Türklerin ve Büyük Bozkırın Kadim Tarihi (4)

14 Ocak 2011 Cuma

Murat ADJİ -KIPÇAKLAR

BÜYÜK KEŞİF

Türkleri diğer uluslardan farklı kılan şey belki de sadece sanat değil, onların dünyayı görme ve tanıma arzusuydu. Onlar seyahati severdi, tabiatı tanımayı ve kavramayı severdi ve onun gizemli taraflarını aralardı.  Bu özellikleri onların dağlarda yaşamasını kolaylaştırmıştı. Kışın sert ayazı ve yazın sıcak havası zayıflar için uygun değildi.

Sadece akıllı ve bilgili insanlar için sert iklimli Altay vatan olabilirdi. İşte, iki bin beş yüz yıl önce burada, Altay’ da bir mucize gerçekleşmişti. Fakat doğrusu, bu bir mucize değildi. Sadece er veya geç, kabiliyetli bir halkın ulaşması gereken bir değişim olmuştu.  Bir kişi, gökyüzünü aydınlatan parlak bir çizgi ve gökten düşen bir yıldız görmüştü.

Bu bir meteorit idi; büyük siyah bir taştı, Gök’ten gelen misafir hemen fark edildi. Kadim Türkler böylece veya belki de başka bir şekilde, ilk kez “gök demirini” tanımış oldular. Çünkü yere düşen “gök metal”, yani meteorit tamamen demir ihtiva ediyordu.

Dünyada hiç kimsenin yapamadığı ve kimsenin de aklına gelmeyen bir şeyi Altay’ da Timur adlı bir Türk gerçekleştirmiştir. Timur, metalden yapılmış bir soba düşünmüştü. Timur, bu soba üzerinde demiri eritmek istiyordu.

Bu insanlığın en büyük keşfi olmuştur. Bu keşif, ancak araba tekerleğinin keşfi ile kıyaslanabilir. Türkler o zamandan itibaren, yani bu keşiften sonra “sopalarla silâhlanmış düşmana karşı demirden kılıçlar” kullanıyorlardı. Demir ocakları, Türk halkının en önemli icadı, sırrı ve kalkanı olmuştur.

Türkler, demir ocaklarının sırlarını ağızdan ağıza, babadan oğula aktarıyorlardı. Bu sırdan ancak en güvenilir aileler haberdardı. Demirciler ve metal işleri ile uğraşan bu ustalar Türk halkının her zaman en değerli varlığı ve hazinesi olmuştur!

Demircilikle birlikte Türklere inanılmaz bir bolluk ve zenginlik gelmişti. Türkler, bu sayede dünyanın en zengin ve en güçlü milleti olmuşlardır. Dünyanın bazı bölgelerinde tunç dönemi sürüyorken, Türklerde demir günlük hayatta kullanılmaya başlamıştır.

İnsanlar, “Timur’ a bu parlak fikri kim verdi ?” diye merak ediyordu. Herkes, “onu iyilik sever Göklerin Tanrısı verdi” diye düşünüyordu. Bu hayırsever Tanrı, Altaylıların hamisi olmuştur. O’nu “Tanrı” diye adlandırdılar. Bu kutsal kelime, Türkçe “Gök Tanrı” veya “Ebedî Mavi Gök” anlamına geliyordu. Tanrı, o zamandan itibaren Türkleri korumuştu ve onların bir millet olmalarına yardım etmişti.

Yüce Tanrı, kadim Altay’ a, sevdiği oğlu Geser’ i göndermişti. Geser, yeryüzünde ilk Peygamber sayılmaktadır. Gök Tanrı’nın elçisi olan Geser, insanlara doğru yolu, doğru yaşamayı öğretmişti ve onlara Tanrı’yı anlatmıştı. Geser ve onun şerefli faaliyetleri hakkında, Orta Asya halkları arasında sayısız rivayetler muhafaza edilmiştir. Türkler, bu ismi bugünlerde daha sık fakat Keder ve hatta Hızır olarak telâffuz etmektedirler. Halkın hafızasında Hızır, Keder veya Kevser… ismi Gök Tanrı tasviriyle birlikte muhafaza edilmişti. O, ölümsüz bir kahramandır; O, aklı selim sahibi bir insandır. Bazı insanlar O’nu Sakallı bir ihtiyar, diğerleri ise, genç ve güçlü olarak görüyordu. Çok ilginçtir ki, Hızır (Keder veya Kederles) tasavvuru bugün de dünyada pek çok halkın kültüründe muhafaza edilmiştir. Ama her halkta değil, sadece kadim Türk kültürü ve Tanrısı ile derin bağları olan halklarda görünmektedir.

Geser hakkındaki rivayetlerde aydınlık dönem, yani Altay dağlarına mutluluğun geldiği ve yerin ilk çağ ifritlerinden temizlendiği zaman dile getirilmektedir. Altaylılar, o dönemde demir ocaklarını keşfetmişlerdi, şehirler ve kasabalar kurmaya başlamışlardı. Gök Tanrı’yı biliyorlardı ve inanıyorlardı. Onların hayatları tanınmayacak kadar değişmeye devam ediyordu.

Meşhur arkeolog Prof. Sergey İvanoviç Rudenko, Kadim Altay tarihindeki bu dönemi ciddî olarak araştırmıştı. Gerçi profesör kendi kitaplarında hiçbir zaman doğrudan Türklerden bahsetmemiştir. Çünkü profesör, Altaylıları Skif (İskit) olarak adlandırıyordu. Bu bir rastlantı değildi. Bunu bilinçli olarak yapıyordu.



Prof. Rudenko’nun kazı çalışmalarını sürdürdüğü sıralarda Türk kültürü hakkında konuşmak ve yazmak kesin olarak yasaktı. Çarlık Rusya’sında ve daha sonra Sovyetler Birliği döneminde bu konuyu gündeme getirdikleri için, bilim adamları hapse atılıyor, sürgün ediliyor ve hatta öldürülüyordu.

Ancak İskitler ile ilgili konularda konuşmaya ve yazmaya izin veriliyordu. İskitlerin yerleşim bölgelerindeki mezarlıklarının araştırılmasına müsaade ediliyordu. İskitlerin kendi aralarında hangi dilde konuştukları, hangi soydan geldikleri ve en önemlisi de İskitlerin kim oldukları gibi konularda araştırma yapmak ve bunları açıklamak yine de yasaktı. Bu mevzu, mühürlü yedi kapı arkasında gizlenmiş esrarengiz bir sır gibi idi. Bunun tabii sonucu olarak da, İskitler gökten “inmiş” ve “uzay” dilinde konuşan esrarengiz bir millet sınıfına girmiş oluyordu.

İskitler, bugünkü Kazakistan, Özbekistan, Rusya, Ukrayna, Bulgaristan ve Macaristan bozkırlarında esrarengiz bir şekilde ortaya çıkmış ve sonra da esrarengiz bir şekilde, hiçbir iz bırakmadan kaybolmuşlardı. Böyle bir şey nasıl olabilir ?!

İskitler hakkında bilgi veren ilk Avrupalı bilgin, eski Yunan tarihçi Herodotos idi. Herodotos, “Tarih” adlı kitabında bozkır halkının hayatını, bayramlarını, inançlarını, geleneklerini ve savaştaki ustalıklarını anlatmaktadır; onların dış görünüşleri ve elbiseleri hakkında da ayrıntılı bilgiler sunmaktadır.

Herodotos’ un belirttiğine göre, İskitler, Avrupa bozkırlarına doğudan gelmişti; çok uzaklardan gelmişti… Ama tam olarak hangi yerden gelmişlerdi?  Bu sorunun cevabını Herodotos da vermiyor. Çünkü Herodotos’un bu soruya cevap vermek için coğrafya bilgisi yeterli değildir. İskitler, Yunanların duymadıkları ve bilmedikleri Altaylardan değilse, başka nereden gelmiş olabilir?

Tarihçi akademisyenler, Altay’ı ve Türkler’i tanıdıktan ve haklarında etraflı bilgi sahibi olduktan sonra, İskitlerin Altay’ dan göç eden Türkler olduğuna dair düşünceler ortaya koymuşlardır. Buna göre, belli sebeplerden dolayı vatanını terk eden bir kısım halk söz konusudur. Bu tahminlerin esaslı ve güçlü bir sebebi vardır: İskitler ve Türklere ait medeniyet motifleri ve değerler manzumesi birbirine tamamen benzemektedir.

İskitler ile Türklerin aynı millet olduğu düşüncesini, üç yüz yıl evvel Rusya’da ilk defa, tarihçi Andrey Lizlov ifade etmiştir. Ama bu düşünce reddedilmiş; A. Lizlov da bu fikirlerinden dolayı cezalandırılmıştı. Azak Savaşı’ndan sonra Büyük Bozkırı istilâ eden, özgür Türk halkını Rusya’nın bir sömürge halkı haline getiren ve tarihte Türk halkına karşı düşmanlığı ile tanınan I.Petro, Lizlov’un ifade ettiği bu düşünceyi hiç beğenmedi.

I. Petro, Rusya’ da çok uzun zamanlardan beri var olan Rusya ve Ukrayna halkının, Türk soylu halklardan olduğunu daima gizlemeye çalıştı. Türk milletine ait bir vatanın ve bir kültür dokusunun mevcut olmadığını iddia ediyordu. Rusya tarihinde Türk yerine “yabanî göçmen” ve “çirkin Tatar” ifadeleri yer alıyordu.

Çok geçmeden yurt dışından Rusya’ya akademisyenler getirildi. Davet edilen bu alimlere(!) İskitlerin “Slav”, Türklerin “yabani göçmenler” olduğunu sözle ve yazılı ifade etmeleri için hükümet tarafından büyük miktarda paralar ödenmişti.

Akıl almaz yasaklar ve cezalandırmalarla Türk milleti ve İskitler hakkında hakikatlerin söylenmesinin önüne geçilmiştir. Devamla bütün güçleriyle ve büyük bir gayretle gerçekleri çarpıtıyor ve yalanları resmileştiriyorlardı. Bu son derece inanılmaz ve mantıksız yalanlar manzumesine kimse inanmıyordu. Slavların  Türklerle ne alâkası olabilirdi? Slavlar hiçbir zaman bozkırda yaşamamıştı; onlar genelde ormanlıklarda yaşayan bir halktı.

Rusya yeni yalanlar uydurma konusunda daha da ileri gitmişti. Güya İskitler İran’ dan gelmiş ve Farsça konuşuyorlarmış… İskit kurganlarında elde edilen bulgular ve keşfedilen abidelerdeki metinlerin Türkçe yazılmış olması bile cahil insanları ikna etmeye maalesef yetmemektedir. Delillerin mevcudiyeti onlar için manasızdır. Sözün özü : “Herkes istediğini görür” atasözü demek ki doğrudur.

İskit hakikati, dürüst bilim adamlarını cezbediyordu. Şükürler olsun, Prof.Sergey İvanoviç Rudenko böyle alimlerden biri idi. Rudenko hiçbir zaman yasağa karşı gelmedi. Çünkü bu büyük felâketlere yol açabilirdi. Ama dürüst alim, kitaplarında Türkler ve onların medeniyeti hakkında geniş bilgiler veriyordu. Gerçeğin ancak satır aralarında okunabileceği eserin hakikî değeri de bu idi.

Rudenko İskitlerin Altay’ da yaşadıklarını ve Avrupa’ya da Altay’dan göç ettiklerini ispatlamıştır. Onlar Türk idi. Türk dilinde yazıyor ve konuşuyorlardı. Gerçi Herodotos’ a göre onlar kendilerini Skolt olarak adlandırmışlardır. İranlılar ve Hintliler onları “Sak” olarak biliyorlardı. İskitlerin bu değişik adları eski Türkçedeki “sakla” kelimesinden türemişti. “Sakla” kelimesi, “muhafaza etmek, saklamak” anlamına gelmektedir. Evet, İskitler Altay’dan göç ekmişti; ama atalarının inançlarını özlerinde muhafaza ederek, anavatanlarından şerefleriyle ayrılmışlardır.

Belki o zamanlar, yani iki bin beş yüz yıl önceleri Altay’da çok kan akmıştı. Bazı kabileler Yer-su, Ülgen, Erlik gibi eski Tanrılarının üstünlüğünü silâhla korumaya kalkmıştı. Diğerleri ise, daha güçlü olan yeni Gök Tanrı’yı savunmuştu. Bu savaş, bir inançlar savaşı idi.

“Eski İnancın” taraftarları geri adım atmak zorunda kaldılar. Onlara İskit, İskolt veya Sak denmektedir. Onlar yeni bir millet değildi ve zaten olamazdı.

TANRI’ NIN HEDİYESİ
Altay’da bu manevi tartışmalar neden ortaya çıkmıştı?  Kadim Türkler halkın her zaman koruyucu ruhların himayesinde olduğuna inanıyorlardı. Birileri kuğu ruhunun himayesine inanıyor, kimileri de kurt, ayı, balık ve geyik ruhlarından medet umuyordu.

Yılan veya Ejderha’ya bütün Türkler hürmet ediyorlardı. Eski Türk dilinde “maga” : yılan, “lu” : ejderha, dragon, “got” : kertenkele anlamlarına gelmekteydi. Avrupa’da “Türk” anlamında kullanılan “Got” kelimesi belki de buradan kaynaklanmaktadır.

Türkler, kabile hamisinin resmini bayraklarına işlemişlerdi. Koruyucu ruhun bayraklarda yaşadığına inandıkları için de bayraklara özel bir ilgi ve itina gösteriyorlardı. Nitekim kadim Altaylılarda “bayrak” ve “ruh” kelimeleri tamamen aynı şekilde telâffuz ediliyordu ve aynı anlama geliyordu. Kadim Türkler, bayraklarını önceleri hayvan derilerinden yapıyorlardı. Daha sonra, kumaştan veya ipekten yapmaya başladılar. Bayrağı indirmek büyük bir belânın habercisi sayılıyordu. Bayrağı düşürmek ise, büyük bir utanç sebebi idi.

Yılanın herkesten hürmet görmesi de bir tesadüf değildi. Yılan insanların atası sayılıyordu. Türklerin, başka halklara ait efsanelerde sık sık “Nagalar” veya “Yılan insanlar” olarak adlandırılmaları da çok ilginçtir. Yılan yer altı dünyasının sahibidir. Onun buyruğundaki Yersu, Erlik ve diğer tanrılar da, dolayısıyla yer altında yaşıyorlardı.
Yeni Tanrı ise, Gökyüzü’ndendi. “Dünyanın sahibi olan Gök Tanrı” dedi Türkler. Tabii herkes değil. Durumu beğenmeyenler geri durdular ve yer altı dünyasının sahiplerine olan eski inançlarını muhafaza ettikleri için Altay’ dan göç ettiler…

İskitlerin, yani Sakların veya Skoltların tarihi M.Ö. V. Yüzyılda böyle başlamıştır. Onlar Altay’dan uzaklara gitmişlerdi. Altay’da ise, demirden yapılan çeşitli aletlerin ortaya çıkmasıyla büyük değişimler başlamıştır.

Prof. Rudenko bu değişimleri araştırmıştı. Pazırık kurganlarında yapılan kazılar neticesinde, demiri işleme gücüne sahip Türklerin hayatı hakkında pek çok yeni şeyler öğrenildi. Rudenko, bilim dünyasına Çar’ın talimatıyla kiralanmış âlimlerin (!) yaptıkları gibi boş sözleri değil, arkeolojik kazıların neticesinde bulunan delilleri sundu !

Bu deliller eşi emsali bulunmayan bir hazinedir. Bu keşifle birlikte, Türk kültürü olarak adlandırılan yeni bir kültür gündeme gelmişti… İlk bakışta “dizgin” çok basit gibi görünmekle beraber, Türk’ ün yenilmez binici olmasını sağlamıştır !  Dünyada Türk’ ten başka hiç kimse, atı o kadar güzel ve zarif bir şekilde eyerleyemezdi ve atıyla bütün bir dünyayı fethedemezdi.

At, kadim Altay’ın hudutlarını açmış ve genişletmişti. Arkeologlar, Altay kurganlarında pek çok meç, kılıç, hançer, üzengi, yelme, miğfer ve zırh bulmuşlardı. Bu ikna edici olabilmeli mi? Elbette.

Dünyanın hiçbir halkı o dönemde bu kadar mükemmel silâhlara sahip olmamıştı. Ama Türkler sahipti. Böylece o zamanlarda Çin İmparatorunun büyük ve güçlü ordusunu kolayca yenmişti… Türk kelimesi o zamanlardan beri Çin vakayinamelerinde yer almıştır. Dahası da var : M.Ö. IV. yüzyılda Çinliler, Türk giyim tarzlarını benimseyerek, şalvar kullanmaya başlamışlardır. Sonradan Çinliler biniciliği de öğrenmeye başlamışlardır.

Altaylılar, Tanrının kendilerine olağanüstü güç ve kabiliyet verdiğine inanıyorlardı. Tanrı onlara, o dönemde kimsenin yapamadığı, toprağı sürmeyi öğretmişti… Arkeologlar, kadim Altay’da demirden döküm sabanlar da bulmuşlardır! Altaylılar, mahsullerini demir oraklarla biçiyor, buğdayı demir değirmenlerde işliyorlardı. Çavdar ve darı da yetiştiriyorlardı.

Buğdayı pişmiş kilden yapılmış küplerde saklıyorlardı. Mahsuller için ambarlar inşa ediyorlardı. Ekmeği özel fırınlarda fırıncılar pişiriyordu; güneşe benzesin diye ekmeğe yuvarlak şekil veriyorlardı.

Kadim Türklerin konutları da değişmeye başladı. Kurenlerin yerini ağaçtan yapılan izbeler almıştı. “İzbe” kelimesi, Türk dilinde “ıssı bina”, yani sıcak yer anlamına gelmektedir. Bugün, bu izbelere nedense “Rus izbesi” diyorlar… İzbenin içinde tuğladan, yani pişmiş kerpiçten “peç” yapıyorlardı. Kerpiç kelimesinin de Türk kökenli olduğu bugünlerde unutulmuştur; kerpiç Türk dilinde “peçte, yani fırında pişmiş toprak” anlamına gelmektedir. O dönemde dünyanın başka hiçbir yerinde inşaat işlerinde kerpiç, yani tuğla ve tomruk kullanılmıyordu; çünkü bilmiyorlardı.

Kadim Türkler yaptıkları her şeyde kendilerine has yüzlerini koruyorlardı; asırlar geçmesine rağmen karıştıramazsınız. Meselâ kadim Türkler, millî elbiseleri sayesinde diğer halklardan farklı bir dış görünüşe sahipti. Türklerin mutfağı da farklı idi: Et ve süt ürünlerinden yapılmış gıdalar, çok iyi kabarmış siyah somun ekmekleri ile, yemeğe tekrarlanmaz bir haz veriyordu. Diğer halklar ekmeği farklı şekillerde yapıyorlardı.

Türklerin elbiseleri ve millî mutfakları etnografya biliminde çok önemli bir yer tutmaktadır. Bu gayet tabiidir. Süvari bir milletin kıyafeti, yemeği ve hemen hemen her şeyi, meselâ balıkçı bir milletten elbette çok farklı olacaktır.

Altay’ da ise küçüğünden büyüğüne kadar herkes binicidir. Yaya yürümek utanç sebebi sayılıyordu. Çocuğa önce at binmeyi, sonra yürümeyi öğretiyorlardı. Türk, atının yanında gelişiyordu. At, bütün hayatı boyunca onun yanında idi. Mezara bile beraber giriyorlardı.

Dolayısıyla dünyadaki ilk şalvar ve yüksek topuklu çizmeler Türklerde, süvari milletle beraber ortaya çıkmıştır. Üzengiyle eyer, demir kılıç, hançer, mızrak ve çok güçlü yaylar da süvari millette, yani Türklerde ortaya çıkmıştır… Diğer halkların ise bu eşyalara ihtiyacı yoktu. Onlar zaten bu eşyaları kullanamazdı.

Sürecek…

Atatürk Kültür Merkezi Başkanlığı Ankara, 2002
Çeviren Dr. Zeynep Bağlan ÖZER

Özetleyen: Güven Beker –
Gönderi: Prof. Dr. Tülay Özüerman

mgbeker@yahoo.com

0 yorum:

Yorum Gönder