ETRÜSK ZARINDAKİ YAZILAR

24 Ocak 2011 Pazartesi
Etrüsk konusu bitmez, çünkü hala çözüm bekleyen pek çok yazıt var. Size burada bir Etrüsk zarından söz edeceğim ve kendi yorumumu sunacağım. Kayıp Yazılar ve Diller adlı kitabında J. Friedrich şöyle diyor: Zarlar üzerine işaretlenmiş sözcüklerin okunuşlarındaki 6 rakam, hiçbir şüpheye yer bırakmaksızın birden altıya kadar sıralanmış şifreler içerdiğinden, bu konuda tam bir literatürün doğmasına yol açmıştır. Ama burada, bunların nasıl bir sıra takip edebilecekleriyle ilgili, bugün dahi hâla kesin olarak çözümlenmemiş güç bir sorun ortaya çıkmaktadır.


 Etrüsk zarındaki yazılar






Bu zarlar üzerinde yapılmış iki yorumu yukarıdaki resim de görüyoruz. Solda Larissa Bonfante adlı bir Etrüsk uzmanının yorumu ve ortada Selahi Diker (Türk Dilinin Beş bin Yılı, sayfa 129) adlı Türk dil uzmanının yorumu görülüyor. Sağda ise benim yorumum var. Öncelikle, ben şu soruyu kendime sordum: Eğer bir zar yapsam sayı kazımak mı daha kolay yoksa sayının adını mı yazmak daha kolay. Örneğin /dört/ mü yazmak kolay, yoksa 4 mü? Elbette ki sayıyı kazımak kolay. Üstelik, o dönemde okuma yazma bilenlerin sayısı çok azdı. Sayıyı tanımak elbette ki yazıyı okumaktan kolay olduğuna göre, ne diye yazı kullanmak gereğini duydular?  Bu soruların yanıtını şöyle verdim. Bu zarda yazanlar kesinlikle rakam değil. Bir fiil veya emir olabilir. Türkçe olarak okunuşun sağdan sola olduğu göz önüne alınırsa ilk okunan sözcük. İki harften oluşan  sözcüğü. Çünkü Etrüsk abecesinde ), g harfi olup l düz çizgisi de i harfidir. Genelde Y sesi bir dolgu sesi olup Türkçeye sonradan girmiştir. Bugün /giy/ diye yazdığımız sözcüğün aslı /Gi/dir.  Zarın tam aksi yüzüne o emrin tam aksi yazılmış olması gerek. Bu sözcük de  sözüdür. Fakat bu sefer soldan sağa yazılmıştır. Çünkü Etrüsk yazıtlarında yön o kadar önemli değildi. Genelde sağdan sola yazsalar da bazen Bustrofedon denen bir tarlayı sürer gibi iki yönlü yazıtlar bulunmuştur.






Zardaki karşıt yüzler Resim de karşıt yüzlerdeki yazılar görülüyor. Diğer karşıt yüzlerde şu ikili emirler bulunuyor. Sağdan sola KAL ve soldan sağa KAÇ. Dikkat ederseniz KAÇ sözündeki Ç sesini vere  damgası olup üç kollu  bir M harfine benzer. (Bkz. Güneş Tanrı ve Kuş Ülkesinin Tanrıçaları adlı 19 sayılı yazım) İtalya’nın kuzeyinde, bugünkü Avusturya Alplerinde bulunmuş olan Ötzi mumyasının omzunda bir UÇ damgası var ve bu damga onun yönetici olduğunu belirtir. İtalya’nın kuzeyi o dönemde tümüyle Etrüsk halkına aitti ve ALP adını da koyan Ön-Türk kökenli Etrüsk milletidir. Dolayısıyla, Ötztal (Ötz tepesi) bir Etrüsk yerleşim bölgesi idi.Etrüsklerin yazı tarzında K harfi hem ucu aşağı uçları düz bir ok şeklinde bakan bir ok şeklinde, hem de görüldüğü gibi  yazılmıştır. Bu iki işaret çoğu zaman farklı sanılsa da verdiği ses K sesidir. Diğer iki yüzde sağdan sola HÜLTH ve soldan sağa ALTH okunuyor. O harfine benzeyen işaret TH olarak okunuyor. Bu işaretin TENGRİ damgasındaki daire ile ilişkisi var. Bu konuda uzunca bir açıklama yapmıştım. (Bkz. Mayalarda Dil-Din-Mimarı adlı  4 sayılı yazım) L harfine benzeyen işaret AL veya UL damgasıdır ve TH damgası ile birlikte ALTH yani ALT olur. Bu bir emir olduğuna göre kanımca güreş ile ilişkilidir. Keza karşı yüzdeki HÜLTH de ÜST demek oluyor. Etrüskler Ön-Türk olduklarına göre Asya kökenli güreş sporunu elbette ki yaygın olarak uyguluyorlardı. Güreşçiler yenişemeyince zar atılıyor ve güreş devam ediyordu. Bu bakımdan zardaki emirleri bir kere daha gözden geçirelim. KAL: Ayakta kal ve güreşe devam et. KAÇ: Hakem işaret verince kaçmaya başla. GİY Güreş kıyafetinle güreşe devam et. AÇ: Güreş kıyafetini çıkar ve çıplak güreşe devam et. HÜLTH: Güreşe üstte devam et. ALTH: Güreşe altta devam et.  
  


Etrüsk Güreş Tablosu     


Romalıların Greko-Romen adını verdikleri ve bugün dahi belden yukarı yapılan güreş tarzı Etrüsklerden alıntı bir spordur. Bu durumu kanıtlayan  resim her şeyi anlatmaktadır. Böylece sadece zardaki yazıları okumakla kalmadım, aynı zamanda bu zarın ne zaman ve nerede kullanıldığını da açıklamış oldum.


Doç.Dr. Haluk Berkmen


 http://www.astroset.com/bireysel_gelisim/kadim/k38.htm

Türklerin ve Büyük Bozkırın Kadim Tarihi (Bitti)

23 Ocak 2011 Pazar

Murat ADJİ -KIPÇAKLAR

BİRLEŞİK AVRUPA ORDUSUYLA SAVAŞ

Atilla, Priskos’un da içinde bulunduğu heyete soğuk davranıyordu. Etrafa hakim olan yalanların hoşuna gitmediğini gösteriyordu. Başbuğ, yalan sanatının artık siyaset sayıldığını çoktandır biliyordu. Atilla, başka bir değerler manzumesine göre yaşıyordu, farklı bir siyasî kültüre sahipti.  Ahlâk kavramı onun için önemli idi.

Atilla, Hıristiyanların onun en iyi askerlerini kendi taraflarına çektiklerini görüyordu. Atilla, kendisine ihanet eden ve karşı tarafa geçen askerlerinin listesini vererek bunların iadesini istemişti. Fakat Avrupalılar riyakârlık ediyor; mütebessim bir çehre ile bu suçlamaları reddediyorlardı. Her şey meydanda idi. Avrupalılar, Atilla’nın askerlerini ve yöneticilerini yavaş yavaş kendi taraflarına çekiyorlardı. Genel olarak çok yetenekli bu insanlar devletlerini para ve maddî menfaat için değil; hakimiyet ve istikbal için terk ediyorlardı.

Romalılar ve Yunanların ise, kabiliyetli ve yetenekli insanlara ihtiyaçları vardı. Putperest Avrupa yaşlanmıştı, öz kültürünü yenilemek için taze güce ihtiyaç duyuyordu. Dolayısıyla taraflarına geçen insan kaynağını memnuniyetle kabul ediyor ve bu insanlar için iyi hayat imkânları sağlamaya ve onları memnun etmeye çalışıyorlardı.

380 yılında Roma, kendisi için uygun olmayan Yunan Hıristiyanlığını bile kabul etmişti. Daha doğrusu çaresizlikten kabul etmek zorunda kalmıştı; çünkü Kıpçakların Hıristiyan odaktaşları olduklarını biliyordu. Böylece putperest Avrupa, kendisi için Türk Dünyasına götüren yolları açıyordu.

Romalılar, “atalık” diye adlandırılan kadim bir Türk töresini Kıpçaklardan öğrenmişlerdi. Bu töreye göre bir çocuk, terbiye için başka bir aileye verilebilirdi. Romalı asil bir ailenin oğlu olan Aetius Atilla’ya böylece gönderiliyor; Atilla bu çocuğu töre gereği küçük kardeşi olarak kabul ediyor ve çocuğun her şeyiyle ilgileniyordu. Eğitimiyle kendisi bizzat meşgul oluyordu. Zamanı gelince artık tecrübe kazanmış olan Aetius evine dönüyordu. Aetius önce Roma İmparatorluk ordusunda general, sonra da bütün Roma ordusunun önderi olmuştur.

Aetius, Kıpçakları kendi safına çekmeyi çok iyi başarıyordu. Askerî yöneticileri, ruhbanları ve halkı kendi tarafına çekmek için onlara verimli yerler ve köşkler veriyor; çok iyi iş imkânları sağlıyordu. Aetius’un babası Roma süvarisinin başı olan Türk kökenli Gaudentsius, annesi İtala ise, çağdaşlarının yazdığına göre, Romalı asil ve zengin bir kadındı. Aetius’un gayretleriyle Galya, yani bugünkü Fransa, kaçakların gerçek krallığı olmuştu. Burada binlerce Kıpçak ailesi yaşıyordu; her şey Türkleri hatırlatıyordu. Başkentin adı bile Türk kulağına aşina bir kelimeydi:Tuluza.

Atilla, Priskos’un da içinde bulunduğu heyetten ihanet eden bu insanların iade edilmesini talep ediyordu. Yüzlerce kaçak askerin adını vermişti. İhanet edenlerin çoğunlukta bulunduğu Tuluza şehrindeki durumu ileri sürmüştü. Ama nafile. Kıpçakların gizli istihbaratı iyi çalışıyordu. Edindikleri bilgiye göre, Galya’daki Avrelyan şehrinin adı da Türk diline uygun olarak Orleans (Aurelianus) şeklinde değiştirilmiştir. Gelenler, kendilerine yabancı gelen bir kelimeyi değiştirerek, kendileri için anlaşılır hale getiriyorlardı.

Priskos’un heyeti her şeyi inkâr ediyordu. Galya’daki yeni şehirlerin ortaya çıkışını bile inkâr ediyorlardı. Bu durum karşısında söz bulamayan Atilla yabancıları sarayından kovmuştur. Düşmanlar, Aetius’un birleşik Avrupa ordusunun kuruluşunu tamamlaması için gerekli olan zamanı kazanmak için bekliyorlardı.

Gerçekleştirecekleri ani saldırıya güveniyorlardı; fakat yanılmışlardı. Çünkü Atilla Galya’ya geldi. Tuluza ve Orleans onun dikkatini çoktan beri hep çekiyordu. Atilla’nın gelişini kimse beklemiyordu. Haç işaretli bayrakları ve süvariyi karşısında gören kaçkınların huzurları kaçmıştı. Kaçkınlar, bir Kıpçak için ihanetin ne büyük bir günah olduğunu zaten biliyorlardı. Bozkırlılar her şeyi affedebilirlerdi, ama ihaneti ve korkaklığı asla.

Acı pişmanlık ve nedamet anları… Atilla Orleans’da yapması gereken işleri bitirdikten sonra, Roma askerlerinin sefere çıkışıyla ilgili haberler almıştır. Aetius savaş ilan etmiştir. Zaten yalanlar ve şüpheler Atilla’yı çoktandır rahatsız ediyordu. Atilla kâhine başvurdu. Geleneklere göre bir koyun kesildi. Kâhin, koyunun kürek kemiğine baktığı zaman anî bir korkuyla geri çekildi. Kâhin felâketlerin kapıda olduğunu söylüyordu. Kâhinin Roma’dan hediye almış olması da ihtimal dahilindedir.

Aetius Katalon Ovasında, meşhur Şampanya vadisinde savaşmayı teklif ederken çok erken sevindiğinin farkında değildi. Acele ettiği açıkça ortada idi. Aetius’un seçtiği bölge süvariler için gerçekten uygun değildi. Buna rağmen Atilla bu şartları kabul etmişti. Bu kararı, düşmanların dikkatini çekmemek için bilerek de vermiş olabilir. Gene de önsezileri Atilla’yı için için rahatsız etmeye devam ediyordu.

Savaş öncesi gece sessiz geçmişti. Sabah şafakla birlikte asker saf tuttu. Süvariler “Hura” sesleriyle hücuma başladılar. Atilla’nın düşmanı Aetius da her şeyi doğru hesaplamıştı. Hücum başarısız olmuş ve Türkler geri çekilmeye başlamışlardı. Atilla, askerlerine yaklaşmış ve söylenmesi gereken sözleri bulabilmiştir: “Korunmak, korkunun işaretidir… Saldıran cesurdur… İntikam, tabiatın en büyük hediyesidir… Zafere yürüyene yaylar ulaşmaz… Atilla savaştığı zaman sessiz kalan ölmüştür.”

“Cesurlara şan” anlamına gelen “Sarın Kıyçook!” naraları yükseliyorken, Ulu Kıpçak bütün orduyu kılıcıyla ve haçla kutsadı. Başbuğun sesi cevap olarak duyulan taşkın  “hura-a” sesleri arasında kayboldu. Kıpçak dilinde “hura” kelimesi “vur” anlamına gelmektedir.

Bir anda ortalık karıştı. Katalon Ovası sanki zafer ışığıyla aydınlanmıştı. Avrupa’nın birleşik ordusuyla yapılan savaş, bu defa gerçekten Avrupa’yı yakmaya başlamıştır. Tanrı’nın elçileri çadırlarına ancak geceleyin dönmüşlerdi. Yorgun ama mutlu dönmüşlerdi. Sabahleyin alicenap Atilla, Aetius ordusundan arta kalanlara gitmek için izin vermiştir. Halbuki savaş kaidelerine göre, düşmana acımamak lâzımdı.

Düşmanlar Kıpçakların bu asil hareketini maalesef bir zaaf olarak değerlendirmişlerdi. Avrupalılar, daha doğrusu Avrupalı tarihçiler, sonradan Katalon Ovasındaki savaşta Atilla’nın kaybettiğini ileri sürmüşlerdir.

Acıma duygusu savaş alanında böyle sonuçlar doğuruyordu. Ulu Başbuğ, kaçkın Türklerin yaşadığı Kuzey İtalya şehirlerini yerle bir ederek, ordusunu Roma’ya doğru yürüyüşe geçirdi. Bu yürüyüş sırasında, kaçkın Kıpçakların sığındığı Milano şehri çok büyük zararlara uğramıştı. Çok geçmeden Atilla’nın ordusu Roma kapılarına dayanmıştı.

“Savaşı kaybeden”(!) Kıpçaklar bayraklarıyla Roma’ ya geldiler! Piskopos Leo başta olmak üzere, bütün Roma asilzadeleri Kıpçakları karşıladılar. Romalılar, Atilla’ya yalvarıyorlar ve onun merhametine sığınıyorlardı. Çünkü, Türklerin merhametli, yardımsever ve affedici olduklarını gayet iyi biliyorlardı. Roma Papa’sı yalvararak diz bile çökmüştür…



Vatikan’da muhafaza edilen ünlü ressam Rafael’in (yukardaki) resminde bu karşılaşma yansımaktadır.

Kıpçakları durduran elbette sadece düşmanlarının gözyaşları değildi. İtalya’da güya çok tehlikeli bir veba salgını olduğu yalanı da değildi.

Atilla’yı durduran, Roma İmparatorunun elinde yükselttiği haç idi. Haç Atilla’yı durdurmuştu. Bu, Tanrı‘nın haçı idi. Atilla’nın süvarileri bunu Gökyüzü’nün bir emri olarak kabul etmiştir. Roma, Türklerin kutsal değerini böylece kabul etmiş oldu. Savaş bitmişti. Atilla evine döndü. Yıkılmış bir düşmanı seyretmek pek hoş bir manzara değildi.

ATİLLA’ NIN ÖLÜMÜ
Onlar yine Atilla’yı sinsice ve zalimce aldatmışlardır. Sağ bırakılan düşmanın en korkunç tarafı onların her şeyi yapabileceğidir. Onları hiçbir şey durduramazdı. Atilla’nın karşısına İldik adlı güzel kız nasıl çıkmıştı? Bunu hiç kimse bilmiyor. Başbuğ, görür görmez bu güzel kıza aşık olmuştur. Atilla geniş yürekli ve çok duygulu bir kişi idi. Düğün ziyafeti gece boyu sürmüştü. Sabahleyin muhafızlar Atilla’nın uzun süre yatak odasından çıkmadığına dikkat etmişlerdi. Muhafızlar öğleye kadar beklediler.

Başbuğun sarayında şüpheli bir sessizlik hakimdi. Kapıyı kırarak içeriye girdiklerinde korkunç manzarayla karşılaşmışlardır. Kanlar içinde yatan Kıpçak Başbuğunun yanında kız hiç hareket etmeden oturuyordu… Bu ölüm bir tesadüf müydü? Kesinlikle hayır. O gece, Konstantinopolis’te Bizans İmparatoru Markian gerçi rüyasında Atilla’nın kırılmış yayını görmüştür. Bu bir felâketin işareti idi. Yunanların defalarca Atilla’yı zehirleme çabaları hatırlanırsa, ölümün tesadüfî olduğu pek inanılmaz geliyor. Hazırlanmış bir cinayet mi? Başka türde de ifade edemezsiniz.

Başbuğun inanılmaz ölümü, Deşti Kıpçak halkını yıkmıştı. Şehirler ve köyler yasa boğulmuştu. Kadınlar saçlarını çözüp beyaz elbiseler giydiler. Erkekler ise, geleneklere göre bir tutam saçını kesip, yanaklarında derin yaralar açıyorlardı. Yenilmez asker ölmüştü. Onun ölümüne sadece gözyaşlarıyla değil, kanla ağlamaları gerekiyordu. Başbuğun cenazesi meydanda kurulan çadıra konuldu. Seçilmiş atlılar çadırın etrafında, büyük Türk’ün hatırasına, gün boyu ve bütün gece dolaşıyordu.

Kanlı gözyaşlarından sonra, çadırın yakınında “strava” veya “trizna” diye adlandırdıkları muhteşem ziyafet başlamıştır.

Alışılmamış bir manzara: cenaze acısı ile yan yana, neşe dolu bir ziyafet. Hayret verici bir töre. Başbuğ öbür dünyaya göçerken, milletine sağladığı zenginliklerin ve huzurun onun gidişiyle bitmediğini görmeliydi. Cenaze gece karanlığında defnedilmiştir. Atilla’nın naaşı iç içe üç tabuta konulmuştur.

En içteki tabut altından, ikincisi gümüşten, dıştaki ise demirden yapılmıştı. Başbuğun silâhları ve hayatında hiçbir zaman kullanmadığı nişanlar da tabuta konulmuştu. Atilla’nın gömüldüğü yer belli değildir. Defin töreninde bulunan herkesi öldürmüşlerdir. Onlar da kendi başbuğlarına hizmet etmenin huzuru içinde isteyerek öbür dünyaya göç etmişlerdi.

Kıpçakların bu en acı günleri, Romalılar ve Yunanlar için bayram günlerinin başlangıcı olmuştur. Onlar için bu sefer, en önemli iş, mirasçıları birbirine düşürmekti.  Törelere göre, tahtın meşru varisi Atilla’nın büyük oğlu Ellak idi. Ama onu iftiralarla kızdırarak kurban verdiler. Bundan sonra iç savaş için yol açılmış oldu. Roma siyasetçileri, vaizler ve lejyonerler, Ellak iç savaşta öldürüldükten sonra, artık ne yapacaklarını gayet iyi biliyorlardı. Zayıf olanları destekleyip, güçlü olanlara zarar veriyorlardı. Dedikodu silâhı bir kere kullanıldıktan sonra, geriye kalan her şeyi Türkler kendileri yapıyordu.

Böylece Büyük Kavimler Göçü uzun süren zalimce bir kardeş katliamı ile sonuçlanmıştır. Büyük bir nüfusa ulaşan seçilmiş millet şimdi kendi kendisini yok ediyordu. Kıpçaklar o dönemde, yani V. asrın sonunda Avrupa’nın yarısını ve Orta Asya’nın tamamını iskân etmişlerdi. Evet, kendi aralarında dövüşüyorlardı, çünkü artık farklı inançlara ve farklı bir kültüre sahiptiler. Ama hepsi de Altay’dan gelmişti. Aynı kanı, Türk kanını taşıyorlardı. Bu da galiba Büyük Kavimler Göçü’nün esas neticesidir. Bir millet onlarca başka millete hayat vermişti.


YENİ DEŞTİ KIPÇAK
Adeta uçsuz bucaksız bir araziye sahip Deşti Kıpçak’taki devlet, Kuşan Hanlığının kaderini paylaşmış, neticede dağılmıştır. Avrupa’da Avstrazya, Almanya, Bavarya, Burgunda, Bohemya gibi pek çok Türk devleti ortaya çıkmıştır. Asya’da da ortaya çıkan yeni devletlerin sayısı az değildi. Bazı Türk bölgelerindeki beyler krallıklarını ilan etmiştir. Bu krallıklarda Roma kanunları yürürlükteydi.

Eskiden olduğu gibi doğu kültürünün hâlâ hakim olduğu ülkelerde ise, kağanlıklar kurulmuştur… Kağanlıkta mutlak hakimiyet, hanlar arasından seçilen kağanın elinde idi.

Bugüne ulaşabilen bilgilere göre, seçimler şöyle yapılıyordu. Kağan veya hükümdar adayını beyaz halıya oturtuyorlar; sonra onu bir tapınak veya başka bir kutsal yerin etrafında güneşin hareketi yönünde dokuz defa dolaştırıyorlardı. Sonra da hükümdar adayının boynuna bir ip geçirip, boğulmasına ramak kalıncaya kadar çekiyorlardı. Aday, bilincini kaybettikten sonra da, ona kaç yıl için kağan olabileceğini soruyorlardı. Hükümdar adayı verdiği cevaptaki süre için kağanlık makamına oturuyordu. Bu seçim hükümdar adayına ait malların yağmalanmasıyla tamamlanıyordu. Hükümdar adayının sahip olduğu her şey, son çöpüne kadar yağma ediliyordu. Bu töre “han talau”, yani “hana ait malların yağmalanması” olarak adlandırılıyordu.

Bu töre çok derin manalar taşımaktadır. Bundan sonra halkın hizmetinde olacağı, malvarlığının halka ait olduğu ve halkın geçiminden onun mesul olduğu, hükümdar adayına bu şekilde gösteriliyordu… “Han Talau”9 töresi Avrupa’da daha uzun zaman unutulmadı. Meselâ, orta çağda Roma’da her yeni Papa’nın seçiminden sonra bu töre uygulanıyordu.

Avstrazya Kağanlığı’nın hükümdarı V. asrın sonunda seçilmişti. Bu, Avrupa’nın merkezinde yeni bir Türk devleti idi. Bu devlet Altay devletinin en batıdaki topraklarını kaplıyordu: Bugünkü Fransa, Lüksemburg, Belçika, İsviçre, İspanya’nın bir kısmı, güney Almanya ve Avusturya. Buralarda, bir dönem, Türkler yaşamıştı.

Sonra Avar Kağanlığı ortaya çıkmıştır. Bu kağanlık Avstrazya’nın doğusunda kurulmuştu. Bugün Çek, Macaristan, Polonya, Litvanya, Letonya, Hırvatistan’ın tamamı ile, Almanya’nın bir kısmının bulunduğu topraklar Avar Kağanlığının sınırları içinde kalıyordu. Buralarda da Kavimler Göçü sonucu Avrupa’ya gelen Türkler yaşıyordu.

Ukrayna Kağanlığı, bugünkü topraklarının tamamına yakın bir bölümünü ve Orta Rusya’nın bir kısmını kapsayarak, sınırları Moskova Nehri’ne kadar uzanıyordu. Ukrayna’nın güneyinde Büyük Bulgaristan Kağanlığı bulunuyordu. Bu kağanlık geniş bir kavis çizerek, Karadeniz sahillerini, bugünkü Bulgaristan, Romanya, Yugoslavya, Güney Rusya ve Ukrayna’nın bir kısmını kaplıyordu. Bu toprakları da Altay’dan gelen Türkler iskân etmişlerdir. Bütün Kafkasya ve Don bozkırları da Hazar Kağanlığı’nın sınırları içinde kalıyordu.

Yayık Nehri’nden Baykal Gölü’ne kadar uzanan Altay bozkırları bir kelime ile Sibirya diye adlandırılıyor. Kuzeyde, Sibirya’da Türklerin en doğu ve en özgün ülkesi Saha, bir yıldız olarak parlıyordu.

Kurulan bu yeni ülkelerin işareti de, Atilla zamanındaki gibi atlı bayrak ve eşkenarlı haç idi. İnsanlar eskiden olduğu gibi Tanrı‘ya inanıyor ve ona ibadet ediyorlardı. İnsanların üzerinde Tanrı mekânı olan Sonsuz Mavi Gökyüzü uzanmaktaydı.

Avrupa’nın geriye kalan kısmı ise, çarmıha gerilmiş İisus’a (Hz.İsa) tapıyorlardı. Bunlar uzun süre Avrupa’daki Türk ve Türk olmayan toprakların esas farkını oluşturmuştur. Türk kültürü ile diğer kültürler arasındaki farklılıkları göstermiştir.

Bir milleti en iyi şekilde anlatabilecek olan, milletin kendisi ve onun medeniyetidir.
—————————————————————
9 Talau (talamak) – eski Türk dilinde “soymak”, “talan etmek” anlamına gelmektedir. Bazı Türk lehçelerinde bu kelime şimdi de kullanılmaktadır. (Çeviren).
Özet gb

(Resimler: K. Kurtdereli)

Murat ADJİ -KIPÇAKLAR- Türklerin ve Büyük Bozkırın Kadim Tarihi

Atatürk Kültür Merkezi Başkanlığı Ankara, 2002

Çeviren Dr. Zeynep Bağlan ÖZER

Özetleyen: Güven Beker –
Gönderi: Prof. Dr. Tülay Özüerman

mgbeker@yahoo.com

Teşekkürler Ederiz…


http://www.turkcelil.com/?p=6733

Türklerin ve Büyük Bozkırın Kadim Tarihi (12)

22 Ocak 2011 Cumartesi

Murat ADJİ - KIPÇAKLAR

TÜRK BAŞBUĞU ATİLLA


Maalesef, aldatma bir sanat sayılmaktadır. Romalılar bunu çok iyi beceriyorlardı. Onlar, Türk halkı hakkında gerçekleri gizlemek, kendi zaaflarını ve yenilgilerini aklamak için uydurma hikâyeler üretme yöntemine başvurmuşlardır. “Mars’ın Kılıcı” efsanesi böyle ortaya çıkmıştır. Bu kılıç, Avrupa’da ilahî seçimi simgeliyordu. Bu efsaneye göre, bir çoban, sürüsünden bir ineğin aksadığını fark etmiş ve durumu Atilla’ ya bildirmişti. Çoban kan izlerini takip ederek, toprağa gömülü kılıcı bulmuş ve Atilla’ya hediye etmişti.


Masalın 443 yılında Atilla’nın muhteşem zaferinden sonra ortaya çıkması basit bir rastlantı sonucu değildir. Bu masalla Romalılar hezimetlerine sebep bulmak ve kendilerini aklamak istiyorlardı. Halbuki Romalıların yenilgisi ile büyülü sanılan bu kılıcın hiçbir alâkası yoktu. Bu masallarla Türklerin, bu zaferleri ordusunun gücü, demirden yapılmış silâhlar ve keşfedilmiş ağır yaylar sayesinde kazandığı unutturulmuştu. O dönemde dünyanın en iyi silâhlarını yapan ustaların ve demircilerin şehirleri de unutulmuştu… Kıpçakların bütün zaferleri basit bir tesadüfe ve büyülü sayılan bir kılıca bağlanmıştır.


434 yılında Atilla, döneminin en büyük devletlerinden biri olan Deşti Kıpçak Devleti’nin tahtına oturmuştu. Atilla, Çinlilerin hayran kaldıkları bir devlet teşkilâtının başına geçmişti. Bu bilgiler kitaplarda ve resmî belgelerde mevcuttur. Demek ki, Atilla’nın yönettiği bir “kabileler odağı” değil, aksine bütün dünyanın tanıdığı güçlü bir devletti.


Atilla tahta gençken çıkmıştı. İlk zamanlarda, ülkeyi kardeşi ile birlikte yönetiyordu. Atilla’nın devlet yönetimi savaşla değil barışla başlamıştır. Atilla, Margus şehrinde Batı Hanedanlığının imparatoruna kendi barış şartların kabul ettirmişti. Roma her yıl üçyüz kilo altın tutarında haraç ödemeye mahkumdu. Bizans da aynı miktarda haraç ödüyordu.


435 yılında yapılan antlaşmadan sonra Atilla, Avrupa’nın kuzeyine doğru Deşti Kıpçak’ın hudutlarını genişletmeye başlamıştı. Atilla, kardeşi ile birlikte Baltık sahillerine çıkmış ve arkasından da bugünkü Çek, Polonya, Litvanya ve Letonya topraklarında çok sayıda yeni şehirleri bırakmıştı. Böylece kuzey Avrupa’da muharebe sahasının temelleri atılmıştır.


Kardeşler İdil’deki, Don’daki, Yayik’deki, Altay’daki ve Kafkasya’daki topraklarını ziyaret etmişti. Bu ziyaretlerin yansımaları halk efsanelerinde muhafaza edilmiştir. Atilla, Türk soyundan gelen Avrupalı halklar arasında çok sevilen bir kahramandır.



Komşu devletin güçlenmesi Roma’yı ve Bizans’ı çok rahatsız ediyordu; ama kardeşlere nasıl engel olacaklarını bilemiyorlardı. Sonradan bunun yolunu buldular:

Hıristiyanlar vasıtasıyla hedeflerine ulaşabileceklerdi; çünkü eski odakdaşları olan Türklere ve onların ruhban sınıfına sadece Hıristiyanlar yakındı. Böylece Deşti Kıpçak’ a hizip mikrobu girmiş oluyordu… Siyasetçiler, silâh olarak dini kullanmaya başladılar. Kıskançlık, dedikodu ve iftiralar yok yerden ortaya çıkıyordu. Hükümdar kardeşler arasında gelişen ihtilâfı gören Bizans artık haraç ödemeyi reddetmiştir.

Atilla, düşmanların plânlarını çabuk çözmüştü. Kardeşi ile barışan Atilla’nın atlıları, 441 yılında Yunanlara, Kıpçaklarla yapmış oldukları antlaşmalara harfi harfine uymaları gerektiğin hızlı ve ikna edici bir şekilde anlatmıştı. Şimdi Bizans İmparatoru çaresizlik içinde barış istiyordu. Ona inanan Atilla, ordusunu Balkanlardan geri çevirmiştir.


Aradan bir yıl geçti. Roma’nın ve Bizans’ın Hıristiyan ajanları eski faaliyetlerine tekrar devam etmişti: aynı dedikodular, iftiralar ve hizipleşmelere devam… Bu sefer Atilla daha sertti; Bizans ordusunu tamamen imha etti. Şüphesiz bu bir kardeş katliamı idi !… Bizans ordusunda para karşılığında çalışan Hıristiyan Kıpçak Federatlar, Tanrı taraftarı olan öz kardeşlerine karşı çıkmıştı. Ve bedelini de ödemişlerdir.


Atilla ordusuyla Konstantinopolis surlarına dayandı. Bizans başkenti muzaffer komutanın merhametine sığındı. 


Kıpçaklar korumasız şehri almak istemediler. Lâzım değildi. Bizans’ın tamamı da lâzım değildi. İlginç: Türkler, Büyük Kavimler Göçü boyunca hiçbir halkı egemenlikleri altına almamıştı ve hiçbir devleti gasp etmemişti. Onlar sadece yeni topraklara yerleşiyorlar ve oralarda kendi şehirlerini kuruyorlardı.


Daha savaşın tozu yere düşmeden Yunanlar tekrar eski oyunlarına başladılar. Hıristiyanlar, güzel kızlar, pahalı hediyeler ve en önemlisi de Yunanların entrika yapma sanatı… Hükümdar kardeşlerin kavgasına bu sefer hançer son vermişti.


Atilla tahtta yalnız kalmıştı. Fakat kardeşinin kanının, daha doğrusu tezgâhlanan kavganın intikamını tam olarak almıştır: bıçak ve çatal tekrar önderin elinde idi. Zira, geleneklere göre, kanının bedelini alamayan bir evde yemek sırasında bıçak çatal kullanılmazdı.


Atilla’nın 447-448 yıllarındaki Bizans’a yeni gidişi hakkında fazla bir şey bilinmez. Her şey yok edilmişti. Bizans’ın büyük kayıplara uğradığı ve bütün şehirlerinin yerle bir olduğu bilinir; ama savaş nasıl cereyan etmişti? Muharebeler nerede olmuştu? Kaç tane idi? Belli değildir. Belgeler yokedilmiştir. Yunanlar yenilgiyi tamamen kabul etmiş; kuzey Balkanları Türklere bırakarak, geri çekilmişlerdi. Deşti Kıpçak hudutları o dönem Akdeniz’e ve Konstantinopolis’e çok yaklaşmıştır.


BİZANSLI PRİSKOS’UN GÖZÜ İLE TÜRKLER
449 yılı, Avrupa’daki fırtınalar dinmiştir. Atilla’nın kızgınlığı geçmişti. Bu sefer Bizans elçisi Priskos’un da içinde bulunduğu heyet Atilla’ya gitmiştir. Bu heyet barış şartlarını araştırmak, bedeli ne olursa olsun barış sağlamak için gidiyordu. Priskos notlarında “bazı nehirleri geçerek Atilla’nın sarayının bulunduğu çok büyük bir yerleşkeye geldik” diye yazıyordu. Bu yerleşkenin adının ne olduğu bugün bile belli değildir. Belki de bu yerleşke Bulgaristan’ın kadim başkenti Preslav şehri veya kadim şehirlerinden biri olan Bavarya olabilir. Öyle veya böyle, ama Avrupa merkezinde bulunan bu şehrin yeni bir Türk şehri olduğu kesindir.


Atilla’nın sarayı Priskos’u çok etkilemişti. Tomruklardan yapılmış ve oymalarla süslenmiş saray sanki yerin üzerinde uçuyor gibiydi. Sarayın yanında Kreka Hatun’un teremi bulunuyordu. Terem, saraydan daha küçüktü, ama güzel ve nakışlı idi. Hükümdar sarayları zarif bekçi kuleleri bulunan yüksek çitlerle çevrilmişti.


Priskos, bu görülmemiş ahşap mucizesini heyecanla seyrederek uzun süre donup kalmıştır. Büyülenen Yunan, içine girdiği sarayın yuvarlak şekilde inşa edilmesi için tomrukların nasıl kullanıldığını bir türlü anlayamamıştır. Saray zaten yuvarlak değildi. Sadece yuvarlak gözüküyordu. Gerçekte saray sekizgendi. Eski Türklerin mimarî gelenekleri böyle idi.


Bizanslı, Kıpçakların yaşayış tarzlarının bütün teferruatlarına dikkat ediyordu. Türk kadınlarının güzelliğine, temiz ve sade elbiselerine de hayran kalmıştı. Kıpçaklar beyaz örtüleri tapınaklarda ve yas günlerinde kullanmak; renklileri de bayram ve günlük hayatlarında kullanmak için yapıyorlardı.

Ziyafetlerin yapıldığı yerler taze ahşap kokuyordu. Duvarların boyunda geniş tezgâhlar kuruluyordu. Yanlarında ise çamdan yapılmış büyük masalar vardı. Atilla masanın baş tarafında oturuyordu. Bu itibarlı yerin, yani tahtın adı “tver” idi. Tver ince ala ve renkli bir yaygı ile kaplanmıştı. Yanında, bir alt kademede büyük oğlu Ellak oturuyordu. Ellak gözlerini yere dikip yemeğe dokunmadan oturuyordu.


Her zaman babasına hizmet etmeye hazırdı… Priskos’un anlattığına göre, yemekten önce Kıpçaklar Tanrı’ya dua ediyorlardı. Yemeğe ancak dua ettikten sonra başlıyorlardı. Dua edenlerin başında Orestes adlı bir din adamı vardı. Orestes, Avrupa tarihinde esrarengiz bir şahsiyet olarak biliniyor.  Avrupa dillerini çok iyi bilen Orestes kendi devrinin incisi idi… Orestes Atilla’nın dinî rehberi idi; Atilla’nın yanında tercümanlık yapıyordu. Orestes, bugünkü Macaristan’ı ve Avusturya’yı da içine alan Deşti Kıpçak sakinlerindendi. Öyleyse, Orestes için Türk değil diyebilir miyiz? Roma tarihçilerinin Orestes Romalı’dır demelerini saymasak…

Atilla, yanında bir yabancıyı tutar mıydı? Kendi düşüncelerini, sırlarını ve duygularını bir yabancıya güvenerek söyler miydi? Konstantinopolis’e kendi elçisi olarak gönderir miydi? Dinî rehberlik yapan kişi, mutlaka en yakın ve güvenilir bir insandı. Eğitici ve yakın arkadaşı olabilirdi. Orestes’in, Atilla’nın diğer yakın arkadaşları gibi, başbuğun ölümünden sonra Roma’da mükemmel bir kariyere sahip olması çok ilginçtir. Orada, imparatorun sarayında, askerî yöneticiler ve ruhbanlar arasında çok sayıda Türk vardı. Tarihin sis perdesi altında kalan bu dönem, gizli cinayetler ve komplolarla dolu idi. Roma topluluğu mülteci Kıpçakları benimsediği zaman adeta kaynıyordu.


Burada da Türklerin gelişi ile, Bizans tarihindeki gelişmelere benzer bir durum tekrarlanıyordu: milletlerin ve kültürlerin karışımı başlıyordu. Kıpçaklar, hakimiyeti ele almaya çalışıyorlardı. Bunu aziz Orestes gerçekleştirdi. Orestes, federatlar ordusunun başına geçip, Roma tahtına yakışıklı genç oğlunu oturttu. Batı Roma Hanedanlığının İmparatoru olarak taç giyme sırasında Orestes’in oğlu kendisine Latince Romul Avgustul ismini almıştır. Böylece son Roma imparatoru bir Kıpçak idi !


Romul, 5 Eylül 476’ da Odovakar adlı bir başka Türk tarafından tahttan düşürülmüş ve böylece Roma İmparatorluğu “resmen” sona ermiştir. Kıpçaklar, Roma tahtı üzerinde hak iddia ederken, bu defa hakimiyeti tamamen kaybettiler. Bir rivayete göre, 511 yılında, yani Orestes’in ölümünden 35 yıl sonra Romalılar Orestes’i Hıristiyan “yaparak” ona Aziz Severin adını vermişlerdir.


Yunan Priskos’un notlarında, Atilla sarayındaki ziyafetlerin nasıl geçtiği, neler yedikleri, neler içtikleri, neler konuştukları, neye güldükleri ayrıntılı ve gayet açık bir şekilde ifade edilmiştir. Ziyafet, şaraptan daha fazla mest eden şarkıyla tamamlanıyordu. V. Asırdan evvel de sonra da, bir Türk şarkısız düşünülemezdi. Müzisyenlerin elinde saz canlanıyor, adeta dile geliyordu. Priskos donakalmıştı.

Priskos bir müzik duyuyordu, Yunanların o güne kadar görmedikleri acayip müzik aletlerini görüyordu. Bu müzik aletleri, viyolonsel, keman, harp, balalayka ve talyankanın ataları idi.


Şarkılardan sonra bir soytarı çıkmıştı. Atilla da herkes gibi soytarının yaptıklarına gülüyordu. Soytarıların sadece Türk kökenli soylardan gelen kralların saraylarında mevcut oluşu dikkate değer bir hususiyettir. Meselâ, Şotland’larda ve Roma’lılarda soytarılar yoktu. Bu onların geleneklerinde yoktu.


Priskos’u hayrete düşüren başka bir husus, Atilla’nın son derece mütevazı olması idi. Bu ulu başbuğun elbisesi ve yemekleri başka insanlardan farklı değildi.


Gelenekler de, milletler gibi ölmez. Ancak hatıralar ölür.


Sürecek…

(Resimler: K. Kurtdereli)


Atatürk Kültür Merkezi Başkanlığı Ankara, 2002


Çeviren Dr. Zeynep Bağlan ÖZER

Özetleyen: Güven Beker –
Gönderi: Prof. Dr. Tülay Özüerman

mgbeker@yahoo.com

Türklerin ve Büyük Bozkırın Kadim Tarihi (11)

21 Ocak 2011 Cuma

Murat ADJİ - KIPÇAKLAR

ROMA’ NIN İKİYÜZLÜLÜĞÜ

Kıpçaklar, kendinden emin, huzurlu ve barışsever davranışlarıyla, Roma hükümdarlarını korkutuyor ve tedirgin ediyordu. Romalılar, kendilerine çok güvenen bu süvarilerden korkuyorlar ve ilk fırsatta dersini verebilmek için onların bütün hareketlerini sinsice takip ediyorlardı.

Yunanlar 312 yılından beri Deşti Kıpçak’a kendi istekleriyle haraç ödemeyi kabul etmiş ve Kıpçaklar hakkında çok iyi şeyler söylemekteydiler. Elbette, eğer ordunda Kıpçaklar hizmet ediyorsa, şehirleri Kıpçaklar inşa ediyorsa, tarlaları Kıpçaklar işliyorsa, onlar hakkında tatlı konuşulurdu. Roma da Kıpçaklara haraç ödüyordu. Tabii ki, bunu kendi isteğiyle yapmıyordu…

380 yıllarında, Batı Roma’nın kuzey hudutları boyunca, Bozkırlıların ilk kibitkaları ortaya çıkmıştır. İlk Türk yerleşim yerleri de belgelere göre o dönemde inşa edilmeye başlamıştır. Kıpçaklarla olan komşulukları başlangıçta Romalıları çok tedirgin ediyordu. Ama zamanla çok şey değişti. Romalılar artık eskisi gibi korkmuyordu. Bizans’ın yaptığı gibi onlar da doğudan gelenler için kendi yöntemlerini aramaya başlamışlardı.  Ve sonunda bunu da bulmuşlardır.

O dönemde Kıpçaklar iki yıl boyunca çok çetin bir kuraklığa uğramışlardır. İnsanlar açlıktan ölüyordu. Roma tüccarları adeta bir tilkinin kümese girmesi gibi Türk şehirlerini ziyaret etmeye başladılar. Bütün bayat gıda maddeleri Kıpçaklara altın karşılığı satılıyordu. Ailenin altınları tükendiğinde, anne babalar kendi çocuklarını köle olarak veriyorlardı; çünkü çocukların açlıktan ölmemesi için bunu tek şans olarak görüyorlardı.

Ve Roma tam da o yıllarda Yunan Hıristiyanlığı’nı kabul etmiş, kendisini “katılık” yani Türklerin odaktaşı olarak ilan etmişti. Bu sayede Türklerin sıkıntılarını istismar ederek zenginleşiyordu. Bu “odaktaş” her şeyi yapabilirdi. Bu defa Bizans’ın hakimiyeti altında idi ve bütün dünyadan nefret ediyordu; bilhassa da Roma’yı eski gücünden alıkoyan Kıpçaklardan… Fiilî savaşta Kıpçaklara yenilen Roma, bu defa gizli soğuk savaşı başlatmıştı. Bu savaş asırlar boyunca sürdü. Türkleri sonraki nesiller önünde küçük düşüren ve onların, “hayvanca” yemeğini yiyen çirkin ve yabanî göçmenler imajını zihinlere nakşetmişti…

“Hayvanca” yemek nasıl yenilebilir?  Çok basit. Türklerin kullandıkları gibi kaşık, bıçak veya çatalla yiyerek. Türklerde bıçak her zaman bir kapta hançerin yanında bulunuyordu. Ayrıca yemekten önce kuman (ibrik) yardımıyla ellerinin yıkanması ve sonra havluyla kurutulması gerekiyordu “hayvanca” yemek için. Bu kadar.

O dönemde Avrupalıların kaşık çataldan haberleri bile yoktu. Onlar “hayvanca” olmayan bir tarzda(!) yemeği elle yiyordu. Meselâ, zengin bir Yunan, evinde hizmet eden erkek Arap çocukları çalıştırır ve yemekten sonra yağlı ellerini onların sert saçlı başına silerdi.

Yunanlar da Romalılar da hamamı henüz bilmiyorlardı. “Banya”, yani hamam Türklerin keşfi idi. Bu kelime de Türk kökenlidir. “Buğ” ve “ana” kelimelerinden oluşan bu söz, başka bir deyişle “buğun anası” anlamına gelmektedir.

Tanınmış ünlü Roma termleri herkes için açık değildi. Üç yüz bin nüfuslu Roma’ da ancak seçkin kişilerin bu banyoları kullanma imkânı vardı.

Bozkır, Kıpçakları temizliğe ve düzenli olmaya alıştırmıştı. Bir Kıpçak kadını evini temizlemeden önce yemek pişirmeye başlamıyordu. Her Kıpçak, sabah ve akşam yıkanırdı. İbadet etmeye hazırlanırken ve yemekten önce de mutlaka ellerini yıkardı. Türklerde bir inanç vardı: insanlar uyuduğu zaman ruhları dünyayı dolaşıyordu; sabah ise geri dönüyordu. Eğer insan temiz değilse, ruh bedenden korkarak uçup gider ve bir daha ebediyen geri dönemezdi. Yine bu sebeple insanlar uyurken başlarını kapatmıyordu.

Geleneklerdeki her teferruat bir anlam içermekteydi. Meselâ, tırnakların kesilmesi konusundaki geleneğin temelinde şöyle bir hikmet yatmaktadır: Türk’ ün hayatî gücü gündüzleri tırnaklarının arasında, geceleri ise saçlarının dibindedir… Bunun için de tırnak temizliği çok önemlidir. Tırnaklar her zaman temiz tutulmalıdır. Bunu çocuklar bile biliyordu.

Avrupalılar, Kıpçakların hayatındaki pek çok şeyi anlayamıyorlardı. Bu sebeple mantığa sığmayan hurafe kabilinden pek çok şey uyduruyorlardı. Meselâ, Roma’nın casusları yeni yerlere yerleşmek için gelen kişilerin kullandıkları kibitkalarını görünce, Kıpçakların göçebe bir halk olduğunu düşündüler ve bunu bir gerçek gibi bütün dünyaya yaydılar.

Ama Yunanlar farklı şeyler gördüler. Meselâ sadece kibitkaları değil… Bizanslı Priskos’ un notları tesadüfen muhafaza edilmişti. Bu çok değerli ve eşsiz bir tarihî belgedir. Bu belgede Kavimlerin Büyük Göçü ve Atilla hakkında geniş bilgiler, ayrıca Kıpçakların hayat tarzı hakkında da ilginç teferruatlar ifade edilmektedir. Bu belge tesadüfen muhafaza edilmişti; Romalılar diğer bütün belgeleri uzun asırlar boyunca tamamen yok ettiler. 

Priskos’un notlarının değerli tarafı, olayların tamamına bizzat kendisinin şahit olması ve yazmasıdır. Priskos sadece görmekle kalmadı, elleriyle de dokunabildi. Priskos, kızgın Türk hanı Atilla’nın sarayına Avrupa barış heyetinin bir üyesi olarak gelmişti.

AVRUPA  ALTAY’ LA BAŞLAR

Atilla’dan korkuyorlardı. Adının anılması bile Avrupa hükümdarlarını tedirgin etmeye yetiyordu. Atilla, yarım milyon süvari demektir. Bu çok büyük bir güçtür. İyi bir ordu… Bu ne demektir? Bir ordu kendiliğinden oluşmaz. İnsanlar ancak uzun süre eğitilerek, geliştirilerek ve belli bir fikir etrafında birleştirilerek iyi bir ordu oluşturulabilir. Tarih ders kitaplarında gösterilmek istendiği gibi, Atilla ordusu Avrupa sokaklarında yarı yabanî rastgele insanlardan oluşturulmamıştır. Türklerin kendilerine has mükemmel eğitilmiş bir ordusu mevcuttu. Bu ordu Çin’de, İran’da, Don’da ve Roma’nın duvarları önünde de kendisini çok iyi ispatlamıştı. O dönem için dünyada bu ordudan daha güçlüsü yoktu.

Ordu, binlerce ayrı askerî birliğe ayrılıyordu. Her birlikte on bin süvari vardı. Bu askerî birlikler ayrıca alaylara ve bölüklere ayrılıyordu. Ordu her soydan, her boydan ve uluslardan toplanıyordu. Ordunun başında han veya ulusun önderi vardı. Yardımcı olarak da atamanlar tayin ediliyordu. Her ordu, kendi hanının veya ulusunun adını taşıyordu. Bu eski bir Altay geleneğidir. Türkler Hindistan’da iken de böyleydi. Atilla’nın ordusunun bir bölümü “Burgund”, diğeri “Savoya”, üçüncüsü ise “Tering” … diye isimlendiriliyordu.  Her askerî birliğin bayrağı ve onunla birlikte adı, şöhreti ve bir itibarı vardı. Böyle 50 askerî birlik vardı. Onların içinde Yaik, Ural, Don ve diğer uluslardan toplanmış askerler vardı. Orduda hizmet edenler elbette Türkler idi. Süvariler sadece Türk dilinde konuşuyordu.

Deşti Kıpçak ordusu başka bir dili kabul etmiyordu. Alanlar’dan bazıları büyük bir ihtimalle bazı yardımcı hizmetlerde mutlaka bulunmuştur. Bizans ordusunda durum biraz farklı idi: orada “askerî” dil Türk dili idi; çünkü nüfusun büyük bir kısmını Kıpçaklar oluşturuyordu. Bunun sonucu olarak, orduda da onların sayısı fazla idi. Dolayısıyla Yunanlar, Türk dilini öğrenmek zorunda kalıyorlardı.

Roma ajanları, “Tering”, “Burgund” ve Langobard” gibi Atilla ordusundaki adları duyunca şaşırıyorlardı. Romalılar, bu isimleri daha önceleri duymamışlardı. Kimdi bu insanlar? Romalılar, eskiden istilâ ettikleri memleketlerin askerlerini de kendi ordularına alıyorlardı. Böylece diğer halkların da Kıpçaklar tarafında savaştığını düşündüler.

“Devşirme” iddiası da buradan kaynaklanmaktadır. Atilla ve Kavimler Göçü ile ilgili konularda bu iddia maalesef tarih bilimine de bu şekilde girmiştir. “Hun”, “Got”, “Barbar” kelimeleri de buradan doğmaktadır. Romalılar, bilinçli olarak Kıpçaklara farklı adlar veriyorlardı; onlar Atilla isminin telâffuz edilmesine bile tahammül edemiyorlardı. O zamanlardan itibaren Kıpçaklar hakkında, sadece “halklar kalabalığı” veya Atilla’nın topladığı “Hunlar” diye söz edilmektedir.

Gerçekte ise durum tamamen farklı idi. Meselâ, 438 – 439 yılları Bizans Kronolojisi’nde, Atilla ordusundaki Hunlar veya güya diğer “halklar” hakkında tam olarak şöyle yazılmakta: Onların adları dışında aralarında hiçbir fark yoktu; onlar aynı dilde konuşuyor ve aynı Tanrı’ya tapıyorlardı. Diğer vakayinamelerde Hunlar’ın Gotlar’dan geldikleri ifade edilmektedir… 572 yılına ait bir belgenin satırları ise şöyle yazıyor: “o zaman genellikle Türk olarak adlandırdığımız Hunlar…”

Gerçekler böyledir. Kime inanmalıyız: Kavimler Göçü dönemine ait belgelere mi, tarih bilimine mi, bilim adamı sıfatıyla siyasete girenlere mi? Atilla’nın güya birleştirdiği “Alman kabileleri” mitini uyduran o siyasetçilere mi? Dünyada böyle “Alman kabileleri” var mıydı? Çok az ihtimal. Böyle adlandırılan kişiler, doğudan Kıpçak ordusu ile beraber gelmişti. Ulus askerleri olarak gelmişlerdir. Onların savaşçılıklarının şöhreti ta Altaylarda iken duyulmaya başlamıştır.

Gerçi unutulmuş, ama bilinen bir mesele… Bu, araştırılmasını ve incelenmesini bekleyen müthiş siyasî bir dolap. Kıpçaklar, Avrupa merkezindeki batı hudutlarını Alman olarak adlandırmışlardı. “Alman” kelimesi Türk dilinde “uzak”, “uzaklaştırılmış”, “en uzak” anlamlarına gelmektedir. Bu topraklar gerçekten Altay’dan çok uzaklarda, yani diğerlerinden daha uzak bir mesafede bulunmaktaydı.

Bugüne kadar sadece Türkler Germanya’ya Almanya diyorlar. “Alp” kelimesi de aynı kökten oluşmuş olabilir. “Alp” Türk dilinde “kahraman”, “muzaffer” anlamına gelmektedir.

Kıpçaklar gelmeden önce, çok eski zamanlardan beri Avrupa merkezinde Frank, Vened. Tefton kabileleri ile başka halklar yaşamaktaydı. Roma tarihçisi Tatsit’e göre  onlar ilkel bir hayat sürdürüyorlardı: ham deriden elbise kullanıyorlar, silâh olarak da ancak sopa ve mızrakları vardı; tunç meçlere ve pikolara bile orada çok nadir rastlanıyordu… Tatsit’ten başka, bunu arkeoloji bilimi de belirtmektedir… Peki hangi “Alman kabileleri” nin  Roma’ya karşı nasıl bir direnişi olabilirdi?

Burgundlar için ise konu değişebilir. Onlar demir yürekli süvarilerdi. Bu “Almanlar” Avrupa’ya Baykal sahillerinden gelmişti. Onların kökleri Baykal kıyılarında idi. Şimdiki İrkutsk vilâyetinde Burgundu adlı bir yer vardır. Oralarda bir zamanlar bu soy yaşamıştır. Kadim Altay’daki arkeologların buluntuları buna şüphe bile bırakmıyor. Burgundlar’ın tarihinde gerçekten Run yazıtları ve tüm Türk kültürü de var olmuştur. “Alman kabilesi” ile ilgili gerçek izler işte budur. Uydurulmuş değil, ispatlanmış bir iz…

Atilla’nın hakimiyetinin başlangıç döneminde, 435 yılında Türk ordusu Avrupa’nın merkezine kadar ulaştı ve Burgund yurdu, başka bir deyişle Burgundya’nın temelini attı. Bu da herkes tarafından bilinmektedir. Burgundya’da Türk dilinde konuşuyorlardı ve runlarla yazıyorlardı. Bunu bugün Burgundya müzelerinde bile öğrenebilirsiniz. Bulgular sözlere göre daha ikna edici olabilir. Dikkat edelim, her zaman, bütün devirlerde göçmenler baba evlerini terk ederken yanlarına adlarını da alıyorlardı. Hiçbir tecrübeli etnografın gözünden bu kaçmaz. Meselâ, Amerika veya Avustralya’ ya göç eden Avrupalılar oralarda da ana adlarını muhafaza etmişlerdir. Bunun sonucu New-York, Yeni İngiltere, New-Plimut adları ortaya çıkmıştır. Böyle sayısız örnekler mevcut.

Yerlerin adını değiştirme geleneğini acaba Türkler mi başlattı? Altay’daki Tulun (Tolun) yurdu, Rusya merkezindeki Tola (Tula) şehri, Fransa’daki Tuluza şehrinin adları muhafaza edilmiştir. Onları Atilla’nın soydaşları kurmuşlardır. Her birinde silâh yapan ustalar yaşamıştı. Meselâ, Tuluza 419 yılından 508 yılına kadar Batı Avrupa Kıpçakları’nın (Vestgot) başkenti bile olmuştur. Bu şehirlerin adı aynı: Türk kökenli “tolum” kelimesinden kaynaklanmaktadır ve “silâh” anlamına gelmektedir.

Atilla’nın ordusunda Burgundlarla beraber Teringler de (Turing) savaşıyorlardı. Onlar da Altay’dan gelmişlerdir! “Tering” kelimesi Türk dilinde “derin”, “bir şeyin bol olması” anlamına gelmektedir. Almanya’da şimdi onlar “Türingiyu” olarak tanınmaktadır. Bir zamanlar Teringler güzel atları ile, özel kımızları ve taze yoğurtları ile meşhur idi… Demek ki, kadim Türk gelenekleri unutulmamıştır. Yaşıyorlar.

İtalyan şehri Torino’ya adını veren “Turin” kelimesinin anlamı da apaçık ortadadır. Bu şehrin tarihi, Kavimler Göçü ve Savoya halkına derin bağlarla bağlıydı. Kuzey İtalya’ nın hemen hemen her eski yerleşim bölgesinin adı bir şekilde Türk kökenlidir. Kıpçaklar toplu olarak buraya taşınmışlardı.

Meselâ, Venedik’te Türk meydanı, yani kadim şehrin eski bir meydanı bulunmaktadır; çünkü bu yerleşim bölgesine şöhreti ve şanı Türk Kıpçaklar (Langobard) getirmişti. Onlar Altay’dan melez ağacını getirmişti. Onun üzerinde bugüne kadar eski Venedik durmaktadır…

Saksonya, Bavarya, Savoya, Katalonya, Bulgaristan, Sırbistan, Hırvatistan, Çek, Polonya, Macaristan, Avusturya, İngiltere, Litvanya… Onları da Türk-Kıpçaklar kurmuşlardır. Bu devletler Atilla’nın ülkesinden başlamıştır. Altay dağlarına benzeyen muhteşem dağlara da Atilla’nın Alp’ i diyorlar. Şimdiki adıyla Etsel Alp’i. Avrupalılar, Türk başbuğunun adını bu kadar değiştirmişler.

Türkler, Karpatlara ve Balkanlara da ad vermişlerdir. “Balkan” Türk dilinde “ormanla kaplanmış dağ” anlamına gelmektedir. Çamlı değil, yapraklı ormanla kaplanmış dağ… Önceden bu bölgeye Gem veya Em diyorlardı, yani “Hemimont” (kadim Hemus).

“Karpatlar” Türk kökenli olup, “yakadan çıkmak”, “kenardan taşımak” anlamına gelmektedir. Gerçekten bu bölgede sık sık sel olmaktadır. Daha net ve doğru adlandırmak zordur. Kıpçaklar gelmeden önce Avrupalılar bu bölgeyi Sarmat Dağları olarak adlandırıyorlardı.

Sürecek…

(Resimler: K. Kurtdereli)

Atatürk Kültür Merkezi Başkanlığı Ankara, 2002

Çeviren Dr. Zeynep Bağlan ÖZER

Özetleyen: Güven Beker –
Gönderi: Prof. Dr. Tülay Özüerman


mgbeker@yahoo.com

Türklerin ve Büyük Bozkırın Kadim Tarihi (10)

20 Ocak 2011 Perşembe

Murat ADJİ -KIPÇAKLAR

DON NEHRİ İÇİN MÜCADELE

Doğu’nun her zaman kendine has kavrayışı ve kendine has değerleri olmuştu. Doğu affediyor, ama unutmuyor.

Alanlar ve Türkler arasında Don* Nehri için mücadele uzun sürmüştü. Aktaş Han’dan sonra da bu mücadele bitmedi.

Don Nehri, o yıllarda Avrupa’nın doğu hududunu çiziyordu.

Kıpçaklar, Avrupa’ ya girme hakkını kazanmak için savaşıyorlardı. Kıpçaklara  engel olan Alanlar değildi; Alanlara gizli yardım eden ve açıkça Türkleri sadece iş gücü olarak görmek isteyen Yunanlar ve Romalılar idi. Kıpçaklar için Don havzasına ve Avrupa bozkırlarına çıkış önemli idi; çünkü Kıpçak nüfusunu artması sebebiyle onların yeni topraklara ihtiyaçları vardı.

“Dört çocuk aile sayılmaz” diyordu Kıpçaklar. O zamanlarda şekillenmiş geleneklere göre, küçük erkek evlât, baba evinde kalıyor, anne ve babasına hizmet ediyordu. Büyük oğullar ise askerlik yapıyor ve yeni diyarlara gidiyordu. Devlet evlâtları için vardı: Eğer ailede sadece bir erkek çocuk var ise, o gencin kulağına bir küpe takıyorlardı. Askerde komutan, kulağı küpeli eri tehlikeli işlere göndermiyordu.  Soyunun son erkek evlâdı ise, bu defa kulağına iki küpe takılıyordu. Bunlar özellikle korunuyordu.

Herkes askerlik yapıyordu. Askerlik bir erkek için şarttı ve çok şerefli bir işti. Eğer genç askerliğini yapmamışsa, evlenmesi de yasaklanıyordu. Ordu mensuplarına çok hürmet ediliyordu. Bir genç, askere gitmeden önce bir tay besliyordu. Askere giderken kendi yetiştirdiği atı ve kendi silâhıyla gidiyordu. Bu yüzden Deşti Kıpçak’ ta her zaman için esas vurucu gücün süvari olması insanı şaşırtmıyor.

Ama Alanlarla savaşmak için bu yetenekler azdı. Alanlar savaşı çok iyi hesaplayarak yapıyorlardı. Alan askeri önce bir dörtgen oluşturuyordu; sonra bakırdan yapılmış kalkanlarıyla ciddî bir şekilde korunarak uzun mızraklarıyla hücum ediyorlardı. Neticede Kıpçaklar bir yol buldular. Kıpçaklar ağır yayı keşfettiler. Bu silâh tarihe de “Türk tipi ağır yay” olarak geçti. Bu yayı her delikanlı geremezdi. Çünkü bu yayın boyu bir buçuk metre idi !  Ağır demirden uçlu oku bu yay ile herkes atamazdı… Bu ağır yay, müthiş bir öldürme gücüne sahipti. Türk ustalar daha önce çığlık sesi çıkartan oklar keşfetmişti. Bu da çok başarılı bir askerî icat idi. Ok, uçarken korkutucu bir ses çıkartıyordu.

Nihayet 370. yıl gelmişti… Balamir Han, Don’ a çıkmıştı. Alanlar, Türk silâh ustalarının yeniliklerini bilmedikleri için, eskisi gibi savaş dörtgenini kurmuşlar, sessizce saldırıyı bekliyorlardı. Tuhaf bir şey, Türkler bu sefer acele etmiyorlardı. Balamir Han önce bayrağı öptü, yemin ettikten sonra, eski Türk geleneklerine uyarak, askerlerini Tanrı işaretiyle kutsadı. Ve asker düşmana karşı hareket etti.

Düşman saflarının önünde de süvariler durmaktaydı. Bir şarkı duyuldu. Okçular öne çıktılar. Çığlık sesi çıkartan okların gürültüsü düşmanın yüreğine korku salmıştı.

Sanki Alanların başındaki kötü ruhlar belâyı ve felâketi çağırıyormuş gibiydi. Bu hücum başarıyla sonuçlanmıştı. Kahraman okçular savaşa devam etti. Ağır oklar düşmanı acımasızca öldürüyordu. Bakırdan yapılmış zırhlar, Alanları ancak yumurta kabuğu kadar koruyordu. Türk okları zırhları tamamen deliyordu. Alanlarda panik başladı. Savaşın akışı tam Kıpçakların istedikleri yönde gelişti. Kılıçlar havaya kalkıyor ve her inişte kesiyor, kesiyordu. Kandan dolayı nehir kıpkızıl akıyordu.

Türkler bu savaştan muzaffer çıktılar. Onlar iki sene boyunca kızıl akan Don’ a dönmediler. Toprağın, kendisine gelmesi için zamana ihtiyacı vardı. Ancak 372 yılında öncüler, bu sefer şehir ve kasabalara uygun yer seçmek için gelmişlerdi… Arkeologlar, Don havzasında bulunan bütün eski şehirlerin o yıllara ait olduğunu kesin olarak tespit etmişlerdir. Bu şehirler Kıpçaklar tarafından kurulmuştu.

Tanais Nehri’nin bu tarihten sonra adı Don olarak değişmişti. “Don” kelimesi Türk kökenli bir sözdür ki, eski zamanlarda “tepeli bölge” anlamına gelmişti. Araştırıldığında, Kadim Altay’da Don-Terek, Don-Hotan gibi başka benzer isimlerin de olduğu görülür… Demek ki, Türkler bu kelimeyi biliyorlar ve kullanıyorlardı. Bu ad, nehrin düz bozkırlardan değil, engebeli bozkırlardan geçtiğini vurgulamaktadır.

TÜRKLER AVRUPA’ DA
Bozkırdaki yerleşim bölgeleri giderek Altaylardan uzaklara geniş bir alana yayılıyordu. Roma İmparatorluğu, en güzel ve en haşmetli dönemlerinde dahi Deşti Kıpçak bölgesinin dörtte bir büyüklüğüne bile ulaşamamıştı. Orta Avrupa’dan başlayıp İli Nehri’ne kadar uzanan Deşti Kıpçak’ın doğu ve batı hudutları arasındaki mesafe ancak atlı olarak sekiz ayda katedilebiliyordu.

Kıpçaklar, o güne kadar iskân edilmemiş, daha doğrusu “kimseye ait olmayan” yerlere yerleşiyorlardı. Bu yeni topraklar sayesinde ülke büyüyordu. Bu arazileri iskâna açmak çok zor bir işti. Her seferinde işe yeniden başlıyorlardı. Yollar, geçitler, kasabalar, tarlalar, şehirler… Kılıç ve yer kazıları, at ve sürü, asker ve çoban… Bunlar Büyük Kavimler Göçü armasının temel motifleri… Sonradan bu işaretlere inşaatçı, demirci, silâhçı, fırıncı ve hatta şarapçı simgeleri de eklendi. Ancak işinin ustası olan insanlar halî arazileri iskâna açabilirdi. Bozkırlılar, Avrupalıların çoğu zaman “çirkin Tatar” ve “askerî göçebe” olarak adlandırdıkları insanlar değil; onlar boş ve halî arazileri iskâna açan ustalar ve çalışkan insanlardı.

Kıpçaklar, V.asırda Desna Nehri boylarındaki yüksek kıyıda Birinci (sonraları Bryaneçsk) şehrinin temelini atmışlardı. Bu şehrin adı Türk dilinde “birinci”, yani “esas” anlamına gelmektedir. Sonraları bu şehir Avrupa’nın en etkili şehirlerinden biri ve Deşti Kıpçak’ın başkenti olmuştur.

Burada bozkır ormanla birleşiyordu. Bugün bu şehrin adı Bryansk olarak bilinmektedir. En az bin beş yüz yıl öncelerine ait buluntulara rastlayan yerli arkeologlar sadece şaşırmaktadır.






Şaşırmak için elbette bir sebep vardı. Bu topraklarda bin yıl evvel onların atalarının sesleri duyuluyordu. Ama onlar bu sesi hatırlamıyorlar… Çar I.Petro’nun talimatıyla unutturdular. Daha doğrusu, tarihten sildiler.

Birinci şehri Türk Dünyası’nda, çok büyük bir önem taşıyordu. Burada baş din adamı ve onun “beyaz seyyahları” yaşıyordu. Kıpçaklar onlara “vaizlerimiz” diyordu. Bu şehir, Büyük Bozkırın manevî başkenti idi, yani kutsal bir mekândı. Bu şehirde zengin demir ocaklarının bulunması da onu ayrıca önemli kılıyordu. Bunun için “başkent” idi ! Yanında şüphesiz başka şehirler de vardı. Şehirlerin ve kasabaların sayısı çoktu.

Meselâ, Kavimler Göçü döneminde, şimdi adı Tula olan Tola Şehri’nin temelini de Kıpçaklar atmıştı. Bu şehir, işçilerin, demircilerin, silâhçıların ve kabiliyetli ustaların kurduğu ve yaşadığı bir şehirdi. “Tola” kelimesi Türk dilindeki “tolum” kelimesinden kaynaklanmakta ve “silâh” anlamına gelmektedir. Büyük Bozkırın ve Türk halkının kadim tarihini kesip attıkları gibi, bu şehrin geçmişini de kesip tarihten attılar.

Şimdi adı Kursk olan kadim Kursık şehrinin kaderi de çok hazindir. Bu nasıl bir şehirdi? Bu şehrin sakinleri ne yaparlardı? Toponimi bilimi bunu net bir şekilde açıklıyor: Bu şehrin adı “savaşa hazır” anlamına gelmektedir. Türk dilinde böyle tercüme edilmektedir. Başka bir deyişle, “bekçi şehir” anlamına gelmektedir.

Karaçev şehri de askerî seslerle uyanan şehirlerden biriydi. Bu askerî şehirler, Birinci şehrine giden uzak ve yakın yolları koruyorlardı. Sadece kendi işleri ile uğraşan halkın yaşadığı başka şehirler de vardı: Kipenzay (şimdi Rusya’daki Penza şehri), Buruninej (Voronej), Şapaşkar (Çeboksarı), Çelyaba (Çelyabinsk), Bulgar… ve daha onlarca şehir…

Deşti Kıpçak şehirleri arasında ulaşımı sağlayan yollar mevcuttu ve posta hizmetleri de günün şartlarına göre düzgün yürütülüyordu. O eski dönemlerde, şimdi adı Paltava olan Ukrayna’daki Boltavar şehri de gelişmişti. Bu şehir ticaret faaliyetleriyle çok meşhurdu. Dönemin en zengin pazarları burada kuruluyordu. Bunu şehrin adı da ifade etmektedir. Türk dilinde bu şehrin adı “bol” anlamına gelmektedir. Elbette, bu şehir ticaretle uğraşan Deşti Kıpçak’ın tek ticaret şehri değildi.

Kobak Han, Don’un aşağısındaki yüksek tepelik bölgede bir şehrin temelini atmıştı. Bugün bu şehrin adı Kobyakova diye anılmaktadır. Yanında ise, Aksay şehri var. Orada, Don havzasının girişini koruyanlar olarak bilinen askerî bekçiler yaşıyorlardı… Kıpçaklar, hemen her büyük nehrin aşağı bölgesinde mutlaka bir kale şehir inşa ediyorlardı.

Kıpçaklar, kurdukları şehirleri büyük bir ustalıkla inşa ediyorlardı. İlk bakışta gösterişsiz, sade olarak görünebilir, ama çok kullanışlı ve rahat idi. Mahalle yapısı ve geniş sokakları ile insanların yaşamasına çok uygundu. Kıpçaklar, bu şehirleri Türk mimarî kaidelerine uygun inşa ediyorlardı. Binaların temelleri tuğladan inşa ediliyor, bütün şehir halkının bir araya gelebileceği büyüklükte bir meydan mutlaka yapılıyordu.

Arkeologlar, eski binaların yapısını ve dış görünüşlerini temellerinin durumuna göre değerlendiriyorlar; bu binaların güçlü bir mühendislik yapısı olduğu görünmektedir. Acaba, “göçebeler” arasında mühendisler, matematikçiler ve mimarlar mı vardı ?.. Veya bu bilgileri sadece bir kişi mi taşıyordu ? Hayret !

Şehrin alt yapısı arasında sığınaklar, alt geçitler ve gıda maddelerini saklamak için büyük depolar da inşa ediliyordu. Şehir sakinleri ani bir saldırı karşısında şehrin altındaki geçitler ve sığınaklara saklanabiliyorlardı. Bu yer altı şehirleri arkeologları çok şaşırttı: şehrin altında sanki başka bir şehir daha vardı ! Binicilerin içinde rahatça gezebilmeleri için galeriler ve tuğlalardan tonozlar, görenleri büyük hayrete düşürmektedir. Buralarda havalandırma ve su tesisatı da mevcuttu…

Kıpçaklar, şehir kuracakları yerleri çok dikkatli seçiyorlardı: zemin güzel, sağlam ve uygun olmalıydı. Meselâ, Aksay önünde olağanüstü bir manzara yatıyordu. Don nehrinden çıkan yollar Yunanların Borisfen diye adlandırdıkları nehre kadar uzanıyordu. Bugün bu nehir Dinyeper diye adlandırılmaktadır. “Dinyeper” kelimesinin anlamı nedir? Bu konuda farklı görüşler var. Ama söz konusu olan bu değil. İşin daha ilginç olanı: Kıpçaklar tarafından Avrupa’nın bütün büyük nehirlerine verilen adlar “don” kelimesiyle başlıyordu. Niye? Meselâ Donepr, Donestr, Donay. Açıkçası şifrelenmiş bir yazı gibi. Bu ne demektir?

Bilim adamları bu soruya tam bir cevap veremediler. Sadece basit bir rastlantı olduğunu düşündüler. Halbuki tesadüf değil bu. Açıklaması gene tepelerden ve yüksekliklerden  akan nehirlerde ve Türk geleneklerindedir. Maalesef, yeni yerler keşfetmek bizim için bilinmeyen bir iş; doğru coğrafi adlar vermek ise tamamen unutulmuş bur iştir.

Türklerin araştırma grupları vardı. Bu araştırma grubu, bozkırda yeni otlakları, tarlaları ve yerleşim bölgelerini araştırıyor, tespit ediyor ve onları adlandırıyordu. Nasıl? Biz bilmiyoruz. Araştırmacı grubu, henüz iskân edilmemiş, bakir uçsuz bucaksız, halî bozkırlarda ilerliyordu. Diğer insanlar da onları ağır ağır takip ediyorlardı. Tam iki yüz yıl boyunca Türk halkının öncüleri Altay’dan Avrupa’ ya yürüdüler.

Alpler’ i, daha doğrusu bütün Avrupa’yı bir baştan bir başa tamamen görmek şerefi, Büyük Bozkırın kahramanı ve ulu Türk başbuğu Atilla’ ya nasip olmuştu.

(Resimler: K. Kurtdereli)

Sürecek..

Atatürk Kültür Merkezi Başkanlığı Ankara, 2002

Çeviren Dr. Zeynep Bağlan ÖZER

Özetleyen: Güven Beker –
Gönderi: Prof. Dr. Tülay Özüerman

mgbeker@yahoo.com

---------------------------------------------------------------------

*Don Nehri (Rusça: Дон), Rusya'nın başlıca nehirlerinden birisidir. Eski Türkçede nehrin ismi Tın yani sacma olur. Moskova'nın güneydoğusunda Tula olarak adlandırılan bölgeden doğar ve 1,950 km boyunca akarak Azak Denizi'ne dökülür. Rusya'nın simgesi olmuş bir nehirdir.

Nehir en doğu noktasında İdil Nehri'ne yaklaşır ve Volga-Don Kanalı ile birbirine bağlanır. Don nehrine adını, 17. yy'da buraya gelip verimli topraklara yerleşen Don Kazakları vermiştir.

Irmağın yukarı ve orta kısmında dalgalı ve düz veimli ovalar, aşağı kısmında ise step bitkilerinin çoğunlukta olduğu yaylalar yer alır. Genelde nehir boyunca ılıman kara iklimi ve zengin kara toprakları vardır.Don Irmağı karlarla beslenir. Don Deltası ise zengin balık kaynağıdır.

Volga-Don Kanalı'nın yapımasından beri taşımacılıktaki önemi de artmıştır. Bahar aylarında 1.500-2.000 km kadar gemiyle içeri girilebilir. (K. Kurtdereli)

Türklerin ve Büyük Bozkırın Kadim Tarihi (9)

Murat ADJİ -KIPÇAKLAR

TÜRKLER VE BİZANS

Her halkın hafızasında tarih farklı şekilde muhafaza ediliyor. Halk bazı şeyleri unutsa bile, önemli şeyleri unutmuyordu. Bilgi hafızada yaşamaktadır… Kültür de bir hafıza hazinesidir. Medeniyeti olmadan bir millet ve onun geçmişi olamaz.

Rivayetler, masallar ve şiirler tembellikten veya can sıkıntısından yazılmazdı. Her eserin mutlaka çok derin bir anlamı vardır. Türkler, her efsane kahramanını çok pahalı bir inci gibi koruyorlardı. Ad, elbise, silâh… her şeyin mutlaka bir anlamı vardı., tesadüfen olan hiçbir şey yoktu. Meddah onlarca rivayeti hatırlıyordu. Eğer bir âşık bir efsaneyi anlatırken bir kahramanın adını veya herhangi bir teferruatı unuttu ise, bundan sonra bu efsaneyi anlatmaya hakkı olamazdı.

Derbent surlarının yanında gerçekleşen o hadiseyi Türkler elbette ki unutmamışlardır. Azeriler, Kumuklar ve Tatarlar, bugün de bir doğu şehrine büyük Ejderha’nın gelişini hatırlamaktadır. Ejderha, pınarı ele geçirmiş; şehrin genç kızlarını istiyordu. Hükümdarın kızını bir genç asker kurtardı. O asker, Ejderha’yı silâhla değil, duaları ile yenmişti. Böylece herkes sözün silâhtan daha kuvvetli olduğunu gördü. Çünkü bu söz “Bog” idi. Rusça’ da bu kelime “Tanrı” anlamına gelmektedir.

Asırlar boyunca efsane değişikliklere uğruyordu. Meselâ, askere yeni ad veriliyordu: Hızır veya Hızır İlyas, Keder veya Kederles ve Corcis; fakat farklı isimlendirmelere rağmen, o her zaman hayat pınarının genç bekçisi olarak ebedî kalmaya devam ediyor.

Avrupa’da da bu efsane uzun zamanlardan beri biliniyordu. Bu genç askeri, Aziz Georgiy (veya Georg, Corc, Egoriy, Yuriy, İrji… gibi onlarca ad) olarak adlandırmışlardı. Bazı dinî ve siyasî sebeplerle onu bölmüşlerdi; başka bir deyişle, farklı kişiler olarak gösterdiler… Siyasetçiler, sık sık çekinmeden kültüre karışıyorlardı ve müdahale ediyorlardı.

Roma, Türk Djargan efsanesini kabul etmedi. Kabul edemezlerdi ! Roma piskoposları korktular; çünkü bu efsanenin metni Batı Kilisesi’nin gizli sırrını açıklıyordu. Onlar, 494 yılında Hıristiyanlara Grigoris (Djargan) adının telâffuz edilmesini bile yasaklamışlardı. Türk azizini önce çilekâr, sonra da katil olarak değiştirdiler: ata bindirdiler, Türklerin mukaddeslerinden sayılan Ejderha’yı “öldürmeye gönderdiler”.

Bunların hepsi Grigoris’ in gerçek kahramanlığının sırrı kimse tarafından öğrenilmesin diye yapılmıştır. Gök Tanrı tasavvurunun Avrupa’ya Türklerden geldiğinin öğrenilmemesi için yaptılar. Roma İmparatorluğu’nun yıkılışından sonra Avrupa’ya yerleşen Hıristiyan kültürünün doğuşunun temelinde Türklerin olduğunun öğrenilmemesi için yaptılar.

Demek ki, efsaneyi değil, Türk milletinin tarihini kötü bir niyetle kasten değiştiriyorlardı. Buna Kıpçaklara karşı asırlar boyu süren Batı Kilisesi’nin oluşturduğu siyaset sebep olmuştur… Ama hakikat her zaman hakikat olarak kalmaktadır. Gerçekler hiçbir zaman değişmez; çünkü gerçekler mantığa dayanmaktadır. İşte mantık (deliller hakkında en ciddî bilim dalı) bazı hadiselerin gerçekte nasıl olduğunu tekrar canlandırmaya imkân sağladı.

…Olayların gerçeği şöyle idi : Yunan Hıristiyanlar Derbent’te 311 yılında ortaya çıkmıştır.Onlar oraya hayırlı bir iş için gelmemişlerdir. Yunanlar, izleri bugüne kadar dahi ustalıkla gizlenmiş ve inanılması zor bir oyunu plânlamışlardı.

O tarihte eski Roma İmparatorluğu topraklarında büyük bir kargaşa yaşanıyordu. Taht için yedi aday savaşıyordu. İnsanlar da artık eski Roma Tanrıları’nın güçsüzlüğünü açıkça dile getiriyorlardı. Her yerde kaos hakimdi. Avrupalılar arasında siyasetin en eski ve en önemli bir kaidesini ilk olarak Yunanlar hatırlamışlardı: Tanrı kimde ise veya başka bir deyişle Tanrı kimin ise, hakimiyet onundur.

Yunanlar bu şuurla ve kurnazlıkla Gök Tanrı’yı çalmak ve böylece Avrupa üzerinde hakimiyetlerini kurmak maksadıyla Türklere gittiler. Yedi imparator adayından biri Yunan Konstantin idi. Konstantin de, diğerleri gibi bir “çıplak” imparator idi. Askeri yoktu, ancak bir unvana sahipti. Orta Deniz’e, yani Akdeniz’e, Macsentsius hakim durumda idi, yani gerçek imparator. 

Macsentsius’un Roma’ da askeri vardı. İlk bakışta sıkıntıyı ve belâyı akla getirecek hiçbir şey görünmüyordu.


Ama aniden, nereden geldikleri bilinmeyen akıncı süvariler ortaya çıkmıştı. Ellerinde Avrupalıların önceden görmedikleri haçlı bayraklar dalgalanıyordu. Saldırılar ani ve sertti.

312 yılında Mulvi Köprüsü’nün yanında – yenilmez Roma’nın duvarları altında ! – Macsentsius’ un askeri tamamen dağılmış ve ordusu paramparça olmuş; kendisi de canından olmuştu. Konstantin ise, zaferini ve başarısını ilan etmek için acele ediyordu. Savaşı Türk süvarileri kazanmış, ama zafer, askeri bile olmayan Yunanlara mal olmuştu. Haçlı bayraklar taşıyan Kıpçak askerleri Roma ordusunu çok kolay yenmişti. Bunu da Gökyüzü’nün, yani Tanrı’nın bir işareti olarak kabul etmişlerdir.

Konstantin çok kurnaz bir siyasetçiydi. O, hemen yeni Tanrı inancını da kendi üzerine almasının, O’nu ve Türkleri de kendisine ait olarak göstermesinin çok önemli olduğunu anlamıştır.

Konstantin, Litsinius’ dan hemen sonra, Kafkasya’da yeni doğmuş olan Hıristiyanlığı kabul etmek istediğini bildirdi. Kıpçaklarla ittifak kurmak Konstantin’in işine geliyordu.

Bazı âlimler, tarihi yazdıkları zaman siyasetçilerin emri ile bazı şeyleri reddediyor, bazı bilgileri gizliyor veya hiç söylemiyorlar. Yunanlar, Tanrı inancını ilk defa Konstantin zamanında kabul ettiler. Bunu da kimse reddetmiyor; ama bu inancı Türk din adamlarının telkinleriyle kabul etmişlerdir !  Ancak tarihçiler işte bunu nedense gizliyorlar. Yunanların, Tanrı inancını Kıpçaklardan aldıkları tartışmasızdır.

Türklerin dini üzerinde Doğu’da Budizm; Batı’da ise, yeni Hıristiyanlık oluşmuştur. Avrupalılar Tanrı’yı kabul ettiler. Tanrı inancı ile birlikte Türklerin dinî kültürünü de kabul etmiş oldular. Bunu gizlemek mümkün değildir ! Konstantin’in Tanrı’yı kabul etmediğini gizleyemediği gibi… Konstantin bütün hayatı boyunca, daima putperest olarak kalmıştı.

Çünkü Konstantin’i inanç değil, hakimiyet ilgilendiriyordu.
Konstantin, Romalılar üzerinde kazanılan zafer için bedeli cömertçe ödedi; hediyeler göndermek hususunda, Türk askerlerini daha fazla yanında tutabilmek için hiçbir şeyden kaçınmıyordu. Ve süvariler Konstantin’in yanında kalmıştı. Sonradan bunları “Federat” olarak adlandırmışlardır. “Federat” kelimesi Latince “antlaşma” anlamına gelmektedir.

Konstantin, Kıpçaklara elinden geldiğince ihtimam gösteriyordu; meselâ, yeni takvim ihdas etti: Türklerde olduğu gibi tatil gününü Pazar günü olarak tayin etti. İnsanların kiliseye gitmesini ve yeni Gök Tanrı’ya dua etmelerini mecburî kılmıştı.

Dikkat edelim, 325 yılına kadar Yunanlar ancak Tanrı’ya dua ediyorlardı ve Türklerin ilâhi metinlerini ve dualarını okuyorlardı. Olağanüstü, ama maalesef unutulmuş bir olgu. Bu olay, Avrupa tarihinin karanlıkta kalmış bazı kara lekelerini iyice aydınlığa kavuşturdu…

Bizans, demir sikkelerinin üzerine Güneş amblemi basıyordu, daha doğrusu “güneş” amblemli eşit kenarlı haçlar… “Güneş işaretleri”. Konstantin hakkında ise, sadece “güneş gücüne tapan” biri olduğu söyleniyordu. Acaba neden ? Dahası var : Türk dili uzun zamanlar boyunca Bizans ordusunun kullandığı dil idi : bu dili “asker” dili olarak adlandırıyorlardı. Binlerce Bozkır ailesi Yunan eline taşınmışlardır. Onlara en iyi yerler veriliyordu. Onların taşınması için Deşti Kıpçak hanlarına büyük miktarda altın veriliyordu.

Avrupa’nın doğusundaki en güçlü devlet olan Bizans’ı zaten Kıpçaklar kurmuşlardır. Üç nesilden sonra burada, iki halkın birliğinin meyvesi sayılan Bizans kültürü oluşmuştur. Uzmanların ifadesine göre, gene de Doğu’nun üstünlüğü ortadadır. Şaşıracak bir şey yoktur. Kuşan Hanlığı’nın hikâyesi tekrarlanmıştır. Ancak bir fark vardı : Bizans hükümdarları Türkler değil, Yunanlardı. Ama iki kültürün kaynaşması meydandadır.

…Konstantin’in artık düşmanları yoktu. Konstantin, kolay inanan ve ikna edilebilen Kıpçakları kullanmaya devam ediyordu; bunun için hiçbir fedakârlıktan çekinmiyordu. İmparator, 324 yılında yeni başkentin, yani Konstantinopolis’in temelini atmıştı. Bu işi de Türk ustalarına havale etmişti. Yeni başkenti Roma’nın aksine doğu usulünde inşa etmelerini istedi… Kurnaz Konstantin, olabilecek her şeyi tahmin edebilmişti. Böylece Bizans doğdu.

KONSTANTİN’ İN ZULÜMÜ
Konstantin, 325 yılında Nikea (İznik) şehrinde bütün Hıristiyan din adamlarını toplamıştır. Bu I. Ruhban Toplantısı idi. Bu toplantı İznik Konsülü olarak bilinmektedir. Konsül’ün tek bir gayesi ardı, bu hedef gizlenmiyordu. İmparator Konstantin, Hıristiyan Kilisesi’nin Türk usulüyle değil, Yunan inanç usulüne göre tanzim edilmesini istiyordu. Konstantin’in hedef ve planına göre, Yunan tarzı Kilisede, Tanrı ve Hristos aynı sıfatla, daha doğrusu tek Tanrı olarak birleştirilecekti…

Yunanlar kendi kiliselerini kurup Tanrı inancını benimserken, Türklerin dualarını, törelerini, tapınaklarını ve Türklere ait bütün manevî değerleri de sahipleniyorlardı. Türklerin asırlar boyunca biriktirdikleri miras bu yeni teşebbüsle Bizans’a ve Bizans Kilisesi’ne geçiyordu… Bu Türk milletine karşı işlenmiş bir suç sayılmaz mı? Yoksa bu suç özenle gizleniyor mu?  İznik Konsülü sırasında Konstantin’in neler emrettiğini ilk başta kimse doğru dürüst anlayamadı bile. Ama anladıktan sonra da isyan ettiler.

Tanrı’yı ve insanı karıştırmak, bir araya koymak ve eşit görmek çok büyük bir günahtır; bu mukaddesatı tahkir etmek demektir.

Tanrı adının korunması için ilk çıkışı yapan kişi Mısır Piskoposu Ariy idi. Tanrı ile insanı eşit kabul edemeyiz dedi. Çünkü, Tanrı ruh, insan ise Tanrı’nın yarattığı bir kul : ancak Tanrı’nın yazgısı ile dünyaya gelir ve dünyadan gider. Ariy, aydın ve bilgili bir insandı. O, kendisine güveniyor ve insanları ikna ediyordu. Ermeni, Arnavut, Suriye ve diğer kiliselerin piskoposları da Ariy’i destekliyordu. Piskoposlar, Hristos’u, yani Hz.İsa’yı reddetmiyordu; ama aynı zamanda kimse Hristos’u Tanrı ile eşit mevkiye de koymuyordu. Çünkü gökyüzünden gelecek büyük cezadan korkuyorlardı.

Çok ilginç, ama Türk hanları İznik Konsülü’nü sanki fark etmemişlerdir. Yunanların yaptıkları bu sefer de kabul görmüştü. Yunanlar, kendilerini aklamak için “Yeni Vasiyeti”, yani Hristos’ un öğrencilerinden birinin notlarını bulduklarını ifade ederek, Hristos’un faaliyetini, hayatını ve soyunu yazmışlardır. Yunanların yalanları sınır tanımazdı. Yunan editörleri, Tanrı’nın oğlu Geser’in kahramanlıklarının bir kısmını Hristos’a mal ettiler, bazı şeyleri de açıkça Buda’nın hikâyesinden aldılar. Böylece Hıristiyanlığın ilk kitabı, dinden çok uzak olan siyasetçiler tarafından yazılmıştı.

Konstantin, kendi kilisesini kurmak için uygun bir zaman seçmişti. Kıpçakların o zaman Alanlarla ilişkileri çok gergindi. Yunanların gerçekleştirdikleri bu yenilikleri düşünecek durumda değillerdi.  “Eğer ikisi bir birine düşman ise, birisi ölür”  diyorlar Doğu’ da.

(Resimler: K. Kurtdereli)

Sürecek…

Atatürk Kültür Merkezi Başkanlığı Ankara, 2002

Çeviren Dr. Zeynep Bağlan ÖZER

Özetleyen: Güven Beker –
Gönderi: Prof. Dr. Tülay Özüerman


mgbeker@yahoo.com