Türklerin ve Büyük Bozkırın Kadim Tarihi

8 Ocak 2011 Cumartesi
(1 -Dizi Yazı)

Atatürk Kültür Merkezi Başkanlığı Ankara, 2002

Çeviren Dr. Zeynep Bağlan ÖZER

Özetleyen  Güven Beker

Bilim Adamı Murat Adji, Moskova’da yaşayan, Türk soylu bir halk olan Kumuklara mensup bir Türk yazarıdır. Bu kitap, Türkler’ in ve Büyük Bozkırın, bir başka deyişle Deşt-i Kıpçak’ın tarihini anlatmaktadır. “Vatanımız Bozkır, beşiğimiz ise, Altay” diyor Murat Adji. Bu kitap Türk halkını, Türk halkının  Altay’daki hayatını ve sonra da Avrasya kıtasının nasıl iskân edildiğini, yani az bilinen dünya tarihî hadiselerini, kadim Türklerin hayatını ve geleneklerini, başarılarını, zaferlerini ve mağlubiyetlerini anlatmaktadır.

Bilindiği üzere, Sovyetler Birliği döneminde, Türk Dünyası ile ilgili ilmî araştırmalar yapmak asla mümkün değildi. Buna karşılık İskitler konusu, onların yerleşim bölgeleri ve mezarlıkları araştırmalara açıktı; ancak İskitlerin hangi dilde konuştukları ve nereden geldikleri konusu gene de araştırmalara kapalı idi. Bu kitapta İskitlerin Altay’dan göç eden Türkler olduğu tartışılmaz bir gerçek olarak gösterilmektedir.

Murat Adji, “Kıpçaklar” adlı bu kitabı çocuklara; onların anne ve babalarına ithaf etmektedir. Bu çok önemli bir unsurdur; çünkü eğitim ve öğretim aileden başlamaktadır.  Aile, bir toplumun temelini oluşturmaktadır.

GİRİŞ

Türk dillerinde konuşmuş ve konuşan insanların sayısı milyarlarla ifade edilir. Bu insanlar, Karlı Saha’ dan (Yakutistan) Orta Avrupa’ ya, Sibirya’dan sıcak Hindistan’a kadar büyük bir coğrafyaya yayılmıştır. Afrika’ da bile Türkçe konuşan yerleşim bölgeleri bulunmaktadır.

Gerçekten, Türk Dünyası çok büyüktür. Bu büyük dünya bilmecelerle doludur… Azeriler, Altaylılar, Balkarlar, Başkurtlar, Gagavuzlar, Kazaklar, Karaimler, Karaçaylar, Kırgızlar, Kırım Tatarları, Kumuklar, Tofalar, Tuvinler, Uygurlar, Özbekler, Hakaslar, Çuvaşlar, Şorlar, Sahalılar… Hemen hepsini bir çırpıda hatırlayamazsınız da.

Tofalar, ıssız Sibirya’nın bir kuytu yerinde bulunan sadece iki-üç köyde yaşamaktadır. Ama en eski ve en saf Türk dilini, belki de Tofalar muhafaza etmişlerdir. Asırlar boyu başka halklarla çok fazla bir münasebete girmeden sürdürülen bir hayat; dolayısıyla dillerinin bozulmasına ve başka dillerden kelimelerin karışmasına hiçbir sebep oluşmamıştı.

Akraba olmakla beraber, gene de özel ve nevi şahsına mahsus pek çok özelliğe sahip olan onlarca halk Türk Dünyası içinde bir araya geliyor. Bazı zamanlar aynı kelimenin farklı halklarda tamamıyla farklı anlamlar içerdiğine şahit olursunuz. Bu gayet tabiidir. Ayrıca bu durum, Türk dillerinin sınırsızlığını, hayret ettiren sadeliğini ve kadimliğini de göstermektedir.

Bir zamanlar bütün Türkler, herkesin anladığı aynı dili konuşuyordu. Bu dilin lehçelere ayrılma süreci günümüzden yaklaşık iki bin yıl önce başlamıştır. Edebî dilin başlangıcını bu ortak dil oluşturmuştur. Çoğu devletler de o çağlarda bu ortak Türk dilinde yazıyor ve konuşuyorlardı.

Dünyada kendilerinin Türk soyundan geldiğini bilmeyen bazı halklar bile mevcuttur. Bu insanların yüzleri, elbette eskiden olduğu gibi, atalarına benziyor; tersi de olamazdı. Meselâ, Avusturyalılar ve Bavyeralılar, Bulgarlar ve Boşnaklar, Macarlar ve Litvanyalılar, Polonyalılar ve Saksonlar, Sırplar ve Ukraynalılar, Çekler ve Hırvatlar, Burgunlar ve Katalonlar… Nerede ise hepsi de – kadim Türkler gibi ! – mavi gözlü, kumral… ve geçmişten kalma hiçbir şeyi hatırlamayanlar. Acayip !

Buruk bir hikâye. Maalesef, buruk ve hüzünlü bir hikâye haline getirilmiş bir tarih, daha doğrusu sonu getirilememiş bir tarihî hikâye. Bu hikâyede Kozakların yeri ise çok özeldir. Millet mi, kabile mi, belli değil. Onlardan gerçek tarihleri gizleniyor. Bu sebeple, Kozaklar tarihin bir köşesinde kaybolanlardandır.

Kendilerini Slav olarak bilen, fakat anadili olan Türkçe’yi unutmayanlardandır. Bazı Kozak bölgelerinde onlar bugün bile eskiden olduğu gibi ana dillerinde konuşuyor. Gerçi buna ana dilimiz demiyorlar veya diyemiyorlar; ama bu bizim ev dilimiz diyorlar !


MİLLET NEDİR?

Bu dünyada çok farklı milletler yaşamakta. Sayısı tam olarak ne kadar belli değildir. Kime “millet” diyebiliriz? Millet denilen sosyal kavram sadece bir ülkede yaşayan insanlar topluluğu değildir. Bir insan topluluğu sadece bir araya gelip, fakat ortak bir tarihi olmadan, başka bir deyişle ortak bir geçmişi olmadan ve ortak bir atadan gelmemişlerse kendilerini bir millet olarak adlandıramazlar.

Bir milletin oluşması asırlar boyu süren bir vetiredir. Bu, pek çok sebebe ve bazen beklenmedik durumlara bağlı olan tarihî bir süreçtir.

Kadim zamanlarda insanlar birbirine dikkat etmeyi, birbirini gözetlemeyi öğrenmişlerdi. Yavaş yavaş insanlık tarihinde, milletlerin medeniyet ve hayat tarzlarının münasebetlerini ve farklılıklarını içeren bilgiler birikmeye başlamıştır. Bu bilgiler daha sonra ayrı bir bilim dalını oluşturdu. Bu bilim dalının adı Etnografya. “Etnos” kelimesi “millet” ve “kabile” anlamına gelmektedir ki, etnografya da dünya milletlerini araştıran bilim dalıdır.

Etnografyanın oluşması bir tesadüf değildir. Bir devlet içindeki veya komşu devletler arasındaki kavgaların ve savaşların, bir anlaşmazlık üzerine başladığı çoktan dikkat çekmekteydi. Bundan dolayı etnografya bilgileri çok önemlidir. Bu bilgiler, dünyada barışı sağlamak açısından önemli bir yer tutmaktadır. Bu, barışın ve dostluğun temelidir!

İnsanlara, diğer insanlar arasında doğru ve huzurlu yaşamayı öğretir.

NEDEN FARKLI KONUŞUYORUZ?
Dünya milletlerini, öncelikle dilleri farklı kılmaktadır. Dil ve yazı, insan hayatında en önemli unsurlardır. Her milletin kendi dili, kendilerine has konuşma ve düşünce tarzı mevcuttur. Etnografya bilimi bunu vurgulamaktadır. Bilimin olmadığı eski zamanlarda dillerin nasıl oluştuğunu efsaneler anlatır.

Efsaneye göre, eski zamanlarda insanlar aynı dilde konuşuyorlardı. Ama bir gün büyük bir tufana maruz kaldılar. Çok az kişi kendini kurtarabildi. Bu afetin yıkıcı ve yok edici tesirlerine karşı, insanlar Babil’de gökyüzüne uzanan bir kale inşa etmeye başladılar. Bu hareket tanrıların kızmasına sebep oldu. Tanrılar kaleyi yıkarak imha ettiler.  İnsanların tekrar bir araya gelip anlaşmalarına mani olmak için Tanrı, dilleri karıştırıp insanları yeryüzüne dağıttı. O günden başlayarak her millet ancak kendi öz dilini anlayabiliyordu. Efsaneye göre, güya milletler bu şekilde oluşmuştu.

Eğer bu efsaneyi kabul edersek, yetişmiş ormanların bulunduğu yüksek dağlık bölgede, dünyanın gökyüzüne en yakın bu yüksek ve temiz yerinde, bir milletin ortaya çıkmış olmasına ilgimizi teksif etmeliyiz. Bu güzel ve efsanevî yerin, bu ebedî yurdun adı Altay. Dünyanın en güzel yeri. Canlara can katan bir yer.

“Altay” kelimesinin anlamı nedir?  Bazıları şimdi bu adı “altın dağlar” olarak tercüme ediyor. Bu yanlıştır. Kadim Türkler bu söze farklı anlam veriyorlardı.  Onlar  Altay’ ı, daha doğrusu vatanlarını atayurt ve kutsal bir yer olarak adlandırıyorlardı.

Eski zamanlardan beri buralarda konuşulan dil Türkçe’dir. Bu dili önce Çinliler duymuştu. Çinliler ilk defa bu kavmi “Türk” veya “Tükü” olarak kaydetmişlerdir. Bu kelime Çince “sert”, “güçlü” anlamına gelmektedir. Çinlilerin kuzey komşusu olan, sarışın ve mavi gözlü Altaylılar, askerî bilgileri ve güçleriyle temayüz etmişlerdi.

Sürecek…


Atatürk Kültür Merkezi Başkanlığı Ankara, 2002
Çeviren Dr. Zeynep Bağlan ÖZER

Özetleyen: Güven Beker –

Gönderi -Prof. Dr. Tülay Özüerman
mgbeker@yahoo.com

0 yorum:

Yorum Gönder