TÜRK Türbana Girmez

30 Ekim 2010 Cumartesi
Açık konuşalım kimse gücenmesin, Türban islam giysisi değildir, modadır, mesela yemeni gibi değildir yada geleneksel Türk kadını örtüsü asla olamaz. Kadınları sadece cinsel özelliklerine göre sınıflandıran ve büyük bir ticari metadan öte gitmeyen türban, tarikatların cemaatlerin kendi giyim tarzlarını ve birbirlirini tanımalarını sağlayan bir simgedir. Tarikatlar koalisyonu olan AKP'nin türban yaygarasını anlamak zor değil çünkü bu onların kafa yapısı ama herşeyin ötesinde ekmek kapısı. Size bir garanti vereyim mi? AKP iktidardayken türban sorunu çözülmez çünkü çözülürse AKP iki seçimlik malzemesini bir anda harcamış olur. Hadi AKP'yi anladık ama MHP'ye ve Türk milliyetçilerine ne oluyor onu anlamakta güçlük çekiyoruz. Türkleri Araplardan en çok ayıran özelliğin kadının toplumdaki yeridir, Türk milliyetçileri bunu bilmezler mi?


ALMANLAR VATERLAND, SLAVLAR TATKOVİNA TÜRKLER ANAVATAN DER


En temel ayırd edici özellikten bahsedelim. Araplarda kadının yerini anlatmaya gerek yok. İslamiyetten önce sadece üreme organı, islamiyetten sonra kafesler arkasına kapatılan insan. Türklerde ise kadınlar hükümdar bile olmuşlardır. Türklerin kadına verilen değer konusunda topraklarına verdikleri tanım bile yeterlidir. Almanlar ülkelerine Futherland (vaterland olmalı.../ kk) yani babavatan diyor, Slavlar aynı tanımla Tatkovina tanımını kullanır. Hıristiyan inancı da temel üçlemesinde "baba, oğul, kutsal ruh" der. Yine karşımıza ataerkil tanımlar çıkıyor. Türklerse hepimizin malumu en kıymetli varlıklarına topraklarına Anavatan der. Bu kadına
verilen değerdir. Dolayısıyla Türk milliyetçisi tarihinde kadına verilen tanıma bakmadan tarikat tuzağına düşmez, hükümdar ettiği kadını türbana hapsetmez.


KADIN SAVAŞÇILAR


Türban konusunda AKP politikalarına destek veren MHP yönetimine birkaç Haber Masası sorusu: At binen, kılıç kuşanan Asenalar türban takabilir miydi? Yada cepheye mermi taşıyan Türk kadını türbanla kaç kilometre çekebilirdi kağnıları? Orhan Gazi seferdeyken şehr-i Bursa'yı yöneten Nilüfer Hatun ve O'nun kadın asker birliği Bacılar türbanla mı at bindiler? Ya Araplardan daha net ifade edersek Hz. İbrahim'den bile önce gök tanrıya inanan Şamanların dini lideri olan kadınlar türban mı takıyordu? Karen Fogg Türkiye'den kaçmadan önce e postalarında diyordu ki: "Türklerin tarihiyle başedemiyoruz." Aslında batının en büyük hedefi bu... Ne oldu Büyük milletimiz yoksa tarihini mi unuttun? Biraz hatırlatalım diye sadece Türk kadın hükümdarların bazılarını tanıtalım.


-TOMRİS KAAN


Yüce Kaan Tomris Hatun, Hz. İsa'nın doğumundan önce, Altıyüzüncü Yılda Türklerinin hükümdarı idi. Bu sıralarda İran'da da Ahamenid sülalesi hakim bulunuyordu. Bu sülale zamanında İran orduları birkaç defa doğuya doğru saldırarak Türklerle savaşmışlardı. Tomris'in hükümdarlığı zamanında. İranlıların basında Kirus adında bir hükümdar bulunuyordu. Bu hükümdar önceleri Saka Türkleri ile çarpışarak onları yenmiş ve Batı Türkleri'nin güney kısımlarım ele geçirmişti. Bu savaşlardan on yıl kadar sonra Kirus, Peçeneklere de saldırdı. Harbin sebebi, Kirus'un Tomris'le evlenmek istemesi ve Peçeneklerin kadın başbuğunun bu isteği reddetmesi idi.


-Mama Hatun :


Saltukoğullan Hükümdarı II.İzzettin Saltuk'un kızı olan Mama Hatun, 1191 yılında Saltukoğullan Beyliği'nin hükümdarı olmuştur. Eyyubiler'in Ahlat'ı kuşattıklattıklaı sırada çevre beyliklerine ait ordularla, Ahlat'a yardıma giden Saltuklu kuvvetlerinin başında bulunmaktaydı.Onun daha sonraki yıllarda nasıl yaşayıp, kaç yaşında öldüğü bilinmiyor. Ancak, hayatının son yıllarını Tercan'da geçirmiş olması ve buradaki türbede defnedilmesi ile Tercan, bir süre onun adıyla anılmıştır. Bu soylu kadın hükümdar, Tercan'da Orta Çağ Türk mimarisinin en ilginç ve önemli eseri kervansaray, hamam, mescit ve kendi türbesinden oluşan büyük bir külliye inşa etmiştir.


-Raziye Sultan


Dehli sultanı. Babası Şemseddin İltutmuş, annesi Terken Hâtundur. Sultan Şemseddin İltutmuş tarafından, 1232 yılında Dehli tahtına veliaht tâyin edildi ve devlet adamları da bîat etti. İltutmuş’un iki oğlu varken, kızı Râziye Sultanı Dehli tahtına veliaht tâyin etmesi; aklı, zekâsı, halkın sevmesi ve saraydaki idârî hareketlerindendir. Râziye Begüm Sultan, Türk tarihi açısından önemli kadın hükümdarlardan biri çünkü Türk İslâm târihinde ender rastlanan, ilk kadın sultandır. Râziye Begüm Sultan giyimine çok dikkat eder, erkek elbisesi hiçbir zaman giymez ve yüzüne de nikap takardı.


-Kazan Hanı Süyün Büke


“Nıgıtkılar üstüne çıgıp Uruslarını kördü Süyün Bike özü dahi suguş içine kirdi Tatar topcularıga özü de kumanda birdi.” (Surlara çıkarak Rusları gördü Süyün Bike kendisi bile savaşa girdi. Tatar topçularına kumanda etti.)1550 yılı Şubatının 13'ünde Kazanlılar Ruslara karşı şehirlerini kahramanca müdafaa ettiler.


Süyün Bike de savaş yerinde diğer kahramanlardan geri kalmadan savaşıyordu. Uzun süre Kazan'lara hükümdarlık eden Bike Han Rusyara esir düşerek esareti sırasında hayatını kaybetti.


TEOMAN ALİLİ, 21 Ekim 2010

Bulgaristan Türklerinin Tarihsel Perspektiften İncelenmesi

24 Ekim 2010 Pazar

XIV. yüzyılın ikinci yarısından itibaren XIX yüzyıl sonlarına kadar Bulgaristan coğrafyası üzerinde hakimiyetini koruyan Osmanlı Devleti,1878 yılında otonom olma şansı tanıdığı Bulgarlara aynı zamanda demografik dengeler açısından küçümsenemeyecek bir Türk azınlık bırakmıştı.

İmparatorluk Türkiye’sinden Cumhuriyet Türkiye’sine miras en büyük,Türk kitlesinin Bulgaristan’da yaşadığı yadsınamaz.Zira, Balkanlardaki Türk varlığı Türkiye için jeostratejik açıdan büyük önem arz eder.Avrupa’dan gelebilecek olası bir saldırıyı eritme olanağı tanıyan bölgeye Türkiye’nin  reelpollitik eksenden bakması devletin bekası için kaçınılmazdır.

Azınlık,çoğunluktan farklı özellikleri bulunan,çoğunluk tarafından hakları garanti edilmiş bir topluluktur.Ancak,Bulgaristan devletinin uluslar arası hukuk ihlali, özellikle Bulgaristan Prensliğinin kurulması ve demografik dengelerin  Bulgarların lehine değiştirilmesi amacı ile uygulanmaya başlanan baskı, zulüm ve asimilasyon politikaları sonucunda dünya siyasi literatürüne  “Bulgaristan Türk Azınlığı” diye yeni bir kavram girmiştir. Bu kavram, bu tarihten itibaren günümüze kadar Bulgaristan-Türkiye ilişkilerinde belirleyici bir faktör olmuştur. Bu çalışmanın amacı,  Bulgaristan Türk Azınlığı Kavramının açıklanması ve Uluslar arası Antlaşmalarda bu azınlığa tanınan hakların ve bunların uygulanması noktasında ortaya çıkan sorunların değerlendirilmesi olarak özetlenebilir.Bulgaristan’daki Türk azınlık kavramını anlamak şüphesiz ki tarihsel perspektif içerisinde Türk azınlığın konumuna bakmayı gerektirir.Bundan sonra, uluslar arası hukuk açısından Türk Azınlığa verilen ikili ve çok taraflı haklar incelenecek ve konu genel hatlarıyla bir sonuca bağlanacaktır.

Tarihsel Perspektif
XIV.Yüzyılın ikinci yarısından itibaren Osmanlı İmparatorluğunun hakimiyet sahasına giren günümüz Bulgaristan coğrafyası, Devlet tarafından uygulanan sistematik bir iskan politikası sonucu Türk yurdu haline gelmiştir. Bu tarihten başlayarak bölgedeki nüfus dengeleri sürekli Türklerin lehine olan bir gelişme göstermiştir. 19.yüzyılın ortalarına kadar Bulgaristan coğrafyasında Türk nüfus yoğunluğu etkinliğini korumuştur. Bu döneme kadar bölgede hakim olan siyasi otoritenin temel unsuru olan Türkler, bu tarihten itibaren gerek devletin siyasi otoritesinin zayıflaması, gerekse Fransız İhtilalinin sonuçları ve  Avrupa Devletlerinin desteği ile bağımsız Bulgaristan Devleti’nin kurulma çabaları ile birlikte  zor bir duruma düşmüşlerdir..

Bulgaristan, Türk Azınlığın kendi içerisindeki ve uluslararası arenadaki gelişmelerini takip ederken, bu tarihsel süreci dört temel başlık altında sınıflandırarak değerlendirebiliriz.

Bu tarihsel Süreçler:

Prenslik Dönemi (1878 –1908): Bu dönem Bulgaristan’ın  özerk bir devlet olduğu dönemdir. Bu dönemde Bulgaristan hukuken Osmanlı Toprağıdır.

Krallık Dönemi (1908 – 1944): Bu dönem Bulgaristan’ın bağımsızlığını kazanmasından  Sosyalist Devrime kadar geçen dönemdir. Bulgaristan Türkleri için tam manası ile hukuki olarak azınlık döneminin başladığı devredir.

Sosyalist Dönem (1944 – 1989): Bulgaristan Türklerinin en zor dönemi olarak değerlendirilebilecek dönemdir. Bu döneme Damgasını vuran temel unsur, T.Jivkov ve onun baskı politikalarıdır.

Demokrasi Dönemi (1989 - ....): Dünyada Komünizmin çökmesi ve Bulgaristan’ında buna ayak uydurması ile başlayan dönemdir. Bu dönemde Türk azınlığı önceki dönemlere göre çok daha rahatlamış, siyasi ve kültürel haklarını büyük ölçüde geri almış; hatta Bulgaristan’da kurulan koalisyon hükümetlerinde Türklerin Partisi Hak ve Özgürlükler Hareketi hükümet ortağı olmuştur.


I.1.PRENSLİK DÖNEMİ (1878-1908): 1789 Fransız İhtilali’nin sonucunda,uluslararası etkileşimin meydana getirdiği toplumsal milliyetçi reaksiyon, Bulgarlara 1878’de otonom,1908’de ise müstakil bir devlet olma fırsatını tanıyordu.

Rusya’nın güdümü altında homojen bir nüfus yapısı oluşturmaya çalışan Bulgarlar,’Büyük Bulgaristan’ ülküleri doğrultusunda Türkleri katletmekten kaçınmamışlardır.93 Harbi’nden  önce bölge toprakları üzerinde 3 milyon 200 bin kadar nüfus yaşarken;bunların yarısı Müslümanlardan,diğer yarısı ise gayrimüslimlerden oluşmaktaydı.Gayrimüslim potansiyel içinde Bulgarların yanı sıra Sırp,Rum,Ermeni ve  Gagavuz nüfusu da mevcuttur.1 Rus yetkili makamlarınca bir “ırklar ve yok etme” savaşı  olarak uygulanan 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı ,Rumeli’den Anadolu’ya 1.230.000 Türk’ü muhacir durumuna düşürürken; 261.937 kişinin de ölümüne sebebiyet vermiştir.2 Ayrıca,bu terör ve dehşetten Balkanlardaki kültür mirasımız da nasibini almıştır:Sofya’daki 44 camiden,Filibe’deki 33 camiden geriye sadece birer tane cami kalmıştır.Türkler bu savaştan sonra ilk kez egemen oldukları topraklarda azınlık durumuna düşmüşlerdir.3

Savaş zengin,varlıklı kesim ile aydın sayılabilecek kişileri Anadolu’ya göç  etmeye mecbur kılarken;geride köylü,fakir ve cahil bir kitle bırakmıştır.Bu da Bulgaristan Türklerinin başsız bir gövde olarak hareket etmesine zemin hazırlamıştır.Yine savaş sonrasında imzalanan Berlin Antlaşması,Bulgaristan Türklerinin her türlü siyasi,dini,ekonomik ve sosyal haklarını garanti altına aldığı ve büyük devletlerin de üzerine imza koyduğu bir uygulama olduğu halde,antlaşmanın pratik safhası teorik betimlemelerden çok daha farklı bir şekilde işlemiştir.4

I.2.KRALLIK  DÖNEMİ (1908-1944): II. Meşrutiyetin ilanı sırasındaki boşluktan faydalanan Bulgar Prensliği,1908’de bağımsızlık ilan ederek 1909 yılında da Osmanlı Hükümetiyle İstanbul’da bir protokol imzalayıp resmen tanınmış oluyordu.Bu protokol ile Bulgaristan’daki Türkler üzerinde bir takım düzenlemeler yapılmışken;1912 yılında başlayan Balkan Savaşları,Bulgaristan Türkleri açısından zor günlerin başlangıcı demekti.

Hiç beklenmedik bir anda  Çatalca önlerine kadar ilerleyen Bulgar ordusu,500.000 savunmasız ve masum Türk’ü katletmişlerdir.5 Balkan Savaşları sonrasında imzalanan İstanbul Antlaşması  da Bulgaristan’daki Türk azınlık açısından özel hükümler içermektedir.

I. Dünya Savaşı esnasında Osmanlı Devleti ile Bulgaristan’ın aynı müttefik grubu içerisinde yer almaları Bulgaristan Türkleri için kısa süreli bir nefes alışı da beraberinde getirmiştir.Savaş sonrasında imzalanan Neuilly Antlaşması, Bulgaristan’daki azınlık grupları açısından ileri düzeyde maddeler içermektedir.Alexandr Stambolyski zamanında altın çağlarını yaşayan  Bulgaristan Türkleri Neuilly,Lozan ve 1925 Türk-Bulgar Dostluk Antlaşmalarıyla koruma altına alınmışlardır.Ancak,Çiftçi Partisi’nden sonra iktidara gelen Faşist hükümetler döneminde Türklere yönelik baskı unsurları artmış ve farklı sebeplerle 1913-1934 yılları arasında ortalama olarak her yıl 10-12 bin Türk Anadolu’ya göç etmiştir.6

I.3.KOMÜNİZM DÖNEMİ (1944-1989): 1944 yılında sosyalist-marksist düşünce sisteminin Bulgaristan’da iktidar olması,komşu ülke Türkiye ile ideolojik ayrımı pekiştirecek ve bu sancılı süreç yine Bulgaristan’daki Türk azınlığın başında patlayacaktır.

Komünist ideoloji iktidarının ilk yıllarında  Türklere karşı eşit ve özgürlükçü siyasalar izlenirken,bu siyasalar yerini zamanla ‘tek Bulgar ulusu yaratma’ fikrine bırakmıştır.7 Yapılan uygulamalar Türklerin hayal kırıklığına uğradığını destekler nitelikte olduğundan,komünist düşünce felsefesi Türkler arasında yayılma popülaritesini kaybetmiştir.12 Eylül 1946’da devletleştirilen Türklerin öğrenim gördüğü 2500 ilkokul,67 ortaokul,1 lise ve öğretmen okulu  Bulgar okullarıyla birleştirilmiştir.1959’da Türk azınlık okulları kapatılırken Türkçe seçmeli ders olarak haftada 2 saate indirilmiştir.1974’te tamamen vazgeeçilen uygulama, yapılan haksızlığın boyutu hakkında fikir verebilir.8

1956 yılında Todor Jivkov’un komünist parti  üzerinde nüfuzunu artırması, Türk azınlığın kaygılarını derinleştirmiştir.Bu tarihten itibaren homojen bir  Bulgar nüfusu yaratma gayesiyle sürdürülen asimilasyon hareketi, 1985 yılında doruk noktasına ulaşmıştır.Türk isimlerinin Bulgar isimleriyle değiştirilmesi,dini vecibelerin engellenmesi,komünizm bahanesiyle camilerin kapılarına kilit vurulması, İslam’ın ön gördüğü sünnet olmanın yasaklanması vb... kültürel soykırıma;Türklerin yoğun olarak yaşadığı yerlere yatırım yapılmaması ve Türkçe konuşanlardan zorla para alınması ekonomik soykırıma;bu uygulamalara itiraz edip başkaldıranların öldürülmesi ise fiziki soykırıma açık bir örnek teşkil etmektedir.

Bu dönemdeki göç unsuru değişmeyen ayrı bir unsurdur.

DOĞU ANADOLU'NUN TÜRKLÜĞÜ

14 Ekim 2010 Perşembe
TAHİR TÜRKKAN'IN TARİH NOTLARI



GİRİŞ

Yüzyıldır sinsice süren bir faaliyet var... Batılılar DOĞU ve GÜNEYDOĞU ANADOLU'yu TÜRKİYE'den koparıp yeni bir Ermenistan kurmak istiyorlar. Bunun için sürekli TÜRKİYE'yi suçluyorlar. Peşpeşe "Ermeni Soykırımı"nı kınama kararları alıyorlar!


NAHCIVAN'ı, KARABAĞ'ı tümden işgal edip Ermenistan'ı ta Adana'ya kadar indirecekler!


İş bu kadarla da bitmiyor!.. 1991 ve 2003 yıllarında zalim ve emperyalist A.B.D. ile İngiltere'nin Irak'a saldırması sonucu, ortaya bir de bu ülkenin kuzey bölgesinin "İsrailleşmesi" durum ortaya çıktı!..


Bunun için de Kürtler'i âlet ediyorlar!.. Bir o yandan, bir bu yandan saldırıyorlar!... Önce Irak'ın kuzeyini Kürtleştirmeye, yahudileştirmeye uğraşıyorlar. Arkasından TÜRKİYE'de Güney ve Doğu Anadolu'daki Kürtler'e kültürel haklar, arkasından özerklik, sonra bağımsızlık vermemiz için bastırıyorlar. Kürtler'i TÜRKLER'den ayrı ırk, ayrı bir halk, ayrı bir millet gibi göstermeye çalışıyorlar!


Hemen belirtelim ki, "Kürt" diye bir millet yoktur!.. Ama "Kürt" diye bilinen aşiretler vardır...


Bu aşiretler çeşitli milletlerin dışlanmış, veya bir şekilde esas millet toplumundan kopmuş insanlardan meydana gelmiştir... İbrahim Tatlıses gibi Arap asıllı Kürtler, Abdullah Öcalan gibi Ermeni asıllı Kürtler, Mesut Barzani gibi Yahudi asıllı Kürtler, Fars asıllı Kürtler, ve tabii TÜRK asıllı Kürtler vardır.


Bu sebepledir ki, "Kürt Dili" diye bir dil yoktur!.. Ama bu aşiretlerin konuştuğu ağızlar vardır! Bu ağızlar hangi bölgeye yakınsa ona göre TÜRKÇE, Arapça, Farsça'dan etkilenmiş ama hiç bir zaman bir gramer oluşturamamıştır.

Tarihin hiç bir devrinde bir "Kürt Devleti" var olmamıştır!.. Kürtler'in nüfusu Türkiye'de 20 milyon, dünyada 50 milyon falan değildir!.. Bu ve benzer iddiaların hepsi boş lâftan ibarettir!..


Bir "Kürt Medeniyeti" asla yoktur!.. "5000 Yıllık Kürt Tarihi" uyduranlar bile bir tek "Kürt Yazıtı", hatta "Kürt Mezartaşı" bile gösteremezler!.. Çünkü Kürt aşiretleri birbirinden kopuk, dağınık olarak göçebe olarak yaşamışlar, haydutluk ve eşkiyalıkları ile tanınmışlardır.


Biz, bütün bu olumsuz hususlara rağmen ülkemizde yaşıyan ve "Sen Kürt'sün" denilerek bizden koparılmaya çalışılan bütün bu insanları bağrımıza basmışızdır. Yeter ki, onlar hiç bir şekilde ayırımcılığa, bölücülüğe ve Batı emperyalizmine âlet olmasınlar!. Teröre bulaşmasınlar!


Yerli-yabancı bütün ayırımcıların "Kürt" adı altında toplamaya çalıştıkları halk, sadece "4 ülkeye yayılmış" değil; 4 ana grup altında pek çok aşirete bölünmüştür. Hiçbiri bir diğerini kendinden kabul etmez!..


Aslında KÜRT kelimesi bile uydurmadır!.. Çünkü yakın zamana kadar bu insanlar kendilerine KÜRT demezler, "KURMANÇ" derlerdi, "ZAZA" derlerdi!.. Kürt adı onlara GÖÇEBE yaşadıkları DAĞLIK ve KARLI bölgenin özelliklerinden dolayı BAŞKALARININ TAKDIĞI AD idi.


Uydurma bir "sözlüğü" yayınlanmış olan "Kürt Dili" de, Evliya Çelebi zamanında bile 15 AYRI lehçe idi! Gene 4 ana grup altında toplanan bu lehçelerin sayısı, şu anda 50 civarındadır. Hiç biri bir diğerini anlamaz!..


Çeşitli adlar altında M.Ö.3000'lerden bu yana "Kürt Devleti" gibi gösterilmek istenen devletler, hiç bir yönü ile "Kürt" değildir. Kürt ayırımcılar kendini "Ârî Irk"tan sayarken, bu devletlerin hiçbiri Hint-Avrupaî bile değildir! Eski tarihli ecnebi yapımı HARİTALAR ın hiç birinde "Kürdistan" diye bir bölge, bir ülke, bir devlet görülmez!.. Uyduruk "Kürdistan" haritaları 19. asırda gündeme gelen "Şark Meselesi" ile ortaya çıkar! Şark Meselesi, TÜRKLER'in elinde bulunan toprakların Batılılar tarafından sömürgeleştirilmesi meselesidir.


1990'da 20 milyon, 1991 Körfez savaşı sırasında 25 milyon olduğu öne sürülen "Kürt" topluluğunun, bugünlerde 50 milyona çıktığını öğreniyoruz! Tabii son bir değişiklikle 75 milyon olmadılarsa!... Çin'in nüfusu bile bu kadar sür'atle artmaz...


Gerçek şu ki, elmalarla armutlar toplanmaz!.. Ayrıca 4 ana grup ve yüzlerce aşiret halinde yaşıyan, birbirine yabancı bu insanların, son yıllarda yapılmış hiç bir nüfus sayımı yoktur!.. Sadece bir gerçek vardır: Kuzey Irak'ta Batılılar'ın kışkırtması ile "Kürdistan" denilen bölgede, yardımla yaşamak zorunda bırakılanların sayısı Birleşmiş Milletler raporlarına göre, TÜRKMEN'i, Kürd'ü, muhalif Arab'ı, Süryani'si dahil, 761.474 kişi idi!.. (1993)


Yani iddia edildiği gibi, Irak Kürtleri'nin 4 milyon olması şöyle dursun; MUSUL-KERKÜK bölgesinde yaşıyan TÜRKMENLER'in yarısı kadar bile değildir!..


Ayrıca 1990 Türkiye Nüfus Sayımı sonuçları elimizdedir, ondan sonra da doğru-dürüst bir sayım yapılmamıştır... Bu rakamlar bize pek çok konuda ışık tutmaktadır. "Kürdistan" diye sahiplenilen, ve bir lise öğrencisinin Aralık 1991'de dönemin Başbakan Yardımcısı Erdal İnönü'yle görüşürken, "25 milyon Kürdün yaşadığını" iddia ettiği bölgedeki 21 ilin TÜM nüfusu, 10 milyon kadardı!..



 Hem de TÜRK'ü, Kürt-Zaza-Dersimli-Süryani-Arap asıllıları dahil!.. Üstelik bunların yarıdan fazlası da kendisine TÜRK olmaktan başka bir sıfat yakıştırmaz!.. Ülkesinin nüfusundan habersiz Erdal Efendi'nin bu tıfıl çocuğa cevap verememesi; "Kürt" meselesinin neden hallolamadığının da açıklamasıdır... O tarihten bu yana maalesef Devlet'in başına geçenler aynı cahilliği sürdürmekte, olur olmaz zamanlar da "Kürt kimliğini tanıyoruz," (Süleyman Demirel - 1991), "Avrupa Birliği'nin yolu Diyarbakır'dan geçer," (Mesut Yılmaz - 2002), veya "Kürt sorunu benim sorunum," (Tayyip Erdoğan -2005) diyebilmektedirler!..


Halbuki emparyalist zalim Batılılar'ın 150 yıldır ısıtıp ısıtıp önümüze çıkardıkları "Kürt Meselesi"nin altında, başka emeller yatmaktadır!..


Tarih bilgisi kıt olanlar ile artniyetli Batılılar, Anadolu'nun Türkleşmesini 1071 Malazgirt Savaşı'yla başlatırlar.


Eğer bu iddia kabul edilirse; TÜRKLER'in Anadolu üzerindeki söz hakkı kendini Grekler'e dayandıran Yunanlar'dan, Romalılar'a dayandıran İtalyanlar'dan daha az olur!...


Nitekim 1. Dünya Savaşı sonrasında Anadolu hemen bütün Batılı ülkelerin işgaline uğramıştı. Yine bu iddiaya dayanarak Ermeniler Doğu Anadolu'yu; Suriye Güney Anadolu'yu; Yunanistan Kıbrıs, Ege ve Trakya'yı istemektedirler. Kürt ayırımcılar ise kendilerine Guti, Kaldi, Subari, Urartu, Mitani gibi devletler bulup; Güney Doğu'nun TÜRKLER'le ilişkisi olmadığını söyliyebilmektedirler!..


Halbuki TÜRKLER, dünyada bir merkezden çıkıp ta 4 kıtaya yayılan, hem de HER GİTTİĞİ YERDE DEVLET kuran TEK MİLLET'tir!.. Aynı zamanda dünyada EN ÇOK DEVLET KURAN millettir!. Şu anda da dünyada EN ÇOK BAĞIMSIZ VE OTONOM DEVLETİ OLAN MİLLET'tir!.


TüRKLER doğuda PASİFİK OKYANUSU'ndan batıda BALTIK DENİZİ'ne, kuzeyde ARKTİK OKYANUS'tan güneyde HİNT OKYANUSU'na her bölgede varlık göstermişlerdir. Bazı araştırmalara göre de BERİNG BOĞAZI'ndan AMERİKA kıtalarına geçmişlerdir.


SÜMERCE'den KIZILDERİLİ dillerine kadar pek çok dilin TÜRKÇE ile akraba olması bir yana; halen 20'si YAZI DİLİ olmak üzere 24 TÜRK LEHÇESİ Asya ve Avrupa'da konuşulmaktadır!.. TÜRKLER, SÜMER ÇİVİ YAZISI'ndan LÂTİN ALFABESİ'ne kadar 10'dan fazla yazı çeşidi kullanmışlardır. GÖK DİNİ'nden İSLAMİYET'e kadar 8 büyük dine bağlanmışlardır... Çekik gözlü-sarı benizlisinden sarışın-yeşil gözlüsüne kadar, zenci hariç, her ten ve her tonda TÜRK vardır!

Fransız Profesör Jean Paul Roux işin içinden çıkamadığı için tesbitlerini şu sözler ile ifade etmek zorunda kalmıştır:


- "TÜRKLER anlaşılan mânâda bir IRK değil, çünkü pek çok tipleme var... Anlaşılan mânâda bir MİLLET değil, çünkü TEK mekânı paylaşmıyor, çok geniş bir çoğrafyaya yayılıyor... Özellikle geçmişte DİN birliği de yok. Müslüman, Budist, Yahudi (Musevî demek istiyor), Hıristiyan ve elbette Şamanist TÜRKLER var... TÜRKLER'in bütünlüğünü belirleyici iki öğe var: DİL ve MANTIK YAPISI!.."


Kürtler ise, ayrı bir MİLLET olmadığı gibi; tarih boyunca da hiç bir zaman DEVLET kurmamışlardır. Ama daima TÜRK devletlerinin içinde, TÜRKLER ile birlikte yer almışlardır. Çünkü TÜRKLER ile pek çok Kürt aşiretinin akraba olması bir yana; Arap, Fars, Yahudi, Ermeni kökenliler bile 100 yıldır kaderlerini Türk Devletleri'ne bağlamışlardır. Türkler yüceldikçe onlar rahat etmiş, Türkler sıkıştırıldıkça onlar da ızdırap çekmişlerdir.


Bir zamanlar (1993) Meclis kürsüsünden hiç bir şeyden haberi olmadan "Sizler Orta Asya'dan geldiğinizde, biz binlerce yıldır burada oturuyorduk," diyen Kürt bölücü milletvekili Nurettin Yılmaz'ın "siz" dediği TÜRKLER ile "biz" dediği "Kürtler" hakkında öğrenmesi gereken pek çok şey vardır!..


Sadece o değil; kendini tarihçi sanan Cemşid Bender, Şerif Vanlı, Musa Anter gibileri ile; Kürt ayırımcılara yaranmaktan medet uman İsmail Beşikçi gibi "Türk" aydınları da gerçekleri değiştiremiyeceklerini bilmelidirler. Ne bu kişilerin; ne de kurtaracağını söylediği halkı öldürmekten zevk alan Abdullah Öcalan (asıl adı Artin Agopyan - Ermeni Kürdü) gibilerinin, bu insanlara hayrı yoktur!


İşte bu çalışma, "Kürt" adı altında bizden koparılmaya çalışılan bu insanları, en az kendimiz kadar sevdiğimiz için; bilerek veya bilmeyerek bu emellere âlet olanların gözünü açmak için; ve bilim adamı kisvesi altında tarihi istedikleri gibi çarpıtanların iddialarına cevap vermek için hazırlanmıştır.






TAHİR TÜRKKAN