Türklerin ve Büyük Bozkırın Kadim Tarihi (3)

9 Ocak 2011 Pazar

Murat ADJİ -KIPÇAKLAR

KADİM ALTAY’ IN KEŞFİ


Altay ile ilişkisini kesmeyerek, ara sıra oraya, öz vatanına uğramayı ihmal etmeyen o Ural muhacirleri de belki Türk olarak adlandırılmışlardır. Zaten Altaylılar da öyle adlandırılmakta idi. Gene de bu fikir tartışılabilir.

Arkaim, Sintaşt ve diğer Ural şehirleri şöhretin zirvesinde iken, Altay gölgede kalmıştı. İlk kahramanlar, sarp dağlardan ve yol vermez ormanlardan geçerek yollar açıyorlardı. Zapt olunamaz, ormanlarla kaplı dağlara tayga demişlerdi. Tanıdık bir kelime değil mi?  Bugünlerde bu kelime hemen her yerde biliniyor. Ama bu kelimenin nereden geldiğini, nasıl ortaya çıktığını düşünenler çok az.

İlk göçmenler nasıl seyahat ederdi? Rastgele mi yol alınırdı?  Kesinlikle hayır. Onlar, yolunu güneşe göre tespit ederlerdi. Gökyüzündeki yıldız haritasını okumayı öğrenmişlerdi. Çok iyi bildikleri nehirleri pusula gibi kullanarak, yollarını tespit ediyorlardı. Çünkü onlar, nehirlerin nerede doğduğunu ve nereye aktığını çok iyi biliyorlardı. Kadim dönemlerde Altaylar’daki nehirlerin özel adlarının olmadığı ortadadır. Bilim adamlarının tahminlerine göre, önceleri bütün nehirler sadece “Katun” diye bir kelime ile adlandırılmıştır.

Sonra bu eski ad, Katun adı muhafaza edilerek, Altay’daki büyük ve önemli nehire, Katun Nehri’ne özel ad olarak verilmiştir. Beyaz karlı tepelerden başlayan diğer bir nehir ise, Biya diye adlandırılmıştır. Asırlara dayanan bu eski adlar coğrafî haritalarda ebedî izler bırakmıştır.

Biya ve Katun nehirleri coşku ile dağlardan, vadilerden geçerek, Kuzey Buz Denizi’ ne kadar akan, başka bir büyük ve geniş nehirle, Ob Nehri’yle birleşmektedir.  Dikkat edilirse, bu adların hepsi,Türk kökenlidir!  Biya ve Katun kelimelerinin Türk dilinde karşılığı “bey” ve “hatun” ; Ob kelimesi ise “nine” anlamına gelmektedir.

Demek ki, dağların, nehirlerin ve göllerin adlarını, yani coğrafî adları inceleyerek, bir millet hakkında çok şey öğrenebiliriz. Bu da bir ilimdir. Bu bilim dalına Toponimi denilmektedir. Bu alandaki uzmanların sayısı bir elin parmaklarından biraz fazladır. Çünkü, bu alanda çalışan bir bilim adamının tarih, coğrafya, dil ve etnografya gibi ilimlerde derin bilgilere sahip olması gerekir. Hemen hemen her şeyi bilmek zorundadır.

Eduard Makaroviç Murzayev bir toponimi uzmanıdır. Murzayev’ in “Türk Coğrafya Adları” isimli kitabı, Altay’ın ve Avrasya’nın pek çok sırrını açıklamıştır. Bu kitabı okuduktan sonra, coğrafya atlasına başka bir gözle bakmaya başlıyorsunuz. Meselâ, herkes tarafından bilinen Yenisey Nehri’nin adı çok şey ifade etmektedir. Bu nehrin kıyılarında Altaylılara ait çok eski, pek çok yerleşim bölgesi bulunmuştur. İlk Türklerin millet olarak tam buralarda göründüğüne dair rivayetler muhafaza edilmiştir. Türkler bu nehri, “Anasu” diye adlandırmışlardı. Bu da “Ana Su” demektir.

Eski Türklerde nehir ile, başka bir deyişle, su kavramı ile çok şey ifade edilmektedir. Meselâ, yeni doğmuş bir bebeği nehrin buz gibi soğuk suyuna daldırıp çıkartıyorlardı. Bebek hâlâ yaşıyorsa sağlıklı demekti; değilse kimse fazla üzülmüyordu. Millet sağlığını buna borçluydu! Güçlü anlamına gelen “Türk” kelimesi buradan gelmiş olamaz mı?

Dünyanın en derin ve en temiz gölü Baykal’ın adı ile bu adın eski dildeki anlamı çoktan unutulmuştur. Kadim Türklerin dilinde bu gölün adının anlamı, “kutsal göl” idi ve insanlar ona gururla “Bay Göl” diyordu. Baykal dağlarından doğan nehir ise, her şeyini, eski adını da tarihini de kaybetmiştir. Bugün, bu nehrin adı Lena. Halbuki, bu nehrin eski adı İli idi, yani “doğulu”. İli Nehri kadim Altay’ın en doğusundaki nehir idi. Altay soyundan gelen bazı insanlar, zor günlerde evlerini bu nehrin kıyılarında yapmışlardı. Eski zamanlardan beri bu havzada Türk dilinde konuşmalar duyulmaktadır.

Saha-Yakutistan’ın geniş toprakları bugün bilinen kadim Türk Dünyasının en gerçek ve nadir hazinelerinden biridir. Kadim Altay, tam olarak Bay Göl’ den ve Saha-Yakutistan’ dan başlıyor ve uzaklara, yani batıya, Avrasya bozkırlarına kadar uzanıyordu.

Toponimi, net ve doğru bir bilim dalıdır. Her milletin kendine has bir adlandırma üslubunun var olduğu anlaşılmaktadır. Meselâ, Türkler dağlara bir ad veriyordu, ama bu ad kötülüklere ve felâketlere yol açabilir diye telâffuz edilemiyordu. Dolayısıyla aynı dağın bazen iki, hatta üç adı olabilirdi… Dağların koruyucularına şirin gözükmek ve onların gözüne girmek için insanlar kurbanlar kesiyordu.

Kadim Türkler, bazı dağların tepesinde obo mabetleri kuruyorlardı. Günahlarından arınmak için buraya kurbanlar getiriliyordu. Bazı Kadim Altay dağlarının adlarında “Obo” kelimesi de bulunuyor. Meselâ Obo-Ozı, Obo-Tu. Günahkâr kişi zirveye, günahının büyüklüğüne uygun ölçüde bir taş getirmek zorundaydı.  Obo işte bu “af taşlarından” kuruluyordu.


Kadim Türkler, dağları kutsallaştırıyor ve affı da buralardan umuyordu. Altaylılar her dağı değil, sadece kutsal dağları ziyaret ediyorlardı. Bir dağ nasıl kutsal sayılıyordu? Neden? Elbette, bugün bunu kimse hatırlamıyor.

Üç tepeli Sümer Dağı her zaman için çok önemli olmuştu. Bu dağ, dünyanın, yani Meru’nun merkezidir. Burası Kadim Altay’ın en kutsal yeri idi. Kimse burada yüksek sesle konuşmazdı. Hiç kimse bu dağın etrafında ava çıkamazdı. Otlarını koparamazdı. Aksi günah sayılıyordu. Sonra daha başka kutsal zirveler olduğu da öğrenildi: Borus, Tanrı Han, Kaylas… Bayramlarda bu kutsal dağların eteklerinde  binlerce insan bir araya geliyordu.

Kadim Türkler senede bir defa Çam Bayramı yapıyorlardı. Çam Bayramı büyükler ve çocuklar için çok beklenen bir bayramdı. Bu gelenek de unutulmadı.


ÇAM BAYRAMI
Altay’ da çam ağacının her zaman esrar dolu bir güzelliğe sahip olduğu kabul edilmiştir. Çam ağacı eski zamanlardan beri Türklerde kutsal sayılıyordu. Bu ağacın eve girmesine izin veriyorlardı. Üç-dört bin yıl önceleri, yani insanların çok tanrılı dinlerin tanrılarına inandıkları çağlarda, Çam ağacını ululamak için bayramlar yapıyorlardı. Törenler tanrıların ve ruhların dinlenme mekânında yaşayan, Yersu’ ya ithaf ediliyordu. Yersu’nun yanında aksakallı Ülgen² vardı. Ülgen, yeraltındaki altın çitli altın sarayında, altın bir tahtta oturuyor, gösterişli kırmızı bir kaftan giyiyordu. Güneş ve ay onun emri altındaydı.

Çam bayramı kışın tam ortasında, 25 Aralıkta başlıyordu. Bu tarihte gün geceyi yeniyordu. İnsanlar Ülgen’e dua ediyor ve iade edilen güneş için teşekkür ediyorlardı. Dualarının kabul edilmesi için de, Ülgen’in çok sevdiği bir çam ağacını süslüyorlardı. Eve getirdikleri çam ağacının dallarına parlak renkli, kurdele benzeri bezler bağlıyorlar ve yanına da hediyeler yerleştiriyorlardı.

İnsanlar güneşin karanlığı yenmesini kutluyor, bunun için bütün gece eğleniyorlar, “Koraçun, koraçun”  diye naralar atıyorlardı. Bu bayramın adı Koraçun idi. Bu kelime, eski Türk dilinde “azalsın” anlamına gelmektedir. Gece azalsın, gün uzasın diye bağırıyorlardı.

Çam ağacı “Ülgen’in ağacı” olarak adlandırılıyordu. Çam ağacı bir mızrak gibi Ülgen’e yukarıyı, yani doğru yolu gösteriyordu.

Rusça’daki “yölka” kelimesi “yol” yani Türkçe’ deki “yol” kelimesinden doğmuştur; Yölka Rusça’ da çam ağacı demektir.

Aradan asırlar geçmesine rağmen bu eski bayram unutulmadı. Gerçi Ülgen’in adı değişti; Ded Moroz 3, Santa Klaus veya Noel Baba oldu. Ama onun bayramdaki rolü ve kıyafeti hiç değişmemiştir. Kaftan, şapka, kuşak ve keçeden yapılmış çizmeler, yani Ded Moroz’ un bütün kıyafeti Kadim Türklere ait.

KADİM ALTAY RESİMLERİ

Kadim Türkler yaşadıkları çevreyi incelemekte ve tanımakta çok dikkatliydiler. Kadim Türkler tabiatı anlamaya çalışıyorlardı.

Arkeologların Türk tarihine ilgi göstermesinde, kadim ustaların resimlerinin büyük yardımı olmuştur. Bugün elde binlerce resim mevcuttur. Altay dağlarındaki bu kaya resimleri çok eski çağlardan kalmıştır. Bunlardaki her çizgi ve her işaret çok geniş ve derin anlamlarla doludur. Meselâ, kadim Türk kültüründe koyun, zenginliğin ve bolluğun simgesidir. Aslan, hâkimiyetin; kaplumbağa,  ebedî huzurun; at, savaşın; fare, tahıl ürünlerinin; ejderha da güneşin ve

² Ülgen : İlk bakışta “ölen, ölgen” kelimelerini anımsatabilir. Ülgen’ in Yer altı Tanrısı olması da “ölüm” kelimesini çağrıştırır. Ama “Ülgen” kelimesi “ülken, ülgen” yani “büyük” anlamına gelmektedir. Bazı çağdaş Türk lehçelerinde bu kelime hâlâ “büyük” anlamında kullanılmaktadır.

3 Ded Moroz : Rusça “Ayaz Ata” anlamına gelmektedir.
mutluluğun simgeleridir. Kadim ressamlar eserlerinde insanların nasıl yaşadıklarını, neyi konuştuklarını ve neye ibadet ettiklerini, başka deyişle, hayatı yansıtmışlardır. Kaya üzerindeki resimlerin asıl sanat değeri budur. Çünkü sanat bir dildir. Bir milleti millet yapan da dildir.

Ressamlar çalışmalarında genelde sarı ve kahve renkleri seçmişlerdir. Bu renkleri neden tercih etmişlerdir? Belli değildir! Fakat bilim adamları en eski resimleri işte bu renkli kayalarda bulmuştur. Bu resimler bir dizi halinde idi: büyük bir kayanın farklı bölgelerinde ve diğer kayalarda bir sıra halinde görülmektedir. Bunda da belli bir anlam ve bir sır saklanıyor olabilir.

Eski ressam bu resimler üzerinde elbette fırçasız ve boyasız çalışmıştı. Ressam taş üzerinde oyma kalemiyle bir noktadan başlayarak işlemeye çalışıyor ve arkasından da diğer kısımlarda devam ediyordu.

Arkeologlar, büyük bir hayret içinde bir şey fark etmişlerdir: taş üzerinde yapılmış resimlerdeki hayvan figürleri sık, karışık bir şekilde, fakat beş veya on taneden oluşmaktadır. Arkeologlar, bu “bir elin parmak sayısıdır!” diye şaşırmakta. Kadim çağlarda Türkler saymayı da biliyorlarmış demek ?!  Herhalde saymayı mükemmel bir şekilde biliyorlardı.

Kadim Altay’da “hayvan dizisinden” oluşan bir takvim de mevcutmuş. Bu takvimler her 12 yılda bir yeniden başlıyordu. Efsane bunu şöyle anlatmaktadır:  Bir zamanlar bir han, geçmişteki bir savaş hakkında bilgi almak ister; fakat kimse bu savaşın tarihini hatırlayamaz. Çünkü o dönemde insanlar henüz saymayı bilmiyordu. Han, bildikleri bütün hayvanları nehir kıyısına getirmelerini ve onları suya itmelerini emreder. Nehri sadece 12 hayvan geçebilir. Nehri geçebilen hayvanların adları takvimde yıllara ad olarak konulmuştur. İnek yılı, Tavşan yılı, Porsuk yılı ve diğerleri. Han ayrıca Türk halkı için bir yılda 12 ay tespit etmiş ve hayvan adlarıyla astrolojinin esası olan 12 burcu da isimlendirmiştir.

Çok ilginçtir, bu 12 yıllık takvim Ayın ve Güneşin hareketlerine bağlı idi. Bilim adamlarının tespitine göre, bu takvimin oluşması bir tesadüf değildi, aksine teferruatlı bir matematik ve astronomi hesabı neticesinde tespit ve tertip edilmişti. Bir yılda 12 ayın bulunması ve günün biri gündüz, diğeri gece olmak üzere iki defa 12 saatten meydana gelmiş olması acaba ilk defa Altaylılar tarafından keşfedilmiş olamaz mı ?

Herhalde öyledir. Bilim adamlarını kadim Türk yazıtlarında “Pars yılının beşinci ayının inek gününün at saatinde” gibi tarihlere rastlamalarını başka nasıl açıklayabiliriz ?

Her yılın kendisine has özellikleri vardı. Bu da hemen herkes tarafından biliniyordu. Meselâ insanlar, Tavşan ve Koç yıllarında felâket ve kıtlık bekliyorlardı. Aslan, Köpek ve İnek yıllarında ise, bol ürün ve hayır bekliyorlardı.

Meraklı bir araştırmacı, Kadim Altay resimlerine bakarak çok şey öğrenebilir. Meselâ, Altaylıların ava nasıl çıktıklarını bu resimler sayesinde öğrendik. Altaylılar ava köpekle çıkıyorlardı. Bu önemli ayrıntı ressamın gözünden kaçmamıştır. Resimlerin birinde, arkasında yayı ve bir tarafında asılı duran deriden yapılmış sadakta bulunan oklarıyla ava gitmek üzere yola çıkan bir adam ve peşinde koşan bir köpek tasvir edilmektedir. Resimler hayatı olduğu ve göründüğü gibi aktarmaktadır.

Ressamların gönlünde, sonradan bazı değişiklikler olmaya başlamıştır. Bu değişim yaklaşık en az üç bin yıl evveline aittir.
Hayvanlar sanki ikinci plana itilmiş gibidir. Artık ön planda insanlar görülmektedir. Bunlar bizim atalarımızın portreleridir. Bizi atalarımızdan yüz, belki de iki yüz kuşak ayırıyor. İşte bu yıllarda Altay’da ilk insan heykelleri ortaya çıkmaya başlamıştı. Kadim ustalar sanatlarını genelde kadınlara ithaf etmişti. Kadim heykeltıraşlar belli ki, çok tecrübeli değillerdi. Çünkü heykelleri kısa boylu ve kaba yontulmuştu. Ama yüzler… Ne kadar da etkileyici yüzler. Ustalar bu yüzleri çok başarılı bir şekilde resmediyorlardı. Elmacık kemikleri ve gözlerin eşsiz şekli… Gözler yeni ve parlak bir aya benziyordu. Türkler işte bu gözlerle bugün de farklı görünmektedir. Resimleri incelerken, kadim Altaylıların şarkı söylemeyi ve koro yapmayı sevdiklerini görmekteyiz. Onlar balolar düzenler, el ele tutuşarak ateşli danslar ederlerdi. Kayalar bu ayrıntıları asırlar boyunca muhafaza etmiştir.

Halkın sanatı onun ruhudur!  Millet kaybolsa bile, bu ruh yaşamaya devam eder.

*(Resimler: K. Kurtdereli tarafından eklenmiştir)

Sürecek…

Atatürk Kültür Merkezi Başkanlığı Ankara, 2002

Çeviren Dr. Zeynep Bağlan ÖZER

Özetleyen: Güven Beker –

Gönderi: Prof. Dr. Tülay Özüerman
mgbeker@yahoo.com


http://www.turkcelil.com/?p=3864

0 yorum:

Yorum Gönder