Türklerin ve Büyük Bozkırın Kadim Tarihi (10)

20 Ocak 2011 Perşembe

Murat ADJİ -KIPÇAKLAR

DON NEHRİ İÇİN MÜCADELE

Doğu’nun her zaman kendine has kavrayışı ve kendine has değerleri olmuştu. Doğu affediyor, ama unutmuyor.

Alanlar ve Türkler arasında Don* Nehri için mücadele uzun sürmüştü. Aktaş Han’dan sonra da bu mücadele bitmedi.

Don Nehri, o yıllarda Avrupa’nın doğu hududunu çiziyordu.

Kıpçaklar, Avrupa’ ya girme hakkını kazanmak için savaşıyorlardı. Kıpçaklara  engel olan Alanlar değildi; Alanlara gizli yardım eden ve açıkça Türkleri sadece iş gücü olarak görmek isteyen Yunanlar ve Romalılar idi. Kıpçaklar için Don havzasına ve Avrupa bozkırlarına çıkış önemli idi; çünkü Kıpçak nüfusunu artması sebebiyle onların yeni topraklara ihtiyaçları vardı.

“Dört çocuk aile sayılmaz” diyordu Kıpçaklar. O zamanlarda şekillenmiş geleneklere göre, küçük erkek evlât, baba evinde kalıyor, anne ve babasına hizmet ediyordu. Büyük oğullar ise askerlik yapıyor ve yeni diyarlara gidiyordu. Devlet evlâtları için vardı: Eğer ailede sadece bir erkek çocuk var ise, o gencin kulağına bir küpe takıyorlardı. Askerde komutan, kulağı küpeli eri tehlikeli işlere göndermiyordu.  Soyunun son erkek evlâdı ise, bu defa kulağına iki küpe takılıyordu. Bunlar özellikle korunuyordu.

Herkes askerlik yapıyordu. Askerlik bir erkek için şarttı ve çok şerefli bir işti. Eğer genç askerliğini yapmamışsa, evlenmesi de yasaklanıyordu. Ordu mensuplarına çok hürmet ediliyordu. Bir genç, askere gitmeden önce bir tay besliyordu. Askere giderken kendi yetiştirdiği atı ve kendi silâhıyla gidiyordu. Bu yüzden Deşti Kıpçak’ ta her zaman için esas vurucu gücün süvari olması insanı şaşırtmıyor.

Ama Alanlarla savaşmak için bu yetenekler azdı. Alanlar savaşı çok iyi hesaplayarak yapıyorlardı. Alan askeri önce bir dörtgen oluşturuyordu; sonra bakırdan yapılmış kalkanlarıyla ciddî bir şekilde korunarak uzun mızraklarıyla hücum ediyorlardı. Neticede Kıpçaklar bir yol buldular. Kıpçaklar ağır yayı keşfettiler. Bu silâh tarihe de “Türk tipi ağır yay” olarak geçti. Bu yayı her delikanlı geremezdi. Çünkü bu yayın boyu bir buçuk metre idi !  Ağır demirden uçlu oku bu yay ile herkes atamazdı… Bu ağır yay, müthiş bir öldürme gücüne sahipti. Türk ustalar daha önce çığlık sesi çıkartan oklar keşfetmişti. Bu da çok başarılı bir askerî icat idi. Ok, uçarken korkutucu bir ses çıkartıyordu.

Nihayet 370. yıl gelmişti… Balamir Han, Don’ a çıkmıştı. Alanlar, Türk silâh ustalarının yeniliklerini bilmedikleri için, eskisi gibi savaş dörtgenini kurmuşlar, sessizce saldırıyı bekliyorlardı. Tuhaf bir şey, Türkler bu sefer acele etmiyorlardı. Balamir Han önce bayrağı öptü, yemin ettikten sonra, eski Türk geleneklerine uyarak, askerlerini Tanrı işaretiyle kutsadı. Ve asker düşmana karşı hareket etti.

Düşman saflarının önünde de süvariler durmaktaydı. Bir şarkı duyuldu. Okçular öne çıktılar. Çığlık sesi çıkartan okların gürültüsü düşmanın yüreğine korku salmıştı.

Sanki Alanların başındaki kötü ruhlar belâyı ve felâketi çağırıyormuş gibiydi. Bu hücum başarıyla sonuçlanmıştı. Kahraman okçular savaşa devam etti. Ağır oklar düşmanı acımasızca öldürüyordu. Bakırdan yapılmış zırhlar, Alanları ancak yumurta kabuğu kadar koruyordu. Türk okları zırhları tamamen deliyordu. Alanlarda panik başladı. Savaşın akışı tam Kıpçakların istedikleri yönde gelişti. Kılıçlar havaya kalkıyor ve her inişte kesiyor, kesiyordu. Kandan dolayı nehir kıpkızıl akıyordu.

Türkler bu savaştan muzaffer çıktılar. Onlar iki sene boyunca kızıl akan Don’ a dönmediler. Toprağın, kendisine gelmesi için zamana ihtiyacı vardı. Ancak 372 yılında öncüler, bu sefer şehir ve kasabalara uygun yer seçmek için gelmişlerdi… Arkeologlar, Don havzasında bulunan bütün eski şehirlerin o yıllara ait olduğunu kesin olarak tespit etmişlerdir. Bu şehirler Kıpçaklar tarafından kurulmuştu.

Tanais Nehri’nin bu tarihten sonra adı Don olarak değişmişti. “Don” kelimesi Türk kökenli bir sözdür ki, eski zamanlarda “tepeli bölge” anlamına gelmişti. Araştırıldığında, Kadim Altay’da Don-Terek, Don-Hotan gibi başka benzer isimlerin de olduğu görülür… Demek ki, Türkler bu kelimeyi biliyorlar ve kullanıyorlardı. Bu ad, nehrin düz bozkırlardan değil, engebeli bozkırlardan geçtiğini vurgulamaktadır.

TÜRKLER AVRUPA’ DA
Bozkırdaki yerleşim bölgeleri giderek Altaylardan uzaklara geniş bir alana yayılıyordu. Roma İmparatorluğu, en güzel ve en haşmetli dönemlerinde dahi Deşti Kıpçak bölgesinin dörtte bir büyüklüğüne bile ulaşamamıştı. Orta Avrupa’dan başlayıp İli Nehri’ne kadar uzanan Deşti Kıpçak’ın doğu ve batı hudutları arasındaki mesafe ancak atlı olarak sekiz ayda katedilebiliyordu.

Kıpçaklar, o güne kadar iskân edilmemiş, daha doğrusu “kimseye ait olmayan” yerlere yerleşiyorlardı. Bu yeni topraklar sayesinde ülke büyüyordu. Bu arazileri iskâna açmak çok zor bir işti. Her seferinde işe yeniden başlıyorlardı. Yollar, geçitler, kasabalar, tarlalar, şehirler… Kılıç ve yer kazıları, at ve sürü, asker ve çoban… Bunlar Büyük Kavimler Göçü armasının temel motifleri… Sonradan bu işaretlere inşaatçı, demirci, silâhçı, fırıncı ve hatta şarapçı simgeleri de eklendi. Ancak işinin ustası olan insanlar halî arazileri iskâna açabilirdi. Bozkırlılar, Avrupalıların çoğu zaman “çirkin Tatar” ve “askerî göçebe” olarak adlandırdıkları insanlar değil; onlar boş ve halî arazileri iskâna açan ustalar ve çalışkan insanlardı.

Kıpçaklar, V.asırda Desna Nehri boylarındaki yüksek kıyıda Birinci (sonraları Bryaneçsk) şehrinin temelini atmışlardı. Bu şehrin adı Türk dilinde “birinci”, yani “esas” anlamına gelmektedir. Sonraları bu şehir Avrupa’nın en etkili şehirlerinden biri ve Deşti Kıpçak’ın başkenti olmuştur.

Burada bozkır ormanla birleşiyordu. Bugün bu şehrin adı Bryansk olarak bilinmektedir. En az bin beş yüz yıl öncelerine ait buluntulara rastlayan yerli arkeologlar sadece şaşırmaktadır.






Şaşırmak için elbette bir sebep vardı. Bu topraklarda bin yıl evvel onların atalarının sesleri duyuluyordu. Ama onlar bu sesi hatırlamıyorlar… Çar I.Petro’nun talimatıyla unutturdular. Daha doğrusu, tarihten sildiler.

Birinci şehri Türk Dünyası’nda, çok büyük bir önem taşıyordu. Burada baş din adamı ve onun “beyaz seyyahları” yaşıyordu. Kıpçaklar onlara “vaizlerimiz” diyordu. Bu şehir, Büyük Bozkırın manevî başkenti idi, yani kutsal bir mekândı. Bu şehirde zengin demir ocaklarının bulunması da onu ayrıca önemli kılıyordu. Bunun için “başkent” idi ! Yanında şüphesiz başka şehirler de vardı. Şehirlerin ve kasabaların sayısı çoktu.

Meselâ, Kavimler Göçü döneminde, şimdi adı Tula olan Tola Şehri’nin temelini de Kıpçaklar atmıştı. Bu şehir, işçilerin, demircilerin, silâhçıların ve kabiliyetli ustaların kurduğu ve yaşadığı bir şehirdi. “Tola” kelimesi Türk dilindeki “tolum” kelimesinden kaynaklanmakta ve “silâh” anlamına gelmektedir. Büyük Bozkırın ve Türk halkının kadim tarihini kesip attıkları gibi, bu şehrin geçmişini de kesip tarihten attılar.

Şimdi adı Kursk olan kadim Kursık şehrinin kaderi de çok hazindir. Bu nasıl bir şehirdi? Bu şehrin sakinleri ne yaparlardı? Toponimi bilimi bunu net bir şekilde açıklıyor: Bu şehrin adı “savaşa hazır” anlamına gelmektedir. Türk dilinde böyle tercüme edilmektedir. Başka bir deyişle, “bekçi şehir” anlamına gelmektedir.

Karaçev şehri de askerî seslerle uyanan şehirlerden biriydi. Bu askerî şehirler, Birinci şehrine giden uzak ve yakın yolları koruyorlardı. Sadece kendi işleri ile uğraşan halkın yaşadığı başka şehirler de vardı: Kipenzay (şimdi Rusya’daki Penza şehri), Buruninej (Voronej), Şapaşkar (Çeboksarı), Çelyaba (Çelyabinsk), Bulgar… ve daha onlarca şehir…

Deşti Kıpçak şehirleri arasında ulaşımı sağlayan yollar mevcuttu ve posta hizmetleri de günün şartlarına göre düzgün yürütülüyordu. O eski dönemlerde, şimdi adı Paltava olan Ukrayna’daki Boltavar şehri de gelişmişti. Bu şehir ticaret faaliyetleriyle çok meşhurdu. Dönemin en zengin pazarları burada kuruluyordu. Bunu şehrin adı da ifade etmektedir. Türk dilinde bu şehrin adı “bol” anlamına gelmektedir. Elbette, bu şehir ticaretle uğraşan Deşti Kıpçak’ın tek ticaret şehri değildi.

Kobak Han, Don’un aşağısındaki yüksek tepelik bölgede bir şehrin temelini atmıştı. Bugün bu şehrin adı Kobyakova diye anılmaktadır. Yanında ise, Aksay şehri var. Orada, Don havzasının girişini koruyanlar olarak bilinen askerî bekçiler yaşıyorlardı… Kıpçaklar, hemen her büyük nehrin aşağı bölgesinde mutlaka bir kale şehir inşa ediyorlardı.

Kıpçaklar, kurdukları şehirleri büyük bir ustalıkla inşa ediyorlardı. İlk bakışta gösterişsiz, sade olarak görünebilir, ama çok kullanışlı ve rahat idi. Mahalle yapısı ve geniş sokakları ile insanların yaşamasına çok uygundu. Kıpçaklar, bu şehirleri Türk mimarî kaidelerine uygun inşa ediyorlardı. Binaların temelleri tuğladan inşa ediliyor, bütün şehir halkının bir araya gelebileceği büyüklükte bir meydan mutlaka yapılıyordu.

Arkeologlar, eski binaların yapısını ve dış görünüşlerini temellerinin durumuna göre değerlendiriyorlar; bu binaların güçlü bir mühendislik yapısı olduğu görünmektedir. Acaba, “göçebeler” arasında mühendisler, matematikçiler ve mimarlar mı vardı ?.. Veya bu bilgileri sadece bir kişi mi taşıyordu ? Hayret !

Şehrin alt yapısı arasında sığınaklar, alt geçitler ve gıda maddelerini saklamak için büyük depolar da inşa ediliyordu. Şehir sakinleri ani bir saldırı karşısında şehrin altındaki geçitler ve sığınaklara saklanabiliyorlardı. Bu yer altı şehirleri arkeologları çok şaşırttı: şehrin altında sanki başka bir şehir daha vardı ! Binicilerin içinde rahatça gezebilmeleri için galeriler ve tuğlalardan tonozlar, görenleri büyük hayrete düşürmektedir. Buralarda havalandırma ve su tesisatı da mevcuttu…

Kıpçaklar, şehir kuracakları yerleri çok dikkatli seçiyorlardı: zemin güzel, sağlam ve uygun olmalıydı. Meselâ, Aksay önünde olağanüstü bir manzara yatıyordu. Don nehrinden çıkan yollar Yunanların Borisfen diye adlandırdıkları nehre kadar uzanıyordu. Bugün bu nehir Dinyeper diye adlandırılmaktadır. “Dinyeper” kelimesinin anlamı nedir? Bu konuda farklı görüşler var. Ama söz konusu olan bu değil. İşin daha ilginç olanı: Kıpçaklar tarafından Avrupa’nın bütün büyük nehirlerine verilen adlar “don” kelimesiyle başlıyordu. Niye? Meselâ Donepr, Donestr, Donay. Açıkçası şifrelenmiş bir yazı gibi. Bu ne demektir?

Bilim adamları bu soruya tam bir cevap veremediler. Sadece basit bir rastlantı olduğunu düşündüler. Halbuki tesadüf değil bu. Açıklaması gene tepelerden ve yüksekliklerden  akan nehirlerde ve Türk geleneklerindedir. Maalesef, yeni yerler keşfetmek bizim için bilinmeyen bir iş; doğru coğrafi adlar vermek ise tamamen unutulmuş bur iştir.

Türklerin araştırma grupları vardı. Bu araştırma grubu, bozkırda yeni otlakları, tarlaları ve yerleşim bölgelerini araştırıyor, tespit ediyor ve onları adlandırıyordu. Nasıl? Biz bilmiyoruz. Araştırmacı grubu, henüz iskân edilmemiş, bakir uçsuz bucaksız, halî bozkırlarda ilerliyordu. Diğer insanlar da onları ağır ağır takip ediyorlardı. Tam iki yüz yıl boyunca Türk halkının öncüleri Altay’dan Avrupa’ ya yürüdüler.

Alpler’ i, daha doğrusu bütün Avrupa’yı bir baştan bir başa tamamen görmek şerefi, Büyük Bozkırın kahramanı ve ulu Türk başbuğu Atilla’ ya nasip olmuştu.

(Resimler: K. Kurtdereli)

Sürecek..

Atatürk Kültür Merkezi Başkanlığı Ankara, 2002

Çeviren Dr. Zeynep Bağlan ÖZER

Özetleyen: Güven Beker –
Gönderi: Prof. Dr. Tülay Özüerman

mgbeker@yahoo.com

---------------------------------------------------------------------

*Don Nehri (Rusça: Дон), Rusya'nın başlıca nehirlerinden birisidir. Eski Türkçede nehrin ismi Tın yani sacma olur. Moskova'nın güneydoğusunda Tula olarak adlandırılan bölgeden doğar ve 1,950 km boyunca akarak Azak Denizi'ne dökülür. Rusya'nın simgesi olmuş bir nehirdir.

Nehir en doğu noktasında İdil Nehri'ne yaklaşır ve Volga-Don Kanalı ile birbirine bağlanır. Don nehrine adını, 17. yy'da buraya gelip verimli topraklara yerleşen Don Kazakları vermiştir.

Irmağın yukarı ve orta kısmında dalgalı ve düz veimli ovalar, aşağı kısmında ise step bitkilerinin çoğunlukta olduğu yaylalar yer alır. Genelde nehir boyunca ılıman kara iklimi ve zengin kara toprakları vardır.Don Irmağı karlarla beslenir. Don Deltası ise zengin balık kaynağıdır.

Volga-Don Kanalı'nın yapımasından beri taşımacılıktaki önemi de artmıştır. Bahar aylarında 1.500-2.000 km kadar gemiyle içeri girilebilir. (K. Kurtdereli)

0 yorum:

Yorum Gönder