Türklerin ve Büyük Bozkırın Kadim Tarihi (2)

8 Ocak 2011 Cumartesi

Murat ADJİ - KIPÇAKLAR

ASIRLARIN KARANLIĞINDAN GÖRÜNENLER


Elbette etnograflar için Çin vak’anüvislerinin bilgileri çok önemlidir. Ama sadece onların verdiği bilgileri esas almak doğru değildir. Vakayinameler de tıpkı insanlar gibi bazı şeyleri abartabilirler. En dürüst insan bile bazı olayların akışını tam bilmediğinden, istemeden de olsa abartarak hata yapabiliyor.

Eski Çinliler, uydurma hikâyeleri kullanarak, sadece duyduklarına dayanan ve temeli olmayan şeyleri yazıyorlardı. Bilindiği gibi, Türkler, o dönemlerde Çin yurdunu tamamen istilâ etmişti. İn ve Çjou İmparatorluğu hanedanının gurur kaynağı olan büyük Çin ordusu, Türkler tarafından mağlup edilmişti. Çin İmparatorluğu, Türklere baş eğmek ve haraç ödemek zorunda kalmıştı. Belki de bundan sonra, Çin’ in komşusu olan bu millet için, “sert” ve “çok güçlü” anlamına gelen kelime, yani “Türk” sözü ortaya çıkmaya başlamıştır. Başka bir deyişle “yenilmez”… Acaba Çinliler böylece kendi “yenilgilerinin” mazeretini mi arıyorlardı ?!

Çin vakayinamelerinde Türklerin dış görünüşündeki farklılıklar da ifade edilmektedir. Bu bilgiler ne kadar güvenilir? Kadim Altay sakinlerinin saçlarını sarı ve gözlerini mavi olarak ifade ediyorlardı. Çince “Tükü” veya “Dinlini” demekteydiler.  Bilindiği gibi Çin’de Türklerin bu dış görünüşüne sahip başka insanlar mevcut değildi.

Vak’anüvislerden biri Türklerin maymunlara benzediğini yazıyor. Başka bir karşılaştırma unsuru bulamadığından yazmış olabilir. Kendince güney Çin’ de yaşayan mavi maymunlarla gök mavisi gözlere sahip Türkler arasında bir çağrışım unsuru bulmaktadır. Türk milletinin diğer bir kısmı, yani Altay’ın doğusunda yaşayanlar hakkında ise, Çinliler farklı şeyler yazıyorlardı. Çinliler, onların dış görünüşlerine fazla dikkat etmiyorlardı. Çünkü görünüşleri kendilerine tanıdık geliyordu.

Bir millet, fakat iki yüz mü?  Evet, tek kelimeyle böyle. Çağdaş bilim adamları, Çin vak’anüvislerinin bu bilgilerinin doğru olduğunu mükemmel bir şekilde ispatlamıştır. Ünlü Akademik¹ Mihail Mihailoviç Gerasimov’ un bu süreçte özel bir yeri vardır. Gerasimov, kadim mezar kazılarında bulunan kafatasının ve kemiklerin incelenmesi neticesinde, ölmüş bir insanın yüzünü ve figürlerini yeniden şekillendirmeyi öğrenmiştir. Gerasimov, en küçük ayrıntılarına kadar insan yüzünü yeniden inşa etmeyi başarmıştır.

Nasıl? Bu da bir bilim mi? Elbette !  Bu bilimin adı Antropolojidir. Gerçekten antropoloji mucizeler yaratan bir bilim dalıdır. İnsan portrelerinin tam ve doğru oluşu, çalışmanın mükemmelliğini gözler önüne sermektedir.  Meselâ bilgin, mazideki ünlü kişilerin bazı tasvirlerini yeniden canlandırdı. Meselâ, Rus çarı İvan Groznıy, amiral Uşakov, büyük Türk hakanı ve astronomi bilgini Uluğbek’ in portrelerini yeniden yaptı.

Mihail Mihailoviç Gerasimov, bazı meşhur kişilere ait heykelleri eski Türklerin mezarlığındaki kurganlarda bulunan kafataslarını esas alarak yapmıştır. O pek çok Türk tipini yeniden canlandırdı… Bu yüzlere bugün de bazı şehir ve köy sokaklarında rastlayabilirsiniz. Şimdi biz Türklerin Altay’ a nasıl yerleştiğini öğrenmeye çalışacağız.

ÇALIŞMA ODASININ SESSİZLİĞİNDE YAPILAN KEŞİF
Arkeoloji, mazideki insan topluluklarını binlerce yıl önce bıraktığı maddî izlere dayanarak tarihi araştıran ilimdir. Kadim Altay çoktan beri âlimlerin dikkatlerini üzerine çekmiştir. XVIII. Yüzyılda buralarda, meskûn olmayan yerlerde tesadüfen, eski yerleşim bölgeleri, dünyada benzeri olmayan büyük kurganlar, abideler, saray yıkıntıları, heykeller, mezarlıklar ve mezar taşları bulunmuştur.

Eski ressamlar tarafından kaya üzerine yapılan resimler ve esrarengiz yazıtlar âlimleri hayrete düşürüyordu. Her şey çok mükemmel bir şekilde muhafaza edilmiştir! Fakat o güne kadar araştırılmamıştır.

Bu, paha biçilmez hazine hangi millete aittir?  Bu bölgede kim yaşamıştır? Bu sorular uzun zamandır cevapsız kalıyordu. Sır dolu bir duman, Kadim Altay’ ı kaplamaya devam ediyordu.

¹ “Akademik “ unvanı Rusya’ da Profesörlükten sonraki bir ilmî derecedir.

Danimarkalı Prof. Vilhelm Thomsen arkeologların yapamadığını yaptı. Her şey, Altaylardan uzaklarda sessiz sedasız bir çalışma odasında gerçekleşti. Danimarka’ da yapılan bu keşif 15 Aralık 1893 tarihinde, resmî olarak dünyaya ilân edildi. Prof. Thomsen, tartışılmaz bilgileri içeren beyannamesini Danimarka Kraliyet Bilim Vakfına sundu.

Bütün dünya Kadim Altay’ da yaşayan ve güya “kaybolan milletin” sırrını öğrenmiş oldu. Profesör, Kadim Altay’da kayalar üzerindeki esrarengiz yazıları mükemmel bir şekilde deşifre etmişti. Thomsen, bu yazıların Türk dilinde yazılmış olduğunu ispatladı. Türklerin vatanı ve Türk milletinin beşiği Kadim Altay’dır.

Daha sonra Çin vakayinameleri de bulundu. Bunlarda da Altay’ da yaşayan Türkler hakkında bilgiler vardı… Türk tarihi üzerindeki sis perdesi sanki XIX. Yüzyılda açılmış gibi gözüküyordu. Ama hayır. Gene olmadı. Çünkü âlimlerin çalışmalarının arasına siyaset girdi; araya gerçeği gizlemek isteyenler girdi.

TAŞLARIN DİLİ
Siyasetçiler için tarihi tahrif etmek çok kolay ve aynı zamanda önemli bir iş haline gelmiştir. Profesör Thomsen’in doğruluğu tartışılamaz beyannamesini bile dikkate almadan sanki hiç olmamış gibi davrandılar.

Arkeolojik bulgulara göre, Altay’da ilk kabileler bundan iki yüz bin yıl önce ortaya çıkmıştı.  Bu kabileler güneyden, Hindiçin tarafından gelmişti. Asya’nın en eski yerleşim bölgeleri de orada bulunmuştur. Bu yerleşkelerin tarihi yaklaşık olarak bir milyon yıla dayanmaktadır.

Altay dağları kadim insanlar tarafından neden bu kadar seviliyordu?  Sebep, tabiatın güzellikleri mi? Çok küçük ihtimal… Emniyetli oluşunu ve beslenme şartları açısından uygunluğunu ileri sürsek belki de daha doğru olur.

Her şey, son derece basit bir olayla başlamıştı. Çok sık görmeye alışık olmadığımız âlimlerden biri olan, arkeolog Aleksey Pavloviç Okladnikov, bir gün Gorno-Altaysk ilinde bir parkta dolaşıyordu. Küçük Ulalinka Nehri boyunca, patikada düşünceler içinde gezerken, nehir boyunca sağda solda dağılmış taşlardan biri gözüne çarptı. Taşı kaldırdı. İşte bu bir keşif idi. Bu an… Bu andan sonra her şey değişti. Okladnikov, bütün dünya tarafından tanınan bir âlim oldu.

Bu taş, ilkel insanların kullandığı taştan bir alet idi! Bu keşif tesadüf değildi. Okladnikov, bütün hayatı ile bu keşfe kendisini hazırlamıştı.
İlk çağ insanı, taştan kesici alet yapmak için, çakılın bir tarafını sivriltmişti. Nehir suları bir taşı bu şekilde sivriltemezdi. Bunu ancak insan yapabilirdi. Gerçek arkeolog binlerce taşın arasında tek olan o taşı mutlaka görür.

Okladnikov, Ulalinka Nehrinin yanındaki tepeye bir araştırma grubuyla geldi ve kazı işlerini başlattı. Her akşam bando çalınan şehirdeki bu bahçede, ilk insanların yaşadığı en eski yerleşim yerlerinden biri bulunmaktaydı. Hayretler içinde kalan insanların gözü önünde mağarayı açtılar. Böylece Altay’daki ilk çağ insanının en eski yerleşim bölgesi bulunmuştu. Bu yere, yakınında akan Ulalinka Nehrinin adından dolayı, Ulalinka adı verildi.

Daha sonra ilk çağ insanının Altay’ da yaşadığı diğer yerleşim bölgeleri de bulundu. Taştan yapılmış baltalar, bıçaklar, ok uçları, başka eşyalar ve eserler… Altay artık meşhur olmuştu. Bütün dünya Altay’ın sesini duydu. Bazı arkeolojik buluntular o kadar nadir rastlanan cinstendi ki, gören pek çok âlimi bile şaşırtıyordu. Diğer yerleşim bölgelerinde rastlanan buluntulardan çok farklı idi. Meselâ, taştan yapılmış bıçaklar ve hançerler bir tıraş bıçağı kadar keskindi. Onlarla rahatlıkla tıraş olunabilirdi. Çağdaş insan bile bu kalitede taştan aletler yapamazdı. Çünkü bunların yapılması için de aletler ve tezgâhlar lâzımdı.

Altaylılar ise, hiçbir alet ve tezgâh kullanmadan yapabilmişlerdi. Nasıl yapıyorlardı? Bunun açıklaması çok basittir. Gerçi, bu basit dehayı anlamak için arkeologlar fizikçilerden yardım istemiş ve birlikte deneme yapmışlardı. Bu sorunun cevabına birlikte ulaşmayı başardılar.

Meğer Altaylı ustalar, ilk çağ insanlarının yaptığı gibi taşı diğer bir taşla işlemiyorlarmış. Altaylılar taşı ateş ve suyla işliyorlardı. Dolayısıyla onların yaptıkları aletler dünyada tek örnektir.

Elbette, böyle ciddî bir işleme her taş dayanmazdı. Ancak bu işlem için çok nadir bulunabilen nefrit taşı (yeşim) kullanılabilirdi. Siyah damarlarıyla bu yeşilimsi mineral, yüksek dayanım özelliğine sahiptir. Altay’ da nefrit kaynakları mevcuttu. Altay sakinleri de bunu keşfetmiş ve kullanmıştı.

ALTAYDAN İLK GÖÇ

Kadim Altay’daki mağara hayatı binlerce yıldır devam ediyordu. İnsanlar geçimini eskiden olduğu gibi avcılık ve balıkçılıkla sağlıyordu. Ama gene de sakin görünen bu hayatta bazı değişiklikler oluyordu: Meselâ arkeologlar metalden yapılmış eşyalara rastlamaya başladılar. Bu eşyalar bronzdandır, yani bakır ve kalayın karışımından. Demek ki, Kadim Altay’ da taş devri yerini bronz devrine bırakmıştır. Artık bronzdan yaptıkları baltalarla ağaç kesebiliyorlardı!

Ağaç kesmek, sanki büyük bir iş mi diyebilirsiniz! Öncelikle tabiatın gücüne bağlılık sonsa ermiştir. İnsan mağaradan çıkmıştı! Artık kendisine ev yapabilirdi. Demek ki artık ağaçtan sıcak evler inşa etmeyi öğrenmişti. Bu ahşap evlere kuren adı veriliyordu.

Kuren özel bir ev tipidir. Bu evlerin penceresi, kapısı ve tahta kaplı zemini yoktu. Sadece duvarları ve çatısı vardı. Duvarlar dıştan toprak dolgu içine alınıyor veya yerin altına gömülüyordu. Kurenler yukarıdan sekizgen olarak görünüyordu. Kurenlerin girişi doğu yönünde idi. Bu asırlar boyunca sürecek bir Türk geleneğidir. Bildiğimiz kapı yerine deriden yapılmış bir perde asıyorlar, zemini de kuru ot veya samanla kaplıyorlardı. Kurenlerin ortasında bir ocak bulunurdu. Dumanın çıkması ve ışığın girmesi için çatıda bir baca deliği açılıyordu. En soğuk havalarda, ayazlarda bile bu kurenler sıcaktı.

Eski insanlar, kurenler inşa ederek, daha doğrusu yeni köyler inşa ederek, yavaş yavaş Altay vadilerine doğru açılıyorlardı. Tomruktan yaşılmış evler şüphesiz Altaylıların ürünüdür. Bu keşif, ilk çağ insanlarını mağaralardan geniş dünyaya çıkartan büyük bir keşiftir.

O çağlarda bazı kabileler Altay’dan kuzeye doğru, Ural’ a gitmişlerdi. Buraya geldiklerinde bilgilerini de getirmişlerdi. Ural’ da da aynı tarz kurenler inşa ediyorlardı. Ormanlarda ve nehir kıyılarında yeni köyler kurulmaya başlanmıştır. Bu izler bugüne kadar muhafaza edilmiştir. Altay evleriyle hemen hemen aynıdırlar. Ev eşyaları, çalışma aletleri ve diğer pek çok eşyalar da aynıdır.

Arkeologlar, Ural’ da o çağlardan kalan şehir izlerine de rastlamışlardır. Demek ki, Altay’da da buna benzer şehirler olmuştur. Kadim Altay şehirleri biliniyor. Ama bu şehirlerin hiç araştırılmadığını da büyük bir esefle belirtmek istiyoruz.

Ama her şeye rağmen bu şehirler vardı!  Bugüne kadar Ural’ da en iyi araştırılmış Arkaim şehrinin tarihi beş bin yıla uzanmaktadır. Arkaim şehrinde metal işleme ustaları yaşıyordu. Arkaim şehrinin hemen hemen her avlusunda bir metal işleme ocağı vardı. Bu ocaklar gece gündüz sönmeden çalışıyordu. Ural sakinleri yaptıkları bu ürünleri Altay’ a götürüyorlardı.

 Altay’dan gelen kabileler Ural’da koloniler halinde yaşıyorlardı. Zamanla bir kısmı daha ileriye, iklimi yumuşak ve tabiatı zengin olan batıya gittiler. Hâlâ bir devlet olmayan, ama gelecekte kurulabilecek bir devletin halkını oluşturacak her koloni veya kabile, asırlar boyu kalacakları, yerleşime uygun yerler arıyordu.

İnsanların hayat tarzları gibi, dilleri de asırlar boyunca değişikliklere uğruyordu. Çoğu jest ve mimikten oluşan basit konuşma tarzı ile anlaşmak çok zor oluyordu. Sesler dili zenginleştiriyordu, fakat bu dil, ancak aynı kabilede yaşayanlar tarafından anlaşılabiliyordu. Önceleri basit de olsa sadece aynı dili bilen insanlar, zamanla birbirlerini anlamaya başlamışlardır.

Bir milletin oluşumu tahmin edilemeyecek kadar uzun bir süreçtir. Şüphesiz, her kabile bir millet oluşturamaz.

(Resimler: K. Kurtdereli)
Sürecek…


Atatürk Kültür Merkezi Başkanlığı Ankara, 2002
Çeviren Dr. Zeynep Bağlan ÖZER

Özetleyen: Güven Beker –

Gönderi: Prof. Dr. Tülay Özüerman

mgbeker@yahoo.com

0 yorum:

Yorum Gönder