Türklerin ve Büyük Bozkırın Kadim Tarihi (6)

16 Ocak 2011 Pazar

Murat ADJİ -KIPÇAKLAR

ŞANLI ERKE HAN

Bütün dünya, Kuşan Hanlığı’nın azametini I. Yüzyılda öğrenmişti.


Türklerin adını bütün dünyaya ünlü Kanişha Han duyurdu. Çok şükür, onun gerçek adı Erke olarak muhafaza edilmiştir. İsmi paralarda Kanerka olarak basılıyordu.


Erke Han 78 yılında, Kuşan Hanlığı’nın tahtına oturdu. Hanlığı 23 yıl idare etti.


Aklı selim sahibi Han’ın esas silâhı kılıç, zırh veya mızrak değil söz idi. Erke Han dünyadaki en güçlü sözün “Tanrı” olduğuna inanıyordu. Han’ın konuşmaları ve akıllıca yaptığı siyaset sayesinde doğulu insanlar, Türklerin güzel işlere, doğru davranışlara ve asalete büyük değer verdiklerini gördüler. Hükümdar milletin yüzü idi.


Erke Han, her insanın kendi davranışlarıyla, daha dünyada iken kendisi ve yakınları için cennet ve cehennem kurduğunu aklı selimle belirtiyordu. Kendi felâketlerinde ve yanlışlıklarında kimseyi kınamamak gerektiğini öğretti. Sadece kendini suçlayabilirsin diyordu Erke Han; çünkü Tanrı sana ancak hak ettiğini veriyor. Yeni dinin iddiaları çok basitti: iyilik yaparsan, dünya da sana daha hayırlı olur.


Türkler ruhun ebedî oluşuna ve ölümden sonra tekrar şekil değiştirerek, hayata dönebileceğine inanıyorlardı. Erke Han “kurtuluş davranışlarda” diyor ve yorulmadan, usanmadan bunu anlatıyordu. Türklerin Tanrı için yaptıkları ayinler de yabancıları şaşırtıyordu. O güne kadar, böyle muntazam ve mükemmel bir töreni putperest dünyası görmemişti, tanımamıştı.


Putperestler için, Türkler sanki başka gezegenden gelmiş gibi görünüyorlardı. Türklerin her şeyi daha güzel ve daha iyi idi. Dolayısıyla Doğu’ da Altay “Aden”, yani “dünya cenneti”; millet ise  “Ari” olarak adlandırılmıştır. Hindistan’da Şambhkala adı gibi bu ad da Türklerin vatanları için en az bin yıl ifade ve telâffuz edilmiştir; süvariler için yeni efsaneler yazılıyordu.


Erke Han hakimiyeti zamanında, Kuşan şehirleri çanların güzel sesleriyle uyanıyordu: din adamları milleti sabah duasına çağırıyordu. Çanlar nasıldı? Şimdi kimse bunlara cevap veremiyor. Ama çan vardı. Arkeolojik kazıların neticesinde bu ispatlanmıştır. “Kolokol” kelimesi de o eski devirlerde ortaya çıkmış olabilir. Bu kelime, kadim Türk dilinde “Gökyüzüne hitap” anlamına gelmektedir. Tam anlamıyla “gökyüzüne yalvar” demektir. Ve insanlar dua ediyorlardı.


İnsanlar, Altay’ın kutsal dağlarında geçmişte dua ettikleri gibi, bu defa ayin törenlerini tapınaklarda ve Tanrı’nın Sonsuz Gökyüzü altında yapıyorlardı. Kalıntıların incelenmesinden tapınakların büyük inşa edilmedikleri anlaşılmaktadır.


Sıradan müminlerin tapınağın içine girmeleri yasaktı. Sadece din adamları bir iki dakika için içeriye girebilirdi. Ama onların da tapınak içinde nefes almaya bile hakları yoktu. Çünkü tapınak çok kutsal bir yerdi!


Duadan önce gökyüzü için buhur yakıyorlardı. Kadim Altay inancına göre kötü ruhlar bu kokuyu kaldıramıyorlardı. Bu törene “kadıt” adı veriliyordu. Kadim Türk dilinde bu kelime “uzaklaştırmak”, “kovmak” anlamına gelmektedir.


İnsanlar, koronun söylediği ilâhiler eşliğinde Tanrı’ ya dua ediyorlardı. İlâhi şeklinde okunan bu duaların adı “Yırmaz” idi. Tam tercümesi “bizim şarkılar” anlamına gelir.


Türklerin manevî kültürünün her yerinde Tanrı inancına özgü eşit kenarlı haç mevcuttur. Doğuda bu haça “vadjra” denilmektedir. Türk şehirleri ve tapınaklarının kalıntıları arasında bulunan “Kuşan” dönemindeki Tanrı haçları, arkeologların dikkatini çekti. Kuşan Hanlığı Doğu’nun manevî merkezi olmuştur. Kuşan Hanlığında yabancılar için Gandhar’da sanat okulu ve dinî eğitim merkezleri açılmıştır. Belki benzer merkezler Altay’da da vardı. Hz. Musa’nın peşinden buralara gelen Yahudi Yeşua bir zamanlar   Altay’ da okumuştu. Bu hadise Kuran’da da dolaylı olarak anlatılmıştır.


…Hindistan ve Tibet’li din adamları her zaman Kuşan Hanlığında beklenilen ve istenilen misafirlerdi. Erke Han Keşmir’i kutsal bir şehre dönüştürmüştü. Altay’dan gelen ziyaretçilerin Keşmir’de de kendi tapınakları vardı. Galiba bu, bugünkü meşhur Altın Tapınak’ın yeridir. Buda dini taraftarları 4. Konsili Keşmir’de toplamışlardır. Yeni dine ait düsturları bir bakır levha üzerine orada işlediler. Bu levha içeriği Çin’ de, Tibet’te ve Moğolistan’da hemen Budizm’in kutsal amentüsü haline gelmiştir. 4.Konsilden sonra, Budizmde yeni bir akım meydana çıkmıştı. Bu dinî akım daha sonra Lamaizm diye adlandırılacaktır. Erke Han, bundan sonra Budistler tarafından azizler sınıfına dahil edilmiştir.


Budistler artık dualarında Erke Han’ın adını da zikrediyorlar. Sadece Türkler, kendi şanlı hanları Erke Han’ı hatırlamıyorlar. Allah’tan, bu ulu insanı diğer halklar tanıyorlar ve hatırlıyorlar.


BOZKIRA GİDEN YOL


II.yüzyılda Kuşan Hanlığının yükselişi galiba Altay’ ı uyandırdı. Altay’ın iklimi Orta Asya’ya göre daha sertti. Dolayısıyla ürün çeşidi bakımından oldukça fakirdi. Altay Hanları bu yüzden bozkırlara göz dikmeye başlamışlardır. Bozkır vasıtasıyla halkı geleceğe götürecek sadece tek bir hayat yolu vardı. Zengin otlaklara, cömert verimli yerlere… Ve nihayet enginliklere…


İlk aileler yeni yerlere önceleri tereddüt içerisinde göç ediyorlardı… Altay’da ise yeni bir kelime ortaya çıkmıştı : “Kıpçak”. Bozkıra göç edenlere Kıpçak deniliyordu. Bu Hindistan’dan beri kalıplaşmış ve ilk Türklerden beri gelenek haline gelmişti. Bu adlandırma ne anlam taşıyordu? Bunu farklı şekillerde açıklıyorlar. Meselâ, “Yeri dar gelen” anlamına geliyor. Başka bir açıklama da olabilir. “Kıpçak”, kadim Türk boylarından birinin de adıdır. Belki de, Altay’dan ilk onlar göç etmişti ve diğer göçmenler de kendilerini onların adı ile adlandırmaya devam etmişti.


Ancak çok güçlü bir soy sert bozkırla teke tek başa çıkabilirdi. Türkler kararlarını kendileri vermişlerdir. Hiç kimse onları Altay’dan kovmadı; kendileri gittiler. Ama bozkıra elleri boş gitmediler. Çünkü onlarda, o dönemin en iyi alet ve edevatı mevcuttu. Demirden yapılmış aletler! Hindistan’da, Orta Asya’da elbette Ural’da ve Kadim Altay’da edindikleri bilgiler ve büyük tecrübeleri vardı…


Bozkırlarda şehirlerin ve kasabaların kurulmuş olmasına şaşırmamız gerekmiyor mu?… Yollar yapılmış, nehirleri geçmek için köprüler yapılmıştı ve kanallar kazılmıştı. Yıllar geçtikçe Semireçye 5 yeni bir Türk Hanlığı ve güzelleşmiş bir yer olmuştu. Bu hanedanlığın şehirleri, bozkır semalarındaki yıldızlar gibi parlıyordu…


Bu şehirleri bugün meşhur Kazak arkeolog Alkey Hakanoğlu Margulan araştırmıştır. Margulan, ilk defa bu yıkıntıları tesadüfen uçağın penceresinden görmüştü. Tecrübeli bilim adamı uçsuz bucaksız bozkırlarda otların örttüğü ve kumla kaplanan binaların yıkıntılarını görebilmişti… Alkey Margulan sonra bu bina yıkıntılarının bulunduğu bozkırları araştırmaya başladı ve bu konu hakkında bir kitap yazdı. Bugüne kadar her şey gene de tam araştırılmamış ve kavranmamıştır. Çünkü araştırma alanı çok büyüktü !


O dönem araştırmaları bilim dünyasına pek çok soru bırakmıştır; meselâ, insanlar nasıl hareket ediyorlardı?  Bozkırda yaya olarak gidemezsiniz, çok şey taşıyamazsınız. Demek ki, başka bir şey keşfetmeleri lâzımdı. Ama bu ne olabilir?


Evet Türkler doğuştan binici sayılıyordu, atı ilk defa onlar eyerlemişti; fakat binici ancak kendisini taşıtabiliyordu. Yükü nasıl taşıması gerekirdi? O dönemde Araplar yüklerini deveyle, Hintliler fille taşıyorlardı. İranlılar ise eşekleri kullanıyorlardı. Türk halkını at kurtarıyordu. Şimdi biz arabaları, briçkaları biliyoruz; ama kadim Altaylılar bunu bilmiyorlardı. Tekerlekleri onlar keşfetmedi. Çünkü dağ hayatı için bu uygun bir taşıma vasıtası değildi; henüz ihtiyaçları da yoktu. Altaylılar, tekerlekleri özellikle bozkır için hazırlamak zorundaydılar. İşte bu keşiften sonra bozkırın iskân edilmesi başlamıştır.


Arabayı, yani briçkayı kim keşfetti? Elbette Türkler; çünkü, bu araçlar onlara lâzım olmaya başlamıştı. Kerpiç gibi, izbe gibi, tiftiğin keşfi gibi bir yeniliktir. Keşfedenlerin adları unutulmuştur; ama telega (at arabası) bugüne kadar insanlara hizmet vermektedir. “Telegan” kelimesi kadim Türk dilinde “tekerlek” anlamına gelmektedir. Başka bir deyişle “tekerlekli taşıt”.


Briçka daha sonra ortaya çıkmıştı. Briçka arabaya benziyor, ama daha gelişmiş idi. Bozkırlarda onun benzeri yoktu. İki veya üç at koşulmuş briçka hızlı bir taşıma aracıydı. Ayrıca kadarka ve tarantas da vardı.




Tekerlekli taşıtlar için yollar yapılıyordu. Şehirlerin arasında “yama” 6 vardı Türkler postayı “yama” olarak adlandırıyorlardı. Postacılar günde iki yüz, hatta üç yüz kilometre yol katederek emaneti hemen yerine ulaştırıyorlardı.
-------------------------------------------------------------------------------
5 Semireçye – Yedi Su. Türk lehçelerinde bu ad hâlâ Yedisu olarak bilinmektedir. SSCB döneminde çoğu coğrafî adlar değiştirilmiştir. Devamlı yapılan bu değiştirmeler de tarih zincirinin kopmasına ve karışmasına sebep olmaktadır. (Çeviren)                                                                                                                               


6 Yama – “Posta hizmetleri için kullanılan atlar ve onların bakıldığı yer” anlamında kullanılmıştır.
Bu, eski bir Türk kelimesidir. (Çeviren)


KAVİMLER GÖÇÜ


Türk kavimlerinin Bozkırlara doğru harekete geçmeleri insanlık tarihinde çok muhteşem ve olağanüstü bir olaydır. Bu “Göç” büyük olarak adlandırılmıştır. Çünkü, bu göç II. asırda Altay’dan Avrupa yönüne doğru yol almaya başlamış ve üç yüz yıldan fazla sürmüştür. Türk aileleri önceden de kitle halinde Hindistan’a, İran’a ve Orta Asya’ya göç etmişlerdi; ama bu hareketler kısmî bir olaydı. İskitlerin Bozkıra açılmasına da Büyük Göç denmiyordu. Çünkü Türklerin nüfusu o zaman hem çok azdı ve hem de o kadar güçlü değillerdi.


Üç yüz yıl… Çok uzun bir süre. Ancak, yeni yerlere yerleşmek daha hızlı da olamazdı. Kıpçaklar o dönemde muhteşem buluşlar ve keşifler yapmışlardır. Bu icatlar Türk halkının zor bozkır şartlarında yaşamasına büyük ölçüde yardımcı olmuştu.






Meselâ, briçka üzerine çadır kurmayı icat etmişlerdi. Böylece tekerlekler üzerindeki ev tipi doğmuştu.  Bu tekerlekli evlere kibitka deniliyordu. Kibitka keçe ile kaplanınca bu defa buna “izbe” deniliyordu. İzbenin içi kışın sıcak, yazın da serin olurdu.


İzbeler, gece için daire şeklinde diziliyordu. Böylece tekerlekler üzerinde bir şehir ortaya çıkıyordu. Bu şehir sayılı saniyeler içinde kurulabiliyordu. Bu, savunma maksatlı bir kale ve aynı zamanda da insanların yaşama mekânı idi.


Türkler, keçilerden elde edilen tiftiği, inşaat malzemesi olarak da kullanmaya başladılar. Çünkü bu önemli keşif, kışın içerideki sıcağı; yazın ise serinliği muhafaza etmek için kullanılan çok önemli bir tecrit ve koruma malzemesi oluşturmuştu. Tiftikten yapılan malzemeler yağmurda ıslanmıyor, su damlaları, hav üzerinden aşağı akıyordu. Türkler keçi tiftiğinden güzel kilimler ve çizmeler de yapıyorlardı. Keçi kılı ve yün, Türk milletinin kartvizitidir, kabiliyetin ve zekânın göstergesidir.

Tekerlekli izbelerin zemini kilim döşeli; yolculuk sırasında su kaynatmaları veya yemek hazırlıklarında kullanılması için, onun üzerinde semaver vardı. Gerçi bu semavere şimdi “Rus semaveri” diyorlar; ama bu da Kavimlerin Büyük Göçü sırasında icat edilmiş tekerlekli arabalar gibi, Türk keşfidir.


Dağlar eskiden olduğu gibi yine insanların yüreklerinde yaşıyor ve onların rüyalarına giriyordu. Dağları görmemiş yeni nesiller, dağlar hakkında büyüklerinden duyduklarıyla, onlara hürmet ediyorlardı. Bunun neticesinde, insan eliyle yapılan, dağların benzeri olan “Kurganlar” ortaya çıktı. Kurganlar, göze hitap eden Altay geleneklerinin bir devamıdır.


Kurganlar, Han’ın veya tanınmış bir önderin mezarının bulunduğu yerlerde kuruluyordu. Bu yerler kutsal sayılıyordu. Kurganların yanında Bozkırlı Kıpçaklar Tanrı’ya dua ediyorlardı. Âyinler daha önce kutsal dağlarda dua etmiş ataların vasiyetlerine tam bir uyum içinde düzenleniyordu. Arkeologlar, kurganları araştırırken, bunların birer mühendislik eseri olduğunu gördüler.




Kadim Altay’da ölüler genel olarak toprağa gömülmüyor, “gökyüzüne” veriliyordu. Altay’da yalçın kayalıklarla kaplı dağlarda veya daima buzla kaplı olan yerlerde mezar kazabilmek mümkün değildi. Altaylılar, beyaz kefene sarılı cesedi dağlarda kutsal sayılan yere çıkarıyor, büyük bir taşın üzerine yatırıyorlardı. Yanına dizdikleri yağlanmış kuru dallardan bir ateş yakıyorlardı. Dumanlar sanki yan dağlardan yabanî ve vahşî kuşları cenaze merasimine davet ediyormuş gibi işaret veriyordu… Merasim sonunda veda taşında sadece gri lekeler ve kemikler kalıyordu.

Türkler, ölümün yeni bir hayatın doğuşu olduğuna inanıyorlardı. Ölümden sonra da ruh asla ölmez; yeni bir insan veya hayvana dönüşürdü. Kadim Altaylılar nadir de olsa bazı durumlarda cesedi toprağa da veriyorlardı; ancak genel olarak sadece dağın zirvesinde… Bu durumda toprakta tomruktan yapılmış duvarlarla çevrili bir mezar, yani bir “ölü evi” hazırlanıyordu. Arkeologlar, böyle mezarları “kesme” mezar olarak adlandırmaktadır.  “Kesme” mezarlar tabutların atasıdır. Şimdi Avrupa halklarının büyük çoğunluğu son yolculuğa böyle tabutlarda uğurlanıyorlar.

…Altay’da böyle idi. Ama bozkırın tabiat şartları farklıdır. Bu sebeple cesetleri doğrudan toprağa vermeye başlamışlardır. Ulu kişiler için “kesme” mezarlar inşa ediyorlar, ve kurganlar hazırlayarak onun tepesine bir anıt dikiyorlardı. Bu anıtlar, yabanî kuşların konduğu eski veda taşlarına benziyordu.

Kurganın içindeki kesme odaya, cesedin yanına yemek, ölünün silâhları, değişik eşyaları, öldürülmüş atı, ve köleler bırakılıyordu. Sadece bazı azizlerin türbelerinde, defin odasına ulaşan bir yer altı geçidi vardı. Kurganlar, çok uzaktan göründükleri ve yol üzerinde inşa edildikleri için mevki belirlemeye de yarıyordu. Bugünlerde de bozkırların mezarlıkları yol üzerinde bulunmaktadır.

III. asırdan itibaren, kurganların giriş tarafına büyükçe bir meydan yapılmaya başlandı. Bu meydan bölgesine “hram”7 ismi verilmekteydi. Bu bölgede konuşmak yasaktı, sadece dua edilebilirdi. Kurganın tepesinde ise, ilk başlardaki gibi bir anıt dikmek yerine çadıra benzeyen tuğladan bir bölüm inşa ediyorlardı.
Bu ne idi? Acaba bozkırlı insanlar bu yapıyla kutsal Kaylas Dağı’nın çizgilerini mi yansıtmak istediler? Eğer tahminimiz doğruysa, IV. asıra doğru “haram” veya “hram” denilen ilk tapınakların ortaya çıkma sebepleri anlaşılmaktadır. Azizlerin gücü hramda muhafaza ediliyordu ve insanlar da hramda dua ediyorlardı. Kıpçaklar, bu tapınakları “Kaylas” kelimesinden türetilmiş olan “kilisa” kelimesiyle adlandırıyordu. Yani “kilise”…

Çadır kutsal Kaylas Dağı’nın çizgilerini taşır ve bu çizgiler, tapınak mimarisinde vazgeçilmez özellik olarak, daha o zamanlardan beri kalıplaşmaya başlamıştır.

Kıpçakların, Kafkasya ve Roma İmparatorluğu hudutlarına ulaşabilmesinden önce tam beş nesil geçmiştir. Bu büyük hadiseyi Aktaş Han gerçekleştirdi. Batıyı ilk o gördü.

(Resimler: K. Kurtdereli)


Sürecek…

Atatürk Kültür Merkezi Başkanlığı Ankara, 2002
Çeviren Dr. Zeynep Bağlan ÖZER

Özetleyen: Güven Beker –

Gönderi: Prof. Dr. Tülay Özüerman


mgbeker@yahoo.com

0 yorum:

Yorum Gönder