YUNANİSTAN'DAKİ HRİSTİYAN TÜRKLER NİYE RUMLAŞMIYOR?

13 Kasım 2010 Cumartesi
 27.03.2010 14:33

Perperoglou ismini ilk kez duyduğumda televizyonda Türk Telekom’un Panionios ile oynadığı maçı seyrediyordum. Maçı anlatan kişi oyuncuyla ilgi olarak her hangi bir açıklama yapmıyordu, ‘perperouglu’na bir kez bile ‘berberoğlu” demedi, isim benzerliğine dikkat çekmedi, ancak BERBEROĞLU ismi ağzıma pelesenk olmuştu.

Panionios’da geçen üç sezonun ardından Yunanistan ile Avrupa basketbolunun ünlü kulüplerinden Panathinaikos’a transfer olan Berberoglu’nun ilk adından dolayı Batı Trakya Türklerinden olamazdı.

Ancak, kimdi bu Türkçe soyadlı basketbolcu?

1924’teki Türk-Yunan nüfus değişiminde dinin esas alındığını, Anadolu’daki Ortodokslar ile Batı Trakya ve Rumeli’deki Müslümanların konuştukları dile bakılmaksızın karşılıklı olarak göç ettirildiklerini okumuştum.

COGİTO OSMANLI ÖZEL SAYISI

İlk işareti, başucu kitabına dönüşen COGİTO’nun Yaz 1999 tarihli Osmanlı Özel Sayısı’nda gördüm. Ahmet Kuyaş ile konuşan Cemal Kafadar’ın aşağıdaki açıklaması Ortodoks Karamanlılar üzerine ilgimin yoğunlaşmasına neden oldu.

“…Mesela Karamanlılar (Karamanlides)… genel olarak söylenen, onların dil açısından Türkleşmiş, Anadolulu Ortodoks Hıristiyanlar olduğuydu. Bunu kabul etmeyenlerin tavrı son zamanlarda biraz daha ön plana çıktı. Yani “ belki de Karamanlılar tam olarak Müslümanlaşmadan Anadolu’ya gelmiş ve burada Ortodoks Hıristiyan olarak din değiştirmiş olabilirler ” görüşü bence önemli. Bu soruyla uğraşmak gerekir. Mesela Kıpçak Türkçesi konuşan Ermeni kilisesine mensup cemaatlar de var. Bugün Polonya’da ‘Ermeno-Kıpçak’ diye bir hadise var. Bu Karamanlılara çok benziyor. Oğuzca konuşan Ortodoks Hıristiyanlar ve Kıpçakça konuşan Ermeniler… Bu konuyu yorumlamakta o kadar aceleci olmamak gerektiği kanısındayız şimdilerde.”

Kurtuluş Savaşı sırasında Mustafa Kemal’a destek olan Türk Ortodoks Patriği, 2002’de ölen üçüncü patrik Selçuk Erenol ve onun açıklamaları, Yüzbaşı Corelli’nin Mandolini başlıklı kitabıyla tanıdığım İngiliz yazar Louis de Bernieres’in Kanatsız Kuşlar adlı kitabına mekan olan yerler ile Ergenekon kapsamında göz altına alınan Sevgi Erenol…

Merak bir kez depreşmişti, mutlaka karşılanmalıydı.

Mülkiye’nin arka bahçesinedki café-kitapçıyı gezerken Yonca Anzerlioğlu’nun 2003 basımı Karamanlı Ortodoks Türkler kitabını görünce kırk yıllık dostuma rastlamış gibi oldum. Kapağı kahverengi birinci hamura kağıda basılmış, fotoğraflarla bezenmiş kitabın daha nelerin kapısını çalacağını tahmin bile edemiyordum.

19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren Hıristiyan Batı ve özellikle Protestan Amerikalılarca Anadolu’da yürütülen asimilasyon çabalarıyla ilgili beş bulgu ile kapıyı aralayalım.

BEŞ BULGU

1. Osmanlı İmparatorluğu’nun son döneminde Anadolu’yu mesken tutan ABCFM American Board of Commissioners for Missions üyesi olan Amerikalı Protestan misyonerlerin hedefinde Grek, Ermeni ve Asuriler bulunuyordu. Cahil ve sözde Hıristiyan olan bu topluluklar içinden Gregoryan Ermeni azınlığın protestanlaştırılması faaliyeti Ermeni cemaatini bölüp kargaşaya sürükler, aralarından ayrılıkçı unsurlar çıkar.(1)


2. ABCFM’nin Arapgir şubesinden Dunmore’in Ekim 1854 tarihli mektubunda “…Gerçekten de olağanüstü insanlar ve ilgimizi hak ediyorlar. Her ne kadar Müslümanlar onları kendilerinden saysalar da onlar Muhammet’in takipçisi değiller. Onlar Tanrı’nın oğlu İsa’ya inanıyorlar, en azından bilebildikleri kadarıyla... Hiçbir zaman ya da hemen hemen hiçbir zaman Müslümanlar gibi namaz kılmıyorlar, oruç da tutmuyorlar. Kendilerine özgü insanlar ve İncil’in mesajına açıklar... Bazı tuhaf inanışları ve putataparlıkla alakalı uygulamaları var. Mesela küçük siyah bir odun parçası bulduklarında bir evliyanın ya da atının kalıntısıdır diye ona tapınmaya başlıyorlar…Türkler onları da Kürtler gibi beş para etmez sapkınlar (heretics) olarak görüyor ve hiç umursamıyorlar ve sanırım hepsi açıkça gerçeği [Hıristiyanlığı] kucaklasalar bile o taraftan [Türklerden] ciddi bir güçlükle karşılaşılmaz”

ifadeleriyle yer alan Kızılbaşlar, Dunmore’un alandan ayrılmasıyla yerini alan Perry’e 1880’de “Hıristiyan bir uygarlığın parçası olmaları durumunda İmparatorluğun en mükemmel ırklarından olacak bu insanlar halihazırda dini ve ahlaki etkilere pek de açık görünmüyorlar” mektubunu yazdırtır.(2)

3. Amerikalı prostestanların uğradığı başarısızlığın benzerini aynı dönemde Türkçe konuşan Karamanlı Ortodoks Türklere Yunanca öğretmeye çalışan Atina destekli Patrikhane’nin eğitmenleri de yaşar: J.Jonanidis 1914 tarihli salnamenin yazılışı sırasında “Hemşehrilerimizin bazıları, Anadolu dilini terk etmemizi ve bu salnameyi Yunanca yayınlamamızı tavsiye ediyor. Onlara şu soruyla cevap veriyoruz. Yunancayı yeterince bilenler yüzde kaçtır bilmeyenler kaç? Bu türden bir eseri anlamak içinse iyi Yunanca bilmek gerekir. Vaktiyle okullarımızda Yunanca öğrenmiş olanlardan hangisinin aklındadır bunlar?” demiştir.(3)

4. 1778 yılına kadar Kırım’da Kırım hanlığı idaresinde altında yaşayan Urumlar(Türkçe konuşan Ortodokslar), Rus İmparatoriçesi II. Katerina döneminde diğer Hıristiyan topluluklar, Ermeni ve Yunanlılar ile birlikte Kırım’dan çıkarılıp Donetsk havzasında iskan edilirler. Resmi kayıtlarda Grek-Yunanlı olarak adlandırılan Urumlar, kendilerini asla Yunanlı olarak görmemekte ve Yunanlılardan dini inançları hariç tamamen farklı olduklarını açıkça vurgulamaktadırlar. Urumlar kendi aralarında bizces dedikleri dillerini konuşmaya devam ettikleri ve genç kuşaklara aktarmaya başarılı oldukları söylenebilir. Konuştukları dil tam anlamıyla Türkçe’dir.(4)

5. 1990’da Ukrayna topraklarında yaşamakta olan tüm Urum ve Yunanlıları bir çatı altında toplamak amacıyla kurulan ve doğrudan Yunaniştan bağlantılı olan Grek Federasyonu özellikle Türkçe konuşan Urumlar aslen Helen soyundan geldiklerini kabul ettirmeye çalıştıkları, Yunanca öğretip Yunan vatandaşlığına geçirmeye çabaladıklarından federasyon parçalanır(5).

Asimilasyon çabaları yalnızca Ermeniler üzerinde sonuç verir ve onlar da Osmanlı’ya karşı cephe gerisinde terör ve Türk katliamlarına başvurmalarının sonucunu tehcirle öderler. Ne Kızılbaş Türkler ne de adlarına Gagavuz, Urum denilen Türkçe konuşan Ortodokslar asimilasyona cevap verirler. Asimile etme çabası 19. yüzyılda Anadolu’da, 21. yüzyılda Ukrayna’da sonuçsuz kalır.


Anzerlioğlu’nun, düğünleri, oyunları, yemekleri, büyüğe saygı, yardımlaşma, misafirperverlik, türküler, maniler, yaşanılan mekanlar, bugün dahi folklor oynarken ve özel günlerde giyilen kıyafetler ve soy isimlerdeki öz Türkçe isimleriyle Gagavuz ve Müslüman Türklerle ortak nitelikler sergileyen Karamanlı Ortodokslar Türklerin basılı eserlerine ilişkin verdiği bazı detaylar özellikle Aleviler açısından önem taşımaktadır.

Türkçe konuşan Karamanlı Türklerin kendilerine ait olan veya ağırlıkla onlara hitap eden Yunan harfleriyle basılmış eserler arasında din dışı olanlar kategorisinde, Halk Diliyle Atasözleri, Bilinen Köroğlu Hikayelerinden, Nasrettin Hoca hikayelerine ilaveten 1909’da Şah İsmail ve Aşık Garip hikayelerinin yayınlandığı belirtilmektedir.(s.179)

TELLİ KURAN
Aleviliğin yedi ulu ozanından biri olan Şah İsmail Hatai ile birlikte ismi geçen Aşık Garip hakkında internette yapılan ufak bir araştırma 16. yüzyılda yaşadığı tahmin edilen bu halk şairinin Alevilerin ‘telli kuran’ dediği sazla ilgili KOLUNA BAĞLADIM TELİ adlı şiirini buraya almamızı gerektirdi.

Garip: 1

Koluna bağladım teli
Konuşurdun yetmiş dili
Unuttun mu sazım beni
Konuş sazım benim ile


Saz: 2

Vasf-ı halimden bilmedin
Sen gideli ben gülmedim
Yedi yıl haber almadım
Konuşamam senin ile


Garip: 3

Koluna bağladım perde
Sen uğrattın beni derde
Yedi yıldır Garip nerde
Konuş sazım benim ile

Saz: 4


Sinem duvara yaslandı
Kolumda teller paslandı
Garip ölmüştür seslendi
Konuşamam senin ile


Garip:5

Garip kurbandır soyuna
Sanem'in selvi boyuna
Gidek Sanem'in toyuna
Konuş sazım benim ile


Sez: 6

Kar kuşandı gönül dağı
Çürüdü sinemin bağı
Sanem'in destinde ağu
Konuşamam senin ile


Aşık Garip kendisine küsen sazına dil dökmektedir. Saz ona niçin küsmüştür? Bırakıp gittiği, onu eline alıp türküler söymediği için mi? Peki, nereye gitti acaba? 16.Yüzyıl halk şairi Aşık Garip nereye gitmiş olabilir? Şah İsmail’in ordusuna katılmak için Azerbaycan ya da İran’a gitmiş olabilir mi?

‘Yetmiş veya yetmiş iki konuşmak’ ya da ‘yetmiş iki milleti bir bilmek’ birbirlerinin yerine geçmiş deyimler mi, yoksa iki farklı durumu mu anlatıyorlar? ‘Yetmiş iki dili konuşmak’ tan kasıt nedir diye sorduğumda, Ahmet Yaşar Ocak soruma şöyle karşılık verdi: “Benim bildiğim, yetmiş iki dil bilmekten çok yetmiş iki milleti bir bilmektir. Bu biliyorsunuz genelde tasavvufun bir yaklaşımıdır: Ama yetmiş iki dili bir bilmek deyimindeki dili, bildiğimiz anlamda değil, Farsçadaki "gönül" anlamında düşünürseniz, aynı kapıya çıkar.”

Ocak’ın Alevi ve Bektaşi İnançlarının İslam Öncesi Temelleri Başlıklı kitabının Ayin-i Cem’i anlatan 175.sayfasında Menakıbu’l Kudsiye ile Menakıb-ı Hacı Bektaş-ı Veli’den alıntısında yetmiş iki rakamına rastlıyoruz: “…Baba İlyas’ın Amasya yakınlarındaki Çat Köy’üne yerleşmesinden itibaren geçen üç yıl içinde kadınlı erkekli yetmiş iki bin müridi olduğu, bunların birbirlerine karşı asla nefis lezzeti duymadıklarını, bir arada bulundukları halde, birbirlerinin kadın mı, erkek mi olduklarının farkına varmadıkları ifade edilmektedir.”

Yetmiş iki buçuk millet tanımına bir kez de Baha Said’in Türkiye’de Alevi-Bektaşi, Ahi ve Nusayri Zümreleri adlı kitabında rastlıyoruz; “Resmi devlet erkanı Latin, Hırvat, German, Grek, Ermeni, Çerkes, Gürcü, Arnavut vb. yetmiş iki buçuk milletten türemişti. Onlar Türk’ün omuzunda, Türk’ün kılıcında ekmek bulmuşlar ve yine onu tahkire özenmişlerdi. Osmanlı padişahları bu binbir çeşit süt ve kandan türemişti. Türklüğü değil ‘tac ve taht’ ı seviyordu. Ecdadının kendilerine hazırladığı ellerin hudutlarını çizen Türk kemiklerini unutmuşlardı. O kemiklerin fosforuyla ışıldayan taçların elmasları, esirlerin gözleri, şimdi o kana o kemiğe nankör gözle bakıyorlardı.”(s.166)

Aşık Garip yedi yıl ayrı kaldığı sazıyla hitap ettiği yetmiş gönül arasında Karamanlı Ortodoks Türkler de var mıydı?

Konu sazdan açılınca, saza en büyük anlamlardan birini yükleyen, onda şeytanı arayana ‘behey insanın teresi’ diye seslenen 18.yüzyıl halk şairi Dertli’ye ve onun o ünlü taşlamasına değinmeden geçmek olmaz.
Telli sazdır bunun adı
Ne ayet dinler, ne kadı
Bunu çalan anlar kendi
Şeytan bunun neresinde?
Abdest alsan aldın demez
Namaz kılsan kıldın demez
Kadı gibi haram yemez
Şeytan bunun neresinde?
Venedik'ten gelir teli
Ardıç ağacından kolu
Be Allahın şaşkın kulu
Şeytan bunun neresinde?
İçinde mi, dışında mı
Burgusunun başında mı
Göğsünün nakışında mı
Şeytan bunun neresinde?
Dut ağacından teknesi
Girişten bağlı perdesi
Behey insanın teres'i
Şeytan bunun neresinde?
Dertli gibi sarıksızdır
Ayağı da çarıksızdır
Boynuzu yok, kuyruksuzdur
Şeytan bunun neresinde?


Karamanlıca eserleri dil bakımından inceleyen J.Eckmann, onu iç gruba ayırır; halk unsurları ile az çok karışık bir yazı dili ile yazılan eserler kategorisinde, yalnızca Karamanlıca yazılanlar içerisinde yardımcı fill olarak edilmek, olunmak yerine olmak ekinin kullanıldığı kelimeler olduğunu belirtir; cem olmak, icra olmak.

Sazını yetmiş dilde konuşturan Aşık Garip ve Şah İsmail Hatai’yi okuyan Türkçe konuşan Karamanlı Ortodokslar kiminle cem olmuştur?

Tekrar Cemal Kafadar’a dönmek gerekiyor;

“Genel olarak, 11-15.yüzyıllar arasında “ iki cihan aresinde” yeni bir medeniyet yaratırken “taş ü toprak aresinde bile yapılan” insanları anlamaktan çok uzağız gibime geliyor. Şöyle bir sahneyi anlıyor muyuz gerçekten: “Kafir iman getirdi Müslüman oldu. Balı çörekle yediler. Ayağa kalktılar, üç kez semah tuttular” Bunları yaşayan insanlar “sekiz uçmak içindeki köydenim” derse, gönüllerinin “ha deyince hayran olduğunu “ söylerse, onlara inanılır elbette. Onların kapısına taşlar da gider, kuşlar da. Zamane insanı kendini çok dilli çok kültürlü olmakla ortaçağlılardan çok daha ileri sayarken aceleci davranıyor galiba. O yüzyılların “kamuoyu önderleri” unutmayalım, “dört kitabı ve yetmiş iki” dili öğreniyorlar büyürken( Melik Danişmend, Sarı Saltuk,vb). Ihlara Vadisi’nde bir duvar resmi vardır, gözümün önünden gitmez: külah giymiş def çalan keşişler. İşte o keşişlerle düşüp kalkan, onlarla İsa’yı Musa’yı tartışan, birlikte ‘caz yapan’ insanlar.”

KAVİMLER GÖÇÜ
Atilla’nın önderliğinde MS 370-375 yılları arasında İdil nehrini geçip batıya doğru yönelerek kavimler göçünü başlatan Hun Türklerinin yerleştiği alanlar Hazar Denizi’nin kuzeyi ve batısı, Karadeniz’in kuzeyi ve batısı ile Balkanlar ve Doğu Avrupa’dır. Yerleştikleri alanlarda ise ister istemez bu bölgeleri yakından izleyen Bizans ile muhatap olmak, gereğinde savaşmak, gereğinde işbirliği yapmak zorunda kalmışlar ve ‘Bizans Oyunu’ denilen yöntemlerin etkisiyle kaybolup gitmilerdir. Anzerlioğlu, kitabında bu Türk kabilelerin ismini tek tek sayar; Hunlar, Avarlar, Bulgarlar, Hazarlar, Peçenekler, Uzlar ve Kuman Kıpçaklar. Kitabın 33.sayfasında, 915 yılında imparator Konstantin Porhyrogennetos tarafından oğluna hitaben kaleme alınan ve Bizans siyasetinin el kitabı olarak adlandırılan De Administrando Imperio (Devlet İdaresi) adlı eserde imparator Peçeneklerle barış yapmanın faydalarından bahseder .

“ Peçeneklerle barış içinde olmak onlarla dostluk anlaşmaları imzalamak, her yıl hediyelerle birlikte diplomatik heyetler göndermek Roma İmparatorluğu’nun lehinedir. Aynı şekilde onlardan gelen heyetleri tanrının koruduğu bu şehirde… denetim altında tutmak ve İmparatorluğu’nun yararınadır…
Roma İmparatorluğu Peçeneklerle barış içinde olduğu sürece ne Ruslar ne de Türkler(Macarlar) Roma topraklarına saldıramazlar, barış bedeli olarak büyük miktarlarda para alamazlar. Çünkü onlar Roma İmaparatorluğu’nun kendilerine karşı çevirebileceği bu milletin gücünden korkarlar. Çünkü Peçenekler, eğer imparatorluğa barış içindeyseler ve hediyelerle kendi tarafına kazanılmışlarsa, Rusların ve Türklerin (Macarların) ülkelerine saldırıp kadın ve çocukların esir edip ülkelerini harabeye çevirebilirler ”

Türkleri ‘Bizans oyunu’ ile birbirine karşı kullanan, savaştıran, asimilasyonla hıristiyanlaştıran Doğu Roma İmparatorluğu batıya doğru yola çıkan başka bir Türk kavmin, Oğuz Türklerinin elinde son nefesini verir. Oğuz Türkleri Bizans’ı ortadan kaldırırken Türk akrabalarının intikamını almış olduklarının farkında mıdır? Soruyu tersten sorar isek, 1453’de son nefesini veren, 1919’a kadar bizim öyle sandığımız Bizans bunları unuttu mu?

Unutmadığını, Amerikalı protestan misyonerlerin Gregoryanlar ile başlayıp Kızılbaşlara da varan misyonerlik faaliyetlerine paralel olarak doğrudan Atina’ya bağlantılı olan Ortodoks Rum din adamlarının Türkçe konuşan Türk asıllı Ortoksları Helenleştirme çabalarından anlaşılıyor.

İlber Ortaylı bazı Bulgar ve Hıristiyan Arnavutlar ile Anadolu’nun Karamanlı denen Türk asıllı Türkçe konuşan Ortodoks Hıristiyanlarının tarihlerini Helen olarak kapamak zorunda kaldığını yazar, COGİTO’ya 1999’da.

MÜBADELE
Bu nasıl oldu? Bu insanlar nasıl Helenleşti? Cevabı bulmak için 1924 nüfus mübadelesine gitmek gerekiyor. Anzerlioğlu’nun kitabının 285.sayfasına dönmek gerekiyor.

“…Anadolu’nun orta bölgesinde yüzyıllardır Müslüman Türklerden sadece dini açıdan farklılık sergileyen ve aslen kendilerinin Türk olduklarını beyan ile bunu gerek adet, gelenek ve görenekleri ve gerekse tarihi veriler ışığında ortaya koyarak Anadolu’da yaşamakta olan Rum Ortodoks nüfustan farklı olduklarını ve onlarla bir tutulamayacaklarını vurgulamaya çalışsalar da, sonuçta Ortodoks Türkler de bu zorunlu nüfus mübadelesine tabi tutulmaktan kurtulamamışlardır…”

Ruhani liderleri Papa Eftim önderliğinde Anadolu’nun işgali sırasında Yunan kuvvetleriyle işbirliği yapan Fener Rum Patrikanesi’ne karşı çıkıp Mustafa Kemal’in yanında yer alan, bunun neticesinde Fener’den kopup kendi patrikliğini kuran Ortodoks Türkler, Lord Curzon’un 12 Aralık 1922’de, Türk Ortodoksları kast ederek sayıları 50.000’i bulan Osmanlı Rumlarının Anadolu’da kalacağını belirtmesine ve buna cevaben İnönü’nün 31 Aralık 1922 tarihli açıklamasında “Türk Ortodokslarına gelince, bunlar her hangi bir konuda Müslüman yurtdaşlarının yararlandığı işlemden başka türlü bir işlem görmeyi hiç bir vakit istememişlerdir; böyle bir istek ileri sürmeleri de asla beklenmeyecek bir şeydir ” demesine rağmen mübadeleden, Yunanistan’a gönderilmekten kurtulamazlar.

Neden?

Anzerlioğlu, Papa Eftim ve yakın ailesinin onlara mahsus bir düzenlemeyle Yunanistan’a gönderilmekten kurtulduğunu belirtir.

Ya gönderilseydi?

Gönderilip de orada Mustafa Kemal’ın yanında yer aldığı için yargılasaydı, idama mahkum edilip cezası infaz edilseydi?...

Anzerlioğlu, Başbakanlık Osmanlı Arşivini, Başbakanlık Cumhuriyet Arşivini, Amerikan Milli Arşivini ve yayınlanmış belgeleri inceler, ancak “NEDEN GÖNDERİLDİLER” in cevabını bulamaz.

Bulamaz mı, yoksa bulup da yazamaz mı?...

Papa Eftim ile akrabalığı bulunan, Selanik’te yaşayan Anastasia Hacıtedoridou Yunanistan’a geldiklerinde kendilerine hor bakıldığını söyler ve ekler…

“ Yunanistan’ı biz yükselttik. Ustalık mı dersin…zanaatçılar…Bir yandan kıskanırlardı. Korktular. Aman bunlar ekmeğimizi elimizden alacaklar. Zenginlik getirmedik ama zanaat zenginliği getirdik Benim babam mülklerinizi satın çocuklarınızı okutun, derdi. Ne yapacaksanız yapın çocuklarınızı okutun. Yalnız okumaylan Yunannistan’I elimize alacağız “

Rumca bilmeyen Ortodoks Türklere hor bakılır, aşağılanır, Türk tohumu anlamında Türkosporoi diye adlandırılır, Yunanistan’ın bağımsızlığını kazandığı 25 Mart’ta düzenlenen kutlamalarda dedelerinin eski elbiseleri alınıp Türkü simgeleyenlere giydirilir.

1923’de Türkiye’nin nüfusu 13 milyondur. Ortodoks Türkler ise yaklaşık 50 bin. Nüfusun binde 38’i kadarlar. 2007 itibariyle nüfusumuz 70 milyon, kalsalardı Ortodoks Türkler 270 bin kişilik bir nüfusa sahip olacaklardı. Yani, Türk Ortodoks Patriği’nin 270 bin ikişilik bir cemaati olacaktı.

MÜBADELEDE BİZ NELERDE ISRAR ETMİŞTİK?

1. Türk uyruğu Rumların İstanbul’dan çıkarılması,
2. Son üç yıl içinde Türkiye’ye karşı düşmanca davranışlar içinde bulunan Rum derneklerinin ve birliklerinin İstanbul’dan çıkarılması,
3. İstanbul Rumlarına tanınan ayrıcalıktan yalnızca Beyoğlu, İstanbul ve Üsküdar Rumlarının yararlanması,
4. Evrensel Patrikliğin bütün kurulları ve organlarıyla İstanbul’dan uzaklaştırılması.

Yalnızca dini konularda faaliyet bulunması kabul edilen evrensel patriklik yerinde kalır. İkinci maddenin yerine getirilmesini Yunanistan kabul eder. Diğerleri ise zamana bırakılır.

Karamanlı Ortodoks Türkler’in en çok söylediği ve hemen hemen herkesin bildiği türküler Konyalı ile Çanakkale İçinde Vurdular Beni’dir. Anonim bir kahramanlık türküsüdür Çanakkale İçinde Vurdular Beni.
Çanakkale içinde aynalı çarşı
Ana ben gidiyom düşmana karşı
Of gençliğim eyvah!
Çanakkale içinde bir uzun selvi
Kimimiz nişanlı kimimiz evli
Of gençliğim eyvah!
Çanakkale içinde bir dolu testi
Analar babalar umudu kesti
Of gençliğim eyvah!
Çanakkale içinde vurdular beni
Ölmeden mezara gömdüler beni
Of gençliğim eyvah!


Yakın bir zamanda Moskova’da düzenlenen fuardaki Türkiye standını ziyaret eden ve hristiyan olduğundan çekinerek yaklaşan Gagavuz Türkü muhabbet uzayınca ‘Size bir Türkü okuyayım mı?’ deyip ayağa kalkar ve ...

Hoş gelişler ola Mustafa Kemal Paşa
Askerin milletin bayrağınla çok yaşa

Arş arş arş ileri ileri
Arş ileri marş ileri
Dönmez geri Türk'ün askeri
Sağdan sola soldan sağa
Al da bayrağın düşman üstüne

Cephede süngüler ayna gibi parlıyor
Azeri Türkleri bayrak açmış bekliyor

Arş arş arş ileri ileri
Arş ileri marş ileri
Dönmez geri Türk'ün askeri
Sağdan sola soldan sağa
Al da bayrağın düşman üstüne

Parlayan yıldızın alemi tenvir eder
Cumhuriyet bayrağı semalar içre süzer

Arş arş arş ileri ileri
Arş ileri marş ileri
Dönmez geri Türk'ün askeri
Sağdan sola soldan sağa
Al da bayrağın düşman üstüne


Gagavuz Türkü’nün düzenlemesi Muzaffer Sarısözen’e ait Azeri türküsünü okuyup dinleyenleri göz yaşına boğması, aradan neredeyse bir asır geçmesine rağmen Yunanistan’a zorla yolladığımız Ortodoks Türklerin Çanakkale türküsünü söylemesi nasıl yorumlanmalı?

Oğlan oğlan kalk gidelim
Oğlan da oğlan kalk gidelim
Cıgarayı feneri yak gidelim
Cıgarayı feneri yak gidelim
Ne güzel oğlan, boynuma dolan
Ne güzel oğlan, boynuma dolan


Sezen Aksu, Hadise’nin 2008’de Türkiye’yi kasıp kavuran DELİ OĞLAN şarkısındaki ‘ hadi deli oğlan, hadi belime dolan’ nakaratını yazarken yukarıda bir bölümü verilen, Karamanlı, Gagavuz ve Anadolu Türkleri’nde ortak olan Yalabık Çoban türküsünden mi esinlendi?

Kayseri Çukur köylü Sultan Arslanoğlu, 2.10.2000 tarihinde Karditsa-Kapadokiko’da yapılan söyleşide; “ gelirlerdi bizim oraya. Unaşı yirlerdi, çaman yirlerdi, hoşaf yirlerdi. Orda ayrı yoğudu. Bu kapı Müslümandı…şo kapı benimdi. Çocuğu mocuğu ağladı mıydı birbirlerine gidip emziriyorlardı. Orda olsam ben de yapardım belki…” diye anlatır Yonca Anzerlioğlu’na.

Atina’daki büyükelçiliğimizde çalışan bütün diplomatlar, gitmeden önce Yunanlılara karşı dostça bir tavır içindedirler. Ancak, dört yıl kalınca tavır ve bakışları değişir, hepsine nefret hakim olur.

“ Bu kapı Müslümandı…şo kapı benimdi. Çocuğu mocuğu ağladı mıydı birbirlerine gidip emziriyorlardı. Orda olsam ben de yapardım belki…”

deki ‘Müslüman’ kelimesinin yerine ‘Hıristiyan’ yazalım.

“Bu kapı Hiristiyandı…şo kapı benimdi. Çocuğu mocuğu ağladı mıydı birbirlerine gidip emziriyorlardı. Orda olsam ben de yapardım belki… “

Türkçe konuşan Ortodoks Türkler çoklukla Müslümanlar ile birlikte yaşıyorlardı; Kayseri Çukurköy, Sivas-Kayseri yolu üzerindeki Karacaören, Nevşehir Başköy…

NEJAT BİRDOĞAN’dan(6)…

2001’de aramızdan ayrılan Nejat Birdoğan’ın ‘Anadolunun Gizli Kültürü: Alevilik’ adlı kitabının Oğuzlar Anadolu’da başlıklı bölümünde, Hacı Bektaş’ın Vilayetnamesi’ndeki ‘Rum fethi üç kez oldu ey aziz’ satırından yola çıkarak Anadolu (Rum)’ya Oğuz akınlarının 963-965 yılları arasında başladığını belirtir.

“İki yüz yıla varan göçler Anadolu’da sağlam, erimeyen ve çözülmeyen bir Oğuz kütlesi bıraktı. Bu nedenle Melikşah’ın ölümünden sonra Selçuklu İmparatorluğu parçalanırken kurulan Anadolu Selçuklu devleti, oldukça sağlam temellere dayanıyordu…(s.42)

…Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da kurulan Türkmen beylikleri şunlardı: Artuklular (Mardin, Hısn-Keyfa, Harput ve sonra Amid), İnallılar (Amid), Toğan-Araslanoğullları (Bitlis-Erzen), Saltuklular (Erzurum), Mengücüklüler (Erzincan)…(s.42)

…Ön Asya’ya gelen bu Oğuzlar, kültürlerini bu nedenle yarı Müslüman inançlarından, yarı da Türk geleneklerinden seçmişlerdi. Ancak, göçebeler, bu İslam kurallarının kendilerine uygun olanını alıyor, işlerine gelmeyenleri önemsemiyorlardı. Örneğin, namaz kılmıyorlardı. Buna karşılık Şaman geleneklerinden olan içki olayı yaşıyordu.
Türkiye’nin güney bölgesinde 11. ve 13.yüzyıllarda Arap unsurları güçlü idi. Bu nedenle, buralardaki Türklerin dili Araplaşıyordu…(s.45)

…Anadolu’ya gelen Oğuzların ve (yerleşik) Selçukluların yanı sıra, yeni topraklara İranlı Tacikler de geldi. Bunlar kısa sürede sayıca Arapları geçtiler. Bu Tacikler, ırk olarak İranlı(Fars) idiler. Öyle ki, bu durum Mevlana’da bile “Tat, Rum ve Türk” diye geçiyordu. Giderek iç karışıklıklarda ve uçlardaki Türklerin üzerine gönderilen Selçuklu askerinin içindeTacikler çoğunluğu alıyordu…(s.46)

…O dönemin tarihçisi Aksaraylı Kemaleddin Mahmut, Türkler için “Hunhar köpek ve kurt gibidirler. Fırsat bulurlarsa yağma ederler. Düşman güçlü ise kaçarlar” dmektedir. Gerek bu etmenlerin, gerekse sahipsiz kalan Türkmenlerin bir kesimi Moğollar geldiğinde Farslaşmış bulunuyordu. Senceri, Tülek, Salgur, bir kesim Ağaçeriler hep böyle idiler.

Mezopotamya’daki Bayatlar Araplaşıyor; Şul, Kücat, Halaç, Ilaç, Avşar, Beğdeli uyrukları ise Kürtleşiyordu. Bu iki-üç kuşak boyunca tamamlanıyor ve güzelim Türkçeden iz kalmıyordu. Bu durum, Hıristiyanlığa karşı böyle olmuyordu. Bu da Hıristiyanlığa tepeden bakmanın, onu beğenmemenin sürekliği ile açıklanabilir….(s.46)

…Sünni olmayan tarikatların şeyhleri, dervişleri tekkelerini Anadolu’da terk edilmiş ya da güçsüzleşmiş manastır ve kiliselerin yerine veya yakınlarına kuruyorlardı. Bundan amaç, eski dinin yöreyi etkilemek için kullandığı yöntemleri olduğunca kullanıp o din veya tarikatların yerine geçmekti. Bu oldukça doğru sonuçlar Verdi. Bu yol gösterici dervişler, yeni yerlerinde buldukları Hıristiyan söylencelerini, kendi yorum ve eklerini katarak İslam kılığına sokuyor ve yore Hıristiyan halkına etki edip onların gönüllerini kazanıyorlardı..”

Cemal Kafadar ne demişti?


Şöyle bir sahneyi anlıyor muyuz gerçekten: “Kafir iman getirdi Müslüman oldu. Balı çörekle yediler. Ayağa kalktılar, üç kez semah tuttular”

Sanırım anlıyoruz.

İman getiren o kafir, Türkçe konuşan Ortodokslar idi.

Kafir müslüman ile aynı dili konuşuyordu. Çünkü onlar ayin-i cem’ e katılmış, kafirin kullandığı deyimle cem olmuşlardı. Balı çörekle, yani ekmekle yediler ve kalkıp semah döndüler.

Semah ayin-i cem’in bir parçasıdır. Dertler anlatılır, sorunlar çözülür. Cem, Türklerin islam öncesi inançlarındandır ve bugün Alevilerin ibadetidir. Cem’in dili Türkçedir. Şah Hatai’yi, Aşık Garip’i Yunan harfleriyle basıp okuyan, Ç, Ş, Ü, Ö, İ gibi türkçe karakterleri alfabeye dahil eden Ortodoks Türkler’in Müslüman komşuları günümüzün Alevileri, geçmişin Babaileri, Kızılbaşları idi.

Ancak, onlar birbirlerinin çocuklarını emzirirlerdi. Çünkü onlar, yetmiş iki milleti bir biliyorlardı.

Bu nedenle mi, istemedikleri halde zorunlu göçe tabi tutuldular?

Bıktık artık sizden (Yunanlılar için söylüyor) 75 senedir bıktık artık sizden, yeter artık, biz orada doğduk, orada büyüdük, bir kardeş gibi büyüdük” Anastasia Hacıteodoriou, Selanik, 27.10.2000

Yukarıdaki açıklama, İlber Ortaylı’nın iddiasının aksine Ortodoks Türklerin Helenleşmediğini gösteriyor.


Hasan Ali Eldem
Odatv.com

 

Dipnotlar
1. İlber Ortaylı, COGİTO Osmanlı Özel Sayısı
2. Ayfer Karakaya Stump, Alevilik Hakkındaki 19. Yüzyıl Misyoner Kayıtlarına Eleştirel Bir Bakış ve Ali Gako’nun Öyküsü
3-4-5. Yonca Anzerloğlu, Karamanlı Ortodoks Türkler
6. Nejat Birdoğan, Anadolunun Gizli Kültürü: Alevilik



http://www.odatv.com/n.php?n=yunanistandaki-hristiyan-turkler-niye-rumlasmiyor-2703101200



BALKANLARDA MÜSLÜMANLARIN TÜRKLÜĞÜ

 

Dünyanın bize saygı göstermesini istiyorsak önce bizim kendi benliğimize ve milliyetimize o saygıyı duygu planında, fikir planında, eylemli olarak tüm eylemlerimiz ve davranışlarımızla gösterelim ve bilelim ki ulusal benliğini bulmayan uluslar başka uluslar için birer avdır.


MUSTAFA KEMAL ATATÜRK


Balkan Müslümanlarının Türk'lüğü


"Türk", "Müslüman" ya da "Osmanlı" kelimeleri aynı anlama geliyorlardı ve Boşnaklar bu kavramlarla özdeşleştirildikleri için düşman sayılıyorlardı. "Türk" ya da "Osmanlı" kavramı, Türkiye'nin etkisini sınırlarının çok ötesine taşıyan büyük bir
vizyonun adıdır. Balkanlar da olduğu gibi...



Bugün başta Sırplar olmak üzere diğer tüm Balkan milliyetçileri, Boşnakları, Arnavutları ya da Pomakları, yani etnik olarak Türk olmayan ve Türkçe konuşmayan Balkan Müslümanlarını "Türk" olarak tanımlamakta sakınca görmüyorlar. Bunun nedeni ise, etnik kökenleri ne olursa olsun, Balkanlar'daki tüm Müslümanların, aralarında yaşadıkları Hıristiyan uluslardan ayrı bir "millet" olarak algılanmaları. Bu "millet"in ismi ise, her ne kadar etnik bir Türklüğü ifade etmese de, "Türk Milleti"... Florida Üniversitesi'nden Balkan tarihçisi Maria Todorova, bu durumu şöyle açıklıyor:


"Balkan milliyetçiliği Ortodoks Hıristiyanların birliğini parçalarken, öte yandan tekvücut ve değişmez bir Müslüman cemaati imajı üretmiştir ve bunu da "millet" kavramı bazında görmektedir. Bir başka deyişle, Balkanlardaki Hıristiyan halklar kendi aralarında milliyetçilik kıstasına göre ayrımlar geliştirirken, öte yandan Müslümanlara, sanki bu insanlar tek bir milletmiş gibi davranmışlar ve bu yönde bir söylem geliştirmişlerdir. Bu Hıristiyan uygulamasının en açık örneği, Balkanlar'daki tüm Müslümanlara, etnik kökenlerine göre bir ayrım yapmadan, "Türk" denmesidir. Bu, bölgede hala çok yaygın olan bir kullanımdır."




Balkanlarda Asıl Hedef Türk-İslam Medeniyeti


Öte yandan, Balkan Müslümanlarının geneli de, milliyetçi söyleme adapte olmadıkları için ve Balkanlar'daki ulus-devlet oluşumları tarafından dışlandıkları için, kendilerini ayrı bir "millet" sayan bir toplumsal bilinci bugüne kadar korumuşlardır.1


Todorova'nın da belirttiği gibi, Balkan Müslümanları için dini kimlikleri her zaman için etnik kimliklerinden çok daha öncelikli olmuştur. Bulgaristan'da da durum böyledir; "Bulgar Müslümanları" olarak tanımlanabilecek olan Pomaklar kendilerini Bulgarlar'dan çok Türklere yakın hissederler. Bosna'daki durum daha da belirgindir; Sırplarla ya da Hırvatlarla tamamen aynı etnik kökene sahip olan ve aynı dili konuşan Boşnaklar, bu iki halkla hiç bir zaman bütünleşmemiş, kendilerini hep Osmanlı ekseninde görmüşlerdir.


Balkan uzmanı Eran Frankel, aynı durumun Makedonya için de geçerli olduğunu vurgular. Frankel'e göre, "Makedonyalı Müslümanlar hiç bir zaman Makedonyalılık adına İslam'ı geri plana atmış ya da reddetmiş değildirler. Aksine, çoğu kez kendi Slavlıklarını reddetmişler ve Slav olmayan bir İslam kimliğini benimsemişlerdir."2 Yine Frankel'e göre Makedonya'daki Müslüman Arnavutlar ya da Çingeneler, kendilerine Slav kimliğini benimsemektense, "Türk" olarak tanımlanmayı tercih ederler.3


İşte bu nedenle de, Türkiye'nin Balkan yarımadasındaki "uzantısı" olan halklar, yalnızca birkaç milyonluk Balkan Türkü değil, nüfusları 10 milyonu bulan Balkan Müslümanlarıdır. Çoğu etnik olarak Türk olmayan ve Türkçe konuşmayan bu insanlar, kendilerini aynı dili konuştukları Sırplar'dan ya da Bulgarlar'dan çok Türklere yakın hissetmektedirler.


Çünkü bu insanlar herşeyden önce "Osmanlı"dırlar ve Türkiye de Osmanlı'nın yegane mirasçısıdır. Üstteki satırları yazan Maria Todorova, bu konuda şöyle söyler:


"Türkiye'nin Balkanlar'daki etkisi oldukça komplekstir. Bu etki, öncelikle Balkanlardaki Türkçe konuşan nüfusa yöneliktir. Bu nüfusun büyük bölümü Bulgaristan'da yaşar, kalan kısmı ise çok daha az sayılarda Yunanistan, Romanya ve eski Yugoslavya'dadır. Ancak Türkiye'nin etki alanı bununla sınırlı değildir. Aynı zamanda Slav diliyle konuşan Müslümanlar da Türkiye'nin etki alanı içindedirler".4


Todorova, Türk-olmayan Balkan Müslümanlarının kendilerini Türklükle özdeşleştirme eğilimlerine gösterge olarak ilginç bir noktanın daha altını çizer: 20. yüzyıl boyunca Balkanlar'dan Türkiye'ye göç eden Slav Müslümanlar (Arnavutlar dahil), Türk kimliğini benimseyerek Türk toplumu içinde asimile olmuşlardır. Bu durum, Todorova'ya göre, "Osmanlı mirasının Türk etkisine dönüşmesinin açık bir örneğidir".5


Kuşkusuz bu tarihsel gerçek Türkiye açısından son derece önemli bir stratejik avantajdır. Tüm Balkanlar'da, aslında etnik olarak "Türk" olmamalarına karşın, kendilerini "Türk" olarak gören ya da görmeye eğilimli büyük bir Müslüman nüfus vardır. Bu "fahri soydaşlarımız"ı bize bu denli bağlayan unsur ise, Osmanlı mirasıdır.


İşte Türkiye'nin Osmanlı kimliğine sahip çıkması gerektiğini, çünkü bunun Türkiye için büyük bir stratejik avantaj oluşturduğunu söylemekle tam da bunu kastediyoruz. "Osmanlı" kavramı, Türkiye'nin etkisini sınırlarının çok ötesine taşıyan büyük bir vizyonun adıdır. Bu, Balkanlar'da olduğu gibi Ortadoğu'da da böyledir.




"Türkleşmiş" Slavlara Soykırım


İşin önemli bir diğer yönü ise, Balkan Müslümanlarının "Türklüğü"nün aynı zamanda onların düşmanları tarafından da kabul görmesidir. Bu nedenle sözkonusu düşmanlar, kendileriyle aynı etnik kökenden gelen ancak kültürel olarak "Türk" olan bu insanlara karşı tarih boyunca "etnik temizlik"ler düzenlemişlerdir.


Balkanlar'daki Slav Müslümanların düşmanları tarafından "Türk" olarak görülmelerinin en somut örneği, Sırplar'ın Boşnaklar'a karşı besledikleri nefrette ortaya çıkar.


Sırplar, Osmanlı'nın bölgeye hakim oluşuna dek güçlü bir Krallığa sahiptiler. Ancak 1389 yılındaki Kosova Savaşı, bu Krallığın sonunun başlangıcı oldu. 1459 yılında Sırp Krallığı tümüyle ortadan kaldırıldı ve tüm Sırp toprakları kesin olarak Osmanlı egemenliğine girdi.


Sırplar, Osmanlı karşısındaki yenilgilerini hiç bir zaman kabullenemediler. Zaman içinde Sırpların mağlubiyetini "seçilmişlik"le kutsayan farklı efsane ve inançlar gelişti. Özellikle Kosova Savaşı hakkında ilginç inançlar üretilmişti.Bosnalı Müslümanlar, Sırpların gözünde, birer haindiler. Onları "İslamlaşmış Sırplar" olarak algılıyorlardı. Bosnalıların, Sırplara verilen "seçilmişlik" payesini bırakarak, kendilerini Osmanlı'ya sattıklarını düşünüyorlardı.




600 Yıllık Nefret
Bu kompleks ve nefretler, yüzyıllar boyunca bilinçaltında kalmış, ancak dağlara çıkarak Osmanlı'ya karşı direnen "haiduk" (haydut) çetelerinin anılarıyla yaşamıştı. Osmanlı ordularının 1683'teki Viyana bozgununun ardından, Bosnalı Müslümanlara karşı duyulan nefret fırsat buldukça eyleme dönüşmeye başladı. İlk kan, 1702 yılında Karadağ'da döküldü. Başkent Çetine'deki sivil Müslüman nüfusa karşı gerçekleştirilen katliama Istraga Poturica (Türkleşmiş olanların imhası) adı verilmişti. Boşnaklar aslında "Türk" değil, sadece Müslüman olmuşlardı, ama bu ikisi Balkanlar'da aynı anlama geliyordu.


Sırp milliyetçiliğinin 1980'lerdeki yükselişinde de hep aynı tema kullanıldı. "Türk", "Müslüman" ya da "Osmanlı" kelimeleri aynı anlama geliyorlardı ve Boşnaklar bu kavramlarla özdeşleştirildikleri için düşman sayılıyorlardı. Sırbistan'ın radikal milliyetci lideri Slobodan Miloseviç'in Kosova Savaşı'nın 600. yıl dönümünde Kosova'nın başkenti Piriştine'nin yakınlarındaki Gazimestan adlı ovada gerçekleştirdiği ünlü mitingin de teması yine aynıydı. Miloseviç 600 yıl önce yaşanan Kosova yenilgisine atıfta bulunmuş ve "bir daha yenilmeyeceğiz" demişti. Düşman yine aynıydı; Osmanlı. Nitekim mitingin yapıldığı alanın yakınlarında bir yere önceden kan renkli koca bir anıt kondurulmuş ve üstüne de Prens Lazar'ın şu sözleri kazınmıştı:


Her kim ki Sırp ve Sırp kökenlidir
Ve Kosova Ovası'na Türklerle savaşmaya gelmez
Onun ne erkek, ne dişi, zürriyeti olmasın
Onun hasadı olmasın.
1389-1989
Tüm bunlar, Balkan Müslümanları kadar İslam aleyhtarı Balkan milliyetçilerinin de İslam ve Türk kavramlarını özdeşleştirdiklerinin işaretleridir. Bu iki kavramı birleştiren ortak zemin ise, elbette ki Osmanlı kimliğidir.



Türkiye'ye Osmanlı'dan kalan büyük bir Balkan insiyatifi vardır. Bu bölgede varolan Türk-İslam kimliği, Türkiye'nin önündeki tarihsel bir sorumluluktur. Bu insanları korumak ve harekete geçirmek Türkiye için ciddi bir etki alanı oluşturabilir. 1912'ye kadar bizim olan topraklar üzerinde güçlü bir işbirliği kurmak, doğal bir hak ve sorumluluktur. Türkiye, Balkanlar'da bu şekilde bir etki alanı oluşturmakla diğer dış politika yönlerinde, Orta Asya, Kafkaslar ve Ortadoğu'da büyük bir stratejik avantaj ve siyasi güç elde edecektir.


Perspektif
Devlet Kurumunun Önemi ve Anarşizm Yanılgısı
Anarşizm, sol ideolojilerin en marjinali olarak kabul edilir. Terim, "başsızlık" anlamı taşıyan Yunanca bir kelimeden gelir. Bu ideolojinin bağlıları, devletin topluma zarar veren bir kurum olduğunu iddia etmiş ve insanların özgürlük ve barışa ulaşabilmesi için devletin ortadan kaldırılması gerektiğini savunmuşlardır. Devletle beraber dine karşı da tavır almışlar ve dinin yok edilmesine çalışmışlardır. Fransız Devrimi'nin ardından ortaya çıkan bu ideoloji özellikle 19. yüzyılda yaygınlık kazanmış, Rusya'daki Bolşevik Devrimi'nin (1917) hazırlanmasında da rol oynamıştır.


Öncelikle anarşizmin tamamen hayali ve gerçeklerden uzak bir düşünce olduğuna dikkat etmek gerekir. Çünkü dünyanın hiç bir ülkesinde hiç bir zaman bu ideoloji uygulanmamıştır. hiç bir zaman bir devletin lağvedilmesi ve anarşist bir toplum kurulması gibi bir vakıa yaşanmamıştır. Sadece bazı kriz zamanlarında devletlerin otoritesi zayıflamış, bunun sonucunda ise topluma barış ve huzur değil, aksine sadece kavga, çatışma ve yağma gelmiştir.


Başka türlüsü de mümkün değildir. Çünkü devletin olmadığı bir ortamda, toplumun kendi kendini düzenleyerek asayiş ve istikrar oluşturması imkansızdır. Devletin olmadığı bir ortamda kanunlar da olmayacaktır. Dolayısıyla "suç" kavramı ortadan kalkacak ve herkes istediği fiili rahatlıkla yapabilecektir. Dileyen kişi bir başkasının malına ya da canına kast ettiğinde, bu suçu "suç" olarak tanımlayacak ve engelleyecek bir otorite bulunmayacağı için, karşısında hiç bir engel de olmayacaktır. Hırsızlar istedikleri malı çalacaklar, katiller diledikleri insanı öldürecekler ve onları durduracak bir polis ya da yargılayacak bir mahkeme olmayacaktır.


Böyle bir toplum ise kaçınılmaz olarak orman kanunlarının hakim olduğu bir "sürü"ye dönüşecektir. İnsanların huzurlarının, mallarının, canlarının ve ırzlarının hiç bir güvencesinin kalmayacağı bu sürü, gerçekte bir "insan toplumu"ndan ziyade, hayvan topluluğu gibi yaşayacaktır. İlginç olan ise, bu sonucun anarşistlerin felsefelerine zaten birebir uyuyor olmasıdır. Çünkü anarşistler de aynen Marksistler gibi Darwin'in ortaya attığı "insanın evrimi" masalına inanmakta ve dolayısıyla insanı "gelişmiş bir hayvan türü" olarak kabul etmektedirler.


Ancak tarih, anarşizmin tamamen yanlış bir felsefe olduğunu sayısız örnekle ispatlamaktadır. Anarşistler, devletin ortadan kalkmasının barış ve huzur getireceğini öne sürmüşlerdir. Oysa siyasi tarihe bakıldığında, devlet otoritesinin ortadan kalktığı her dönemin son derece kanlı bir kaos ortamı olduğu görülür. Ortaçağ boyunca siyasi otoritenin ortadan kalktığı dönemler, hep yağma, talan ve katliam dönemleri olmuştur. Anarşizmin çıkış noktası sayılabilecek olan Fransız Devrimi, tarihin en kanlı siyasi hareketlerinden biridir. Fransız Devrimi'nde, özellikle de devrimin "Terör Dönemi" olarak bilinen evresinde, on binlerce insan idam edilmiş, devrimin Robespierre gibi en ateşli öncüleri de dahil olmak üzere çok sayıda insan giyotine gönderilmiştir. Devrimin ardından Fransa on beş yılı aşkın bir süre huzura kavuşamamıştır.Tarihin her döneminde tablo aynıdır. Devlet aleyhinde yapılan her türlü "devrim", devrimcilerin işe başlarken ortaya attıkları süslü sloganların aksine, mutlaka kan, acı ve gözyaşı getirmiştir.




Batı'nın Sevr Hayalleri


"Türkleri yok etme"ye yönelik emperyalist plan, hiç bir zaman da rafa kaldırılmadı. Birtakım Batılı çevreler "Sevr'i diriltme" heveslerinden asla vazgeçmediler. Bugün de hala bir kısmı bu hedefin peşinde koşuyorlar, bölücü teröre kanat gererek, Türkiye'nin milli ve manevi değerlerini hedef alarak Sevr'i diriltme planlarını yaşatıyorlar.
Geçen hafta Darwin’in Türkleri "medeni ırklar tarafından tarih sahnesinden silinecek olan aşağı bir ırk" olarak gören hezeyanlarını belirtmiş, Avrupa’da esen soydaşlarımızın maruz kaldığı ırkçı saldırıların temelinde bu Darwin’in şerefli Türk milletini heddef olan bu sözlerinin bulunduğunu ifade etmiştik. Darwin'in Türklere karşı "aşağı ırk" ya da "yokedilecek millet" gibi hakaretler yönelttiği dönem, Batı ile Osmanlı İmparatorluğu'nun ilişkisi açısından çok kritik bir dönemdi.


Osmanlı İmparatorluğu bilindiği gibi 19. yüzyılın başından itibaren ciddi toprak kayıplarına maruz kaldı. Balkanlar'daki azınlıklar birer birer isyan ettiler. Rusya ise Kırım ve Kafkasya gibi bölgeleri aşamalı biçimde işgal etti. Bu dönemde İngiltere ve Fransa gibi Batılı güçler ise dönem dönem Osmanlı İmparatorluğu'na karşı destek verir yönde politikalar izlediler, çünkü Rusya'nın ilerlemesine karşı Osmanlı'yı bir denge unsuru olarak görüyorlardı.


Ancak İngiltere ve Fransa'nın bu politikası, 1870'lerde değişmeye başladı. 1878'deki Berlin Kongresi ise, tarihçilerin ortak görüşüne göre, tam bir dönüm noktası oldu. Çünkü bu Kongre'nin ardından İngiltere ve Fransa da Rusya ile elbirliği yaparak Osmanlı İmparatorluğu'nu parçalayıp bölüşme stratejisi izlemeye başladılar. İngiltere uzun süredir gözünü diktiği Mısır'ı 1882 yılında işgal etti. Bu işgal döneminde Türk düşmanı tavrıyla öne çıkan İngiliz Lord Gladstone Londra'da Türklerle ilgili bir broşür yayınlamış ve Osmanlı'yı alabildiğine kötüleyen broşürde "Türklerin mahvedip aşağıladıkları vilayetlerdeki tüm istismarlarını ortadan kaldırmak için en iyi yol olarakpılı-pırtılarını toplayıp uzaklaşmaları…" gerektiği çağrısını yapmıştı.1


İngiltere'nin Mısır işgalinin ardından Fransızlar Cezayir ve Tunus'u işgal ettiler. Bu çabalar bilindiği gibi Trablusgarp ve Balkan Savaşları, sonra da I. Dünya Savaşı sonucunda nihayete ulaştırıldı ve Osmanlı topraklarının çok büyük bölümü İngiltere ve Fransa arasında paylaşıldı. Türk düşmanı Lord Curzon bu olaylar sırasında şöyle diyordu:


Türkler Avrupa'dan atılmalıdır. ABD'li senatör Lodge'ın dediği gibi İstanbul Türklerden tamamen alınmalı, bir veba tohumu olan savaşların yaratıcısı, komşuları için bir aşağılanma olan Türkler Avrupa'dan silinmelidir…2


İngiliz Dışişleri Bakanı Lord Kitchener Balkan Savaşları'nın sonucu karşısındaki memnuniyetini "Türklerin çöküşü tamamlanmış görünüyor" sözüyle ifade etmişti.3


Darwin'in "Avrupalı ırklar olarak bilinen medeni ırklar, yaşam mücadelesinde Türk barbarlığına karşı galip gelmişlerdir. Dünyanın çok da uzak olmayan bir geleceğine baktığımda, bu tür aşağı ırkların çoğunun medenileşmiş yüksek ırklar tarafından yok edileceğini görüyorum" şeklindeki sözleri, işte tam bu emperyalist sürecin başlarına denk geliyordu. Darwin bu sözleri 1881 yılında, yani İngiltere'nin Mısır işgali sırasında söylemişti. Anlaşılan Victoria İngilteresi'nin stratejistleri, ona, Mısır işgali ile başlayan sürecin "Türkleri yok etme" ile sonuçlanacağını haber vermişler ve bu plana bilimsel bir destek bulmasını istemişlerdi. Darwin, "yaşam mücadelesi", "ırklar arasındaki doğal seçme" gibi sözde bilimsel kavramlarla işte bu "Türkleri yok etme" hedefine zemin hazırlamaya çalıştı.




Sevr'i Hortlatma Düşüncesi


Oysa bildiğimiz gibi bu hedef amacına ulaşamadı. İngiliz-Fransız ittifakının, yanlarına Yunanlılar gibi küçük unsurları da katarak uyguladıkları "Türkleri yok etme" planı, Sevr Anlaşması ile uygulamaya kondu, ama gerçekleşmedi. Türk Milleti, varını yoğunu ortaya koyarak, bu plana karşı kahramanca direndi, Milli Mücadele'yi organize etti ve kazandı.


Ancak yine bilindiği gibi, "Türkleri yok etme"ye yönelik bu emperyalist plan, hiç bir zaman da rafa kaldırılmadı. Birtakım Batılı çevreler "Sevr'i diriltme" heveslerinden asla vazgeçmediler. Bugün de hala bir kısmı bu hedefin peşinde koşuyorlar, bölücü teröre kanat gererek, Türkiye'nin milli ve manevi değerlerini hedef alarak Sevr'i diriltme planlarını yaşatıyorlar.


İlginç olan ise, Darwinizm'in hala bu planda önemli bir yer tutması. Darwinizm bundan 130 yıl önce, "Türkleri yok etme" planına, "Türk milleti aşağı ırktır" gibi bir iddia ortaya atarak destek vermişti. Şimdi ise, Türk Milleti'ni, onu ayakta tutan milli ve manevi değerlerden koparmayı hedefleyen materyalist felsefeyi destekleyerek hedef alıyor. Müslüman Türk Milleti'ne ateizm ve materyalizm gibi batıl inanışları aşılamaya çalışarak, "Türkleri yok etme" planına bir başka açıdan destek veriyor.


İşin en garip yönü ise, bazı Türk bilimadamlarının da büyük bir gaflet içinde bu teoriye sahip çıkmaları. Bu bilimadamları, bilimsel hiç bir dayanağı olmadığını bildikleri Darwinizm'i ısrarla savunarak,gerçekte büyük bir tarihsel vebal yükleniyorlar.



http://www.westtrakien.com/balkanlar/balkanlardatuerkluek/index.html

AMERİKALI YAZAR`IN TÜRK TARİH TEZİ...

6 Kasım 2010 Cumartesi
Amerikalı Yazar;


Türk Tarihi Tezini Kanıtlıyor


Hiç tufandan önce insanların uygarlığının neye benzediğini öğrenmek ister miydiniz? Bu artık mümkün. Bu görüntüler,Türkiye ve Orta Asya da kazılarla ortaya çıkmaktadır.


Biz insanlar tüm uygarlığın atası olarak Sümer, Yunanistan, Mısır ve Çin i görmeye yanlış bir şekilde şartlanmışızdır. Ancak şimdi Türkiye ve Orta Asya da arkeologlar tufandan on binlerce yıl önce uygarlık izlerini keşfetmektedirler. İran ve başka yerlerde kazılarda sadece bir değil ama belki de birkaç Nuh un gemisi olduğunu öğrenmekteyiz.

Bir zamanlar Yunanlılar ve Türkler tek bir halktı. Ancak, belirsiz bir tarihte onların yolları ayrıldı. Onlar o zamanlar daha emekleme çağında olmalarına rağmen birbirlerine gayrimeşru dediler. Binlerce yıldır, Yunanlılar Türkleri örtbas edip Batı Uygarlığın atalarının kendileri olduğunu dünyaya ikna edebilmişlerdi. Ancak bu yalanı daha fazla sürdüremezler.


Yakın zamanda tarih konusunda bilgili bir Türk hanımla yazıştım ve ona böyle korkunç bir sahtekârlığın nasıl yürütülebildiği konusunda fikrini sordum. Türkler ve Yunanlılar hakkında olup bitenleri bilmediğini belirtti, ancak şunları söyledi “Yunanlılar ve Türklerle ilgili şunları söyleyebilirim. Zeus Türkçe bir isimdir. Yunan sahtekârlığı artık bir sır değildir ve birçok araştırmacı, Yunanlı olarak bilinen birçok şeyin Helen öncesi Yunan olmayan Mısır, Hitit ve Türk uygarlıklarına ait olduğunu anlamaya başladılar - Bu çok tartışmalı bir konudur. Türkiye’deki Truva kazıları yürütün Profesör Manfred Korfmann, Avrupa’da yaptığı bir konferansta Truva ve diğer önemli Anadolu Uygarlıklarının Yunanlı olmadığını söylediği için büyük tepki görmüştü. Anadolu’nun çok yakın bir tarihte Yunanlaştığını söyledi. O zamandan önce başka önemli uygarlıklara ev sahipliği yapıyordu. Maalesef, Prof. Korfmann yakın bir tarihte vefat etti. Çok şükür, akademik dünyada bu önemli konuyu açmaya vakti oldu. Önderimiz Atatürk “Anadolu 7000 yıldır Türk’tü” demişti ve Çanakkale’de İngilizleri yendikten sonra Truvalıların intikamını aldık demişti. Bunu sadece politika sanabilirsiniz ama Petroglifler herkesin göreceği şekilde ortadadır.


Yahudi Tarihini yazan Flavius Josephus, eserinin Yunancaya tercüme edilmesini istemedi. Çünkü o zaman Yunanlıların, Yahudiliği kendilerinin keşfettiklerini iddia edebileceklerini savundu.


Hıristiyanlığı ilk kabul edenlerin Türk ulusları olduğu tarihi bir gerçektir. Bunun sebebi bizden saklanmıştır. Aslında bir Yunanlı olan Roma İmparatoru Konstantin I, Türklerin neden Hıristiyanlığı bu kadar kolay kabul ettiklerini öğrenmemizi istemedi. Dolayısıyla, onun etkisiyle dünya tarihinin en şaşırtıcı gerçeklerinin biri bizden esirgenmişti. Ben kendim bunu yakın tarihte öğrendim, birkaç ay sonra “Ey Dünya İnsanları Hepiniz Türksünüz” kitabımı yazdım.




Belirttiğim gibi tüm dünya uygarlıklarının ataları ve tüm bilimlerin öncüleri, Sibirya’dan bugün Modern Türkiye’ye uzanan bölgede bulunan eski Türk halklarıydı. Onlar Ayan (Ari), Kuru,Turan, Tulan, Danuu veya Tanu (Dan Kavimleri) ve diğer benzeri isimlerle bilinmektedir. Ayrıca onlara Pancha Krishtaya (İnsanlığın Beş Irkı) denilirdi.


Dünyanın eski efsanelerine göre Kuzey Kutbu bugün bildiğimiz ıssız buzullar değildi. Orada iklim koşulları elverişli ve ılımandı. Topraklar bereketliydi. Hyberborların, çocukların bile kolayca öğrenebileceği ve uygulayabileceği basit bilimsel teknolojileri vardı. Oksijen seviyeleri günümüzden daha yüksek olduğu için onlar hastalıksız binlerce yıl yaşayabiliyorlardı. İntihar etmeden kolayca ölemiyorlardı.



Onlar iki başlı bir kartal, Krishta (Krişta, Christ) ve haç (Krsti) olarak simgeledikleri yüce Tanrı olarak taptıkları güneş enerjisini kullanabiliyorlardı. Dinlerini kendi adlarıyla Krishtaya ve ayrıca “fatih” anlamına gelen Kristihan (Sanskritçe sözlüğe bakınız). Onların dininin bütün dinlerden önce var olduğunu bilmek Hıristiyanları şaşırtabilir. Ancak bu bizim şu anda kadim insan tarihini yeniden yazmamızı mecbur eden tek gerçek değildir.
Kuzey Kutup bölgelerinin Rus araştırmacısı felsefe doktoru Valery Dyemin, Yunanlıların efsanelerinde İskitlerin kuzeyinde olduğu anlatılan Hyperborea’nın (”Kuzey rüzgarı Borea’nın ötesi”) gerçekten var olduğunu savunmaktadır.

Dyemin şöyle demektedir, “Ben inanıyorum ki o uygarlığın kalıntılarını Avrasya ve Amerika’nın buzul bölgelerinde, Kuzey Kutbun Arktik deniz ada ve takımadalarında, deniz, göl ve nehir diplerinde aramalıyız. Rusya, Hyperborea’yla ilintili olabilecek en fazla mıntıka ve kalıntıya sahiptir. Bazıları şimdiden araştırmacıların dikkatini çekmiştir, diğerleri keşfedilmeyi bekliyor. Kola Yarımadası, Vaigach Adası, Karelia, Ural Dağları, Batı Sibirya, Khakasia, Yaktia ve başka yerlerde aktif keşifler günümüzde devam etmektedir. Franz Josef bölgesi, Taimyr ve Yamal’da da araştırma yapmanın olasılığı vardır.

“Coğrafik terim olarak ‘Hyperborea düzlüğü’ teknik açıdan kullanılmaktadır. Bilim adamları düzlüğün deniz dibine neden battığını öğrenmek için dinamiklerini tartışıyorlar.

“Diğer deyişle, Hyperborea (Hiperborya) sonuçta deniz dibine inen kalıntıların üzerinde yayılmış olabilir.

“16ncı asır Flaman haritacı ve coğrafyacı Gerhardus Mercator, haritalarının birinde Kuzey Kutup civarında çok büyük bir kıtayı göstermektedir. Bu yer derin nehirlerin adalara böldüğü bir takımadadır. Tam merkezinde bir dağ bulunmaktadır (efsanelere göre Hint Avrupalıların ataları Meru Dağına yakın yaşıyorlardı).

Sormak gerekir, bu yer haritaya nasıl geçti? Ortaçağlarda Arktik bölgeler hakkında bilgi yoktu. Mercator’un kadim bir haritadan faydalandığına dair belirtiler var. Bunu 1580 yılında yazdığı bir mektupta açıklamıştı. O harita Arktik Denizi’nin ortasında bir kıta gösteriyordu. Bunu da haritasında buzsuz olarak göstermişti. Mercator’un haritasının kadim haritaya dayandığı gözükmektedir.” 

[http://english.pravda.ru/science/mysteries/29-11-2006/85697-Paradise-0]



Kutsal kitabımız, bu Hyperborea cennetine Aden adını veriyor. Ancak Aden Rus ve Sibirya bozkırlarının esas adından başka bir şey değildir. Maalesef, onların dünyevi cennetleri yok olacaktı. Büyük bir felaket, belki de büyük bir göktaşı, meteor veya asteroitin dünyayla çarpışması eksenini ve/veya yörüngesini değiştirmiştir. Hyperborea buzul bir cehenneme dönüştü. Hiperborealılar sonra günümüzde Türkiye ve Orta Asya Cumhuriyetlerinin bulunduğu yerlere kaçtılar. Efsanelere göre onlar Tannu Tuva (ayrıca Tewa veya Tiwa). Bu Tannu kelimesi ayrıca Sanskritçe Danu olarak geçer ve fatih anlamına gelir. Onlar ayrıca kendilerine üstün fatihler anlamına gelen Su-Tannu derler. Türkçe’de Su ayrıca asker anlamına gelir.

Afganistan, Pakistan, İran, Irak ve Orta Asya ülkeleri dahil çok geniş bir alanı kapsayan bu Federasyonları sonunda dağıldı. Belki de bu zamanlarda Yunanlılar Türk kardeşlerine sırtlarını çevirerek ayrı bir yola gitmeye karar verdiler. Bu dağılan ülkeleri Tacikistan, Afganistan, Pakistan, Kazakistan, Kurustan (bugünkü Türkiye), Kırgızistan, Özbekistan ve diğerleri olarak bilmekteyiz. Bunların sonu “stan” ile bitmektedir. Unutmayalım ki, “stan” ekleminin kökeni “Su-Tannu”dan gelmektedir.

Daha sonra Altay bölgesinde büyük bir sel bölgeyi daha da verimsiz duruma getirdi. Bundan sonra onlar Hindistan’ın içlerine kadar yayıldılar ve orada mevcut olan yüksek bir uygarlığa kendi bilgeliklerini kattılar. Hindistan’a girdikten nerdeyse hemen sonra iki bölge arasında karşılıklı nüfus yerleşmeleri başladı. Dini inançlarını birleştirdiler. Sonuç olarak Şiva (Shiva), İndra, Kubera (bizim Heber’imiz) ve diğerleri olarak bildiğimiz Hindu tanrılarının aslında Türk ve Sibirya kökenleri vardır.

Onlar ayrıca Mısır, Sümer, Çin ve bildiğimiz tüm diğer kadim uygarlıkları kurdular. Onlar bize değişik alfabe ve hatta dinlerimizi bile verdiler. Dolaylı veya dolaysız olarak, onlar İnka, Aztek, Mayaların atalarıydı, Tihuanaco ve Karal gibi kadim ve yüksek Güney Amerikalı şehirlerinin mimarlarıydılar.



Hindistan’da bile insanlığın ve tüm uygarlıkların yaratıcı gücüne Ana Tanrıça olarak tapılır. Onun kutsal mekânı manyetik Kuzey Kutbun merkezindedir.



Kuran’a göre Âdem (İnsanoğlu için Türkçe ismi) Aden (Sibirya bozkırları) cennet bahçesinden kovulduktan sonra Siri Lanka veya diğer adıyla Serendip’e uçarak “Âdem Tepesi”ne indi. Serendip, Sanskritçe Ceren-Dvipa kelimelerinden türemiştir. Anlaşıldığı gibi Âdem pek de ilkel sayılmazdı. Onun Siri Lanka’ya bir tür hava gemiyle gittiği anlaşılmaktadır. Oradan tüm dünyayı dolaştı. Sonunda Arabistan Cidde’de geride kalan Havva ile tekrar bir araya gelip Orta Asya’ya geri dönmüş.


Hint efsanelerinde Hyperborea’dan gelen Ana Tanrıça ve Adem’in Ceren-Dwipa’ya seyahatini açıkladım. Böylece okuyucuların böyle muhteşem bir cennetin Güney Kutbunda olduğu yanılgısına düşmemeleri gerekir, çünkü hiçbir eski efsanede bundan söz edilmiyor.


Böylece Ana Tanrıçanın yaratıcılığı Siri Lanka kadar güneye yayıldı. Ondan sonra uygarlık tüm dünya etrafında Yengeç ve Oğlak Dönencesi arasında güneşi takip etti.



Altay’daki büyük tufandan sonra hayatta kalanlar Meru ve Si-Yoni (Zion, Siyon) Dağı adında ünlü bir dağa yakın sığındılar. Ancak farklı kavimler arasında geçimsizlik dünyanın muhtelif bölgelerine göç etmelerine sebep olmuştu. Günümüzde Hindular Batı Tibet’te Kailasa Dağına Meru veya Si-Yoni (İnsanlığın kökeni) Dağı olarak itibar ederler.




Bazı araştırmacılar esas Meru Dağının Herat, Afganistan’a yakın bir dağ olabileceğini veya Altay, Kafkasya veya Tannu-Tuva’da olabileceğini düşünüyor. Filistin’e (Pala-stan) yerleşenler gibi, bazı kavimler Orta Asya’daki kadim yurtlarının anısına Kudüs’e yakın iki dağa Zion (Siyon) ve Moriah (Meru) adını verdiler. Binlerce yıl içinde gerçek soy ve kökenlerini tamamen unuttular ve Zion ve Moriah’ı varlık ve ruhaniyetlerinin “kaynağı” olarak görmeye başladılar. Şu anda, gerçek köken ve geleneklerinin esasında Hindistan ve Orta Asya bozkırlarında olduğu konusundaki cehaletleriyle birbirlerini öldürmeye çalışıyorlar.

Nasıl Arapların ve İsraillilerin ataları Filistin ve çevresinde bulunan dağın, gerçek Meru (Moriah) veya Si-Yoni (Siyon) Dağı olduğuna ikna olmuşlarsa, aynı şekilde Kuzey ve Güney Amerika Kızılderilileri Altay tufanın anılarını beraberlerinde götürdüler. Onlar da Ana Tanrıça’nın kuzeyde olduğu fikriyle geldiler. Yüzyıllar sonra Amerika Birleşik Devletlerinin güneybatısını Ana Tanrıçanın kuzeydeki mekânı sanmaya başladılar. Bundan dolayı birçok Meksikalı eylemciler Kızılderili atalarından edindikleri efsanelerden hareket ederek A.B.D.’nin atalarından miras kalan kutsal yurtları olduğu iddiasında bulunmakta. “Ana Tanrıçalarının” mekânının Kuzey Kutbunda olduğu konusundan haberdar değillerdir. Benim onlara önerim şudur, “Cehaletinizle cimri davranınız, onu savurmayınız.”


Eğer anlattıklarım doğruysa, tüm insanların Orta Asya’yı terk ederek dünyanın diğer yerlerine göç ettiklerini nasıl kanıtlayabilirsiniz? Bunu şimdiye kadar neden anlamadık? Bu sorulara tatmin edici bir yanıt veremem, ancak kökenimizin kanıtları çok bariz olarak ortada. Herhangi birinin bu konuda tereddüt veya şüphe duyması beni şaşırtır. Örneğin, Avrupalıların çoğunun kökeni günümüzün Gürcistan olan Colchis (Kolhis/Abhazya) - iberya ve günümüzün Albanya’sı olan Aeria. Gürcistan binlerce yıldır uygar bir devletti. Uygarlığı büyük Tufandan çok önce yaygındı. Hatta M.Ö. 300 yıl önce bile mevcut olan okunması basit bir alfabesi de vardı. Aşağıdaki tablet M.Ö. 5nci yıla aittir ve Gürcistan’ın ilk yazılı kitabı sayılmaktadır. Tabletin ortasındaki haç figürü dikkat çekici.





Gürcü İberler (Kelt, Got, Vizigot, Ostrogot, Alan, Albanlar/Arnavutlar vs.) Batı Avrupa’ya göç ettiler. Yeni yurtlarına İberya (günümüzün İspanyası) adını verdiler. Aynı adı İtalya’ya da verdiler. Ondan sonra İngiltere’ye (Anguli), İskoçya’ya (Skota veya İskitya), İrlanda’nın bir bölgesine (Hibernia) göç ettiler vs.

Kadim İngiltere’nin birkaç adı vardır. Bunlardan biri Albion idi. Bu kelimenin kaynağı “Alban”dir. Albanya!nın diğer adı Aeria, İrlanda (ire - land) oldu. Ayrıca, Tannu-Tuva halklarının adını Avrupa’da Danimarka ve Tuna nehrinde görüyoruz.

Bizim Amerikan Kızılderililerin bile, geldikleri yer önemli ölçüde küçülen Tannu-Tuva, Altay ve Kafkasya’sındandır. Rus bilim adamları onların DNA’larının bizim Amerikan Kızılderililerinin DNA’sına uyduğunu tespit etmişlerdir. Ancak bunu kanıtlamak için DNA’ya gerçekten ihtiyacımız var mı?

KENDİNİZ KARAR VERİNİZ!

Aşağıdaki Türk mekanlarını Amerikan Kızılderili mekanlarıyla karşılaştırınız. Navajo çadırlarının (hogan - yurt) deriden yapılmadığı dikkatinizi çekmiş olabilir. Bunun sebebi esas Navajo göçmenlerinin hayvancılıkları yoktu.




Aşağıdaki Kızılderili Tuva ve Altay Şamanlarının resimlerine dikkatli bakınız. Benziyorlar mı?




Tannu-Tuvas, Tevas ve Tivas ile Amerikan’ın Güneybatısında Tewa, Tiwa ve Towa köyleriyle Taoan kızılderili kavmin bu kadar benzer olması dikkate değer bir vakadır. Bu bir tesadüf olabilir mi?




Mabet çatılarını tutan Meksikalı putlara Atlantes denilirdi. Yukarıdaki resimde Tula, Hidalgo harabelerinde duran Atlanteslere dikkat ediniz. Bazıları bunların uzaylıları temsil ettiğini iddia eder. Eğer bu doğruysa, neden bunlar Rusya’da Sibirya’nın Tula bölgesindeki Şamanlar gibi giyinmişler?

Biz insanlar, gözümüzün önündeki kanıtlı gerçekleri tanımakta bu kadar uzun neden bekledik? Kafamızdaki örümcek ağları kaldırmamızı ve kim olduğumuzu ve nereden geldiğimizi hatırlamamızı bizden isteyen doğanın arkasında bir güç mü var?

Bizim dünyaya ve hemcinslerimize fayda veya zarar vermek için neler yaptığımızı mı değerlendiriyor? Kendimizi geliştirmemiz mi gerekiyor, yoksa dünyayı daha iyi yapmaya gücümüz mü yetmiyor?

A.B.D.’nin New Meksika eyaletinde bulunan ünlü bir Kızılderili Membreno-Apaçi reisi, bana insanoğlunun geçmişi ile yüzleşmesi gerektiği ilahi takdirle tayin edilmiş bir süreye girdiğini söyledi. Bu evrende seyahatimizde durakladığımız bir süredir. O bunu şöyle tarif etti, “Geçmiş şimdidir.“

Bu geçmişe endeksli şimdiye bir de bir gelecek eklenmesini ister miyiz? Bundan sonra ciddi düşünmemiz gerekir. Daha önce dünyaya sular bastı. Kehanetlere göre bir sonraki felakette dünyayı ateş sarabilir.

Gene D. Matlock


EFRASYAP




http://www.mevzuvatan.com/haber/2842-amerikali-yazarin-turk-tarih-tezi.html



















'Tüm Dünya'nın Atası Türkler'

5 Kasım 2010 Cuma
Bu tezin sahibi çılgın bir Türk değil, Amerikalı araştırmacı Gene D. Matlock...



Geçen hafta bir konferans vermek üzere Türkiye'ye gelen Amerikalı araştırmacı yazar Gene D. Matlock, AKŞAM'dan Mine Akverdi'ye konuştu. Matlock, 'Ey Dünya İnsanları Hepiniz Türksünüz' adlı kitabında din, dil, tarih ve kültür odaklı pek çok kaynak aracılığıyla tezine çarpıcı kanıtlar da sunuyor.


Kadim Türkler, tüm insanların ataları olabilir mi? Maya ve Azteklerden Kızılderililere, Ruslardan Hintlilere, Araplardan İngiliz, İtalyan ve Kuzey Avrupalılara hepsinin kökenlerinin Türk olduğu söylense inanır mısınız? Peki, acaba Hz.. İbrahim, Hz. Musa, Hz. İsa, Hz. Muhammed ve Buda da Türk müydü? Tüm dinler Kadim Türklerin Tengri dininden mi türedi?
 
Bunlar kafa karıştıran ama bir o kadar da merak uyandıran, cevaplaması zor sorular. Ancak bir araştırmacı bu soruların hepsine 'evet' cevabını veriyor. Ve iddiasının doğruluğuna dair kanıtları da 'Ey Dünya İnsanları Hepiniz Türksünüz' adlı kitabında önümüze sunuyor. İşin ilginç yanı, bu tezin sahibi Türk değil, bir Amerikalı: Gene D. Matlock.



Temmuz ayında Hermes Yayınları tarafından Türkçe olarak basılan 'Ey Dünya İnsanları Hepiniz Türksünüz / Kayıp Bir Uygarlığın Sırları Dünyayı Nasıl Değiştirebilir' adlı kitabında Gene D. Matlock ilk insanların Türklerle başlayıp daha sonra dünyaya dağıldığını, ilk konuşulan dilin Türkçe olduğunu, bilimin, felsefe ve dinin yine Türklerden doğduğunu söylüyor. 65 yıldır Meksika'da yaşayan ve hem Hıristiyanlığın kökenleri hem de Meksika'daki Amerikan yerlilerinin kökenleri üzerine uzun yıllar boyunca araştırmalar yapan Matlock'un dini kitaplar, mitolojiler, kültür, gelenekler ve özellikle de dil biliminin ışığında elde ettiği ipuçlarını birleştirerek sunduğu kanıtlar da hayli şaşırtıcı. 81 yaşındaki Matlock ile bir konferans vermek için geldiği İstanbul'da buluştuk ve çarpıcı iddiası üzerine konuştuk..


AKŞAM - Mine Akverdi


Dünyadaki tüm insanların Türklerden geldiğini söylüyorsunuz. Sizi bu konuda bir araştırma yapmaya yönelten şey neydi?


Yıllar önce İsraillilerin Filistinlilere yaptığı kötü muamele sebebiyle çok üzülmüştüm ve bu insanların bir türlü paylaşamadığı kutsal toprakların tarihi ve buradaki dinlerin kökenleri üzerine araştırmalar yapmaya başladım. Bu araştırmalarımı bir yandan da yazıyordum. Araştırma ilerledikçe her şey beni önce Hindistan'a, daha da derinleştiğindeyse Hindistan'ın kuzeyine götürdü. Elimi neye atsam önünde sonunda her şeyin kaynağı olarak karşıma Türkler ve coğrafya olarak da Türkiye ve Orta Asya çıkıyordu. Zira dikkatle incelediğimde Eski Ahit (Kitab-ı Mukaddes'in ilk bölümünü oluşturan, Tevrat ve Zebur'u da kapsayan 39 kitap) ve İncil'de İsrail'den bahsedilmediğini gördüm. Kutsal kitaplarda bahsedilenler aslında Türkiye ile bağdaşıyordu. Nuh'un Gemisi efsanesi, Büyük Tufan... hepsinin kökeni Türkiye ve Türklere dayanıyordu. Bu da bana şunu gösteriyordu: İnsanlığın başladığı yer Türkiye idi. Biz insanlar tüm uygarlığın atası olarak Sümer, Yunanistan, Mısır ve Çin'i görmeye yanlış bir şekilde şartlanmışız.



İNSANLIK TÜRKİYE'DEN BAŞLADI



Peki, nasıl oluyor da Türkler tüm insanlığın atası oluyor ?


Birkaç bin yıl önce Kuzey Kutup bölgesinde bir cennette, bolluk içinde yaşayan ileri derecede uygarlaşmış bir halk vardı... Dünyadaki bütün dinler hangi ulusa ait olursa olsun insanlığın beş kökensel ırkı olduğunu söyler. Bu beş ırka Kurus, Krishti ya da Krishtaya deniliyordu. Yaşadıkları yere ise Yahudilikte ve Hıristiyanlıkta Aden denir. Hindular buraya Uttura Kuru adını verir. Eski Yunan tarihçileri ve mitolojisi ise buraya Hiperborea olarak göndermede bulunur. Tibetli Budistlar ise Khedar Hand (Tanrı Şiva'nın ülkesi) ve Şambala der. Aynı zamanda buraya Tanrı Şiva'nın toprakları anlamında Sivariya ve Sibirya da denmektedir. Yeni ilk insanların yaşadığı cennet bahçesi Sibirya bozkırlarıdır. Buradaki ilk insan olan Adem (İngilizcedeki yazılışıyla Adam) Türk dilinde 'insanoğlu' anlamında kullanılır. Nitekim buradaki yüksek zeka ve uygarlığa sahip ari ırk (aryan) Türk'tür. Türkler'in kendilerinden Kıpçaklar, Kurular ya da Aryanlar diye bahsetmesi de bunun kanıtıdır. Ancak pek çok farklı din ve mitolojide geçtiği üzere bu insanlar lanetlenip bir doğal felaket yaşar, dünya ekseninde meydana gelen ani bir sapma ile yaşadıkları yer donmuş, büyük seller olmuştur. Şimdi adına Türkler dediğimiz Kurular güneye, Orta Asya'ya kaçmak zorunda kalmıştır. Bu anlatılan Büyük Tufan'dı. Nuh ve insanlığın soyunu devam ettiren oğulları da işte bu kökenden geldi yani Türk'tü. Nuh'un gemisinin karaya oturduğu Ararat Dağı'nın Türkiye'deki Ağrı Dağı olduğu inancı da bunu kanıtlıyor. Böylece Türk soyundan gelen insanlık Türkiye'ye ve aşağıya Mezopotamya ve Hindistan'a dağıldı. Dolayısıyla Sümerler, Hititler, Iraklılar, Kürtler, Hintliler, Mısırlılar hepsi aslında Türk'tü. Kuzey Kutbu'ndan aşağı inerek Kuzey Avrupa'ya İsveç, Finlandiya, İngiltere'ye ve tüm dünyaya yayıldılar.


Bugün herkes kendi neslinin izlerini Türklere dek sürebilir.


Buna kanıt olarak neleri gösterebiliyorsunuz?



Dünyanın her köşesinde kullanılan dilden inançlara ve tanrı isimlerine kadar her şeyin dil olarak aynı kökenden geldiğini görebilirsiniz. Bu tüm dinlerin, dillerin de tek bir kaynaktan çıktığını gösteriyor: Türklerden! İngiltere'den, Finlandiya'ya insan isimlerinden yer isimlerine Türkçe kökenli kelimelere rastlayabilirsiniz. Finlandiya'da Kırkpınar diye bir yer var! Urdu dilinde binlerce Türkçe kelime var. Hintlilerin Kutsal Kitabı Mahabharata aslında Türklerin tarihlerini anlatıyor. Yunanlıların büyük tanrısı Zeus'un ismi de Türkçe. Kudüs, İsa gibi kelimelerin kökeni de aslında Türkçe ve dahası bu bahsedilen yerler de aslında İsrail'de değil Türkiye'de, İsa da bu topraklarda yaşadı. Öte yandan yakın tarihte Keltlerin (İrlandalılar, Galiler, İskoçyalılar) DNA'sı incelendi ve Altay'dan geldikleri kanıtlandı. Vikingler, Finikeliler ve İtalya'nın Roma İmparatorluğu'ndan yıllar önce burada yaşayan ve Roma'nın kurucuları sayılan yerli halkı Etrüskler de Türk'tür. Estrüskler'in DNA'larının Türklerinkiyle yüzde 97 aynı olduğu bilimsel olarak kanıtlanmıştır.


Amerika'daki Kızılderililerin de Türk olduğu sıkça dile getirilen bir iddiadır....



Evet, Kızılderililer Türk'tür, bunu kendileri de söyler. Kültür ve geleneklerindeki benzerlik aşikar. Özellikle Amerika'da Türk soyundan geldiğini söyleyen Meluncanlar'dan olan Cherokee'ler Türkiye ile bugün çok yakın ilişkiler içindedir.


Bu iddialarınızı dünyanın pek çok yerinde dile getiriyorsunuz. Peki, nasıl tepkiler alıyorsunuz?


Önceleri herkes bana gülmüştü ama şimdi durum değişiyor. Amerikanın yerli halkları, Kızılderililer, Meksikalılar bu teze çok pozitif tepki veriyor. Çoğu kabul de ediyor. Ancak ABD'deki Amerikalıların veya İngilizlerin pek hoşuna gitmiyor.


Dünya bunu kabul etse ne olur sizce?



Hepimizin kardeş olduğuna inanmak insanlığın sahip olduğu tüm sorunlar ve huzursuzluk çözüme ulaşır. Dünya daha iyi bir yer olur.


Amerika'yı İspanyollar değil, Türkler keşfetti...


'Amerika kıtasındaki pek çok yer ismi aslında Türkçe kökenli. Meksika'daki Teotihuacan kalıntıları aslında Türkçe olan Tea (tanrı)+ Tiwa (Bir Türk boyu olan Tuvaların bugün bir cumhuriyeti de vardır) + Han (krallık anlamına gelen Türkçe kelime) kelimelerinden türemiştir. Peru'daki Karal kalıntılarındaki piramitler Mısır'dakilerden daha eskidir ve Türkçe'de 'hükümdar' anlamına gelen kral kelimesinden türemiştir. Meksika'da bugün de Türkçe kökenli birçok kelime kullanılıyor. Örneğin dağ/tepelere Meksika'da tepek deniliyor Atatepek, Çapultepek isminde şehirler bulunuyor. Havasu diye bir yer bile var. İspanyollar Meksika'ya ilk geldiklerinde Aztek'lere hangi tanrıya inandıklarını sorduğunda onlar 'İnana' cevabını vermişti. Bu Antik Sümer'de de bir tanrıçanın adı. Yani Sümerler ile Aztekler aradaki onca mesafeye, okyanusa rağmen aynı adlı tanrıya inanıyor. Dahası Meksikalılar da Hintliler de Türkleri aynı kelimeyle 'Karaskus' diye adlandırıyordu. Demek ki Amerika'yı İspanyollar değil, önce Türkler keşfetmişti. Sonuçta bunlar gibi sayısız örnek şunu gösteriyor: Dünyanın her köşesindeki bütün uygarlıklar Orta Asya'dan geçmiş ve her yerde ortak olarak karşımıza çıkan din, dil, kültür ve inanışları buradan tüm dünyaya taşımıştır.'

 
http://www.hisse.net/forum/entry.php?b=1167

ESİR DOĞU TÜRKİSTAN’DA MAZLUM BİR TÜRK ŞEHRİ: HOTEN

1 Kasım 2010 Pazartesi
Doğu Türkistan’da, Türk kültürünün en zengin hazinelerini taşıyan şehirler bulunmaktadır. Bu şehirler, tarihin en eski çağlarından günümüze ulaşan birer köprü durumundadırlar. Orta Asya Türk tarihinin günümüze yansımalarını Doğu Türkistan’ın söz konusu müstesna beldelerinde bulabiliyoruz. Eski Türklerin yerleşik kültürlerde de dünya çapında verdiği örnekleri görmekteyiz. Aslında Çin’in, batıya açılan kapısı Tunhuang’dan başlayarak, Hazar denizine, hatta Karadeniz’e kadar uzanan sahada birçok eski Türk kültür merkezi tesis edilmişti. Bunların daha önce Türkleşenleri Doğu Türkistan‘da kurulanlardır. Bir bakıma Doğu Türkistan yerleşik Türklüğün en eski yurdu sayılır.

Hami (Barköl, Kumul), Turfan (Beşbalık, Koço, Kao Ch’ang), Karaşar, Kuca, Aksu, Kaşgar, Hoten ve Çerçen, çevreleriyle birlikte milâddan önceki çağlardan itibaren günümüze dek varlığını sürdüren şehirlerdir. Bunlar zaman zaman şehir devletleri haline gelip Orta Asya tarihinde söz sahibi oldular.

Sandıklar dolusu yazmalar Avrupa’ya kaçırılıyor

Biz burada Hoten şehrinin, en eski çağlardan modern zamanlara kadar olan tarihini incelemeye çalışacağız.Araştırmamızı yaparken, Hoten hakkında en orijinal bilgilere sahip Çin kaynaklarına başvurduk. Milâddan önceki Han hanedanından Ming hanedanına kadar bütün resmî tarihlerde Hoten’e ait müstakil bölümler vardır. Bu bir bakıma Hoten’e, Çinlilerin çağlar boyu verdiği önemi göstermektedir.


Tarihî ipek yolunun üzerinde olmasının büyük önem kazandırdığı Hoten şehri, Orta Asya’da Budizm merkezi olma hüviyetiyle şöhret bulmuştu. Bu özelliği, Hoten’den günümüze çok sayıda arkeolojik ve yazma eser kalmasına sebep olmuştur. Hoten, kurulduğu şehirle birlikte bulunduğu vahaya da ad olmuştur. Topraklarında ve nehirlerinde Asya’nın en güzel yeşim taşı’nın çıkması, Hoten’i meşhur eden bir başka sebep idi. Ancak öncelikle belirtmek gerekir ki, yüzyılımızın başlarında Doğu Türkistan’ın tarihî zenginliklerine göz diken batılı araştırıcılar, Hoten’i de yağma ettiler.Sandıklar dolusu yazmalar ve diğer tarihî eserler Avrupa müzelerine taşındı.


Coğrafi yapı

Pamir-Altın Dağları silsilesinin kuzeyinde bulunan Hoten vahası, 1300-1500 m. yüksekliğindedir. Tarım ırmağının bir kolu olan Hoten-Derya’nın orta bölümünde 1600 km Tik bir alanı işgal etmektedir. Nüfusu hakkında kesin rakam vermek mümkün olmayan Hoten’in 1964 yılma göre şehir insan sayısı 50 bin idi. Genel nüfusu çevresiyle birlikte tahminen 300 binden fazladır. 1984 yılı itibariyle Hoten’de doğum hızı binde 29.28, ölüm hızı binde 8.95, nüfus artış hızı binde 20.33′tür. Hoten vahasında kmye 100-110 kişi düşmektedir.

Hoten-Derya ırmağından açılmış olan kanallar sayesinde toprak sulanmakta ve verimlilik artırılmaktadır. Neticede eski çağlardan beri meyvacılık, bağcılık ve pamukçuluk gelişmiştir. Bunun yanında hayvancılık ve ipekçilik de halkın uğraşları arasındadır. Etraftaki bozkırlarda beslenen koyunlar ve bunların ince yünü meşhurdur. Ekili sahaların nisbeti Hotan vahasında yüzde 40′dır.

Hoten’in ilk ismi Yotkan’dır. Aslında bu mevki Hoten’in 11 km. batısında bir köydür. Bu isimden dolayı Çin kaynaklarına Yüt’ien şeklinde geçmiştir. Ayrıca Ch’üsatanna (Hindçe Kustanaka – yerin göğsü), Huanna, Ch’ütan, Yutun ve Hetan gibi isimlerle de zikredilmiştir. (Hsin T’ang Shu 221A, s.6235). İslâm kaynaklarında Hoten, Hotan (Khotanj gibi isimlerle kaydedilmiştir.


Orta Asya’nın merkezi


Milâddan önceki çağlardan itibaren Hoten şehri Budist ve Tibet kültürlerini Ona Asya’ya bağlayan en önemli merkez olarak gelişti. Orta Asya’da ve hatta Batı Çin’de yeşim taşı sadece Hoten’de çıkardı. Şehrin 11 km. doğusundaki Sarı nehir adıyla bilinen Shuchih ırmağı, 8 km. batısında Tali ırmağı vardı. Bu ırmak isimlerinin Hoten dilinde anlamları; doğusundaki Beyaz Yeşim Taşı, batısındaki Yeşil Yeşim Taşıydı ve sonbaharlarda kururlardı. Bu sebepten Çinliler tarih boyunca Hoten’e büyük ehemmiyet vermişler ve yeşim taşı elde etmek için onlarla iyi geçinmeye çalışmışlardı. Diğer taraftan Hindistan ve Tibet’e yakın olması, şehre, bir bakıma Orta Asya’nın merkezi olma fırsatını da kazandırmıştır.

Zengin Arkeolojik miras

Bu yüzyılın başlarında Hoten vahasında, Macar asıllı İngiliz Aurel Stein tarafından yapılan kazılarda birçok arkeolojik kalıntı ve ağaç levhalar üzeri¬ne yazılmış el yazması ortaya çıkarılmıştır. A. Stein, ele geçirdiği yüzlerce sandık el yazmalarını İngiltere’ye taşımıştır. Bulunan metinlerin bir kısmı Budizm dini’yle ilgili olup, Sanskritçe’dir. Mektupların dili ise Praktikçedir. (Hindçe’nin bir dialekti). Aslında ilk yazılı vesikalar Hindçe’nin bir diyalekti ile yazılmış iken sonraları İran etkili An dili görülmektedir. Söz konusu harabeler bugünkü Hoten’in 8.5 km. batısındadır. Harabeler arasında yüzden fazla manastır vardır. Bulunan en eski abide M.S. 269 yılına aittir. Yapılan kazılar neticesinde yer altından, manastırların yanında keşiş hücreleri de çıkmıştır. Burada bulunan eserler dinî sanatın her unsurunu ve Hind, Çin, Greko-Budist sanatının özelliklerini taşımaktadır. Ravak bölgesinde yapılan kazılarda meydana çıkan eserlerde, elbise kıvrımlarının Yunanlı şekilleri göze çarpmaktadır. Yotkan ve Niya harabelerinde bilhassa, elinde şimşek ve kalkanla Pallas Athene ile Eros, Herakles ve Zeus görünmektedirler. Apollo başlı Budalar da vardır. Meydana çıkarılan, ağaca yazılı eserler, dış biçimleri bakımından, mektup veya resmî vesika olmak”tan başka bir şeye benzememektedirler. Bunların çoğu resmî talimatname, diğer önemli bir kısmıysa, resmî muhaberat, idare ve emniyet işleriyle ilgili raporlar, celp kağıtları, şikayetler, tevkif müzekkireleri, muhasebe evrakı, amele defterleri ve hesap pusulalarıdır. Bu çağlarda bunlara benzer evrak Hindistan’da dahi ele geçmediği için, Hoten’de bulunan adı geçen levhalar çok değerlidir.

Çin’de Türkistan etkisi

T’ang hanedanlığı (M. S. 618-907) zamanında Pochihna ve oğlu Weich’ih iseng gibi iki büyük ressam çok meşhurdular. 630 yılında Hoten kralı tarafından Çin başkenti Ch’angan’a gönderildiler ve bu alanda temayüz ettiler. Çin de, bu Hoten’li sanatçılar sayesinde Türkistan etkisi başladı. Çin başkentine en iyi atlar Fergana ve Hoten’den getiriliyordu.

Milâddan önce 138-126 yılları arasında, batı aleminin zenginliklerinin keşfiyle birlikte, bu yöne doğru gelişen istilalar neticesinde Çin hakimiyeti, Hoten’e kadar ulaşmıştı. Bu arada, binlerce yıl uzak batı alemiyle münasebeti kuracak olan ipek yolu açıldı, Çin’in batısındaki Tunhuang’dan, batıya doğru uzanan ipek yollarından biri, Hoten‘den geçiyordu. Diğeri ise, Tanrı Dağlarından geçmekteydi. Ancak, bundan çok daha önceleri, Türk kavimleri bu bölgeleri ellerine geçirmişlerdi.

Hun hakimiyeti Orta Asya’yı kapladığından Hoten de, bu devlete bağlanmıştı. Milâttan sonra 46 yılında Hoten gibi ticaret şehirlerinin iç işlerine karışmamaya başlayan Hun’lar, daha sonra Yarkend’lilerin Hoten’i baskı altında alması üzerine, Hoten’i destekleyip, Yarkend’lilerin mağlup olmasını sağladılar. M. S. 61 yılında, kuvvetlenen Hoten, Yarkend krallığını hakimiyeti altına aldı. Bu arada onların otuz bin askere ulaşmaları, Hunların dikkatini çekmişti. Bu sebeple Hoten’in üzerine yürüdüler. Çok miktarda halı ve ipekli hediyenin gönderilmesi ve teslim olunması karşılığında barış yaptılar. M.S. 74 yılında Çinliler, Doğu Türkistan’a doğru yönelince Hoten onların hâkimiyetine girdi. M.S. 114′ü takıp eden yıllarda Kaşgar krallığının kuvvetlenmesi üzerine Hoten, artık eski önemini yitirmişti. Gök-Türk hâkimiyeti Orta Asya’da tesis edildiğinde (552) Hoten, Batı Gök-Türkleri’ne tabî oldu. Türkistan’daki diğer küçük devletler gibi Hoten de Gök-Türkler’e yıllık vergi veriyordu. 630 yılında I. Gök-Türk devleti yıkıldığında Hoten, Çin’deki T’ang hanedanlığına itaat etti. Bu dönemde Hoten şehrinde Türk adetlerinin çok yerleştiğini gören Çinliler, halk yadırgamasın diye tayin ettikleri valiye Türk unvanı vermişlerdi.

Hatıratlarda Hoten


O yıllarda Hoten’den geçen ünlü Budist rahibi Hsüan Tsang, şehri çok beğenmişti. “Ta T’ang Hsiyüchi, Büyük T’ang’ın Batı Bölgeleri Hatıraları” adlı eserinde, Hoten ahalisinin temiz ahlak olup ilimle ve sanatla meşgul olduklarından bahseder.

Bunun yanında zengin olup eğlenmesini bildiklerini, musikî ve rakstan hoşlandıklarını yün ve deri elbise ile beraber ipek vesair beyaz çuha giydiklerini, yazılarının çok az değişiklikle Hindçe olduğunu belirtir.

744 yılında, Uygur devlet sınırlarına dahil olan Hoten bundan sonra tamamen Türkleşti. 840 yılında Büyük Uygur Kağanlığı’nın Kırgızlar tarafından yıkılmasıyla Beşbalık, Turfan, Kuça ve Aksu tarafına gelen büyük bir Uygur grubunun yanında bir başka kitle de ( Yedi-Su, Kaşgar, Yarkent vs Hoten tarafına yerleşti. Bu bölgede sanat, edebiyat ve ticaret alanlarında kendilerin geliştiren Uygur Türkleri, X. yüzyılın sonlarına doğru, bu vahaya hakîm olan Karahanlı Devleti’ne bağlandılar. İslâm, bu devlet sayesinde Hoten’e ulaşmıştı. İslâmiyet’i Hoten’e götüren hükümdar, Karahanlılardan Yusuf Kadir Han’dır. (1013-14′ten sonra, H. 404).
938 yılında Hoten’e gönderilen Çinli elçi Kao Chühuei’in raporuna göre Hoten halkı üzümden şarap yapar. Bundan başka mavi ve turuncu renkte içkileri vardır. Bu içkilerin hangi maddelerden yapıldığını elçi bilmiyor. Ballı pilav ve kremalı pirzola gözde ikramlardandır. Birçok batıl itikatları vardır. İyi budisttirler. Hükümdarın sarayında menekşe renkli elbise giyen elli rahip bulunmaktadır.

İslâm kaynakları içinde, Hoten hakkında en teferruatlı tasvirlerde bulunan eser, Hudud’ül Alemdir: “Hoten iki nehir arasında kurulmuştur. Hududlarında insan yiyen vahşi insanlar yaşar. Buranın sakinleri genellikle ham ipek ticareti yaparlar. Hoten hükümdarının büyük bir maiyeti vardır. Kendini Türklerin ve Tibetlilerin beyi olarak tanıtır. Çin ve Tibet sınırında oturur. Bu Hoten beyinin, bütün nahiyelerinden sorumlu beyleri vardır. Buradan yedi bin muharip çıkar. Hoten nehrinden yeşim tası elde edilir (terc. Minorsky, s. 85)”.

Galebe taşı

Hoten dağları çok verimliydi. Öküz, koyun, kaçgâv (Tibet öküzü) gibi dört ayaklı hayvanlar çok boldu. Hotende bîr dağdan bir dağa köprü vardır. Söylendiğine göre köprüyü Hotenliler inşâ etmiştir. El-Birunî’nin verdiği bilgiye göre yeşim taşı Hoten mıntakasındaki iki vadiden çıkarılırdı. Bu vadilerden birine Kâş, diğerine Karâkâs denirdi. Bu taşın cinsine “galebe taşı” adı verilirdi. Bundan dolayı Türkler kılıçlarını ve kemerlerini, atlarının eğerlerini, savaşlarda galibiyete ulaşmak için bu taşla süslerlerdi. Sonra başka milletler de buna uydular. Firuzeden daha sert olan bu taş süt rengini andırır. Bu taşı, seller, dağlardan Türk ülkesindeki Su denen vadiye getirirler (R. Şeşen, İslâm Coğrafyacılarına Göre Türkler ve Türk Ülkeleri”, s. 198). “Divân-ı Lugât-it Türk”te Tibetlilerin ve Hotenliler’in ayrı dilleri olduğu ve Türkçeyi iyi bilmedikleri kaydedilmiştir.

Hoten vesikalarında Kara Tatarlar. Şato ve Çumul aşiretleri ile birlikte Lob-Nor ve Kansu arasında yaşayan kabilelerden bahsedilmektedir. Ali Şir Neva’î ise, “Ferhad ü Şirin” adlı romanının mevzuunu Harezm ve Hoten Türkleri ile Çinlilerin hayatından almıştır. Karahanlılar zamanında Doğu Türkistan’da Humar Hatun isminde birisinin, oğlunun düğünü dolayısıyla döktürdüğü, üzerinde yazılar olan yedi küp dolu külçe (baliş)Ter, XV. asrın sonlarında Hoten’de bulunmuş ve eritilmiştir. Selçuklulardan Rükneddin Kılıçarslan IV, 1256′da Karakulum’da Moğol kağanının huzuruna gittikten sonra dönüşünde, 28 Kasım tarihiyle İzzeddin Keykavus’a gönderdiği mektubunda Hoten’den geçtiğini belirtmektedir.

İlhanlılar döneminde Hotenli maliye memurları Diyarbekir bölgesine getirtilmiştir. Diğer taraftan Kaşgarlı ve Hotenlilerin, Kayseri, Konya ve Niğde taraflarına yerleştirildikleri de bilinmektedir.

Hakimiyet Mücadeleleri


Karahanlılardan sonra Hoten, Kara-Hıtayların idaresine girdi. Bölgeye ilk hücumlarını 1128 yılında yapan Kara-Hıtaylar, Hoten ile birlikte, İmil, Balasagun ve Kaşgara da hücum etmişlerdi. Bu ilk akın Arslan Han Ahmed Bin Hasan tarafından büyük bir başarıyla önlendi. Ancak, iki yıl sonra (1130) başlayan çok kuvvetli Kara-Hıtay hücumu İmil, Bala-sagun, Kaşgar ve Hoten’e doğru genişledi. Daha sonra Naymanlar’ın hanı Küçlük ve Harezmşah Muhammed arasında Kara-Hıtay Gürhan’ı kim önce yenerse Türkistan’a onun sahip olması konusunda anlaşma yapıldı. Kazanan Hoten’e kadar uzanan bölgelere sahip olacaktı. Küçlük, Muhammedi mağlup edince Kara-Hıtay zulmü altındaki Kaşgar ve Hoten’deki müslümanlara yardım edilemedi.

Moğol kağanı Möngke Han’ın zamanında vassalı Mes’ud Beg’in vilayetleri arasında Hoten’de bulunuyordu. Beşbalık, Kara-Hoça, Almalık, Kaşgar diğer vilayetlerdi, Kubilay döneminde Muhammed oğlu Satılmış, Habaş ve Ramazan adlı Hotenli Türkler. Çin’e gidip Yüan imparatorluğunda çeşitli memuriyetlerde bulundular. Arkasından, Kubilay ile Barak arasındaki mücâdeleler sırasında Hoten Çağataylı tarafından yağmalandı. Ünlü seyyah Marco Polo ise Yarkend’Ie birlikte Hoten’in Çağatay ham Kaydu’ya değil, Çin’deki Kubilay’a bağlı olduklarını bildirmiştir.

1419 yılında Timur’un oğlu Şenruh tarafından Çin’e gönderilen elçi Gıyaseddin Nakkaş, dönüşünde, eşkıyalardan korktuğu için çölden geçmeyi tercih etmiş. 1422 Mayıs’ının 18′inde Hoten’e, 13 Haziran’da Kaşgar’a ulaşmıştı.

XV. asrın sonları ile XVI. asrın başlarında Doğu Türkistan, Çağatay hanları ile birlikte Timur oğullarının taht mücadelelerine sahne oldu. Çağatay hanları mağlup olup, ortadan kaldırılınca Sultan Ebu Bekir Duğlat, Kaşgar, Yeni Hisar, Yarkend, Hoten ve Kuca gibi şehirleri içine alan altı şehrin hükümdarı sıfatıyla kendi bağımsızlığım ilan etti. Ancak, daha sonra Doğu Türkistan’da Hocalar devri başladı. 1754′le Cungarlar’a karşı Kaşgarlılar isyan edince, Hotenliler de buna iştirak ettiler. Fakat, çok geçmeden Çinliler, Hoten de dahil olmak üzere bütün bölgeyi işgal etliler.

Zulme isyan


1826 yılında Cihangir, Kaşar’dan Çinlileri kovunca Hoten, Yeni Hisar ve Yarkend halkı da isyan ederek, Çinlileri defetmişlerdi. Sonra Cihangir’i hükümdar olarak tanıdılar. 1828′de Cihangir, Çinliler tarafından yakalanıp idam edilince Hoten ve diğer şehirler tekrar esaret altına düştü. Hokand hanlarından Muhammed Âli Han 40 bin askerle Kaşgar’a yürümüş, komutanları Hak Kuli ve Mat Yusuf Hocayla Kaşgar’ı Çinlilerden kurtardıktan sonra Yarkend, Hoten ve Aksu’yu da fethetmişti. Buhara Hanlığı bu sırada Hokand Hanlığı’nı tehdit ettiği için, adı geçen ordunun geri dönmesi üzerine burası tekrar Çinlilerin eline geçmişti (1831). 1846 yılında Muhammed Emin (Katta Tora) idaresindeki “Bin Yiğit” (bin kişi)’in isyanı neticesinde Hoten, Çin hâkimiyetinden kurtulma imkanı bulduysa da kısa bir süre sonra 1848′de tekrar Çinlilerin eline düşmüştür. 1861 ayaklanmasından sonra 1864′te teşekkül eden Doğu Türkistan’daki beş küçük devlet içinde Hoten de vardı. 1866-67′de Yakub Bey, gücünü artırdıktan sonra Hoten’de de hâkimiyetini tesis etti. 1877′de Yakub Bey’in ölümü üzerine Hoten valisi Niyaz Beg, Çinlilerin hakimiyetine girmek istemedi. Bu arada Yakub Bey‘in oğlu Beg Kuli Beg, Niyaz Beg’i Hoten’de yenince Niyaz Beg, Çinlilere sığındı. Daha sonra Beg Kuli Beg, Hoten’den geri çekilince Niyaz Beg, Hoten’in bağımsızlığını ilân etti. 18 Ekim 1877′de Beg Kuli Beg yeniden Hoten’i ele geçirdi. 16 Aralık 1877′de bütün Doğu Türkistan tekrar Çin idaresine girdi.

Türk-islam Cumhuriyeti


Çin idaresi, Doğu Türkistan’ın tamamında olduğu gibi Hoten’de de baskıcı bir sömürü düzeni şeklinde 1931 yılına kadar devam etti. Hoten’in bütün tabii kaynaklan ve zenginlikleri Çin tarafından sömürüldü. Buna dayanamayan Doğu Türkistan Türkleri, 1931′de Kumul (Hami)’da bir isyan başlattılar. 1933 yazında Hoten halkı da bu ayaklanmaya katıldı. Mehmed Emin Buğra ile Sabit Damullah liderliğinde başarıya ulaşan bu hareket sonucunda Doğu Türkistan Türk İslâm Cumhuriyeti kuruldu (Kasım 1933).

Doğu Türkistan’ın istiklal mücadelesi 1949′daki komünist işgaline kadar sürdü. Bu tarihten sonra komünist Çin idaresine giren Hoten, günümüzde de bu durumunu devam ettirmektedir. Bu arada, 1955′te kurulan Hsinchiang Uygur Muhtar Cumhuriyeti’ne bağlanmıştır.

Yeni Çin idaresinde karşı Hoten’de, bazı ayaklanmalar yapılmıştır. Fetheddin Mahsum ve Karakaş’lı Abdulhamid Damollam önderliğinde 15 Kasım 1955′de Hoten’e bağlı Atçüy kasabasında bir ayaklanma oldu. Fakat, onların tarafında görünerek ihanet eden bir Çinli albayın sayesinde ayaklanma kısa zamanda başarısızlığa dönüştü. Daha sonra, isyanın liderleri yakalanarak şehid edildi. Bu isyandan sonra ‘Hoten’e yapılacak yatırımlar, on yıllık bir süre için durduruldu. Hoten’den yüksek okula alınan öğrenci sayısı azaltıldı. Ayrıca Hoten’den diğer şehirlere gidiş-gelîşler kısıtlandı. Bütün bu tedbirlere rağmen Hoten’in Honank yöresinde Hadice Han isimli bir kadının, Tevekkül yöresinde ise 1958de Baki Damoila ve Semet Damolla’nın öncülüğünde çiftçiler ayaklandı. Fakat başarıya ulaşılamadı. Nisan 1962′de de Karakaş kazasında Tursun Hafız tarafından kurulan Şarkî Türkistan Partizanları isimli teşkilatın üyeleri faaliyete geçemeden yakalandılar.


Prof. Dr. AHMET TAŞAĞIL



http://ahmettasagil.wordpress.com/2007/01/20/esir-dogu-turkistanda-mazlum-bir-turk-sehri/