Türklerin ve Büyük Bozkırın Kadim Tarihi (11)

21 Ocak 2011 Cuma

Murat ADJİ - KIPÇAKLAR

ROMA’ NIN İKİYÜZLÜLÜĞÜ

Kıpçaklar, kendinden emin, huzurlu ve barışsever davranışlarıyla, Roma hükümdarlarını korkutuyor ve tedirgin ediyordu. Romalılar, kendilerine çok güvenen bu süvarilerden korkuyorlar ve ilk fırsatta dersini verebilmek için onların bütün hareketlerini sinsice takip ediyorlardı.

Yunanlar 312 yılından beri Deşti Kıpçak’a kendi istekleriyle haraç ödemeyi kabul etmiş ve Kıpçaklar hakkında çok iyi şeyler söylemekteydiler. Elbette, eğer ordunda Kıpçaklar hizmet ediyorsa, şehirleri Kıpçaklar inşa ediyorsa, tarlaları Kıpçaklar işliyorsa, onlar hakkında tatlı konuşulurdu. Roma da Kıpçaklara haraç ödüyordu. Tabii ki, bunu kendi isteğiyle yapmıyordu…

380 yıllarında, Batı Roma’nın kuzey hudutları boyunca, Bozkırlıların ilk kibitkaları ortaya çıkmıştır. İlk Türk yerleşim yerleri de belgelere göre o dönemde inşa edilmeye başlamıştır. Kıpçaklarla olan komşulukları başlangıçta Romalıları çok tedirgin ediyordu. Ama zamanla çok şey değişti. Romalılar artık eskisi gibi korkmuyordu. Bizans’ın yaptığı gibi onlar da doğudan gelenler için kendi yöntemlerini aramaya başlamışlardı.  Ve sonunda bunu da bulmuşlardır.

O dönemde Kıpçaklar iki yıl boyunca çok çetin bir kuraklığa uğramışlardır. İnsanlar açlıktan ölüyordu. Roma tüccarları adeta bir tilkinin kümese girmesi gibi Türk şehirlerini ziyaret etmeye başladılar. Bütün bayat gıda maddeleri Kıpçaklara altın karşılığı satılıyordu. Ailenin altınları tükendiğinde, anne babalar kendi çocuklarını köle olarak veriyorlardı; çünkü çocukların açlıktan ölmemesi için bunu tek şans olarak görüyorlardı.

Ve Roma tam da o yıllarda Yunan Hıristiyanlığı’nı kabul etmiş, kendisini “katılık” yani Türklerin odaktaşı olarak ilan etmişti. Bu sayede Türklerin sıkıntılarını istismar ederek zenginleşiyordu. Bu “odaktaş” her şeyi yapabilirdi. Bu defa Bizans’ın hakimiyeti altında idi ve bütün dünyadan nefret ediyordu; bilhassa da Roma’yı eski gücünden alıkoyan Kıpçaklardan… Fiilî savaşta Kıpçaklara yenilen Roma, bu defa gizli soğuk savaşı başlatmıştı. Bu savaş asırlar boyunca sürdü. Türkleri sonraki nesiller önünde küçük düşüren ve onların, “hayvanca” yemeğini yiyen çirkin ve yabanî göçmenler imajını zihinlere nakşetmişti…

“Hayvanca” yemek nasıl yenilebilir?  Çok basit. Türklerin kullandıkları gibi kaşık, bıçak veya çatalla yiyerek. Türklerde bıçak her zaman bir kapta hançerin yanında bulunuyordu. Ayrıca yemekten önce kuman (ibrik) yardımıyla ellerinin yıkanması ve sonra havluyla kurutulması gerekiyordu “hayvanca” yemek için. Bu kadar.

O dönemde Avrupalıların kaşık çataldan haberleri bile yoktu. Onlar “hayvanca” olmayan bir tarzda(!) yemeği elle yiyordu. Meselâ, zengin bir Yunan, evinde hizmet eden erkek Arap çocukları çalıştırır ve yemekten sonra yağlı ellerini onların sert saçlı başına silerdi.

Yunanlar da Romalılar da hamamı henüz bilmiyorlardı. “Banya”, yani hamam Türklerin keşfi idi. Bu kelime de Türk kökenlidir. “Buğ” ve “ana” kelimelerinden oluşan bu söz, başka bir deyişle “buğun anası” anlamına gelmektedir.

Tanınmış ünlü Roma termleri herkes için açık değildi. Üç yüz bin nüfuslu Roma’ da ancak seçkin kişilerin bu banyoları kullanma imkânı vardı.

Bozkır, Kıpçakları temizliğe ve düzenli olmaya alıştırmıştı. Bir Kıpçak kadını evini temizlemeden önce yemek pişirmeye başlamıyordu. Her Kıpçak, sabah ve akşam yıkanırdı. İbadet etmeye hazırlanırken ve yemekten önce de mutlaka ellerini yıkardı. Türklerde bir inanç vardı: insanlar uyuduğu zaman ruhları dünyayı dolaşıyordu; sabah ise geri dönüyordu. Eğer insan temiz değilse, ruh bedenden korkarak uçup gider ve bir daha ebediyen geri dönemezdi. Yine bu sebeple insanlar uyurken başlarını kapatmıyordu.

Geleneklerdeki her teferruat bir anlam içermekteydi. Meselâ, tırnakların kesilmesi konusundaki geleneğin temelinde şöyle bir hikmet yatmaktadır: Türk’ ün hayatî gücü gündüzleri tırnaklarının arasında, geceleri ise saçlarının dibindedir… Bunun için de tırnak temizliği çok önemlidir. Tırnaklar her zaman temiz tutulmalıdır. Bunu çocuklar bile biliyordu.

Avrupalılar, Kıpçakların hayatındaki pek çok şeyi anlayamıyorlardı. Bu sebeple mantığa sığmayan hurafe kabilinden pek çok şey uyduruyorlardı. Meselâ, Roma’nın casusları yeni yerlere yerleşmek için gelen kişilerin kullandıkları kibitkalarını görünce, Kıpçakların göçebe bir halk olduğunu düşündüler ve bunu bir gerçek gibi bütün dünyaya yaydılar.

Ama Yunanlar farklı şeyler gördüler. Meselâ sadece kibitkaları değil… Bizanslı Priskos’ un notları tesadüfen muhafaza edilmişti. Bu çok değerli ve eşsiz bir tarihî belgedir. Bu belgede Kavimlerin Büyük Göçü ve Atilla hakkında geniş bilgiler, ayrıca Kıpçakların hayat tarzı hakkında da ilginç teferruatlar ifade edilmektedir. Bu belge tesadüfen muhafaza edilmişti; Romalılar diğer bütün belgeleri uzun asırlar boyunca tamamen yok ettiler. 

Priskos’un notlarının değerli tarafı, olayların tamamına bizzat kendisinin şahit olması ve yazmasıdır. Priskos sadece görmekle kalmadı, elleriyle de dokunabildi. Priskos, kızgın Türk hanı Atilla’nın sarayına Avrupa barış heyetinin bir üyesi olarak gelmişti.

AVRUPA  ALTAY’ LA BAŞLAR

Atilla’dan korkuyorlardı. Adının anılması bile Avrupa hükümdarlarını tedirgin etmeye yetiyordu. Atilla, yarım milyon süvari demektir. Bu çok büyük bir güçtür. İyi bir ordu… Bu ne demektir? Bir ordu kendiliğinden oluşmaz. İnsanlar ancak uzun süre eğitilerek, geliştirilerek ve belli bir fikir etrafında birleştirilerek iyi bir ordu oluşturulabilir. Tarih ders kitaplarında gösterilmek istendiği gibi, Atilla ordusu Avrupa sokaklarında yarı yabanî rastgele insanlardan oluşturulmamıştır. Türklerin kendilerine has mükemmel eğitilmiş bir ordusu mevcuttu. Bu ordu Çin’de, İran’da, Don’da ve Roma’nın duvarları önünde de kendisini çok iyi ispatlamıştı. O dönem için dünyada bu ordudan daha güçlüsü yoktu.

Ordu, binlerce ayrı askerî birliğe ayrılıyordu. Her birlikte on bin süvari vardı. Bu askerî birlikler ayrıca alaylara ve bölüklere ayrılıyordu. Ordu her soydan, her boydan ve uluslardan toplanıyordu. Ordunun başında han veya ulusun önderi vardı. Yardımcı olarak da atamanlar tayin ediliyordu. Her ordu, kendi hanının veya ulusunun adını taşıyordu. Bu eski bir Altay geleneğidir. Türkler Hindistan’da iken de böyleydi. Atilla’nın ordusunun bir bölümü “Burgund”, diğeri “Savoya”, üçüncüsü ise “Tering” … diye isimlendiriliyordu.  Her askerî birliğin bayrağı ve onunla birlikte adı, şöhreti ve bir itibarı vardı. Böyle 50 askerî birlik vardı. Onların içinde Yaik, Ural, Don ve diğer uluslardan toplanmış askerler vardı. Orduda hizmet edenler elbette Türkler idi. Süvariler sadece Türk dilinde konuşuyordu.

Deşti Kıpçak ordusu başka bir dili kabul etmiyordu. Alanlar’dan bazıları büyük bir ihtimalle bazı yardımcı hizmetlerde mutlaka bulunmuştur. Bizans ordusunda durum biraz farklı idi: orada “askerî” dil Türk dili idi; çünkü nüfusun büyük bir kısmını Kıpçaklar oluşturuyordu. Bunun sonucu olarak, orduda da onların sayısı fazla idi. Dolayısıyla Yunanlar, Türk dilini öğrenmek zorunda kalıyorlardı.

Roma ajanları, “Tering”, “Burgund” ve Langobard” gibi Atilla ordusundaki adları duyunca şaşırıyorlardı. Romalılar, bu isimleri daha önceleri duymamışlardı. Kimdi bu insanlar? Romalılar, eskiden istilâ ettikleri memleketlerin askerlerini de kendi ordularına alıyorlardı. Böylece diğer halkların da Kıpçaklar tarafında savaştığını düşündüler.

“Devşirme” iddiası da buradan kaynaklanmaktadır. Atilla ve Kavimler Göçü ile ilgili konularda bu iddia maalesef tarih bilimine de bu şekilde girmiştir. “Hun”, “Got”, “Barbar” kelimeleri de buradan doğmaktadır. Romalılar, bilinçli olarak Kıpçaklara farklı adlar veriyorlardı; onlar Atilla isminin telâffuz edilmesine bile tahammül edemiyorlardı. O zamanlardan itibaren Kıpçaklar hakkında, sadece “halklar kalabalığı” veya Atilla’nın topladığı “Hunlar” diye söz edilmektedir.

Gerçekte ise durum tamamen farklı idi. Meselâ, 438 – 439 yılları Bizans Kronolojisi’nde, Atilla ordusundaki Hunlar veya güya diğer “halklar” hakkında tam olarak şöyle yazılmakta: Onların adları dışında aralarında hiçbir fark yoktu; onlar aynı dilde konuşuyor ve aynı Tanrı’ya tapıyorlardı. Diğer vakayinamelerde Hunlar’ın Gotlar’dan geldikleri ifade edilmektedir… 572 yılına ait bir belgenin satırları ise şöyle yazıyor: “o zaman genellikle Türk olarak adlandırdığımız Hunlar…”

Gerçekler böyledir. Kime inanmalıyız: Kavimler Göçü dönemine ait belgelere mi, tarih bilimine mi, bilim adamı sıfatıyla siyasete girenlere mi? Atilla’nın güya birleştirdiği “Alman kabileleri” mitini uyduran o siyasetçilere mi? Dünyada böyle “Alman kabileleri” var mıydı? Çok az ihtimal. Böyle adlandırılan kişiler, doğudan Kıpçak ordusu ile beraber gelmişti. Ulus askerleri olarak gelmişlerdir. Onların savaşçılıklarının şöhreti ta Altaylarda iken duyulmaya başlamıştır.

Gerçi unutulmuş, ama bilinen bir mesele… Bu, araştırılmasını ve incelenmesini bekleyen müthiş siyasî bir dolap. Kıpçaklar, Avrupa merkezindeki batı hudutlarını Alman olarak adlandırmışlardı. “Alman” kelimesi Türk dilinde “uzak”, “uzaklaştırılmış”, “en uzak” anlamlarına gelmektedir. Bu topraklar gerçekten Altay’dan çok uzaklarda, yani diğerlerinden daha uzak bir mesafede bulunmaktaydı.

Bugüne kadar sadece Türkler Germanya’ya Almanya diyorlar. “Alp” kelimesi de aynı kökten oluşmuş olabilir. “Alp” Türk dilinde “kahraman”, “muzaffer” anlamına gelmektedir.

Kıpçaklar gelmeden önce, çok eski zamanlardan beri Avrupa merkezinde Frank, Vened. Tefton kabileleri ile başka halklar yaşamaktaydı. Roma tarihçisi Tatsit’e göre  onlar ilkel bir hayat sürdürüyorlardı: ham deriden elbise kullanıyorlar, silâh olarak da ancak sopa ve mızrakları vardı; tunç meçlere ve pikolara bile orada çok nadir rastlanıyordu… Tatsit’ten başka, bunu arkeoloji bilimi de belirtmektedir… Peki hangi “Alman kabileleri” nin  Roma’ya karşı nasıl bir direnişi olabilirdi?

Burgundlar için ise konu değişebilir. Onlar demir yürekli süvarilerdi. Bu “Almanlar” Avrupa’ya Baykal sahillerinden gelmişti. Onların kökleri Baykal kıyılarında idi. Şimdiki İrkutsk vilâyetinde Burgundu adlı bir yer vardır. Oralarda bir zamanlar bu soy yaşamıştır. Kadim Altay’daki arkeologların buluntuları buna şüphe bile bırakmıyor. Burgundlar’ın tarihinde gerçekten Run yazıtları ve tüm Türk kültürü de var olmuştur. “Alman kabilesi” ile ilgili gerçek izler işte budur. Uydurulmuş değil, ispatlanmış bir iz…

Atilla’nın hakimiyetinin başlangıç döneminde, 435 yılında Türk ordusu Avrupa’nın merkezine kadar ulaştı ve Burgund yurdu, başka bir deyişle Burgundya’nın temelini attı. Bu da herkes tarafından bilinmektedir. Burgundya’da Türk dilinde konuşuyorlardı ve runlarla yazıyorlardı. Bunu bugün Burgundya müzelerinde bile öğrenebilirsiniz. Bulgular sözlere göre daha ikna edici olabilir. Dikkat edelim, her zaman, bütün devirlerde göçmenler baba evlerini terk ederken yanlarına adlarını da alıyorlardı. Hiçbir tecrübeli etnografın gözünden bu kaçmaz. Meselâ, Amerika veya Avustralya’ ya göç eden Avrupalılar oralarda da ana adlarını muhafaza etmişlerdir. Bunun sonucu New-York, Yeni İngiltere, New-Plimut adları ortaya çıkmıştır. Böyle sayısız örnekler mevcut.

Yerlerin adını değiştirme geleneğini acaba Türkler mi başlattı? Altay’daki Tulun (Tolun) yurdu, Rusya merkezindeki Tola (Tula) şehri, Fransa’daki Tuluza şehrinin adları muhafaza edilmiştir. Onları Atilla’nın soydaşları kurmuşlardır. Her birinde silâh yapan ustalar yaşamıştı. Meselâ, Tuluza 419 yılından 508 yılına kadar Batı Avrupa Kıpçakları’nın (Vestgot) başkenti bile olmuştur. Bu şehirlerin adı aynı: Türk kökenli “tolum” kelimesinden kaynaklanmaktadır ve “silâh” anlamına gelmektedir.

Atilla’nın ordusunda Burgundlarla beraber Teringler de (Turing) savaşıyorlardı. Onlar da Altay’dan gelmişlerdir! “Tering” kelimesi Türk dilinde “derin”, “bir şeyin bol olması” anlamına gelmektedir. Almanya’da şimdi onlar “Türingiyu” olarak tanınmaktadır. Bir zamanlar Teringler güzel atları ile, özel kımızları ve taze yoğurtları ile meşhur idi… Demek ki, kadim Türk gelenekleri unutulmamıştır. Yaşıyorlar.

İtalyan şehri Torino’ya adını veren “Turin” kelimesinin anlamı da apaçık ortadadır. Bu şehrin tarihi, Kavimler Göçü ve Savoya halkına derin bağlarla bağlıydı. Kuzey İtalya’ nın hemen hemen her eski yerleşim bölgesinin adı bir şekilde Türk kökenlidir. Kıpçaklar toplu olarak buraya taşınmışlardı.

Meselâ, Venedik’te Türk meydanı, yani kadim şehrin eski bir meydanı bulunmaktadır; çünkü bu yerleşim bölgesine şöhreti ve şanı Türk Kıpçaklar (Langobard) getirmişti. Onlar Altay’dan melez ağacını getirmişti. Onun üzerinde bugüne kadar eski Venedik durmaktadır…

Saksonya, Bavarya, Savoya, Katalonya, Bulgaristan, Sırbistan, Hırvatistan, Çek, Polonya, Macaristan, Avusturya, İngiltere, Litvanya… Onları da Türk-Kıpçaklar kurmuşlardır. Bu devletler Atilla’nın ülkesinden başlamıştır. Altay dağlarına benzeyen muhteşem dağlara da Atilla’nın Alp’ i diyorlar. Şimdiki adıyla Etsel Alp’i. Avrupalılar, Türk başbuğunun adını bu kadar değiştirmişler.

Türkler, Karpatlara ve Balkanlara da ad vermişlerdir. “Balkan” Türk dilinde “ormanla kaplanmış dağ” anlamına gelmektedir. Çamlı değil, yapraklı ormanla kaplanmış dağ… Önceden bu bölgeye Gem veya Em diyorlardı, yani “Hemimont” (kadim Hemus).

“Karpatlar” Türk kökenli olup, “yakadan çıkmak”, “kenardan taşımak” anlamına gelmektedir. Gerçekten bu bölgede sık sık sel olmaktadır. Daha net ve doğru adlandırmak zordur. Kıpçaklar gelmeden önce Avrupalılar bu bölgeyi Sarmat Dağları olarak adlandırıyorlardı.

Sürecek…

(Resimler: K. Kurtdereli)

Atatürk Kültür Merkezi Başkanlığı Ankara, 2002

Çeviren Dr. Zeynep Bağlan ÖZER

Özetleyen: Güven Beker –
Gönderi: Prof. Dr. Tülay Özüerman


mgbeker@yahoo.com

0 yorum:

Yorum Gönder