At, Ad ve Ata

13 Aralık 2011 Salı
Doç. Dr. Haluk Berkmen 


Türklerin geleneğinde yönetici kişinin kutsal olduğu ve ölümünden sonra tekrar dirileceği inancı vardı. 


Hindu dinindeki yeniden doğuş (reenkarnasyon) inancı Ön-Türk kökenli bir alıntıdır. Asya Türkleri kurgan denen mezarlara ölen yöneticinin tabutu ile birlikte birçok at kurban ederlerdi. Atlar mezar odasının dışına yerleştirilirdi. Bu gelenegin kökeninde atların ölen kişiyi yer altından gökyüzüne taşıyacakları inancı vardı. 


Yaşarken at sahibi olan kişinin öldükten sonra da atlarını beraberinde götürmesinin nedeni, atlara verilmiş olan özel önem ve binici ile atın bölünmez bir bütün oluşturduğu görüşü idi. Çünkü at sahibi olmadan “ad” sahibi olunamazdı. Bir yönetici ne derece güçlü, ünlü ve saygın ise o derece fazla at sahibi olurdu.



Bazı kurganlarda 6 adet at iskeleti bulunduğu gibi, bazı önemli kişilerin kurganında bu sayının 25’e kadar çıktığı görülmüştür. Soldaki resmin üst sol kösesinde Tuva bölgesinde, kurgandan çıkan at kemikleri görülüyor. 


Mezarda 14 adet at iskeleti ve mezar odasında bir erkek ile bir kadın iskeleti bulunmuştur. Mezardan avuç avuç boncuk dışında tam 5700 adet altın parça ortaya çıkmıştır. (Kaynak: National Geographic, Mike Edwards, Haziran 2003, sayfa 44, Türkçe).



Dergideki yazı İskit altınlarından söz etmekte, Türklerden hiç söz etmemektedir. Oysaki o bölge bugün olduğu gibi, en eski dönemlerden beri Türk toplumlarının yaşam alanı olmuştur. İskit adı Türk kökenli SAKHA toplumunun diğer bir okunuş şeklidir. Batıya göç eden bu halk Scot (İskoç) veya Kelt adını almıstır. Her nedense hem yabancı hem de yerli uzmanlar bu konuda araştırma yapmak yerine, İskoçların Türk kültürü ile ilişkili bir halk olabileceğini baştan reddetmektedirler. Asya kıtasının en doğusundaki Sahalin yarım adasının adı da Sakha’lardan kalmadır.



Alttaki resimde bir Etrüsk mezar çatısına yerleştirilmiş olan iki adet kanatlı at görüyoruz. Uçmağa hazır durumda bu atların oraya konmalarındaki neden, mezardaki kişinin ruhunu gökyüzüne taşımalarıdır. 




Tarquinia bölgesinde (Tarkan ülkesinde) bulunmuş olan bu anıt mezar Etrüsk halkının Asya kökenli olduğunu gösteriyor. Sağdaki resim aynı atlarda bulunan önemli bir ayrıntıyı gün ısığına çıkarmaktadır. O da atların kuyruklarındaki düğümdür. Bu ayrıntı sadece Asya Türklerinde görülen bir gelenektir. Bir diğer ortak özellik, hem Türklerin hem de Etrüsklerin atları ile birlikte mezara gömülme geleneğidir. Türkçede artık kullanılmayan “uçmak” sözünün “cennet” anlamına geldiğini hatırlarsak, mezar çatısına yerleştirilen kanatlı atlardaki gizli anlam bir anda belirginleşir.



Tanrısal güçlere sahip olduguna inanmasına ragmen ölüm düsüncesi imparator Çin Si Huang’i korkutuyordu. Genç yasta büyük bir anıt mezarın yapımı için emir verdi. 39 yil boyunca 720,000 kişinin bu mezarın oluşumunda çalıstıgı söylenir.




Anıt mezarın yapısı bir şehir gibi olup iki dörtgen duvar ile çevrili idi. Dış duvarların uzunluğu 6,264 metre, iç duvarların uzunluğu ise 3,870 metre idi. Her iki duvarın köşelerinde kuleler bulunuyordu. Bugün bu duvarların sadece küçük bir bölümü ayakta kalabilmiştir. Hem iç bölümde hem de dış bölümde pek çok sayıda kurban edilmiş at iskeleti çıkarılmıştır. En büyük olan ve en fazla ilgi çeken bölüm pişmiş topraktan yapılmış askerlerin, atların ve arabaların bulunduğu bölümdür. Xian (Sian) şehrindeki bu anıt mezar 20,000 metrekare’lik bir alana yayılmıştır. Mezarın iç bölümünde 7,000 adet gerçek boyda kilden yapılmış insan ve at heykelleri bulunmuştur.





Çin kültürü başlarda Ön-Türk geleneklerinden büyük çapta etkilenmiştir. Bugün bile orta ve kuzey Çin’de bol miktarda (bazılarının içleri henüz açılmamış durumda) kurganlar bulunmaktadır. Açılmış olan kurganlarda mezar bölümüne doğru uzanan ve “kutsal yol” adı verilmiş olan bir yol bulunmuştur. Bu yolun iki yanında birçok heykel görülebilmektir. Bu geleneği başlatan M.Ö 115 yılında ölmüş olan Han sülalesinden Huo Qubing oldugu biliniyor. Resimde sol alt köşede görülen kanatlı at heykeli o döneme ait bir kral mezarına aittir.



Nihayet altın kabza süsüne bir göz atalım. Kazakistan’da Issık göl bölgesindeki bir kurganda bulunmuş Sakha beyine Altın Elbiseli adam adı verilmiştir. Karbon 14 ile yapılmış olan tarihleme sonunda Altın Elbiseli adamın M.Ö. 500-600 yılları arasında yaşamış olduğu sonucunu varılmıştır.



Üstteki resimde görülen Sakha beyinin kılıç kabzası üzerinde bulunmus olan altın at süsü önemli bir simgedir. Süsteki atın arka ayaklarının göğe doğru dönmüş olmaları ve başlığındaki kuşlar ile yabani keçiler, onun şaman bir yönetici olduğuna işaret ediyor. Başlığındaki kanatlı yabani keçi süsünü sağ görmekteyiz.

Kurgan odasında bulunmuş olan bir tolu kadehte kazılı olan yazıyı kadim Türkçe araştırıcısı Kazım Mirşan şöyle okumuştur:

“Ögün an onuyu öcü ok, ub-oz uç esitiz oz-ötü onuy oy ekiç ekil alız at”.

K. Mirşan bu ifadeyi su sekilde yorumlamaktadır:

“Asaletini (yüksekligini) andıgım (kişi) boynuzlaşmıs bir OK’tur. Uçarak yükselen onu (ruhunu) öteki dünyaya içeri alınız (kabul ediniz) Atalar”



Ögün “yükseklik, asalet” olmaktadır. Bugün dahi kullanmakta olduğumuz ‘öğünmek’ sözü “kendini yükseltmek, methetmek” anlamını tasır. UB-OZ ise ‘boynuz’ sözünün eski şeklidir. Ancak, “uçarak yükselmek” anlamını da taşır. UÇ-ESİTİZ “yönetici olan, uçta bulunan” demektir. OZ-ÖTÜ (yüksek ruhların ülkesi, öteki dünya) oluyor. EKİÇ-EKİL ise (EKlemek ve İÇeri alarak İLetmek) kavramlarını içeriyor. ALIZ bugün dahi kullandıgımız ‘alınız’ sözüdür. Sondaki AT sözü ‘Atalar’ demek olup, at ile ‘ata’ sözlerinin yakın ilişkisini içeriyor.






(Resim Düzenleme: K. Kurtdereli)


KAYNAK: http://www.halukberkmen.net/pdf/36.pdf















Eski Korece’de Türkçe Ödünç Kelimeler

30 Kasım 2011 Çarşamba
Han-Woo Choi*


Özet: Korecede pek çok Altayca ödünç kelime bulunmaktadır.


Bunların esas olarak iki ayrı dönemde Koreceye girdikleri kabul edilmektedir.


Korecedeki Altayca kelimelerin çoğu 13. yüzyılın ortalarında, Koredeki Moğol egemenliği döneminde ödünçlenmiştir. Ayrıca Kore tarihinin daha erken dönemlerinde, ilk veya eski Korece döneminde de ödünçlenmiş çok sayıda Altayca kelime bulabiliriz.
Bu Altayca ödünç kelimelerin çoğunun Türkçe kökenli olması ilginçtir.


Bu yazı eski Korecedeki Türkçe ödünç kelimelerle ilgilidir.


Kore-Türkiye ilişkisi


Giriş


Korece ile Türkçe arasında köklü bir genetik münasebetin söz konusu olduğu hakkında bir çok görüş ileri sürülmüştür. Bu görüşler şöyle özetlenebilir:


Moğolca, Türkçe ve Mançu-Tunguzca birbirine en yakın diller olarak bir Altay dil ailesini oluşturmaktadır ve Korecenin de bu birliğe dahil edilebilme ihtimali çok büyüktür.


Korece konusuyla en çok ilgilenen Batılı bilim adamları Ramstedt ve Poppe olmuştur. Bu iki bilginin konuyla ilgili görüşleri arasında bazı farklılıklar vardır. Ramstedt Korece ile diğer Altay dilleri arasındaki genetik ilişkiden söz ederken Koreceyi diğer Altay dilleri ile aynı ölçüde yakın bir dil saymıştır.


Fakat onun öğrencisi Poppe, Korecenin Altay dil birliği içindeki yeri konusunda bazı şüpheler taşır. Ona göre Korecenin bir Altay dili olma ihtimali yüksektir; ancak Korece bir Altay dili ise Altay dil ailesinden, yani Proto-Altay dilinden en erken ayrılan dil olmalıdır. Bundan dolayı Korece diğer Altay dillerinden biraz uzak kalmıştır.


Bu konu hakkındaki benim görüşüm ise şudur: Korece kesin bir şekilde Altay dil ailesine mensuptur ve Altay dilleri içinde en çok Türk diline yakındır. Şimdiye kadar yapılmış araştırmalar dışında, kendi araştırmalarımın sonucu olarak Korece ile Türkçe arasında 180’e yakın yeni ortak kelime ve 90’a yakın ortak ek bulunmuştur. Üstelik bu ortak unsurların çoğu yalnız Türkçe ile Korece arasında değil, Moğolca ve Mançu-Tunguzca gibi diğer Altay dillerinde de mevcuttur. Ortak kelimeler bir yana bırakılırsa, çalışmalarımdan elde ettiğim ortak unsurlar şunlardır: İsim yapma ekleri 37, fiil yapma ekleri 14, hal ekleri 9, zamirler 8, sıfat fiiller 5, zarf fiiller 12, çoğul ekleri 2. (Choi 1989).


Öte yandan, Türkçe ile Korece arasında bir çok ödünç kelime de bulunmaktadır.


Türkçeden Koreceye yapılmış ödünçlemeler iki ayrı tarihi dönemde meydana gelmiştir; Birincisi ilk Kore devletlerinin teşkil edilmesi ve gelişmesi sıralarında, yani aşağı yukarı MÖ 2. yüzyıldan önceki asırlarda, ikincisi ise MS 13. yüzyılda Moğol İmparatorluğu’nun Kore’yi idare ettiği yıllarda Moğolca vasıtasıyla gerçekleşmiştir.


Bu makalede ilk Kore devletleri devrinde Türkçeden Koreceye geçmiş ödünç kelimeler üzerinde duracağım. Bilindiği gibi milâttan önceki asırlarda Kore’nin ilk devleti olan Kocoson ile Proto-Türkler olarak bilinen Hunlar arasında coğrafî ve kültürel açıdan oldukça sık münasebetler olmuştur.


Bu iki devlet ve bunlardan sonra kurulan devletler de bir Altay kavimler birliği halinde Çin’e karşı savaşmışlardır. Bu sıralarda ve ondan önceki dönemlerde Korece ve Türkçe arasında hem kültürel hem de söz varlığı anlamında ödünçlemeler olmuştur. Kore devletinin ilk devirlerinde Türkçeden Koreceye geçmiş kelimeler şunlardır:


(1) Ko. ori “ördek”: Orta Korecede orh ve orhi olarak iki şekli vardır. Bu kelimedeki /h/, epithesis ses olayı sonucu ilave edilmiş bir ünsüzdür. Ayrıca orhi şeklinin sonunda bulunan /i/ ünlüsü Korecede sık görülen isimden isim yapma ekidir. Modern Korecesi ise ori şeklindedir. Öte yandan, bu kelime Yakutçada uzun ünlülü olarak o:r şeklinde bulunmaktadır. Eski Uygurcada ördek “ördek” kelimesi vardır (Ligeti 1966: 190). Clauson (1977: 205), bu kelimenin or- “yüksek yere çıkmak” fiili ile isim yapma eki –dek gibi iki ayrı
morfemden meydana gelmiş olduğunu iddia etmiştir. Fakat, bildiğimiz gibi Türkçede –dek şeklinde bir isimden isim yapma eki bulunmamaktadır. Bana göre bu, Türkçe ör ile bilinmeyen bir dilden geçmiş -dek kelimesinden oluşmuş ve hendiadion olarak kullanılmıştır.


(2) Ko. turumi “turna”: Bu kelime Eski Türkçeden Koreceye geçmiştir. Eski Türkçede turunya, Orta Türkçede turna şeklindedir. Kıpçakça, Kumanca, Osmanlıca gibi tarihi Türk dillerinde de aynı şekilde geçmektedir. Azerice ve Türkmencede ise durna şeklindedir. Öte yandan, Yakutçada bu kelime turuya şeklindedir ve bu Tunguzcaya da geçmiştir: Evk. turuya. Bu kelime Japonca tarafından da turu şeklinde ödünçlenmiştir.



(3) Ko. bora “kar fırtınası”: Korecede bu kelime yalnız nunbora “kar fırtına” (nun “kar”) kelimesinde bulunmaktadır. Bu kelime ilk defa Orhon Türkçesinde bor “kar fırtınası, şiddetli yağmur” şeklinde bulunmaktadır. Çağataycada borağan şeklindedir ve bu Moğolcadan geçmiştir. Bugünkü Türk lehçelerinde de bu kelime bulunmaktadır;
Trkm. bo:ran “id”leri., Kzk. boran “id”leri., Tuv. bora:n “id”leri., Tat. buran “id”leri. Fakat bunların hepsi Moğolcadan geçmiştir. Çok ilginçtir ki Anadolu Türkçesinde bora şekli kullanılmaktadır ve bu şekil Eski Türkçe bor şekline paragoge ses olayıyla sonuna ünlü ilave edilerek meydana gelmiştir. Öte yandan, Anadolu Türkçesinde Moğolcadan geçmiş boran şekli de bulunmaktadır. Bu kelime
Moğolca ve Tunguzcada da bulunmaktadır; Mo. boroğan “yağmur”, Lam. burkun “kar fırtınası”, Evk. burkan “id”leri. Bu kelime Yakutçadan Evenkiceye geçmiştir; Yak. burxa:n “kar fırtınası”. Poppe’ye (1960: 21) göre Moğolca boroğan, buruğan’dan gelişmiştir. Poppe bu kelimeyi Türkçe bur- fiili ile karşılaştırmıştır.
Fakat Poppe’nin bu görüşü yanlıştır, çünkü Kazakça ve Kırgızcada
Moğolcadan geçmiş boran kelimesinin yanında bora- fiili bulunmaktadır. Bu fiil, isim isim bor ile isimden fiil yapma eki a-’dan meydana gelmiştir.


(4) Ko. cokha “yeğen”: Bildiğim kadarıyla bu kelime Moğolca ve Mançu-Tunguz dillerinde görünmemekte ve yalnız Orhon Türkçesinde çıqan şeklinde bulunmaktadır.


(5) Ko. tonga “kuvvetli, kalın ve güçlü halat”: Bu yalnız tongacur “kuvvetli halat” kelimesinde görünmektedir. Eski ve Orta Türkçede tonga oldukça sık görünmektedir. Bu kelime Kaşgarlı Mahmud’un lugatında “kaplan”, Clauson’a (1972: 515) göre “kahraman”, İbnü Mühenna’ya göre ise “kuvvetli” anlamındadır. Öte yandan bu kelime Çince kaynaklarda da d’ung-nga olarak geçmektedir. Bu kelime büyük ihtimalle Mançu-Tunguzca yoluyla Koreceye geçmiştir.


(6) Ko. w.ri “iri köpek”: Bu kelime Kore’nin güney eyaletinde kullanılmaktadır. Bu Eski Türkçe böri “kurt” ile aynıdır ve Türkçeden Koreceye geçmiştir. Yenisey Ostyak ve Rus dillerine de geçmiştir.


(7) Ko. toksuri “doğan”: Bu kelime dışında Korecede “doğanın bir çeşidi”ni ifade eden ve suri ile yapılmış iki kelime daha vardır: surimae (<*suri + mae “doğan”) ve surisae (< suri + sae “kuş”). Öte yandan, anlamı belli olmayan suri tek başına hiç kullanılmamaktadır. Fakat bu örneklerden toksuri kelimesinin tok ve suri şeklinde iki kelimeden meydana gelmiş olduğu anlaşılmaktadır.


Korece tok kelimesi Türkçe “doğan” anlamındaki toğan (<*tok+kan) kelimesinde yaşamaktadır. Türkçe toğan kelimesi *tok ve kökeni belli olmayan *kan şeklinde iki kelimeden meydana gelmiş ve hendiadion olarak kullanılmıştır.


Türkçe *tok ise büyük ihtimalle proto veya eski Türkçeden
Koreceye geçmiştir.

(8) Ko. kåo “uyuyan kişiyi bastıran kötü ruh”: Bugünkü Korecede bu kelime kawi şeklindedir. Orta Türkçe Oğuz diyalektinde “kötü ruha tutulmuş hal” anlamında kowu ve kowuz şekli vardır. Kaşgarlı Mahmud’un lugatinde bu kelime hakkında ilginç bir izah vardır; Kötü ruha tutulmuş adamdan kötü ruhu kovarken soğuk suyu adamın yüzüne döküp “kowu! kowu!” diye bağırırlarmış.


Clauson (1972: 581) ve Dankoff’a (1985: 144) göre bu kelime
“kovmak” anlamındaki Türkçe fiil kow-’dan gelişmiştir. Fakat bu görüş pek inandırıcı değildir. Çünkü Türkçede fiilden isim yapma eki –u veya –uz nadir görünmektedir ve istisnasız olarak geçişli fiillerle kullanılmıştır. Bunun dışında semantik bakımdan da pek ilgili görünmemektedir. Bence iki ihtimal vardır: birincisi, isim olan kowu’ya küçültme eki –ç gelmiş olması; ikincisi, isim olan kow ile “uçmak, yok olmak” anlamındaki uç- fiilinin beraber kullanılmış
olması. İkincisi kow uç! “kötü ruh! yok ol!” anlamındadır.


Öte yandan, Korece şekil kawi, arkaik şekil kåw’e isimden isim yapma eki –i’nin eklenmesi ile sonradan gelişmiştir.


(9) Ko. tark “tavuk”: Bu Eski Uygurca ve Orta Türkçe takığu “evcil kuş” ile aynıdır. Bu kelime tak ve –ğu şeklinde iki morfemden meydana gelmiştir.


Clauson (1972: 587), –ğu’nun Eski Türkçe hayvan isimlerinde sık sık rastlanan –ğa ile aynı isim yapma eki olduğunu söylemiştir: Trk. kaburğa “baykuş”,torğa “tarla kuşu”. Fakat, bence –ğu’nun Çince bir ödünç kelime olması ihtimali büyüktür (Karl. 126). Türkçe takığu, takı ve ğu şeklindeki iki kelimenin ikileme olarak yanyana kullanılmış şeklidir. Eski Türkçe takı biçimi, /r/ ünsüzünün düşmesi ve sonda /ı/ sesi türemesiyle ortaya çıkmıştır..


Korecenin şivelerinde /r/ düşmesiyle /tak/ şeklinde kullanılış yaygındır. Bu kelime Moğolcada da görünmektedir: Mo. takijan “piliç”. Bu kelime, tak “tavuk” ile dönüşümlü-aitlik eki –ijan’dan oluşmuştur.


Korece tark kelimesinin Türkçeden Koreceye mi yoksa Koreceden Türkçeye mi geçmiş olduğu belli değildir.


(10) Ko. satari “portatif merdiven”: Bu kelime “merdiven” anlamındaki Türkçe satu ile bağlantılıdır. Clauson (1972: 867) bu Türkçe kelimenin bilinmeyen başka bir dilden ödünçleme olduğu ihtimalini ileri sürmüştür.


Korecede satari kelimesinin yanında aynı anlamda sataktari kelimesi vardır.


Korece satari ve sataktari aynı köktendir. Bu iki kelime mukayese edilirse, satari’nin birden fazla morfemden oluştuğu belli olmaktadır. Bence satari kelimesi sata ve –ari olmak üzere iki morfemden meydana gelmiştir. Burada –ari bir küçültme eki olup Korecede çok yaygın olarak kullanılmaktadır.


Satak kelimesi ise sata ile isimden isim yapma eki –ak’tan oluşmuştur. İsim yapma eki –ak Korecede çok yaygın bir ektir.


(11) Ko. kut “(şamanizmde) kutluluk dilemek için yapılan dini merasim”: Bu kelime şamanizm ile ilgili bir kelimedir ve Altay dillerinde yaygın bir şekilde kullanılmaktadır.


Eski Türkçede “devlet, saadet, kutlama” anlamında kut vardır. Eski 

Uygurcada, fiil yapma eki ile yapılan qutğur- “kut vermek, saadet vermek” ve kutad- “kutlu olmak” da vardır. Orta Türkçede “saadet, kutlama” anlamında yaygın olarak kullanılmıştır. Moğolcada ise bu kelime iki heceli kutu şeklinde olup “saadet; kutsal” anlamındadır. Mançucada aynı anlamda xuturi şekli vardır ve ayrıca “kötü ruh” anlamında xutu da kullanılmaktadır.


Bu kelimenin nasıl ödünçlenmiş olduğunu belirlemek kolay değildir. Fakat, şekillere ve anlamlara bakılırsa, Türkçeden Koreceye ve diğer dillere geçmiş olması ihtimali büyüktür. Korecedeki anlamı kutluluğu dilemek için şaman merasimi düzenlemek olup bu, Türkçedeki anlamına göre ikincildir.


(12) Ko. tul “dişi hayvan; yavru veya yumurta veremeyen dişi”: Bu kelime yalnız önek olarak kullanılmakta ve tek başına kullanılmamaktadır. Bu kelime Türkçe “dul kadın” anlamındaki tul kelimesinden ödünçlemedir: Uyg., MK, Çağ. tul “dul”. Ramstedt (1935) bu Türkçe kelimeyi Moğolcanın Kalmuk lehçesine ait tulğu “yalnız, yetim” ile ilişkilendirmiştir.


(13) Ko. kor “maya, mayalı yemeklerde görünen ve sertleşmiş kalıntı”: Korecede bu kelime tek başına kullanılmamakta, kormaçi (< *kor-maçi), korkaci (< *korkaci), kormaci (<*kor-maci) gibi kelimelerde görünmektedir. Bu kelimeye Orta Türkçede rastlanmaktadır: MK kor. Bugünkü Türk lehçelerinden Türkmence ve Kırgızcada kullanılmaktadır: Trkm. gor, Krg. kur.


(14) Ko. tuk “set, bent”: Bu kelime Eski ve Orta Türkçede tuğ “dam, cover, stopper” (Dankoff 1985:198) şeklinde kullanılmıştır. Bunun dışında tuğla- (<*tuğ-la-), tuğaq (<*tuğ-aq) gibi kelimeler de vardır. Türkçe tuğ kelimesi tufiiline isimden fiil yapma eki –ğ’nin eklenmesiyle yapılmış bir isimdir.


(15) Ko. tam “toprak ve taşlarla yapılmış duvar”: Bu kelime Eski ve Orta Türkçede çok yaygın kullanılmıştır: Orh., Uyg. tam id., MK tam id. Orta Türkçe Çağatayca ve Kumancada “çatı” anlamında, Osmanlıcada ise “çatı, bina, hapishane” anlamındadır. Orta Türkçede bundan türemiş fiil de vardır: MK tamula- “set ve bent inşa ederek suyu korumak”. Türkçe tam kelimesi, tuk ile beraber çok erken dönemde Türkçeden Koreceye geçmiştir.


(16) tori “kahraman”: Bu kelime ilk defa eski Korece kaynaklardan Samgukyusa’da, ilk Kore devletlerinden biri olan Silla devletinin kurucularından söz edilirken sob.ltori şeklinde geçmektedir. Sob.ltori, sob.r ve tori olmak üzere iki kelimeden oluşmuştur. Sob.l “başkent” anlamındadır; sonra seul’e gelişmiştir. tori kelimesinin anlamına gelince, bu Moğolistan’ın başkenti
Ulan Bator’un adında geçmektedir. Burada ulan bir sıfat olup “kırmızı” anlamına gelir; bator ise Türkçe bagator ile aynıdır. bagator asli olarak “kahraman” anlamına gelir ve Doğu Türkistan’da, Miran ve Tunhuang’da keşfedilen ve Runik yazıyla yazılmış Eski Uygurca bir metinde görülmektedir.


Bu kelime baga ve tor şeklinde iki kelimeden oluşmuştur. bağa Türkçe baqa ile aynıdır. Çünkü /q/ > /ğ/ ses olayı Türkçede nadir olsa da görülmektedir: Uyg., MK buqa, Çağ. buğa, Kum. boğa. Eski Uygurca baqa “kara kurbağa”, Kıpçakça ve Osmanlıcada bağa şeklinde gelişmiştir.


Bağator ünvanı için kullanılan bağa kelimesinin hayvan isminden olması pek şaşırtıcı değildir. Çünkü, Eski Türkçede hayvan isminden gelme ünvanlar çoktur: Baqa Tarqan, Boqa Kağan, Böri Kağan, Sonkor Kağan, vb.


Bu gibi geleneklerin eski totemizm ile ilgili olması gerekir.


Bağator’daki tor “general, kahraman” anlamındadır ve bağator “kara kurbağa general” anlamı taşımaktadır. İlginçtir ki bu isim Kore halkbiliminde çok güçlü bir hayvan olarak tanınmıştır. Eskiden Koreliler güçlü erkek çocuklara “kara kurbağa general gibi çocuk” diye hitap ederlerdi. Çocuk oyunlarında da çocuklar oynarken “kara kurbağa bana yardım et!” diye bağırmaktadırlar. Gelenek olarak Kore’de tori “cesur erkek” anlamında kullanılmıştır.


Öte yandan, tori kelimesinin son ünlüsü olan /i/ Korecede çok yaygın olan bir isimden isim yapma ekidir.


(17) kakkan “Silla devletinin bir ünvanı”: Eski Kore devletlerinden Kogurye’de “ulu hükümdar” anlamında kaxan ünvanı kullanılmıştır (Lee B.D. 1985: 12).


Bu, Silla ünvanı kakkan ile aynıdır. Bu Eski Türkçe ünvan qaqan ile de aynıdır.


Öte yandan Eski Korecede qan bir “hükümdar” ünvanının yanında bir de qa “yerel hükümdar” ünvanı kullanılmıştır. Bu, Türkçe qağan’ın qa ve qan şeklinde iki ünvandan oluştuğunu göstermektedir.


Moğolcada bu kelime qan (<*qan <*qan <*qa’an <*qağan <*qaqan) olmuştur.


Öte yandan, Ön-Türkçe Tabgaç (Topa) dili ve Eski Türkçede kullanılan qağan Altay dilleri dışında Farsça, Tibetçe, Ural dilleri ve Hint-Avrupa dillerine de geçmiştir (Doerfer IV, 1161).


(18) Ko. kam “Silla devletinin bir ünvanı”: Silla ünvanlarında büyük kam, küçük kam, küçük kardeş kam gibi ünvanlar kullanılmıştır. Bu kelime şaman anlamındaki Türkçe kam kelimesiyle aynıdır. (Ramstedt 1949: 90, Lee B.D. 1985: 610): Uyg. qam “sorcer”, MK qam id., Çağ. qam “physician, healer, wise man” (Clauson 1972: 625). Orta Türkçede kam kelimesi fiil yapma eki ile de kullanılmıştır: kamla- “şifacı olarak çalışmak”. Eski devirde şamanların yalnız dini işlerde bulunmayıp politik işlerde de faaliyet gösterdiğini iyi biliyoruz.


Kumancada kam “kadın şaman” için kullanılmıştır. Ramstedt’in (1951:51) bu Korece kelimeyi Çinceden ödünçleme olarak görmesi yanlıştır.


Yukarıda erken dönemde Türkçeden Koreceye geçmiş ödünç kelimelerden bazıları gösterilmiştir. Bunun dışında Türkçeden gelmiş daha pek çok ödünçleme mevcuttur. Tabii ki bazı kelimeler ne Türkçe, ne de Korecedir; kökü belli olmayanlar da bulunmaktadır.


Bunların ne zaman Koreceye geçtiği hakkında kesin bir şey söylemek mümkün değildir, fakat bunların büyük kısmının tahminen Proto- veya Ön-Türkçe döneminde, diğerlerinin ise Eski Türkçe döneminde olması ihtimali büyüktür.


Bilindiği gibi ilk Kore devleti olan Kocoson ile Proto-Türkler olarak tahmin edilen Hyung-nu’lar arasında oldukça sıkı münasebetler olduğu hakkında kanıtlar çoktur. Bunun yanında Kocoson’dan sonraki Kore devletlerinden Puye ve Kogurye de Mançu bögesinde olup kuzey ve kuzey batısında bulunan Ön veya Eski Türkler ile sürekli münasebetleri olmuştur. Japon Türkoloğu Mori’nin Orhon abidelerinde sözü edilen “bökli” ile, bu Kore kavimlerinden bahsedilmekte olduğu şeklindeki görüşü doğrudur.


Gerçekten de Hyung-nu’lar ve Göktürkler, sırasıyla önce Kocoson ile, sonra ise Kogurye ile askeri müttefik halinde Çin’e karşı direnmiş ve savaşmışlardır. MS 9. yüzyıldan sonra Asya kıtasının kuzey-doğusunda Çin’in güçlü bir hakimiyet kurmasıyla Koreliler ve Türkler arasındaki münasebetler tamamen kopmuştur.


Kaynakça:


Choi, H.W. (1989), Türkçe ile Korecenin Karşılaştırmalı Morfolojisi. Yayımlanmamış Doktora tezi, Hacettepe Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Ankara
Choi, H.W. (1992), “Notes on Some Ancient Korean Titles”, Central Asiatic
Journal, Vol. 36:1-2
Clauson, G. (1972), An Etymological Dictionary of Pre-Thirteenth-Century. Oxford.
Dankoff, Robert (1985). Mahmûd Kaşgârî, Compendium of The Turkic Dialects (Divâni
Lugat at Turk) Part III., Edited and Translated with intruduction and
indices by Robert Dankoff in collaboration with James Kelly. Washington,
D.C.
Doerfer, G.(1975), Türkische und mongolische Elemente im neupersischen.IV.
Wiesbaden.
Karlgren, Bernhard (1923). Analytic Dictionary of Chinese and Sino-Japanese.
Librairie Orientaliste Paul Geuthner. Paris
Lee, B.D. (1985), Hanguk Kodaesa Yongu. Seoul.
Ramstedt, G. J. (1935), Studies in Korean Etymology. Helsinki


-------------------------


∗ Handong University / SOUTH-KOREA



bilig �� Summer / 2004 �� Number 30: 85-93
© Ahmet Yesevi University Board of Trustees









Yavuz'un Sadrazamı Bir Köyde Yatıyor

18 Kasım 2011 Cuma
Birkaç hafta önce Marmara Ünİversitesi’nde mastır çalışmaları çerçevesinde arkadaşlarımıza tez konuları önerildi. Altmış kadar tez konusu içinde herkes beğendiği bir ya da birkaç konuyu alarak incelemeye başladı. Hocamız bazı konularda özellikle teşvikçi oldu ve bizleri bu yerler yada eserler üzerine çalışmaya yönlendirdi. Hocamızın üzerinde durduğu konulardan birisi özellikle ilgimi çekti.


Bir sadrazam külliyesinden bahsediyorlardı. Hersekzade Ahmet Paşa ve yapıları. Hadisenin ilginç boyutu bu külliyenin Yalova’ya onbeş km. uzaklıktaki bir köyde olmasıydı. Önce çok şaşırdım. Sonrasında da herhalde önemli bir devlet adamı değildi dedim. Fakat Hersekzade o günden sonra aklımdan bir türlü çıkmadı. İşin acı yanı, tezi alan arkadaşımız o hafta sonu Yalova’nın Sadrazam’ın ünvanı ile anılan Hersek Köyü’ne gittiğinde görevliler tarafından hiç de iyi karşılanmamıştı. Burasını muhakkkak gezmeliydim. Elbette bir fırsatı çıkar dedim ve beklemeye başladım.


Stefan’dan Ahmet Paşa’ya:


Bu arada da evimdeki kütüphaneden Hersekzade Ahmet Paşa’yı araştırmaya başladım.


Araştırmalarım sırasında az daha şaşkınlıktan küçük dilimi yutacak hale geldim. Bugün bir köyde medfun (defnedilmiş) bulunan Sadrazamımız meğer ne büyük bir devlet adamı imiş. İlginç ve uzun hayatı ciddi dikkatimi çekmeye başladı. Asli hüviyetinden eğitimine, getirildiği vazifelerden son anlarına kadar muhteşem bir hayat hikayesi vardı. Bir kere kendisi Hersek Dükası Vurkşiş Kosariç’in en küçük oğlu idi. Fatih sultan Mehmet Bosna ve Hersek’i fetettiğinde bu Düka Fatih’e bağlılığını bildirmiş ve bu bağlılığının samimiyeti adına en küçük oğlunu Osmanlı başkentine göndermişti. İşte Stefan adındaki bu çocuk Hersekzade Ahmet Paşa’dan başkası değildi. Bu alıkoyma kesinlikle bir esaret hayatı değildir. Çünkü bu çocuk direk saray okulu olan Enderun’a alınacak e orada muhteşem bir eğitime tabi tutulacaktır. İleride Müslüman olacak ve Ahmet adını alacaktır. Akıllara, bu çocuğun asimile edildiği falan gelmesin.


Öyle bir şey olsaydı Osmanlılar bu çocuğa Hersekzade adını takmazlardı. Zade oğlu manasına gelir. Ve görüyoruz ki bu çocuk babasının Hersek dükası olduğunu biliyordu ve bu durum ona unutturulmamış, bilakis babasının ünvanı ile çağrılır olmuştu.


Çalışkanlığı ve dürüstlüğü ile Fatih’in gözüne giren Hersekzade Miralemliğe getirilecek, bu unvan ile Fatih Sultan Mehmet’in 1478 de çıktığı İşkodra Seferine katılacaktı. Hatta bu seferde Fatih’in bir sıkıntıdan dolayı şikayeti üzerine–Gedik Ahmet Paşa kulunuz olsa bu sıkıntı çıkmazdı-diyecek ve onun hapisten kurtarılmasına vesile olacaktır.


Fatih Sultan Mehmet sonrasında da çalışkanlığı ile göz dolduran Hersekzade 2.Bayezid döneminde Anadolu Beylerbeyliğine yükseldi. Hatta bununla da kalmayarak saraya damat olmuş ve 2.Bayezid’in kızı Hundi Hatun ile evlenmiştir. Osmanlı Memluk
çatışmalarında bir ara esir düşmüş ve Kahire’ye görütülmüş, fakat sultan Kayıtbay tarafından serbest bırakılarak yeniden İstanbul’a dönmüştür. Dönüşü sonrasında da kaptanı Deryalığa getirilecektir.


1497 Hersekzade Ahmet Paşa’nın ilk kez Sadarete geçtiği yıldır. Bundan sonra hayatı boyunca bu vazifeye dört kez daha getirilecektir. İşte Hersekzade böyle bir özel insandı. Hayatını araştırdıktan sonra oraya gitme isteğim artık iyice depreşmeye başladı.


Nihayet Yalova Yolları Gözüktü:


Nihayet kısa bir süre sonra Yalova’ya gitmek için bir sebep hasıl olmuştu. 11 Aralık Pazar günü sabah 07:00 de kalkan Pendik Yalova feribotu ile Yalova’ya geçtim. Beni karşılayan birkaç arkadaşım ile sahilde yapılan küçük bir kahvaltı sonrasında Hersek Köyü’ne gitmek için yola koyulduk. İzmir İstanbul yolu üzerinde İzmit’e doğru gittiğimiz 10 km. sonrasında yolun soluna girerek beş km. kadar da ara yolda ilerledik ve derken Hersek Köyü’nün girişine geldik. Aslında ortada öyle alışık olduğumuz tarzda bir köy yoktu. Burada dağnık yerleşim dolayısı ile evler genelde düzlüğe yayılmış. Ayrıca köyün asıl merkezi eskiden Hersekzade’nin camisi ve külliyesi iken sonraları biraz daha aşağılara kaymış. Neden keşke
dediğimi oradaki yaşlıların ifadelerinden dolayı söylüyorum. Çünkü Hersekzade’nin külliyesi, bölge içinde zemini en sağlam yer iken daha sonra ovaya taşınanlar gayet gevşek bir zemine geçmişler ve 17 Ağustos depremi de kendilerini daha ciddi etkilemiş.


Bir Sadrazam Külliyesi:


İşte en sonunda Külliye’nin tam karşısına geçebiliyoruz. Ortada kesme taştan sakıflı çatısı olan klasik Osmanlı mimarisi ile ele alınmış güzel bir cami var.


Gözüm diğer külliye yapılarını arıyor ama pek de bir şey göremiyorum. 


Yanımdakilerin yardımı ile caminin solunda bahçe içinde kaidesi bir hayli yüksek olarak tasarlanmış Hersekzade Ahmet Paşa’nın kabrini görüyorum. En arkalarda da yarı yıkılmış bir hamam ile ilerideki zeytinliklerin içinde maksemli bir çeşme görülüyor.


Caminin sağ tarafında bahçe içinde uzun ince prefabrik bir yapı daha görülüyor. Burasının, depremden sonra yapılmış ve ibadet için kullanılan bir mekan olduğunu anlıyoruz. Her ne kadar zemini sağlam olsa da Hersekzade’nin camisi de bu sarsıntılardan payını almış. Bunun en bariz göstergesi caminin sol başında hala öylece duran taş tuğla yığınları. Bunlar caminin bugün ayakta olmayan minaresine ait molozlar.


Biz caminin etrafını gezerken yanımıza caminin imamı ve cemaatten birkaç kişide geliyorlar. Önce tepkili yaklaşıyorlar. Burada ne yapıyorsunuz, fotoğraf çekmek yasak gibilerden. Allah’tan Samanyolu Tv.nundan tanıyanlar arayı yumuşatıyorlar. Sonra da bizim onlara nasihatlerimiz başlıyor. Buraların ihya olması için bu tarihi mekanları araştırmaya gelen ilim adamlarına göstermeleri gereken yardım vb. Geçen hafta gelen ve çalışması engellenen arkadaşı kastediyorum. Cemaatten bir yaşlı amca bizi daha geniş aydınlatıyor. Caminin bahçe girişi önünde şu an ayakta olmayan odaların bulunduğunu söylüyor. Heyecanlanıp detaylı anlatmasını istiyoruz.


Söylediklerinden anladığımız kadarı ile külliye’nin bir de hanı olduğu ortaya çıkıyor. Amcamız;


- Bu bahçe kapısı önünde yan yana uzanan üzeri kubbeli odalar vardı, diyor. Onlara ne oldu diyoruz, çok pejmurde bir halleri vardı köylüler de onları yıktılar diyor. Böyle gir durumda ne söyleyebiliriz ki. Acı bir ifade kaplıyor yüzümüzü. Keşke sahip çıkılabilseydi diye düşünerek camiye doğru geçiyoruz.


Hocamız bizim birer define avcısı olmadığımıza kanaat getirmenin verdiği rahatlıkla caminin kilitli kapısını açıyor ve içeriye giriyoruz. Caminin her yanı tarih kokuyor. Fakat deprem sonrası kapalı kalması dolayısı ile içerisi son derece bakımsız. Gözüm caminin mermer mihrabına takılıyor. Tacı beş çıkmalı mihrabın iki yanında muhteşem bir şekilde oyulmuş iki adet kum saati var. Orijinal bir
eser olduğu ortada. Aynı şeyi minberi için söylemek o kadar kolay değil. Minber daha sade görülüyor. Tarih içinde birçok müdahalelere maruz kaldığı ortada.


Caminin orjinalinde kubbeli bir örtü sistemi olduğunu öğreniyoruz. Yıllar içinde geçirdiği depremler nedeniyle kubbesini kaybetmiş. Bugün sakıflı bir çatı ile örtülüyor. Aklıma Makedonya Üsküp’teki 1.Murat camisi geliyor. O da aynı akibeti paylaşıyordu. Caminin dış kapısı önüne yeniden geldiğimizde şuan kubbeli örtü sistemi olmayan bir son cemaat yeri ile karşılaşıyoruz. Ortada sadece dört adet direk kalmış.


Giriş kapısının üzerinde hala iki tane kitabe duruyor. Biri yapılış diğeri de tamir kitabeleri. Camiye klasik Osmanlı yapısı demem boşuna değil. Çünkü yapı 1508 yılında buraya inşa edilmiş. Yani Osmanlı tahtında 2.Bayezid’in bulunduğu yıllar. İstanbul fethedileli daha 55 yıl olmuş. 


Caminin son cemaat yerinin altında, yapının ana duvarlarına dayanmış olarak 19 tane mezar taşı duruyor. Yedi tanesi sarıklı, üç tanesi hotozlu hanım mezar taşı, üç tane de fesli var. Altı tanesinin ise maalesef baş kısımları mevcut değil.


Bu taşlar aslında caminin bahçesinde, Hersekzadenin kabrinin civarında bulunan kabirlere ait taşlar. Fakat depremden sonra hepsi yerlerinden çıkarılarak buraya toplanmış.


Tek tek hepsini okuyoruz. Genelde yakın ailelerden kişiler. Ortak özellikleri, Hersekzade Külliyesi’nin mütevelli aileleri olmaları. 


Özellikle hemen birçok taşta adı geçen Pirzade Muhammed Ağa’nın kendisi, kızları, oğulları ve eşinin kabir taşları da burada.


Fatih’i, Yavuz’u ve Kanuni’yi Görmüş Bir Kişi:


Sıra sabırsızlıkla beklediğim ana geldi. Yani Hersekzade Ahmet Paşa’nın kabrini ziyarete. Caminin sol yanında duran yüksek kaideli ve etrafı açık bir türbe burası. Kesme taşlardan örülmüş kaide en az iki metre yüksekliğe sahip. Açık bir merdivenden yukarıya doğru tırmanıyoruz. Hersekzade’nin türbesini en yukarıda bir metre boyunda mermer korkuluklar çevirmesine rağmen kapısı üç kat daha yüksek ve yukarısında da mermer çerçeveleri var. Bu da bize türbenin bir üst yapı öğesine sahip olduğunu gösteriyor. 


Türbenin hem kaidesi hem de üst korkulukları sekizgen olarak inşa edilmiş. En üzücü yanı sadrazamın orijinal mezartaşının yok olması. Bugün idareten betondan bir mezartaşı döküp başına onu dikmişler.


Yanımızdaki arkadaşlar ile el açıyor ve bu büyük sadrazamın ruhunu şad etmeye çalışıyoruz. Bir yandan ruhuna bir şeyler okurken diğer yandan da aklımdan Hersekzade’nin hayatının en sarsıcı bölümleri geçiyor. Bu bölümlerin Yavuz Sultan Selim dönemine ait olduğunu söylersem ne kadar sarsıcı olduğunu tahmin edersiniz. Döneminde insanlar birbirlerine ilenmek için, -Allah seni Yavuz Sultan Selim’e sadrazam yapsın-derlermiş. İşte Hersekzade bu vazifeyi Yavuz döneminde iki kez yapmıştı.


Yavuz Sultan Selim Osmanlı tahtına oturduğu 1512 yılında sadarete O’nu oturtacaktı. Ve tahta geçtikten bir yıl sonra çıktığı Çaldıran Seferinde de yine bu makamda Hersekzade vardı. Düşünebiliyor musunuz. Çaldıran Seferi’nin Sadrazamı, Yavuz Sultan Selim Han’ın yardımcısı şuan yanımızda duruyordu.


Osmanlı’da Kokuşma Yoktur:


Osmanlı’da hiç kimse bir büyük vazifelerde uzun süre durmaz. Devamlı yer değiştirme esası vardır ki böylece kimse kokuşmaz ve bulunduğu makamda pas bağlayarak başkalarını da buradan istifade eder bir hale getiremez. İşte bunun gibi nice özel neden sebebiyle Hersekzade’de görevi iki sene sora terk edecek ve Dukakinzade ile Hadım Sinan Paşa’nın birer yıllık sadareti sonrası Yavuz Sultan Selim’in ısrarları üzerine yaşlı olmasına rağmen yeniden ve bu kez son olarak Sadrazamlığı kabul edecektir. Yavuz’a uzun süre sadrazamlık yapmak zor iş ve artık yaşlılıkta varsa bu görev çok uzun sürmeyecektir ve bir yıl içinde Hersekzade Bursa muhafızlığına atanacaktır.


Bu görevini yaptığı yıllarda Yavuz Sultan Selim Memluk Devleti’ne son vereceği Mısır Seferi’ne çıkacak ve bu kez de Hersekzade’yi yanında görmek isteyecektir.


Padişah çağrısını alan Hersekzade Bursa’dan Mısır’a doğru yola çıkacak ama Kızılçöl mevkiinde vefat edecektir.


İşte dolu dolu bir hayatın sahibi tam önümüzde duruyordu. Bu kişi öyle biriydi ki hem Fatih Sultan Mehmet hanı, Hem 2.Bayezid’i hem de Yavuz’u görmüştü. 1517 lere kadar yaşadığına göre Kanuni Sultan Süleyman’ın da delikanlılık yıllarına vakıf olmuştu. Çaldıran Zaferine tanıklık etmiş ve Mısır Seferi yollarında inşallah Şehiden vefat etmişti. Ne muhteşem bir hayat ne ne gariptir ki böyle bir zat bugün ıssız ve terk edilmiş gibi duran bir köy kenarında yatmaktaydı. Dualarımızı bitirirken buralara bir an önce sahip çıkılarak restore edilmesini de ta içimden gelerek dilemekteydim.


Külliyedeki Diğer Yapılar:


Hersekzade Ahmet Paşa’nın türbe kaidesinin hemen yanında bir kabir daha görülüyordu. Taşı dursa da başlık kısmı olmayan taşı okurken yanımdaki arkadaşlarla birbirimize bakıp tebessüm etmekten kendimizi alamadık. Taşta aynen şöyle yazıyordu:


-“Hersek Ahmet Paşa mütevellisi olan el hac İbrahim Ağa ruhuna…”


Hersekzade Ahmet Paşa’nın külliyesinde görmediğimiz ve bugün hala ayakta durabilen iki şey daha vardı. Az ilerideki yıkık hamam ve zeytinlik içinde kalmış olan maksemli çeşme. Hamamın içine girdiğimizde, her hali ile –“ben bir paşa hamamıyım” diyordu. 


Duvarlarındaki mukarnasları hala görülebiliyordu. Kubbe havalandırma gözleri tek tek altıgen şekillerde oyulmuştu. Kubbelerin beden duvarları ile geçişini sağlayan üçgen pandantiflerde bile ciddi bir sanat görülebiliyordu.


Külliyenin en sağlam gözüken yapısı çeşmesi idi. Geç bir zamanda tamir gördüğü belli oluyordu.


Yalova’daki Kivi Çiftlikleri:


Hersekzade Köyüne kadar bize yol gösteren arkadaşlarımızdan birisi vaktimiz olup olmadığını sordu. Eğer varsa yakındaki tarlalarına gidebileceğimizi söyledi. Ben önce bir şey anlayamadım ama bu tarlanın bir kivi çiftliği olduğunu öğrenince oyumu gitmekten yana kullandım. Arabamıza atlayarak birkaç dakika içinde bahsedilen yere geldik. Arkadaşımızın burada çok güzel birkaç katlı betonarme bir evi vardı. Evin yanında da ileriye doğru uzanan bir bahçe. 


Uzaktan bakıldığında birkaç metre aralarla dikilmiş demir direkler ve bunlara sardırılmış üzüm asması gibi şeyler görülüyordu. Bunların kivi olduğunu öğrenince bir hayli şaşırdım. Çünkü hayatımda ilk kez bir kivi bitkisi görüyordum. Meğer sarmaşık şeklinde sarılarak büyüyen bir bitki imiş. İncecik bir gövdesi var. Demir direkler arasında uzanan ince teller kivi dalları ile sarılı ve en güzel manzarayı da bu incecik dalların arasından sarkan kiviler oluşturuyor. Meğer Kasım Aralık ayı kivinin hasat mevsimi imiş. Dallar kivilerden kırılacak hale gelmiş. Hemen elimizi uzatıyor ve daldan kopardığımız bir kiviyi yemeye başlıyoruz. Normalde kabuğunun soyularak yenildiğini biliyorum. Ama bu kivi o kadar taze ve lezzetli idi ki kabuk falan arada o hızla yutuluverdi. Sonra bir ikincisi.


Arkadaşımıza teşekkür ederek oradan da ayrılıyoruz. Artık Yalova merkeze takılabiliriz. Çünkü akşama programımız var. Yalova merkezde bizi bir sürpriz daha bekliyor. Vakit bir hayli daralmış. Namazlarımızı kılmak üzere Yalova’da 1999 sonrası yapılmış bir camiye doğru ilerliyoruz. Bu yeni caminin bahçesinde tuğla taş sıralı bir başka cami bize göz kırpıyor.


Depremde minaresi yıkılan ve bugün kadın mescidi olarak kullanılan yapıya yaklaşıyor ve yüzümü kapı camına dayayarak içerisindeki kitabeyi okumaya çalışıyorum. Tanıdık bir isimle karşılaşıyorum. Kanuni Sultan Süleyman’ın damadı ve Mihrimah Sultan’ın kocası Rüstem Paşa bu. Camiyi de o yaptırmış. Sanki bir akrabam ile karşılaşmış kadar mutluyum. Ne güzel insanlar. Demek Rüstem Paşa buraya da bir cami yaptırmış. İlahi diyorum içimden hayırda yarışmakta bayrağı bu kadar ileriye götürebilmek harika olsa gerek. Hele bunun asıl hayattaki semereleri. Onlara bir kez daha imrenerek yeni yapılan camiye doğru ilerliyorum.



http://www.talhaugurluel.com/index.php?GT&MID=25

Türkbaşlar

5 Kasım 2011 Cumartesi
Abdülmecit NUREDİN*


Giriş
Bilinen eski çağlardan bu yana insanlar dünyada çeşitli uygarlıklar kurmuş, her ulus kendi tarihini oluşturmuştur. Yaşanılan coğrafi yer, komşuları, sosyal ve kültürel yapısı toplumların tarihlerini etkilemiştir. Türkler dünyanın çeşitli bölgelerinde yaşamakla birlikte ağırlıkla Orta Asya, Anadolu ve Balkanlar ekseni üzerinde bulunmuşlardır. Anadolu Balkanlar ekseni Orta Asya’dan göçler sonunda oluşmuştur. Türklerin ana vatanı Orta Asya olmakla birlikte bu gün bu kavram değişmiş görevi Anadolu üstlenmiştir. Türkler tarihin genel akışı içinde Orta Asya’dan Anadolu’ya geçip Ortadoğu ve Anadolu’nun tarihini değiştirmiştir. Geçtikleri yerler gibi geldikleri Anadolu ve Balkanlarda insanlarla, coğrafyayla bütünleşmişler ve dost olarak yaşamışlardır. Gittikleri yerlerdeki kültürleri koruyarak oralara adalet, hoşgörü ve uygarlık götürmüşlerdir.[1]


Balkan yarımadası, bir coğrafya parçası olarak adını dahi Türkçe’den almış, Türk kültürüne beşik olmuş, Türk, Slav ve Germen kültürlerinin dönem dönem hakimiyet mücadelelerine sahne olmuş bir bölgedir.


Balkanların uygun doğal koşulları, yarımadayı insanlar için çekici bir hale getirmiştir. Çeşitli saldırı ve göçler sonucu oluşan dalgalanmalar, birleşim ve ayırım yolu ile şimdiki Balkan topluluklarının doğmasına neden oldu.


Tarihte etkili bir liste halinde uzayan barışçı ya da savaşkan halk hareketleri, bu çok eski dönemlerden beri aralıksız sürmüştür. Bu sürekli dalgalanmalar ret ya da özümseme karışımıyla günümüz Balkan halklarını doğurmuştur.


Dilleri ve kültürel gelenekleriyle belirlenmiş bu temel oluşumlara tarih kendi kimlikleri altında yaşamaya yetecek, ancak geçmiş dengeleri temelden de değiştirmeye yetmeyecek güce sahip kuvvetli grupları da etkilemiştir. Farklı Müslüman grupların kimliği konusunda ortaya çıkan karışıklık Balkanlar'da dinin etnik farklılaşma bakımından taşıdığı muazzam önemi bir kez daha gösterir. Türkbaşlar (Torbeşler), Pomaklar olarak bilinen Türk Makedonyalılar bu durumu daha açık bir biçimde ortaya koyarlar.


Osmanlı’dan önce Makedonya'ya ve Balkan yarımadasının diğer yerlerine iskân eden Türk boyları, bu toprakların tarihinde çok önemli rol oynadılar. Yaptıkları icraatlarla Balkan yarımadasının sosyo-etnik yapısını, olayların ve tarih akışının yönünü ve adı geçen yarımadanın kaderini değiştirdiler.


Hazar denizinin kuzeyindeki steplerde hüküm süren Hun Türkleri, Balkanlar ve Avrupa'ya ilk ayak basan Türkler'dir. 4.yüzyılın başından itibaren batıya doğru ilerleyen Hunlar, 376 yılında Volga nehrini geçerek Balkanlar'da yerleşmeye başlamıştır.[2]


İlerleyen yıllarda Hun İmparatoru Attila liderliğindeki ordular Fransa ve İtalya'ya kadar ulaşmışlardır. Ancak bu ilerleyiş uzun sürmemiş, Türk boyları kısa süre içinde eski etki ve güçlerini kaybetmişlerdir. Özellikle Slav göçlerini takip eden dönemde Türk boyları bölge halkının arasında asimile olmuştur. Bu asimile sürecinde günümüzde Makedonya’da da yaşayan Türkbaşları (yerel söylemle Torbeşleri) etkilemiştir.


Türkbaşların Tarihi Geçmişi
Balkanların dolayısıyla Makedonya’nın Türklerle tanışması IV. Yüzyılda Hun Türklerinin buralara gelişlerine dayanır.[3] Hun Türklerini Avar, Bulgar, Kıpçak ve Peçenekler takip ettiler.[4]


Kuman Türkleri’nin Balkanlara akın etmesi Şimali Çin’de milâdi 916 tarihinde Hitay (Çin) devletinin ortaya çıkasıyla başlamıştır.


Kumanlar, Çin kuzeyinden, Orta Asya ve Kafkaslardan Rus Bozkırlarına gelince Kıpçak adını almıştırlar. Sahip oldukları bozkırlara da onlara izafeten “Desti Kıpçak” yanı Kıpçak Bozkırları adı verilmiştir. Bizanaslılar bu öz-Türk unsuruna Komani, Macarlar Kun, Kuman ve Paloç, Almanlar ise Falon ve Falp, Ermeniler de “ Charteş” , Latinler “Cummani”diye hitap etmişelerdir.[6]


İlk olrak Kuzeyden Tuna boyu ve Dobruca bölgelerine, ardından Rodop ve Makedonya’nın dağlık kesimlerine yerleşmişlerdir. Yerleştikleri bölgelerde kendine has coğrafi isimlerini vermişlerdir. Mesela: Makedonya’daki Kumanova, Soyfa’da Kumantsi, Nevrokop’ta Kumanca, Niğbolu’da Komana gibi yer ve köy isimleri onların eserleridir.[7]


Pomak-Türkbaş Tabiri
Pomak tabiri, Kuman Türkleri’nin Osmanlı akıncı beylerine Balkanlar’daki fütuhatlarında yardımlarından ötürü Osmanlı öncesinde Balkanlarda yerleşmiş olan Türk kavimlerine atfettikleri bir sıfattır. Bu kelime Slavca “yardım eden” anlamına gelmektedir. Pomak tabiri bir milletin veya kavmin adı değildir.


Slavlar onlara “pomoç”, “pomaga”, yani yardımcı oldukları “Pomagaç”, “yadımcı” olarak nitelendirmişlerdir. Zamanla bu sözcük “Pomak” olarak telafüz edilmiştir.Avarlar’ın torunları olarak bilinen “Pomaklar” Makedonya’da farklı tasnif edilmektedir. Torbeş kelimesi Makedonya’da saf etnolojik anlamda Pomakları isimlendirmek için kullanılan bir kelimedir. Türkbaşlar olarak bilinen bu boy, Makedonlar tarafından “Müslüman Makedonlar” veya “Torbeşler” olduklari iddia edilmektedir. Bu tabir, Kumanların Balkanlar’a ilk gelişinden Osmanlı sonrasına kadar (hatta günümüze kadar)cebren saflarını dört-beş kez değiştirmeğe zorlandıklarından ötürü, “dört-beşler” olarak anılmışlardır. Bu iki kelime’den Torbeş [8] kelimesi türetilmiştir.Fakat bu tabirin Osmanlı arşivlerinde yer almayışı ve bunların aslen” Türkbaş” olarak nitelendirildikleri bilinmektedir.


Makedon idialarının tarihi gerçeklerle hiçbir ilgisi olmadığı çünkü belgeler tetkik edildiğinde Türkbaşların XI. Asırdan itibaren Pirin ve Vardar Makedonya’sıyla Rodoplara yerleşmiş olan Kuman Türklerinin torunları olduğu ortaya çıkmaktadır.


Balkanlarda, Müslüman azınlığın bazı lehçe ve şive farklılıklarını türeterek daha küçük guruplara bölmek amacıyla yıllarca sistemli bir politika takip edilmiş ve bunların arasındaki dil, din ve kültür bütünlüğünü zedelemeye amaç edilnilmişti.Bu meyanda dil faktörünü ileri sürerek Müslüman-Türkbaşları “Makedon Müslümanlar” olarak göstermekten geri kalınmamıştır.Fakat bu insan topluluğunun milliyetini tayin hususunda dilin kâfi bir delil olmadığı herkesçe malum bir hakikattir.[9] Bu halk topluluğunun kendi maşerî vicdanında vereceği hükmün kıymeti vardır.


Makedonya hariç bütün Balkan ülkelerinde Pomak olarak bilinen bu topluluk, kendilerini Makedonlara uzak olduklarını, kendilerini Türk hissetiklerini ve büyük tazyikler altında bile Slavlaşmaya(Makendonlaşmaya) yanaşmayarak, ölüm tehlikesine rağmen çoğu kez gizlice veya kitlevi göçlerle anavatan Türkiye’ye sığınmak suretiyle bunu kanıtlamışlardır.[13] dili, dini ve kültürü ayrı olan Makedonları müslüman yapmaktan çok daha kolay olurdu. Makedonlar’ın “Müsliman Makedonlar” olduklarını iddia ettikleri Müslüman Türkbaşları öz be öz Türk’tür. Onlar Orta Asya’dan kuzey göç yolunu (Hazar denizi,Karadenizin kuzeyini)takp ederek Ukrayna ile Besarabya’ya giden, buradan da XI.asırda balkanlara inen Peçenek’lerin yardımı ile 1034’ten itibaren Rodoplar, Batı Trakya, Pirin ve Vardar Makedonya’sını hakimiyetleri altına alan Kıpçakların veya Batı’lıların Kuman olarak adlandırdıkları kabilelerin torunlarıdır.[15] 1952’de gerçekleşen Türkiye ile Yugoslavya arasında imzalanan ‘Serbest Göç’ anlaşması ile birlikte 1953’ten sonra Gorno Vranovtsi köyünden 3.600, Melnitsa Köyünden ise 820 kişi anavatana göç etmişleridir.Kırçova yöresinden dde pek çok Türkbaş asırlar boyunca yaşadıkları yurtları terkedip anavatana sığınmışlardır. Bu göçler ilk olarak 1912-1913 yılında Sılp köyünden başlamış ve I.D.S. sonra Sırbiyani, Plasnitsa, Druguvo köylerinden 40-50 ailesinin göçüyle devam etmiştir. 1954 yılında bu bölgenin merkezi sayılan Kırçova şehrinden 550 aile,Plasnitsa köyünden 40 aile, Çelopetsi köyünden 25 aile, Preglovo köyünden 17 aile, Sırbyani köyünden 10 aile göç etmek zorunda kalmıştırlar.[16]


Günümüz Makedonya Türkbaşları
Günümüzde Türbaşlar Makedonya’nın batı kesimlerindeki:Jirovnitsa, Reka,Jupa,Golo Bırdo,Debre, Ustruga Kırçova, Kalkandelen, Köprülü ve Pirlepe bölgelerinde yaşayıp 40.000 kadar bir nüfusa sahiptirler.Özellikle,dağlık bölgelerde yaşamaları ve dağınık bir vaziyette bulunmaları birçok sorunu beraberinde getirmektedir.Sosyo-kültürel-ekonomik sorunların yanında eğitim konusunda yaşadıkları sorunlar kayda değerdir.Kendilerini Türk olarak algılayan[17] ve bu kültürü yaşayan topluluk anadilde (Türkçe) eğitim görmelerine mani olunmuştur.[19]


Özellikle, Türkbaşlara karşı eğitim konusunda inişli-çıkışlı bir tutum sergilenmiştir. Sosyalizm döneminde ana dilde eğitim göremedikleri için bazı Türkbaşlar Makedonca konuştukları bilinmektedir. Fakat son dönemde Türkçe’ye karşı duyulan ilgi, bu topluluğun aslının ne olduğu bir kez da ortaya çıkmaktadır. Makedonya genelinde Türklerin, eğitimi kısıtlı ve anayasaya uygun temin edilmediği için en çok etkilenen kesim Türkbaşlar olmuştur.[21]


Makedon yetkililer bu topluluğun her fırsatta “Makedon Müslüman” olduklarını beyan etmesi ve bu yönde tutum sergilemesi, zaman zaman baskıya maruz kalmalarıyla birlikte sürekliliği devam eden bir baskı ve psikolojik mücadele söz konusudur. Bunun en bariz örneği eğitimin ana dilde yapılamaması ve bu topluğa ait siyasi bir partinin kuruluşunda Makedon yetkililerinin yardımları dikkat çekmektedir. TDP altında siyasi bir birliktelik oluşturan Türkler / Türbaşlar son dönemde farklı bir yapılanmaya gidilmiştir. PEİ adı altına ve kurulmuş olan siyasi yapı Türkbaşlara hitap etmekten çok, Makedon tezleri doğrultusunda örgütlenme eğiliminde bulunmuştur.[22]


Sonuç
Oğuz Türk zümresine ait olan Türkbaşlar, XI’nci asırda Makedonya’da yerleşmiş olan Kuman Türkleri’nin torunlarıdır. Onların Slav unsurlarıyla katîyyen etnik ve ihtilât münasebetleri yoktur. Türkbaşlar, 1091’de yıkılan “Kuman-Peçenek Türk Federasyonu” ’ndan sonra Makedonya’da kalmış olan muayyen Kuman-Türk boylarından meydana gelmiş ve zamanla Anadolu Yörük-Türkmen aşiretleri ile ihtilâtlar yapmış saf Türk unsurlarıdır. Müslüman-Türbaş’ların aslı unsurunun Türk’lüğü her yönden sarih ve barizdir. Fakat Balkanlı Kuman-Türkleri hakkında ciddi araştırmalar olmadığından (olduysa da dikkkate alınmadığından) günümüzde karşımıza Makedon idarerecileri tarafından Torbeş “iddiası” yada faciası çıkarılmıştır. Son yıllarda’da Müslüman Türkbaşlar dini inançlarından ve milli benliklerinden mahruh edilerek sahneye “neo-etnik” bir unsur olarak oluşturulma durumu ile karşı karşıya bırakılmışlardır. İnsan hak ve hürriyetlerinin engellenmesiyle Slav-Makedon veya Hıristiyanlığa kabul etmeğe mecbur edilen Türkbaşlar,bu seviyesiz uygulamalara karşıçetin mücadeleler vererek,dini ve milli kimliklerini ve dinamik Türk etnik özelliklerini korumayı başarmışlardır.


ÖZET


Balkanların dolayısıyla Makedonya’nın Türklerle tanışması IV. yüzyılda Hun Türklerinin buralara gelişlerine dayanır.


Özelikle Osmanlı’nın bu bölgeyi fethinden sonra Türkleşen bölge, Osmanlı’nın bu bölgeden çekilmesiyle beraber ortaya yeni devlet ve uluslar türemiştir.Ulusal devletlerin ulusalcı siyasi eğilimleri neticesinde birçok millet egemen güç tarafından haksızlıklara maruz kalmıştır.


Bu tutumun bariz örneklerinden biri de Makedonya’daki Türkbaşlara karşı sergilenen tutumdur. Avarlar’ın torunları olarak bilinen “Pomaklar” Makedonya’da farklı tasnif edilmektedir. Türkbaşlar olarak bilinen bu boy, Makedonlar tarafından “Müslüman Makedonlar” veya “Torbeşler” olarak nitelendirilmesi savunulan bu tezin göstergesi niteliğindedir.Burada aranan cevap IV. yüzyıldan günümüze kadar bu Türk kavminin nasıl bir yozlaşma sürecinden geçtiği ve bu tutum neticesinde etkilerin hangi boyutta ulaştığı, makalenin esasını oluşturmaktadır.


ABSTRACT
Balkans consequently Macedonians acquaintance with Turkish, is based on Hun Turkish’s coming in these places in the fourth century.


Especially after Ottomans conquest and Turkicized these places, than (together) with the retiring of Ottomans from these places have produce new states and nations. Like result (consequence) of national states nationally political tendency many nations had been exposed in injustice by the dominant power. This attitude’s one of obvious example is the manner of behaving which is exhibited contra Turkbashs in Macedonia. ”Pomaks” which are known like Avar’s grandchilds (descendants), in Macedonia are different classified. This group which are knew like Turkbashs, by Macedonian are called (characterized) like “Macedonian Muslims”or ”Torbeshs” which defends this thesis.


Here the searched answer is , how the Turkish ethnic group from fourth (IV) century until nowadays passed in degenerating process and in which dimension are arrived the effects in conclusion of these attitudes, also is constituting the base of this article.




* Siyaset Bilimci


--------------------------------------------------------------------------------------------------
[1] ÇAVUŞOĞLU, Halim, “Balkanlarda Pomak Türkleri” Köksav Yay., Ank. 1993,s.48
[2] Prof.Dr. KAFESOĞOLU, İbrahim “Türk Milli Kültürü” Ötüken Yay.İst.1997,s.70
[4] TURAN, Ömer ; “Balkan Türklerinin Dini Meseleleri”, Yeni Türkiye, Türk Dünyası Özel Sayısı II, Sayı 16, Ankara 1997,s. 1744.
[5] ERÖZ Mehmet, Hıristiyanlaşan Türkler, Ankara, 1983, s.15
[6] NİMET, K. Akdes, Doğu Avrupa Türk Kavim ve Devletleri, Türk Dünyası el Kitabı, Ankara, 1992, C.I., s.182
[7] HAKKI İsmail,U., Osmanlı Tarihi, C.I., Ankara,1988,s.183.
[9] Barkan (Ömer Lûtfi) ve Merİçlİ (Enver), Hüdavendigar Livası Tahrir Defter­leri, Ankara, Türk Tarih Kurumu Yayınları, 1988, s.141
[12] KENT Marina, The Grit Powers and of Ottoman Empire, George Allen and Unwin, Londra,1984,,s.20
http://www. amnesty. org/ailib/aireport/index. html. (24. 09. 2005).