulunduğunu görüyoruz. Tarihte Türkler atla özdeşleşmiş bir toplum olarak karşımıza çıkıyor.


Bu resimler bize şunu kanıtlıyor Türklerin Anadolu’ya gelişi 1071 Malazgirt zaferi ile değil, ondan çok daha öncelere uzanıyor”.


İsmail Doğan (Dilci, Ordu Üni.): “Bu yazılar “diğer dediğimiz Türk yazısı veya Göktürk yazısı diye anılan yazıdır” ki, Türk’ün kendi yazısıdır. Bu yazılar en az 5000 yıl öteden başlayıp günümüze kadar gelen kültürün devamlılığını gösteren belgelerdir.


Büyük panoda görünen resimler aslında bir fikir yazısıdır, düşünce yazısıdır. Buna idogram da deniliyor; ama Türkçesi düşünce yazısıdır. Panoramadaki yazılar adeta bir seremoniyi, burada yapılan belki bir adağı, bir töreni, bir şöleni anlatıyor. Benzerlerini başka yerlerde olduğu gibi Kafkasya’da Hasaut Deresinde, Zelençuk’te ve Sibirya’da da görebiliyorsunuz.


Bu resimleri kim veya kimler çizmişler? Haliyle Sibirya’dakini, Kafkasya’dakini kim yapmışsa, bu kültürü kim yaşatmışsa bunları da onlar yapmıştır. Ne yazık ki bunlar şimdiye kadar pek görülmedi, araştırılmadı. Bu resimler Anadolu’ya 1071’de ilk kez gelmediğimizi, bilakis Anadolu’da bizim daha önce var olduğumuzu göstermektedir“.


Cengiz Saltaoğlu (Araştırmacı): “Salihler Köyü kırsalındaki sekiz kaya resimleri ve yazıtlar alanında da bir konu bütünlüğü ve tarihsel süreklilik görmekteyiz. Bunları bir bütün olarak değerlendirdiğimizde, bunun Asya’daki Eski Türk kaya resimleri ve yazıtları geleneğinin bir devamı olduğunu söyleyebiliriz.


Ankara Güdül Salihler Köyü kaya resimleri alanında bizim açımızdan en dikkat çekici yönlerden birisi Eski Türk runik alfabesiyle yazılmış yazıtların bulunması.


Türk tarihi açısından önemli olan nokta, buradaki kaya resmi alanlarında karşılaşılan yazı türünün hemen tümüyle eski Türk runik alfabesi olması. Bu da bu kaya resmi alanlarının Türk kültürüne, Türk kimliğine aitliği yönünde önemli bir veri bizim açımızdan. Kaya resmi alanlarındaki yazıtların genel içeriği bunların dua ve dilek metinleri olması, bu da bizi şaşırtmıyor. Çünkü kaya resmi alanlarının genellikle birer inanç ve ibadet alanı olduğunu biliyoruz.


Buradaki yazıtlar dil özellikleri yönünden Orhun-Yenisey yazıtlarından biraz daha eski.


Bu yazıtlar kuşkusuz, Türklerin 1071 yılından çok daha önceleri de Anadolu’da bulunmuş ve yerleşmiş olduklarına ilişkin doğrudan birer kanıt oluşturmaktadırlar“.


Ahmet Taşağıl (Genel Türk Tarihçisi, Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üni. Tarih Bölümü Başkanı) “Türk’ler gittikleri yerlerde kendi damgalarını da bıraktılar. Bu damgaları bilinen tarihî devirlerde mimarî eserlerde görebiliyorduk; ama bizi esas heyecanlandıran, ilk göçler esnasında Türk’lerin gittikleri yerlerdeki kayaların üzerine kendi hatıralarını bırakmış olmalarıdır.


Türk’ler nerede çok yoğunlukta yaşadılarsa, orada çok fazla kaya resmi bıraktılar. Abakan, Altaylar, Moğolistan, Kazakistan, Kırgızistan, Özbekistan’ın bir kısmı, Azerbaycan ve Anadolu olmak üzere pek çok mekânda bunun örneklerini görüyoruz.


Anadolu’nun büyük kesiminde bulunan Türk’lere ait kaya resimleri M.Ö.’ki çağlardan itibaren M.S.’ki devirlerde de Anadolu’nun nasıl Türkleştiğini ispat etmektedir.


Böyle bir açıdan bakıldığında yazılı tarih ile kaya resimleri üzerindeki tarihi birleştirerek yeni bir tarih teorisini ortaya rahatça koyabiliriz.


Diğer yandan açıkça ifade etmek gereken husus, Mısırlıların papirüse. Çinlilerin İpeğe, Sümer, Asur vs. toplulukların kil tabletler üzerinde yaptıkları işaretleri, Eski Türkler kayalar üzerine yaparak gelecek nesillere miras bırakıyorlardı. Dolayısıyla günümüze ulaşabilmeyi başaran kaya resimleri Türk tarihinin eşsiz hazinesidir“.


Yaşar Çoruhlu (Sanat Tarihçisi, Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üni.): Kaya resimleri, sanat tarihinin en önemli alanlarından olduğu gibi Türk sanat tarihinin de en önemli alanlarındandır. Buradaki kaya resimleri “noktalı vuruş”, “kesme” ve “oyma” teknikleriyle yapılmıştır.


Söylemiş olduğum tekniklerin tümü, İç Asya ve Orta Asya’daki Türklerin yayılmış olduğu alanlardaki kaya resimlerinde de kullanılmıştır.


Bu resimleri çok rahatlıkla iç Asya’dan Anadolu’ya doğru gelen bazen de Karadeniz’in kuzeyinden Avrupa’ya gelip oradan Anadolu’ya doğru gelen hat üzerinden yayılmış olan kaya resimlerine bağlıyoruz.


Buradaki örneklere kronolojik olarak baktığımız zaman, bu resimler, M.Ö. 3000’lerden M.S. ise 6. ve 7. yy.lara kadar gelen ve birbirleriyle bağlantılı örneklerdir.


Buradaki resimler Orta ve İç Asya’daki – gerek Sibirya’daki gerek Kazakistan’daki gerek Moğolistan’daki- çeşitli kaya resim merkezleriyle uyuşmaktadır. Dolayısıyla buradaki resimleri yapan insan toplulukları muhakkak ki bozkır kültür çevresiyle ilişkili olan topluluklardır“.


S. Yücel Şenyurt (Arkeolog, Gazi Üni. Arkeoloji Bölümü Başkanı): “İlk defa burada tespit ettiğimiz kurganlar ve hemen onların yakın çevresindeki kayalıkların doğu yüzlerinde yer alan kaya resimlerindeki Avrasya bozkırlarından bildiğimiz at tasvirleri, runik yazı örnekleri ve çeşitli Türk boylarına ait damgalar, bu alanın Hun ve Göktürk dönemlerine ait olabileceğini göstermektedir.
Ankara’da Türk Tarihi ve Anadolu Arkeolojisi için çok büyük bir keşif…


Orta Asya’da kaya resmi alanlarının aynı zamanda birer sunu alanı, kurban törenlerinin gerçekleştirildiği bir kült alanı olduğunu bilmekteyiz. Buradaki kaya resimleri ve runik yazıların oluşturduğu bu sunu alanı bu anlamda Anadolu’da tespit edilen ilk örnektir.


Bu alanda yapılacak arkeolojik kazı çalışmaları hem kurganlar ve hem de söz konusu kült alanı ile ilgili daha önemli ve kesin bilimsel veriler sunacaktır“.


Atakan Akçay (Arkeolog, Gazi Üni.): “Anadolu tarihini yeniden yazmanın gerekliliğini ortaya koyacak yeni arkeolojik keşiflerle beraberiz. Bölgede sayıları 1000’e yaklaşan taş yığma kurganların yanında kayalar üzerinde hem bizlerin neolitik dönem öncesinden bildiğimiz avcı-toplayıcı dönem insanlarının yansıtan kaya resimleri hem de runik Göktürk harfleriyle yazılmış yazıtlar bulunmakta“.




Dr. Mustafa AKSOY

http://www.tambizlik.org/


İsveç’te bir Türk Boyu

2 Şubat 2011 Çarşamba
SOYKIRIMCI İSVEÇ



İsveç Parlamentosu,  Türkiye Cumhuriyeti' ni  ‘Soykırımcı’ ilan eden, utanç verici bir karar almıştı hatırlayınız.  
Oysa aynı İsveç, medeni dünyadan saklasa da, tarihçiler ve bilim adamlarının yaptıkları saha çalışmaları ile soykırımcının bizatihi kendisi olduğu gerçeğinin üstünü örtemez.
İsveç’in kuzeyinde, Kiruna adlı bölgede yerleşik bir Sami grubu var.
Bunların konuştukları dil Ural- Altay kökenli.. 
Fince, Macarca, Türkçe ailesinden.. 
Kiruna’ya yolunuz düşerse bir gün, ziyaret etmeniz gereken bir müzeleri var.
Gerçekten müthiş bir müze.

Gelmişlerini geçmişlerini, kültürlerini, folklorlarını, inançlarını sergiliyorlar.
Müzede sanki Dede Korkut dekoru var.
İsveç'te değil de Orta Asya'da hissedersiniz kendinizi.
İsveç’te değil de Türk illerinde bir müze geziyor zannedersiniz kendinizi.,
Etnografik geçmişi çok bizden. 
Ak çadırdan kara çadıra, şaman davullarına, silahlara, giysilere,   baş süslerine, yaşam biçimlerine, binlerce yıl öncesine ait uzun göç hikayelerine kadar..
İsveç’te bir İsveçli’ye sorsanız, onlara “İsveç'in Kürtleri" diyorlar.
Bizi soykırımcı ilan eden İsveç’in adı,  Norveç'le birlikte azınlıklara uyguladıkları şiddet nedeniyle, "20. Yüzyıl'ın soykırım uygulayan ülkeleri" arasına girmiştir. 
Osmanlı'nın Ermenilere uyguladığını iddia ettikleri zulmün,  İsveç tarafından Samilere uygulandığı, tarihçiler tarafından kanıtlanmış ve kabul edilmiştir. 
Samilere uygulanan yoğun asimilasyon politikası, bu küçük azınlığa 1990'lara kadar göz bile açtırmadı.
Anadilleri yasaklandı.
İnançları yasaklandı, zorla Hıristiyanlaştırıldılar.
Öyle bir hale geldi ki; doğan çocuklar kilisede vaftiz edildikten sonra, evlerinde, sessizce, Şaman ritüellerine göre tekrar kutsanıyordu.
Bizi soykırımcı ilan eden İsveç, 1920'den sonra, Sami nüfusun artmasını önlemek için 60 binden fazla insan kısırlaştırdı. Özellikle kadınları.
1900'lerin başında, "Ari Irk" ı koruma politikalarına uygun olarak Danimarka, İsveç, Norveç, Finlandiya'da çok yoğun bir tehcir uygulandı.
Samilere ait topraklara el kondu.  
Yeniden toprak satın almaları yasaklandı.
Göçe zorlandılar.
2. Dünya Harbi'ne kadar ‘tek dil, tek ulus’ politikası giderek yoğunlaştı.. 
Zorlaşan yaşam şartları sonunda 100 binlere varan nüfus, 10 binlere düştü.
İşte bu İsveç, tarihçilerin bile kanıtlayamadığı ağır bir suçlamayla, Türkiye Cumhuriyeti' ni  “Soykırımcı” ilan etti.
Biz İsveç’in bu tavrına karşı kıytırık bir protesto ile yetinirken, Onlar, Banu Avar’ın İsveç’te Samilere ve Laponlara uyguladığı soykırımı konu alan belgeselin TRT’de yayınlamasını engellediler.

‘One minute’ ile sevinen halkımız bunu bilsin istedim.
Hem İsveç’i tanısın hem bizim aczimizi öğrensin.