Türklerin ve Büyük Bozkırın Kadim Tarihi (8)

19 Ocak 2011 Çarşamba

Murat ADJİ -KIPÇAKLAR

TÜRKLER VE HIRİSTİYANLIK


Genç Piskopos Grigoris Kıpçaklar’a niye gelmişti? Bu ziyaretinde Ermenilere savaş sanatını öğretmelerini rica etmek için gelmişti. Onlar, yani putperestler ve ateistler, Türkleri yenilmez kılan Gök Tanrı inancını kabul etmek istiyorlardı. Aslında Grigoris, Geser’in ve Erke Han’ın yaptıkları faaliyetlere aynen devam etmek istiyordu, ama bu sefer Avrupa’ da…

Avrupalıların, Gök Tanrı hakkında hiçbir şey duymamış ve bilmemiş olmalarına dikkat edelim. Her yerde putperestlik, çok tanrılılık ve zulüm hakim olmuştu. Hıristiyanlar ise, hiçbir Tanrı’yı kabul etmiyorlardı. Hıristiyanlar, tanrıları reddediyorlardı ve kendilerini ateist olarak adlandırıyorlardı. Onlar, sadece Gök Tanrısı elçisinin habercileri olan atlıların gelmesini bekliyorlardı… Ve beklenen süvariler nihayet gelmişti.

Kıpçakların, Roma İmparatorluğu’nun hudutlarına kadar gelmiş olması ve İran üzerindeki muhteşem zaferini ilk önce fark edenler Hıristiyanlardır. Yeni gelenler çok farklı idi; Kıpçakların demirden yapılmış zırhları ve silâhları, onları adeta Avrupalıların gözünde başka bir gezegenden gelmiş kişiler olarak gösteriyordu. Onlar, Tanrı’ya ait yüksek ve sonsuz Gökyüzü altında yaşayan aydın bir dünyadan gelmişti. Türk halkına demiri hediye eden Tanrı’ya inanma Avrupalılar için ulaşılmaz bir değerdi.

Bu sözlerin anlamını kavramak için basit bir örnek yeterli olabilir. Demir kılıçla yapılan iyi bir vuruş tunçtan yapılmış kılıcı kolayca ikiye bölüyordu. Roma askerleri Kıpçakların karşısında sopalı yabaniler gibi kalıyordu. Türk Tanrısı demiri, Roma Tanrısı Jüpiter ise tuncu simgeliyordu. Roma İmparatorluğu yıkılmaya mahkûmdu.

Ermeniler, Avrupa’da olayların akışını ilk olarak tahmin edebildiler; böylece ölmeye mahkûm olan, ama hâlâ yaşayan Roma’dan süratle uzaklaşmaya başladılar. Bunun için genç Ermeni piskoposu Grigoris, Derbent’e gelmişti. Piskopos vaftiz olmayı kabul etti. Eski Türk dilinde vaftiz eylemi “arı-sili” veya “arı-alkın” olarak bilinmektedir. Grigoris’i vaftiz etmek için, gümüş haçla kutsanan suya üç defa batırdılar.

Suyla vaftiz etme, Tanrı dininin önemli bir merasimidir. Bu bir Altay töresi idi : Çünkü kadim Altaylarda yeni doğmuş bebekler buzlu suya batırıp çıkartılıyordu.

Böylece, insanoğlu bu merasimle Sonsuz Mavi Gökyüzü dünyasına giriyordu. Kadim Türklerde “arıg” kelimesi kullanılmaktaydı. Bu kelime, manevî açıdan “temiz”, “taze” anlamına geliyordu. Kutsal arınma töreninden geçen insan “arıd” diye adlandırılıyordu. İlk Hıristiyanlarda böyle bir dinî merasimin olması hiç mümkün değildi. Avrupa, bu merasimi ancak Kıpçakların Avrupa’ya gelişinden sonra öğrenmişti. Hıristiyanların vaftiz için kullandıkları havuzları, Avrupalılar ancak IV. asırda inşa etmeye başlamışlardır !

Dahası da var : Tanrı inancının bugün bile muhafaza edildiği Tibet’te, eskiden olduğu gibi arı-alkın ve arı-sili töreleri hâlâ da mevcuttur… Demek ki, Tanrı inancını kabul eden ilk Avrupalı, Ermeni piskoposdur. Grigoris’in vaftiz edildiği gölün adı bugün tam olarak bilinmektedir. Bu göl, Kayakent yakınındadır ve bu gölün adı da Adji, yani “haç gölü” anlamına gelmektedir.

Türk din adamları, temiz ve arınmış Grigoris’i Hamrin şehrine götürerek, ona dünya ağacının sırrını açtılar. Grigoris, Türklerin kutsal metni olan “Tanrı Emri” ni de böylece görmüş oldu. Ancak bundan sonra Grigoris’e sağ elinin başparmak ve yüzük parmaklarını birbirinin üzerine koymasına izin verildi. Bu işaret, ilâhi huzuru ve barışı simgeliyordu. Doğu’da kenetlenmiş iki parmakla Gökyüzüne sadakat böyle belirtiliyordu. Onları alın, göğüs, sol omuz ve sağ omuza değdiriyorlardı… Türkler, bu hareketleriyle Gök Tanrısı’ndan himaye istiyorlardı. Bu duruma göre haç çıkartan ve Gök Tanrısı’ndan himaye dileyen ilk Hıristiyan da piskopos Grigoris idi.

“Tanrı Emri” ndeki satırlarda Geser’e ithaf edilen çok kısa bir dua vardır : “Geser’ i size hediye ettik. Tanrı’ ya dua et”. Bugün de bu dua, Kuran’ın 108. sûresi… Doğu’ da bu sözler ve bu dua bugüne keder unutulmadı. Halbuki, “Geser” (Kavsar veya Kevser) kelimesinin anlamını oralarda da çoğu kimse artık hatırlamıyor.

Grigoris, ayin sırlarını uzun süre düşünüyor ve idrak etmeye çalışıyordu. Derbent’te ilk Hıristiyan Kilisesini kurması için Grigoris’e yardım ettiler. Böylece Avrupa’ da ilk kiliseyi, 301 yılında Ermenistan kurmuş oldu. Ermenistan Tanrı’yı ve O’nun haçını kabul etmişti. Ermeniler, ayin törenlerini de Türklerden öğrenmişlerdir; çünkü Hıristiyanlarda henüz kendilerine has bir ayin töreni yoktu; onlar Yahudi dininin kaidelerine göre Sinagoglarda dua ediyorlardı.

Roma İmparatoru Diocletianus, yeni Hıristiyanlara karşı, o bilinen takipler, sürgüne göndermeler, ve idam cezalarından bir sonuç alamıyordu. Türk Manevî Kültürünün tohumları putperest Roma’nın taş tapınaklarında bile filiz veriyordu.

Roma İmparatorluğu’ndaki halklar artık korkmadan Jüpiter’den yüz çeviriyor, Merkür heykellerini ve putları yıkıyorlardı. Roma da nihayet bunu anlamıştı. Diocletianus, çaresizlik içinde tahtını bırakıp, saraydan kaçmıştı. Aklı selim sahibi bir siyasetçi olan İmparator, Türklere yenildiğini hissetmişti…


AVRUPA TAPINAKLARI ÜZERİNDEKİ HAÇ

Ermenistan, Arnavutluk, sonra da İveriya (bugünkü Gürcistan), Suriye ve Mısır birbirleriyle yarış edercesine Kıpçakları davet ediyorlardı. Tanrı’nın haçı her yerde kabul ediliyordu; bu arada Türk manevî kültürü de benimseniyordu. Türk usulü yeni Hıristiyanlık onları Roma hakimiyetinden tamamen kurtararak, hürriyete kavuşturuyordu.

Kıpçak’lar, bu devletler için Derbent’te Patrik tahtını kurmuşlardı. Bu Batı dünyasına özgü manevî bir okuldu. Burada ilk din adamları yetiştirildi. Kafkasya, uzun müddet Avrupa’nın aydınlanma merkezi olmaya devam etti. Burada, Derbent’te dünyanın ilk Hıristiyan Kilisesi inşa edilmişti. Tapınaklara girme yasağı Kilise için de uygulanıyordu.

Arkeologlar, kale kazıları sırasında bu kiliseyi tesadüfen bulmuşlardır. Türkler kendi tapınaklarını, binanın üst kısmı eşkenarlı bir haçı anımsatır şekilde inşa ediyorlardı.
Derbent’teki tapınak da böyle idi. Ölçüleri çok büyük değildi; duvarlar, tuğladan yapılmıştı; yani her şey bozkırlarda olduğu gibi idi. Aynı kiliseler Ermenistan’da, İveriya’da ve Kıpçakların odaktaşları olan diğer memleketlerde de meydana çıkmıştır. Bu kiliselerin Türkler tarafından yapılmış olduğu, ustalarının kilise duvarlarına işlediği özel işaretlerle de görülmektedir.

Bilim adamları, bu anlaşılmayan işaretlerin ne olduğunu uzun uzun düşünüyorlardı. Halbuki her şey çok basitti. Bu bir damga idi. Türk soylarının hemen hepsinde var olan bir özel arma idi. Bu Avrupa’da “geraldik” geleneğini başlatan simgeler ve şecereler bilimidir.

Kadim kiliselerin duvarlarında asırlar boyu susan bu yazılar, sahibini bulduktan sonra susmaktan vazgeçtiler !  Meselâ, bilim adamları Ermenistan’da şöyle bir yazıya rastlamıştı : “Bu hediyeyi rahipler camiası için kabul edin”. Bu yazının yanında da hediye edenlerin adlarının ilk harfleri bulunmaktadır. Bu sözlerin yazıldığı tarihin üzerinden yaklaşık 1700 yıl geçmiş. Bu sözler, kadim Türk dilinde yazılmıştır. Ermenistan halkı, yeni dini kabul etmelerinin şerefine Kıpçaklar tarafından böyle tebrik edilmiş ve kendilerine hediyeler verilmişti.

III. Blajenıy’ ın Vaçagan şapelinin yanındaki tapınakların birinde, kadim bir usta eliyle taş üzerine din adamı giysili bir süvari resmi yapılmıştır. Binici, Türk usulüne uygun bir şekilde, ata ayakları serbest, yani üzengisiz biniyordu. Bu da tarihin bir bilmecesi mi? Kesinlikle hayır. Ancak din adamları, bozkırda böyle geziyorlardı. Onlara üzengi gerekli değildi; çünkü üzengi ancak askerler için şarttı.

312 yılının 10 Kasım günü, Ermenistan için çok şanlı ve muhteşem bir gündü: Tanrı’nın haçı Avrupa’nın ilk kiliseleri üzerinde yükseliyordu. Grigoris’i süvarilerin koruması altında, Han’ın arabasıyla Derbent’ten uğurladılar. Grigoris, Türk dünyasından mukaddes emaneti götürüyordu, yani yeni Avrupa’nın remizi olan eşkenarlı haçı götürüyordu.

Türkler, kilisesinin başındaki Grigoris’i çok yüksek mertebeli bir makamda kabul etmiş, konumunu “katılık” olarak ilân etmişlerdir. “Katılık” kelimesi Türk dilinde “Odaktaş” veya “Katılan” anlamına geliyordu. Ermeni Kilisesi’nin başında olanlara verilmiş olan bu unvan, bugüne kadar muhafaza edilmiştir. Katolikos unvanı (Yunanca’ daki os eki sonradan eklenmişti) bugün de mevcuttur. Suriye, Mısır ve Bizans’taki Hıristiyanlık cemaatları, Hıristiyan dünyasının ilk hakiki mürşidi, Tanrı’nın sevilen kulu Grigoris’in önünde diz çökmüşlerdir.

Ermenistan’ın itibarı o yıllardan başlayarak hızla yükseldi. Batı alemi, Türk Dünyası’nın hazinelerini benimsemeye başladı. “Aydınlık doğudan başlar”. Ama Avrupa o dönem için doğu hakkında hiçbir şey bilmiyordu. Avrupa’nın Türk dünyası ile irtibatı çok az oluyordu. Romalılar bu durumu kendi lehlerine çok iyi kullanmışlardır. Romalılar, Kıpçakları zalim ve yabanî barbarlar olarak tanıtarak, insanları korkutup, Kıpçaklardan uzaklaştırarak hakimiyetlerini arttırmak ve süresini uzatmak istemişlerdir.

Avrupalılar, Geser’in kahramanlıklarını hatırlatan Grigoris’in samimî hizmetlerini görüyor, genç adamı Tanrı’nın elçisiyle kıyaslıyorlardı. Roma hükümdarları, Kıpçaklar hakkındaki hakikatin açığa çıkmasından korkuyorlardı: Kıpçakların Avrupa’ya gelmesinden korkuyorlardı. Romalılar, Grigoris’in İran soyundan bir asil olduğunu öğrenince, İranlıları kullanarak, ona iftiralar atmışlardır. Grigoris’ in günahkâr ve ahlâken zayıf olduğunu yaymışlardır.

Grigoris için çok acı bir gündü… Grigoris ne diyeceğini bile bilemiyordu. Herkes ona karşı idi. Türkler onu çok korkunç ve vahşi bir şekilde idam ettiler. Derbent’te, meydanda genç adamı yabanî bir atın kuyruğuna bağladıktan sonra, hakimler hükmü okudular. Ama ölümün eşiğinde bile Grigoris merhamet dilemedi; çünkü kendisini aklamak içini bir sebep göremiyordu. Sadece Gökyüzüne baktı ve sessizce “Tanrı’nın yazdığından kaçamazsın” dedi.

Şaşıran hakimler önce ne olduğunu anlayamadılar. Kendilerine geldikleri zaman, at denizin kıyısında ve çok uzaklarda koşuyordu. Bu defa idamlık mahkûmu kurban olarak kabul ettiler. Kahraman ve günahsız kurban Grigoris’in ruhunun Kıpçakların hamisi olması için dua etmeye başladılar. Kahramanlardan hamilik beklemek; bu da Altay’ın eski geleneklerinden biri idi. Bundan sonra piskopos Grigoris’e, bir Türk adı verdiler. Onu Djargan (çok atılgan) ismiyle çağırmaya başladılar.

O ruhen Türk olmuştu. Kıpçaklar onu kendi cemaatlerine dahil etmişlerdi. Definin 9. gününde bir mucize gerçekleşti. Mezarın yanında bir pınar doğdu. İnsanlar bu kutsal mezarı ziyaret etmek için gelmeye başladılar. Kısa zamanda burada bir yerleşim bölgesi oluştu. Artık bu yerde kutsal beldenin bekçileri yaşıyordu. Onlar nesilden nesile aktararak, şifalı su bulunan pınarı da muhafaza ettiler. İnsanlar eskiden olduğu gibi, bu günlerde de buraya gelmeye devam etmektedirler.

Sürecek…

(Resimler: K. Kurtdereli)

Atatürk Kültür Merkezi Başkanlığı Ankara, 2002

Çeviren Dr. Zeynep Bağlan ÖZER

Özetleyen: Güven Beker –
Gönderi: Prof. Dr. Tülay Özüerman


mgbeker@yahoo.com

0 yorum:

Yorum Gönder