Türklerin ve Büyük Bozkırın Kadim Tarihi (Bitti)

23 Ocak 2011 Pazar

Murat ADJİ -KIPÇAKLAR

BİRLEŞİK AVRUPA ORDUSUYLA SAVAŞ

Atilla, Priskos’un da içinde bulunduğu heyete soğuk davranıyordu. Etrafa hakim olan yalanların hoşuna gitmediğini gösteriyordu. Başbuğ, yalan sanatının artık siyaset sayıldığını çoktandır biliyordu. Atilla, başka bir değerler manzumesine göre yaşıyordu, farklı bir siyasî kültüre sahipti.  Ahlâk kavramı onun için önemli idi.

Atilla, Hıristiyanların onun en iyi askerlerini kendi taraflarına çektiklerini görüyordu. Atilla, kendisine ihanet eden ve karşı tarafa geçen askerlerinin listesini vererek bunların iadesini istemişti. Fakat Avrupalılar riyakârlık ediyor; mütebessim bir çehre ile bu suçlamaları reddediyorlardı. Her şey meydanda idi. Avrupalılar, Atilla’nın askerlerini ve yöneticilerini yavaş yavaş kendi taraflarına çekiyorlardı. Genel olarak çok yetenekli bu insanlar devletlerini para ve maddî menfaat için değil; hakimiyet ve istikbal için terk ediyorlardı.

Romalılar ve Yunanların ise, kabiliyetli ve yetenekli insanlara ihtiyaçları vardı. Putperest Avrupa yaşlanmıştı, öz kültürünü yenilemek için taze güce ihtiyaç duyuyordu. Dolayısıyla taraflarına geçen insan kaynağını memnuniyetle kabul ediyor ve bu insanlar için iyi hayat imkânları sağlamaya ve onları memnun etmeye çalışıyorlardı.

380 yılında Roma, kendisi için uygun olmayan Yunan Hıristiyanlığını bile kabul etmişti. Daha doğrusu çaresizlikten kabul etmek zorunda kalmıştı; çünkü Kıpçakların Hıristiyan odaktaşları olduklarını biliyordu. Böylece putperest Avrupa, kendisi için Türk Dünyasına götüren yolları açıyordu.

Romalılar, “atalık” diye adlandırılan kadim bir Türk töresini Kıpçaklardan öğrenmişlerdi. Bu töreye göre bir çocuk, terbiye için başka bir aileye verilebilirdi. Romalı asil bir ailenin oğlu olan Aetius Atilla’ya böylece gönderiliyor; Atilla bu çocuğu töre gereği küçük kardeşi olarak kabul ediyor ve çocuğun her şeyiyle ilgileniyordu. Eğitimiyle kendisi bizzat meşgul oluyordu. Zamanı gelince artık tecrübe kazanmış olan Aetius evine dönüyordu. Aetius önce Roma İmparatorluk ordusunda general, sonra da bütün Roma ordusunun önderi olmuştur.

Aetius, Kıpçakları kendi safına çekmeyi çok iyi başarıyordu. Askerî yöneticileri, ruhbanları ve halkı kendi tarafına çekmek için onlara verimli yerler ve köşkler veriyor; çok iyi iş imkânları sağlıyordu. Aetius’un babası Roma süvarisinin başı olan Türk kökenli Gaudentsius, annesi İtala ise, çağdaşlarının yazdığına göre, Romalı asil ve zengin bir kadındı. Aetius’un gayretleriyle Galya, yani bugünkü Fransa, kaçakların gerçek krallığı olmuştu. Burada binlerce Kıpçak ailesi yaşıyordu; her şey Türkleri hatırlatıyordu. Başkentin adı bile Türk kulağına aşina bir kelimeydi:Tuluza.

Atilla, Priskos’un da içinde bulunduğu heyetten ihanet eden bu insanların iade edilmesini talep ediyordu. Yüzlerce kaçak askerin adını vermişti. İhanet edenlerin çoğunlukta bulunduğu Tuluza şehrindeki durumu ileri sürmüştü. Ama nafile. Kıpçakların gizli istihbaratı iyi çalışıyordu. Edindikleri bilgiye göre, Galya’daki Avrelyan şehrinin adı da Türk diline uygun olarak Orleans (Aurelianus) şeklinde değiştirilmiştir. Gelenler, kendilerine yabancı gelen bir kelimeyi değiştirerek, kendileri için anlaşılır hale getiriyorlardı.

Priskos’un heyeti her şeyi inkâr ediyordu. Galya’daki yeni şehirlerin ortaya çıkışını bile inkâr ediyorlardı. Bu durum karşısında söz bulamayan Atilla yabancıları sarayından kovmuştur. Düşmanlar, Aetius’un birleşik Avrupa ordusunun kuruluşunu tamamlaması için gerekli olan zamanı kazanmak için bekliyorlardı.

Gerçekleştirecekleri ani saldırıya güveniyorlardı; fakat yanılmışlardı. Çünkü Atilla Galya’ya geldi. Tuluza ve Orleans onun dikkatini çoktan beri hep çekiyordu. Atilla’nın gelişini kimse beklemiyordu. Haç işaretli bayrakları ve süvariyi karşısında gören kaçkınların huzurları kaçmıştı. Kaçkınlar, bir Kıpçak için ihanetin ne büyük bir günah olduğunu zaten biliyorlardı. Bozkırlılar her şeyi affedebilirlerdi, ama ihaneti ve korkaklığı asla.

Acı pişmanlık ve nedamet anları… Atilla Orleans’da yapması gereken işleri bitirdikten sonra, Roma askerlerinin sefere çıkışıyla ilgili haberler almıştır. Aetius savaş ilan etmiştir. Zaten yalanlar ve şüpheler Atilla’yı çoktandır rahatsız ediyordu. Atilla kâhine başvurdu. Geleneklere göre bir koyun kesildi. Kâhin, koyunun kürek kemiğine baktığı zaman anî bir korkuyla geri çekildi. Kâhin felâketlerin kapıda olduğunu söylüyordu. Kâhinin Roma’dan hediye almış olması da ihtimal dahilindedir.

Aetius Katalon Ovasında, meşhur Şampanya vadisinde savaşmayı teklif ederken çok erken sevindiğinin farkında değildi. Acele ettiği açıkça ortada idi. Aetius’un seçtiği bölge süvariler için gerçekten uygun değildi. Buna rağmen Atilla bu şartları kabul etmişti. Bu kararı, düşmanların dikkatini çekmemek için bilerek de vermiş olabilir. Gene de önsezileri Atilla’yı için için rahatsız etmeye devam ediyordu.

Savaş öncesi gece sessiz geçmişti. Sabah şafakla birlikte asker saf tuttu. Süvariler “Hura” sesleriyle hücuma başladılar. Atilla’nın düşmanı Aetius da her şeyi doğru hesaplamıştı. Hücum başarısız olmuş ve Türkler geri çekilmeye başlamışlardı. Atilla, askerlerine yaklaşmış ve söylenmesi gereken sözleri bulabilmiştir: “Korunmak, korkunun işaretidir… Saldıran cesurdur… İntikam, tabiatın en büyük hediyesidir… Zafere yürüyene yaylar ulaşmaz… Atilla savaştığı zaman sessiz kalan ölmüştür.”

“Cesurlara şan” anlamına gelen “Sarın Kıyçook!” naraları yükseliyorken, Ulu Kıpçak bütün orduyu kılıcıyla ve haçla kutsadı. Başbuğun sesi cevap olarak duyulan taşkın  “hura-a” sesleri arasında kayboldu. Kıpçak dilinde “hura” kelimesi “vur” anlamına gelmektedir.

Bir anda ortalık karıştı. Katalon Ovası sanki zafer ışığıyla aydınlanmıştı. Avrupa’nın birleşik ordusuyla yapılan savaş, bu defa gerçekten Avrupa’yı yakmaya başlamıştır. Tanrı’nın elçileri çadırlarına ancak geceleyin dönmüşlerdi. Yorgun ama mutlu dönmüşlerdi. Sabahleyin alicenap Atilla, Aetius ordusundan arta kalanlara gitmek için izin vermiştir. Halbuki savaş kaidelerine göre, düşmana acımamak lâzımdı.

Düşmanlar Kıpçakların bu asil hareketini maalesef bir zaaf olarak değerlendirmişlerdi. Avrupalılar, daha doğrusu Avrupalı tarihçiler, sonradan Katalon Ovasındaki savaşta Atilla’nın kaybettiğini ileri sürmüşlerdir.

Acıma duygusu savaş alanında böyle sonuçlar doğuruyordu. Ulu Başbuğ, kaçkın Türklerin yaşadığı Kuzey İtalya şehirlerini yerle bir ederek, ordusunu Roma’ya doğru yürüyüşe geçirdi. Bu yürüyüş sırasında, kaçkın Kıpçakların sığındığı Milano şehri çok büyük zararlara uğramıştı. Çok geçmeden Atilla’nın ordusu Roma kapılarına dayanmıştı.

“Savaşı kaybeden”(!) Kıpçaklar bayraklarıyla Roma’ ya geldiler! Piskopos Leo başta olmak üzere, bütün Roma asilzadeleri Kıpçakları karşıladılar. Romalılar, Atilla’ya yalvarıyorlar ve onun merhametine sığınıyorlardı. Çünkü, Türklerin merhametli, yardımsever ve affedici olduklarını gayet iyi biliyorlardı. Roma Papa’sı yalvararak diz bile çökmüştür…



Vatikan’da muhafaza edilen ünlü ressam Rafael’in (yukardaki) resminde bu karşılaşma yansımaktadır.

Kıpçakları durduran elbette sadece düşmanlarının gözyaşları değildi. İtalya’da güya çok tehlikeli bir veba salgını olduğu yalanı da değildi.

Atilla’yı durduran, Roma İmparatorunun elinde yükselttiği haç idi. Haç Atilla’yı durdurmuştu. Bu, Tanrı‘nın haçı idi. Atilla’nın süvarileri bunu Gökyüzü’nün bir emri olarak kabul etmiştir. Roma, Türklerin kutsal değerini böylece kabul etmiş oldu. Savaş bitmişti. Atilla evine döndü. Yıkılmış bir düşmanı seyretmek pek hoş bir manzara değildi.

ATİLLA’ NIN ÖLÜMÜ
Onlar yine Atilla’yı sinsice ve zalimce aldatmışlardır. Sağ bırakılan düşmanın en korkunç tarafı onların her şeyi yapabileceğidir. Onları hiçbir şey durduramazdı. Atilla’nın karşısına İldik adlı güzel kız nasıl çıkmıştı? Bunu hiç kimse bilmiyor. Başbuğ, görür görmez bu güzel kıza aşık olmuştur. Atilla geniş yürekli ve çok duygulu bir kişi idi. Düğün ziyafeti gece boyu sürmüştü. Sabahleyin muhafızlar Atilla’nın uzun süre yatak odasından çıkmadığına dikkat etmişlerdi. Muhafızlar öğleye kadar beklediler.

Başbuğun sarayında şüpheli bir sessizlik hakimdi. Kapıyı kırarak içeriye girdiklerinde korkunç manzarayla karşılaşmışlardır. Kanlar içinde yatan Kıpçak Başbuğunun yanında kız hiç hareket etmeden oturuyordu… Bu ölüm bir tesadüf müydü? Kesinlikle hayır. O gece, Konstantinopolis’te Bizans İmparatoru Markian gerçi rüyasında Atilla’nın kırılmış yayını görmüştür. Bu bir felâketin işareti idi. Yunanların defalarca Atilla’yı zehirleme çabaları hatırlanırsa, ölümün tesadüfî olduğu pek inanılmaz geliyor. Hazırlanmış bir cinayet mi? Başka türde de ifade edemezsiniz.

Başbuğun inanılmaz ölümü, Deşti Kıpçak halkını yıkmıştı. Şehirler ve köyler yasa boğulmuştu. Kadınlar saçlarını çözüp beyaz elbiseler giydiler. Erkekler ise, geleneklere göre bir tutam saçını kesip, yanaklarında derin yaralar açıyorlardı. Yenilmez asker ölmüştü. Onun ölümüne sadece gözyaşlarıyla değil, kanla ağlamaları gerekiyordu. Başbuğun cenazesi meydanda kurulan çadıra konuldu. Seçilmiş atlılar çadırın etrafında, büyük Türk’ün hatırasına, gün boyu ve bütün gece dolaşıyordu.

Kanlı gözyaşlarından sonra, çadırın yakınında “strava” veya “trizna” diye adlandırdıkları muhteşem ziyafet başlamıştır.

Alışılmamış bir manzara: cenaze acısı ile yan yana, neşe dolu bir ziyafet. Hayret verici bir töre. Başbuğ öbür dünyaya göçerken, milletine sağladığı zenginliklerin ve huzurun onun gidişiyle bitmediğini görmeliydi. Cenaze gece karanlığında defnedilmiştir. Atilla’nın naaşı iç içe üç tabuta konulmuştur.

En içteki tabut altından, ikincisi gümüşten, dıştaki ise demirden yapılmıştı. Başbuğun silâhları ve hayatında hiçbir zaman kullanmadığı nişanlar da tabuta konulmuştu. Atilla’nın gömüldüğü yer belli değildir. Defin töreninde bulunan herkesi öldürmüşlerdir. Onlar da kendi başbuğlarına hizmet etmenin huzuru içinde isteyerek öbür dünyaya göç etmişlerdi.

Kıpçakların bu en acı günleri, Romalılar ve Yunanlar için bayram günlerinin başlangıcı olmuştur. Onlar için bu sefer, en önemli iş, mirasçıları birbirine düşürmekti.  Törelere göre, tahtın meşru varisi Atilla’nın büyük oğlu Ellak idi. Ama onu iftiralarla kızdırarak kurban verdiler. Bundan sonra iç savaş için yol açılmış oldu. Roma siyasetçileri, vaizler ve lejyonerler, Ellak iç savaşta öldürüldükten sonra, artık ne yapacaklarını gayet iyi biliyorlardı. Zayıf olanları destekleyip, güçlü olanlara zarar veriyorlardı. Dedikodu silâhı bir kere kullanıldıktan sonra, geriye kalan her şeyi Türkler kendileri yapıyordu.

Böylece Büyük Kavimler Göçü uzun süren zalimce bir kardeş katliamı ile sonuçlanmıştır. Büyük bir nüfusa ulaşan seçilmiş millet şimdi kendi kendisini yok ediyordu. Kıpçaklar o dönemde, yani V. asrın sonunda Avrupa’nın yarısını ve Orta Asya’nın tamamını iskân etmişlerdi. Evet, kendi aralarında dövüşüyorlardı, çünkü artık farklı inançlara ve farklı bir kültüre sahiptiler. Ama hepsi de Altay’dan gelmişti. Aynı kanı, Türk kanını taşıyorlardı. Bu da galiba Büyük Kavimler Göçü’nün esas neticesidir. Bir millet onlarca başka millete hayat vermişti.


YENİ DEŞTİ KIPÇAK
Adeta uçsuz bucaksız bir araziye sahip Deşti Kıpçak’taki devlet, Kuşan Hanlığının kaderini paylaşmış, neticede dağılmıştır. Avrupa’da Avstrazya, Almanya, Bavarya, Burgunda, Bohemya gibi pek çok Türk devleti ortaya çıkmıştır. Asya’da da ortaya çıkan yeni devletlerin sayısı az değildi. Bazı Türk bölgelerindeki beyler krallıklarını ilan etmiştir. Bu krallıklarda Roma kanunları yürürlükteydi.

Eskiden olduğu gibi doğu kültürünün hâlâ hakim olduğu ülkelerde ise, kağanlıklar kurulmuştur… Kağanlıkta mutlak hakimiyet, hanlar arasından seçilen kağanın elinde idi.

Bugüne ulaşabilen bilgilere göre, seçimler şöyle yapılıyordu. Kağan veya hükümdar adayını beyaz halıya oturtuyorlar; sonra onu bir tapınak veya başka bir kutsal yerin etrafında güneşin hareketi yönünde dokuz defa dolaştırıyorlardı. Sonra da hükümdar adayının boynuna bir ip geçirip, boğulmasına ramak kalıncaya kadar çekiyorlardı. Aday, bilincini kaybettikten sonra da, ona kaç yıl için kağan olabileceğini soruyorlardı. Hükümdar adayı verdiği cevaptaki süre için kağanlık makamına oturuyordu. Bu seçim hükümdar adayına ait malların yağmalanmasıyla tamamlanıyordu. Hükümdar adayının sahip olduğu her şey, son çöpüne kadar yağma ediliyordu. Bu töre “han talau”, yani “hana ait malların yağmalanması” olarak adlandırılıyordu.

Bu töre çok derin manalar taşımaktadır. Bundan sonra halkın hizmetinde olacağı, malvarlığının halka ait olduğu ve halkın geçiminden onun mesul olduğu, hükümdar adayına bu şekilde gösteriliyordu… “Han Talau”9 töresi Avrupa’da daha uzun zaman unutulmadı. Meselâ, orta çağda Roma’da her yeni Papa’nın seçiminden sonra bu töre uygulanıyordu.

Avstrazya Kağanlığı’nın hükümdarı V. asrın sonunda seçilmişti. Bu, Avrupa’nın merkezinde yeni bir Türk devleti idi. Bu devlet Altay devletinin en batıdaki topraklarını kaplıyordu: Bugünkü Fransa, Lüksemburg, Belçika, İsviçre, İspanya’nın bir kısmı, güney Almanya ve Avusturya. Buralarda, bir dönem, Türkler yaşamıştı.

Sonra Avar Kağanlığı ortaya çıkmıştır. Bu kağanlık Avstrazya’nın doğusunda kurulmuştu. Bugün Çek, Macaristan, Polonya, Litvanya, Letonya, Hırvatistan’ın tamamı ile, Almanya’nın bir kısmının bulunduğu topraklar Avar Kağanlığının sınırları içinde kalıyordu. Buralarda da Kavimler Göçü sonucu Avrupa’ya gelen Türkler yaşıyordu.

Ukrayna Kağanlığı, bugünkü topraklarının tamamına yakın bir bölümünü ve Orta Rusya’nın bir kısmını kapsayarak, sınırları Moskova Nehri’ne kadar uzanıyordu. Ukrayna’nın güneyinde Büyük Bulgaristan Kağanlığı bulunuyordu. Bu kağanlık geniş bir kavis çizerek, Karadeniz sahillerini, bugünkü Bulgaristan, Romanya, Yugoslavya, Güney Rusya ve Ukrayna’nın bir kısmını kaplıyordu. Bu toprakları da Altay’dan gelen Türkler iskân etmişlerdir. Bütün Kafkasya ve Don bozkırları da Hazar Kağanlığı’nın sınırları içinde kalıyordu.

Yayık Nehri’nden Baykal Gölü’ne kadar uzanan Altay bozkırları bir kelime ile Sibirya diye adlandırılıyor. Kuzeyde, Sibirya’da Türklerin en doğu ve en özgün ülkesi Saha, bir yıldız olarak parlıyordu.

Kurulan bu yeni ülkelerin işareti de, Atilla zamanındaki gibi atlı bayrak ve eşkenarlı haç idi. İnsanlar eskiden olduğu gibi Tanrı‘ya inanıyor ve ona ibadet ediyorlardı. İnsanların üzerinde Tanrı mekânı olan Sonsuz Mavi Gökyüzü uzanmaktaydı.

Avrupa’nın geriye kalan kısmı ise, çarmıha gerilmiş İisus’a (Hz.İsa) tapıyorlardı. Bunlar uzun süre Avrupa’daki Türk ve Türk olmayan toprakların esas farkını oluşturmuştur. Türk kültürü ile diğer kültürler arasındaki farklılıkları göstermiştir.

Bir milleti en iyi şekilde anlatabilecek olan, milletin kendisi ve onun medeniyetidir.
—————————————————————
9 Talau (talamak) – eski Türk dilinde “soymak”, “talan etmek” anlamına gelmektedir. Bazı Türk lehçelerinde bu kelime şimdi de kullanılmaktadır. (Çeviren).
Özet gb

(Resimler: K. Kurtdereli)

Murat ADJİ -KIPÇAKLAR- Türklerin ve Büyük Bozkırın Kadim Tarihi

Atatürk Kültür Merkezi Başkanlığı Ankara, 2002

Çeviren Dr. Zeynep Bağlan ÖZER

Özetleyen: Güven Beker –
Gönderi: Prof. Dr. Tülay Özüerman

mgbeker@yahoo.com

Teşekkürler Ederiz…


http://www.turkcelil.com/?p=6733

0 yorum:

Yorum Gönder