Türklerin ve Büyük Bozkırın Kadim Tarihi (5)

14 Ocak 2011 Cuma

Murat ADJİ -KIPÇAKLAR

GÖK TANRI


Türk kültürünün kalbi olan, Ulu Tanrı kimdir? Tanrı, Gökte yaşayan ve görünmeyen bir ruh. Gök Tanrı yücedir. Eski Türkler Tanrı’yı “Sonsuz Gökyüzü” veya “Tanrı Han” diye hürmetle zikrediyorlardı. “Han” ünvanı O’nun dünyadaki hakimiyetini göstermektedir.


Türk milleti için manevî kültürün, yani maneviyatın zirve noktası dindi. İnsanlar putperestlikten uzaklaşmıştı. Tanrı’ya farklı adlarla hitap ediyorlardı:  Bog,Bogdo veya Boje; Huda, Kuda veya Kuday; Alla, Allah veya Ollo, Gospodi. Altay dağları, bu kelimeleri 2500 yıl evvel duymuşlardı! Elbette Tanrı’nın başka adları da vardı. Bog kelimesi daha sık söyleniyordu.  Çünkü bu kelime aynı zamanda ”huzur ve kemal bulmak” anlamına geliyordu.


“Mutlu ol” anlamına gelen “Huday” hitabı tamamen farklı idi. Tanrı’nın bu dünyadaki en güçlü varlık olduğunu vurgulamaktaydı; bu kelime “al” yani “el” denilen Türk kelimesinden oluşmuştu. Başka bir deyişle “veren ve alan”. “Alla” kelimesinin anlamı bu idi.  Bu kelime söylenirken, ellerin sonsuz olan Gökyüzü’ ne açılarak, dua edilmesi gerekiyordu.


“Gospodi” kelimesi ise, seyrek kullanılıyordu. Ancak din adamları bu kelimeyi telâffuz edebiliyorlardı. “Gospodi” kelimesi tam anlamıyla, “gözlerin açılması” veya “gözleri açan”  anlamlarına gelmektedir. Bu, Tanrı’ ya yönelik en aziz ve en ulu hitaptır.

Dua etme, bayramlaşma gelenekleri ve oruç tutma kaideleri yıllar içerisinde tashih ediliyordu. Bu kaidelerin tamamına ayin denilmektedir. Din adamları, kaftan diye adlandırılmış uzun bir elbise ve ucu sivri bir şapka giyiyorlardı. En yüksek makamda bulunan din adamları beyaz renkli bir elbise, diğerleri ise, siyah elbise kullanıyorlardı. Eski ressamlar tabii olarak Altay’daki kayalar üzerinde din adamlarını da tasvir ediyorlardı.


Türkler, Tanrı Han’ın işareti olarak eşit kenarlı haçı seçmişler ve bu haçı “adji” diye adlandırmışlardır. Haç işaretinin daha evvel de Türk kültürünün bir unsuru olduğuna dikkat edelim. Bunun dışında, bir de “eğri haç” vardı. “Eğri Haç”  yaşlı yer altı tanrılarının ve cehennemin simgesi sayılmıştır.


Önceleri adji işlemeleri çok basitti. Sonradan bu işlemeler gerçek birer sanat eseri olmuştur. Bu işlemeleri kuyumcular yapıyordu: haçı altınla kaplıyorlardı, parlaması ve insanları sevindirmesi için değerli taşlarla işliyorlardı. “Eğri haçlar”  Altay’da yaklaşık 3-4 bin yıl evvel ortaya çıkmıştı.


Haç, iki çizginin kesişmesidir. Tanrı işaretinde ise kesişme yoktu. Haç ile ortada yuvarlak güneş ve ışınları tasvir edilmiştir. Tanrı inancının işareti işte budur: Güneşin ışınları… Daha doğrusu, bir bütünlük merkezinden doğan, Tanrı’nın iyilik ışınlarıdır.


Bazen Tanrı işareti kabul edilen haça, hilâl de eklenmekteydi. Ama bu işaret farklı bir anlam kazanıyordu: zaman ve ebediyetin hatırlanması. Bu düşüncenin devamında on iki yıllık takvim sistemi akla gelmektedir.


Tanrı’nın işareti savaş bayraklarına da işleniyordu. Bu kutsal işareti ayrıca zincirlerle boyunlarına da asıyorlardı. Dövme olarak alınlarına da yaptırıyorlardı.


TÜRKLER HİNDİSTAN’DA
Yüce Gök Tanrı ve onun zengin ülkesi hakkındaki haberler kuş misali Altaylardan havalanarak her tarafa yayılıyordu. “Beyaz Seyyahlar” farklı ülkelere gidiyor ve Gök Tanrı dininin yeryüzüne yayılmasını sağlıyorlardı.


Türk seyyahları Çin tarafından kabul edilmedi. Bunun bedelini de ağır bir şekilde ödediler. Türkler Çini istilâ etti. Çinlilerin meşhur Çin Seddi bile koruyamadı. Ama her şeye rağmen Tanrı hakkındaki haberler ve bilgiler bu ülkeye de ulaştı.


Ama Hindistan’da her şey çok farklı bir şekilde gelişmiştir. Hintliler bu Tanrı inancına hemen ilgi göstermeye başlamışlardır. Böylece 2500 yıl evvel veya biraz daha önceleri Türk tarihinde bir Hint sayfası açılmıştır. Altay ile Hindistan, artık manevî ortak değerleri paylaşıyordu. Hintliler, yılan soyundan gelen beyaz tenli yarı insan Tanrı’ya “Naga” derlerdi.


Onların ülkelerini meydana getiren, demirden yapılmış haçların ve sayısız hazinelerin gömülü olduğu topraklar, çok uzaklarda, Hindistan’ın kuzeyinde bulunmaktaydı. Hintliler, bu uzak ülkeyi “himaye edilen” anlamında “Şambhu” adı ile tanıyorlardı. Bazen Şambhka da diyorlardı ki, bu kelime Türk dilinde “parlayan kale” anlamına gelmektedir.


Hindistan’da eski “Mahabharata” kitabı bugüne kadar muhafaza edilmiştir. Bu kitapta dinin Hindistan’ a nasıl geldiği ve manevî kültürün nasıl oluştuğu anlatılmaktadır. Bu kitap, kadim Hindistan’ın bir vakayinamesidir. Bu kitapta Nagalar hakkında ve onların kuzeydeki esrarengiz vatanları hakkında bazı bilgiler mevcuttur.


Hindistan’da Tanrı adı, elbette unutulmadı. Buda’yı mavi “Türk” gözleri ile tasvir etmeleri bir tesadüf olabilir mi? Bu unutulmuş bir tarihin günümüze yansıması olamaz mı?


Meselâ, 2500 yıl önce Hindistan’a kuzeyden gelen ve unutulan bir “süvariler hadisesi” olamaz mı? Hindistan’ a yerleşen bu halk: Şak, yani Hindistan’ın yeni halkı diye adlandırılmıştır.


Böylece Türk Sakalar tarih sahnesine çıkmış bulunuyordu. Dahası da var: Buda biliminin tam ortaya çıktığı o yıllarda, Hintliler Buda’yı “Şakyamuni” veya “Türk Tanrısı” olarak adlandırıyorlardı. Demek ki, Buda biliminin Türkler tarafından yayılmış olması da ihtimal dahilindedir. Hatta Buda, Hint efsanelerinde ifade edildiği gibi, Naga’ya dönüşebiliyordu.


Hindistan’da bugün de Gök Tanrı inancını paylaşan en az 50 milyon insan yaşamaktadır. Onlar ne Budist ne de müslümandır. Bu insanlara genellikle Hıristiyan  denilmekte.


Onlar dinî ayinleri ve simgeleriyle diğer bütün Hıristiyanlardan farklıdır. Onlar Tanrı inancının haç işaretini kabul ediyor ve göğüslerinde taşıyorlar; dualar ediyorlar… Kim bilir, belki de Türk inanç düzeninin ilk şekliyle muhafaza edildiği, dünyadaki tek yer burasıdır. Bilindiği gibi, hiç bir şey iz bırakmadan yok olmaz.


Sözün sırası gelmişken, meşhur Hint Süvarisi de Altaylıların gelişi ile ortaya çıkmıştır. Arkeologların bu konudaki bulguları ikna edici ve geçerli deliller içermektedir. Şüphesiz sadece bu değil. Çünkü Altay’dan gelenler Hindistan’ da sadece bir misafir değillerdi; onlar bu ülkenin vatandaşları olmuştu. Bugün her on Hintlinin veya Pakistanlının birisinin şeceresi Türk soyuna uzanmaktadır. Bu nüfusun önemli bir kısmıdır.


Hindistan’ da hakimiyet, uzun müddet meşhur Güneş Hanedanlığı’nın elindeydi. Bu hanedanlığı, Güneş’in torunu İkvaşku kurmuştur. İkvaşku, M.Ö. V.yüzyılda, Altay’daki Aksu Nehri vadisinden Hindistan’ a göç etmişti. İkvaşku, han tahtına oturduktan sonra, Koşala veya Koşkala devletinin başkenti Aydohya şehrinin temelini atmıştı. Bu şehir bugüne kadar muhafaza edilmiştir. Bu şehirde, Güneş Hanedanlığı ve Altay’dan gelen Türkler hakkında yazılı belgeler bulunan bir müze mevcuttur. Aydohya şehrinin yanında akan nehrin adı Saraya. Bu gene Türkçe bir coğrafî ad olsa gerek. Saraylarıyla, tapınaklarıyla ve güzel evleriyle bu şehir tam bir başkent idi. İşte Han’ın bu Sarayı da,  nehire adını vermiştir.


Güneş Hanedanlığı’nın hakimiyeti sırasında Altay’ dan Hindistan’ a insan göçü asırlar boyunca devam etmiştir. Türkler, yüksek sınıf içinde idareci, şair, âlim ve din adamı olarak önemli yer almaktadırlar. Onlar Türkçe konuşuyorlardı… Udaypur, Djodhpur Djaypur adlı ünlü maharadja hanedanlıkları Kadim Altay Türklerinden neşet etmiştir. Burada şaşılacak bir şey yoktur.


Hindistan ve Altay bir bütün gibiydi. Bugüne ulaşan Biy ve Nerçin yolları geçmişte bu iki ülkeyi birbirine bağlamaktaydı.


Hindistan’daki ilk yol, Türklerin kurduğu efsanevî Asma Geçit idi. Sadece efsanelerde rastladığımız asma köprüler, günümüzde Tibet ve Pamir’de mevcut. Akıncı süvariler, asma köprüler vasıtasıyla dağlardan, nehirlerden ve dipsiz uçurumların üzerinden geçerlerdi. Uzun zamanlar boyunca mukaddes yerleri ziyarete gidenler bu yolların üzerinden geçiyordu. Onlar bu yolla Hindistan’daki akrabalarını, kutsal sayılan Kaşlas Dağı’nı ve Keşmir şehrini ziyarete gidiyorlardı.



Bir Türk için Kaylas Dağı’nı görmek aynı Hindistan’ı görmek gibi büyük kıvanç kaynağı idi. Rivayete göre, Kaylas Dağı Tanrı Han’ın dinlenme mekânıydı. Bunun için kutsal bir yer olarak kabul ediliyordu.


TÜRKLER İRAN’ DA
Gök Tanrı inancıyla tanışan sadece Hindistan değildi. “Beyaz Seyyahlar” İran’ı da ziyaret etmiştir. İran tarihinin o uzun ve karanlık dehlizlerinde kalmış hadiselere ışık tutan, Aji-Dahak rivayetleri iyi muhafaza edilmiştir.


Aji-Dahak, İran’ ı hakimiyeti altına alan yabancı bir Han idi. Aji-Dahak, yılan suretinde yaşıyor ve Gök Tanrısı inancı için mücadele ediyordu. Fakat sıradan İranlılar onunla aynı inancı paylaşmadılar. Her millet bunu anlayamazdı. İranlılar uzun süreden beri ateşe tapıyordu. O dönemde sadece asilzadeler Gök Tanrısı inancını benimsemeye başladılar. Onlar atalarının Türk olduklarını da ifade ediyorlardı. Burada söz konusu edilen meşhur Arşakid Hanedanlığı idi. Altay’dan gelen sarışın Arsak Han (veya Arşak) M.Ö. III. Yüzyılda bu hanedanlığın temelini atmıştı. İran tarihinde böyle yazılmaktadır.


Şaşırtıcı bir gerçek: İran’da bugüne kadar Türk dili unutulmadı. İran’ da Türk dilinde konuşan şehirler, köyler ve büyük bölgeler hâlâ mevcuttur. Hindistan’ a doğru yola çıkan Sakların (Şakların) gelişi ile Türk tarihinde İran sayfaları açılmış olmaktadır.


Türkler daha sonra Taşkent’e ulaşmışlardı. Taşkent kuruluşunun iki bininci yılını kutlayan çok eski bir şehirdir. “Taşkent” kelimesi  “taş şehri” olarak tercüme edilmektedir. Bu tam doğru değildir; çünkü “kent” kelimesi zaten “taş şehri” anlamına gelmektedir. Sonradan “taştı” veya “daştı” kelimesinin Türklerde “gurbette”  anlamına geldiği ve bu kelimenin Hindistan’dan din adamlarının kullandığı dilden, yani Sanskritçe’ den geldiği öğrenildi. Eğer bu kelimenin anlamı “gurbet” ise, Taşkent kelimesi, Rus varyantındaki gibi “gurbetteki taş şehir” anlamına gelebilir. Bu ad, şehirdeki yapıların ahşaptan olmadığını, aksine Altay’daki şehirlere benzer yapılarla dolu olduğunu vurgulamaktadır.


Ama neden “gurbette” ?  Bunun da kendine has bir cevabı ve açıklaması mevcuttur. Bir zamanlar Asya’nın merkezinde, İran Hanedanlığı dahilinde büyük ve gelişmiş Baktriya (Baktıra) devleti kurulmuştur. Bu devletin şöhreti, Makedonyalı İskender’ in de ilgisini bu bölgeye çekiyordu. Baktriya’nın şöhreti aniden sönmüştü. Uzun savaşlar sonunda da tamamen yıkılmıştı. Bu savaşları, kuzeyden gelen ve tarihçilerin bugün kullanmayı moda haline getirdikleri bir ifadeyle “yabanî kabileler” , yani Türkler çıkarmıştır. Yani “Sak” adıyla tanınan o Türkler. Onlar Baktriya’yı işgal etmişler ve daha sonra da bir kısmı, asma köprü geçitlerini kullanarak aşılmaz ve geçit vermez Pamir dağlarını aşarak Hindistan’ a ulaşmıştır.


Bu tahrip edici savaşlardan üç yüzyıl sonra, I. Asırda Altaylardan gelen yeni insanlar tarih sahnesine çıkmaya başladı. Onların bayraklarında haç işareti bulunuyordu ve onlar yeni bir inanç düzeni getiriyordu. İşte onların bu gelişi, Türk tarihindeki yeni bir İran sayfasını teşkil etmektedir.


Çünkü Aji-Dahak’ın, daha doğrusu ona inananların başarısızlığı Türkleri yıldırmadı : Altay bu defa İran’a kendi atlı askerlerini gönderdi ve bu savaş Türklerin zaferiyle bitti. Bunun sonucunda bu topraklarda “Kuşan Hanlığı” kuruldu. Belirsizliğin kesif sisleri arasında kaybolmuş bir devlet. Taşkent ise Kuşan Hanlığı içerisindeki ilk Türk şehri idi. Taşkent şehri, Marakand ve diğer kadim Baktriya şehirlerinin yanında gelişiyordu. Marakand’ın yakınlarında demir ocakları vardı. Altaylıların dikkatini öncelikle bu ocaklar çekmişti. Baktriya’nın bu şehrine Türkler yeni bir ad vermişti : Semarkand. Bu ad Sümerkand kelimesinden mi gelmektedir ?  Belki… Etrafındaki bölgeyi de Demir Kapı olarak adlandırmışlardır.


Kuşan Hanlığı, şimdiki Orta Asya, Afganistan, Pakistan, Hindistan’ın bir kısmı ve Çin topraklarını bile hakimiyeti altına almıştı. Hanlarının isimleri bilinmiyor. İlk kurucusu Guvişka adı ile bilinmekteydi. Demir sikkelerinin üzerinde bu isim “Goverka” diye işlenmiştir. Bu adın Türkçe’de gerçek telâffuzu nasıldı ?  Belli değil…


Arkeologlar, o devrin çok sayıda abidelerini bulmuştu. Bazı abidelerin üzerinde yazılar vardı. Net Türk yazıları. Demek ki, gerçekte Türkler, Milâttan Önce gurbette yerleşmeye başlamıştır. Böylece, Taşkent’in, yani gurbetteki taş şehrin ve o bölgede bulunan abidelerin sırrı açıklığa kavuşmaktadır…


Fransız arkeologlar, Daşt-Navur (gene Daşt) bölgesinde, yani bugünkü Afganistan topraklarında, o dönemin diğer bir Türk şehrinin izlerini ve hemen yanı başında da aynı yazıtları ihtiva eden kayayı bulmuştur.


Taşkent’ in yakınlarında bulunan Kara-Tepe’de de bir Türk şehri vardı. Burada bulunan kadim tapınağın yıkıntıları arasında bir küp bulunmuştu. Bu küp üzerinde yine aynı yazılar mevcuttu… İşte bu atalarımızın bugüne mektubudur. Fakat âlimler siyasetçilerin talimatlarına uyarak, bunları “görmemeye” gayret ediyorlar.


Buralarda yaşayan Türkler, şimdiki Özbekler, Altay’dan göç edenlerin soyundandır.


Başkenti Taşkent olan Özbekistan devleti Türk Dünyası’nın gururudur. Özbeklerin kardeşleri, “Kuşan dönemlerinden” beri eskiden olduğu gibi Afganistan’da ve Pakistan’da yaşamaktalar. Onlar Peştun olarak biliniyorlar. Dilleri diğer lehçelerin etkisi altında kalarak, karışıp gitmiştir; ama Peştunlar atalarının dış görünüşlerini ve geleneklerini muhafaza etmişlerdir…


Türkmenler’de her şey daha farklı olmuştu. Duruma bakılırsa onlar gerçek Turanlılar. Ama kendilerini Türk olarak adlandırıyorlar.

Onlar için İran kültürünün biçimleri daha yakındır. Belki de, onlar Türk Dünyasında kendileri için yabancı olan dili benimseyen misafirlerdir. Türklerin davranış biçimleri açıkça onlara yabancıdır.

Şüphesiz Türk olan ve Pamir dağlarında yaşayan Kırgızlar, pek çok şeyi Çin kültüründen almışlar. Ama buna rağmen Türk davranış biçimlerini tamamen muhafaza etmişlerdir.


Altay kültürü, Kuşan Hanlığı döneminde yerli ve Turanlı halklarda mevcut olan en iyi şeyleri aldı ve en iyi şeyleri onlara verdi. Bilim adamları, han topraklarına “kazan” diyorlardı. Bu “kazanda” doğu halklarının kültürleri kaynaşıyordu. Türkler, İranlılar ve Hintliler asırlarca yan yana yaşamış ve hayatlarında pek çok şey birbirine karışmıştı.


Elbette burada, yani Orta Asya’da Türk milletinin yüzünün kendine has bir şekil almaması mümkün değildi. Buradaki Türkler, çoktan Altaylardaki akrabalarından farklı bir yapıya sahip olmuştur. Bu, aslında yeni bir Türk kültürüdür ! Onun için onları Oğuz Türkleri olarak adlandırmışlardır. (Oğuz : “aklı selim sahibi” , “çok tecrübeli” demektir.)


Sürecek…


Atatürk Kültür Merkezi Başkanlığı Ankara, 2002
Çeviren Dr. Zeynep Bağlan ÖZER

Özetleyen: Güven Beker –
Gönderi: Prof. Dr. Tülay Özüerman


mgbeker@yahoo.com

0 yorum:

Yorum Gönder