Güneşi tuğ, gökyüzünü çadır olarak görmek

10 Mart 2010 Çarşamba
Kazakistan Devlet Başkanı Nursultan Nazarbayev, “Yüzyılların Kavşağı” kitabında nükleer silahların Kazakistan’daki yerinden sökülüp Rusya’ya taşınmasını ve elindeki geliştirilmiş 600 kilo uranyumu ABD’ye satmayı, ülkesinin sınırlarının garanti edilmesi şartıyla kabul ettiğini söylüyor. Nükleer silahlar sökülüp Rusya’ya taşındı.

Uranyum da ABD’ye satıldı. Peki şimdi Kazakistan’ın sınırları garanti altında mıdır?


* * *


- Bir düşünün, Türk Birliği’ni kurmuşsunuz, nükleer silahınız var, teknolojiyi daha da geliştirecek bilim adamlarına ve teknolojiye bir yolla ulaşmışsınız, Türkiye de yetişmiş insan gücüyle yanınızda. Afganistan’ı, 200 komutanı Pentagon’da yetiştirilen Taliban’a teslim etmemişsiniz ve Güney Türkistan topraklarından Okyanuslara inmişsiniz. Dünyada hangi güç, bu birliği karşısına alabilirdi?

- “ABD için Türk Birliği, nükleer silahlardan da tehlikelidir.” Bu ifadeyi, 1960’ta bir Türk subayı, NATO gizli belgelerinde yakalamıştı. Ancak, nükleer güce ve dünyanın en büyük enerji kaynaklarına sahip bir bloğa ABD ne yapabilirdi?

- 2004 yılı Ekim ayında Ahmet Yesevi Üniversitesi Strateji Araştırma Merkezi’nin Ankara’da düzenlediği “Yuvarlak Masa Toplantısı”nın konusu Avrasyacılık idi. Konuşmalar sırasında, Suat İlhan, Türkiye’nin Avrupa Birliği ile ilişkilerini de inceledi ve tarihi bir tespiti açıkladı:

“Atatürk devriminden yani 1920’den önce, bugün Batı dediğimiz medeniyetin elindeki topraklar, 25.5 milyon mil kare idi. 1993’te bu rakam 12.7 milyon mil kareye, yani yarısına düşmüştür.

İslam dünyası ise 1920’de 1.8 milyon mil kare üzerinde egemenlik sahibiydi. 1993’te İslam dünyasının sahip olduğu topraklar 11 milyon mil kareye yükselmiştir.”

İşte, 1923’den beri süren mücadeleyi, kimin kazandığı bu rakamlarla ortadadır. Avrupalılar, Amerikalılar, Atatürk adını duyunca, bu yüzden ifrit kesiliyor. Çünkü, İslâm dünyasını ayağa kaldıran güç, Atatürk modelidir!

- 2005 yılı başında Nursultan Nazarbayev’in ulusa sesleniş konuşmasında gündeme getirdiği “Orta Asya Ülkeler Birliği” önerisi de Avrasya seçeneği açısından önemli bir adımdır.

- Türkiye’nin stratejik bir oluşum kurabilmesi, Cumhuriyet’i kuran iradeyi gösteren ordunun tutumuna bağlıdır! Ayrıca, Rusya’nın da 1917 Ekim Devrimi’nden önce Türkiye’yi paylaşma planlarında yer aldığını, Ermenileri isyan ettirdiğini, Kürtlere bölücülük aşıladığını milli hafızaya sahip olanlar unutmaz. Yine Sultan Galiyev’in şahsında Turan devletini doğmadan yok eden de Rusya’dır. Rusya’nın artık Türk birliği konusunda bir itirazı olmaması, buna karşılık Türklerin Slav birliğine vereceği destekle kendini geliştirmesi mümkündür. Dugin, bir ara bu görüşü savunuyordu!


* * *


- 21’inci yüzyılın veya üçüncü bir bin yılın ideolojisini hazırlarken temel ölçülerimiz, kendini kayırmayan ve şiddeti reddeden bir adalet fikri ve açıklıkla bağdaşmayan eylemleri ve karar mekanizmalarını hukuk dışı kabul eden ve gizli terör olarak nitelendiren, hukuk devleti ve hukukun üstünlüğü anlayışı olmalıdır.

- “Türklerin jeopolitiği” üzerinde temel olarak kabul edebileceğimiz en veciz stratejik söz, Oğuz Kağan destanındaki, “Daha deniz daha müren / Gün tuğ olsun gök kurıkan” ifadesidir.

Demek ki Türk felsefesinde güneş bayrak, gök çadırdır!

İşte bu bilinçle, bütün insanlığı esas alarak, yeni bir dünya vizyonu çizebilirsek, insanlığı küresel kapitalizmin boyunduruğundan kurtarmak mümkün olabilir.




ARSLAN BULUT / YENİÇAĞ GZT. / 10 Mart 2010

Beyaz Piramitlerin sırrı

6 Mart 2010 Cumartesi
On dört aylık, uzun ve meşakkatli uğraşlarımız sonucu elde ettiğimiz aşağıdaki bilgileri; Türk ve Dünya kamuoyunun ilgisine sunuyoruz.



Çin zulmünde hayatını kaybeden, Uygur Sincan Doğu Türkistanlı kardeşlerimizi rahmetle anıyor ve bu çalışmamızı onlara ithaf ediyoruz...



Bugüne kadar pek çok spekülasyona sebep olan 'beyaz piramitler' çok tartışıldı. Kimisi gerçek dedi, kimisi yok dedi. Bazı araştırmacılar ise, Çin'in bu piramitlerdeki çok önemli bilgilerin açığa çıkmaması için büyük bir çaba gösterdiğini ve bunun için bu piramitleri ve içindeki bilgileri gizlediğini söyledi.



Ama bir gerçek var ki, Çin'in Xian'daki yasaklanmış bölgede, uydudan tespit edilmiş piramitler var.


Şimdi, bu konuda bilinen birkaç kısa bilgiyi tekrar gözden geçirelim:



Bu konuda anlatıla gelen bilgiler şöyle; (burada anlatılan bilgilerin doğruluğu veya yanlışlığı konusunda şimdiye kadar elimizde kesin bilgiler yoktu.) Çinin Xian bölgesinde, 300 metre olduğu söylenen dev bir piramit ve etrafında çeşitli boyutlarda pek çok piramitler olduğu ifade edilmektedir. Bu piramitler Orta Amerika'daki piramitler gibi düz bir tepeye sahiptir. Bu piramitlerin 5000-6000 yıllık oldukları tahmin edilmektedir.



Beyaz piramitleri, 2. Dünya savaşı sırasında Amerikalı pilot James Gaussan, Hindistan'dan Chungking'e erzak taşırken gördüğünü rapor etti. Kireçtaşından yapıldıklarını tahmin ettiğini söyledi. Böylece bu bölgedeki dev piramitleri tartışmaya açmış oldu. Alman araştırmacı yazar, Hartwig Hausdorf bölgeyi bizzat ziyaret etti. Birçok materyal ve bilgi topladı hatta birkaç fotoğraf elde etti. Ancak bu fotoğraflar birkaç tane ve uzaktan çekilmiş idi. Daha sonra, Çin yönetimi, bu bölgede araştırma yapmayı, hem yabancı araştırmacılara hem de kendi araştırmacılarına ve arkeologlarına yasakladı.



1954 yılında C-54 uçağından çekilen ilk fotoğraf Life Dergisi'nde yayınlandı. Hausdof bu piramitlerde, ön Türklere ait yazıtlar ve çok değişik mumyalar olduğunu söylese de delillendiremediği için bu bilgileri kuşkuyla karşılanmıştır.



Bir tv programına katılan eski Sağlık Bakanı Halil Şıvgın, "1984 yılında Çin'i ziyaret ettiğini, orada eski Mısır medeniyetinden daha ileri tekniklerle yapılmış mumyalar gördüğünü" ifade etmiştir.



Bu konuda araştırma yapmak isteyen bir çok araştırmacı ve arkeolog Çin hükümetine başvurmuş ama başvuruları geri çevrilmiştir. Zaman zaman buraya turist olarak giden araştırmacılar, piramitleri uzaktan gördüklerini ve etrafta yöresel kıyafetler içinde Çinli köylüleri gördüklerini ifade etmişlerdir.



Çin'in, bu piramitler gizlemek için üzerlerine toprak döküp ağaçlandırdığı da söylenmektedir.






ŞİMDİ MANA AÇISINDAN BİR DEĞERLENDİRME YAPALIM:



'İlim Çin'de olsa bile gidiniz alınız!'



Bu kutlu sözün, bugün hadis olmadığını söyleyenler var. Kim bu söyleyenler? Araştırın bakalım altından kimler çıkacak?



Teberani, Beyhaki, İbni Adiy, Abdiler gibi alimler bu hadisi, sahih hadis diyerek seçmiş ve eserlerine koymuşlardır.



Hadis olmadığını söyleyenler -bazı cahil ve konunun arka planındaki emelleri bilmeyen kişiler- masonik kararlarla organize edilen, İngiliz gizli teşkilatçılarının, hadisleri ayıklama planına yem olmuşlardır.



Hz. Peygamberin (S.A.V) her sözü, hikmetli mesajlar taşır. Art niyetli kişiler, bazı hadisler için, 'bu sahih değil' diyerek bu hikmetli mesajları perdelemek isterler. Bu konuda yine örnek verecek olursak; 'Vatan sevgisi imandandır' hadisi de aynı güruh tarafından hadis olarak kabul görmez. Neden acaba? Mesajımızı anlayan anladı.... Bu konu oldukça teferruatlı olup, başlı başına ayrı bir yazının konusudur. Biz şimdi yine konumuza dönelim:



İyice düşünülürse, 'İlim Çin'de bile olsa gidiniz alınız' hadisi ne manaya geliyor? Bu konuda bir çok yorum yapılabilir; uzaklığın ilim öğrenmek için engel olmadığı, ilim öğrenmenin bazı zorlukları olduğu vs...



Ama bu hadis, acaba "ariflere göre ne anlam ifade ediyor?" Dünya tarihini ilgilendiren bir ilimin orada olduğuna işaret olabilir mi?



Yüce Kur'an'ın şu Ayeti, bir çok ibret dolu manaya geldiği gibi, arkeoloji ve tarih ilmine dair bir yönlendirme yapmıyor mu?



Muhammed Suresi 10 Ayet: "Yeryüzünü dolaşıp kendilerinden öncekilerin sonlarının nasıl olduğunu görmezler mi? Allah onları yere batırmıştır…. " Yüce Kur'an'da bir çok kavim ve kavim kalıntısından söz edilir. Bu Ayet, yeryüzü diye başlar ve teşvik eder; gezin, araştırın, bakın diye. Neye bakacaklar? Kavimlerden geriye kalan kalıntılara vs.



'İlim Çin'de bile olsa gidiniz alınız' hadisi de bir yönlendirmedir. - Ola ki hadis olmasa bile- Yine de yüzyıllardır söylene gelen boş bir söz değildir.



Birileri bazı gerçeklerin açığa çıkmasını engellemek istiyor ki, bu sahih hadise bile, sahih değildir, diyebiliyorlar.



Bunun için; bu gerçeklerin muhatabı olan Türk kavminin, ilgisinin, kendi tarihine yönelmemesi için elden gelen engellemeler yapılıyor. Hatta bu gerçeğin sahibi Türk kavminin, bu hadisin muhatabı olduğunu söylemek bile ırkçı manada değerlendiriliyor. Bu nedenle, ortaya çıkan bulgular dikkate alınmıyor, önemsiz muamelesi yapılıyor. Acaba bu çaba neden, neden engellenmek isteniliyor? Bunu iyice düşünmek gerekir...



'İlim Çin'de bile olsa gidiniz alınız' emri, Peygamberimizin (S.A.V) emri ise; peygamberi bir yönlendirme ile bir mesaj taşımıyor mu? Sadece bu yüzden art niyetli kişiler tarafından, bu hadisi şerif, inkâr ediliyor olabilir mi?



Peygamberimiz (S.A.V) döneminde de Çin medeniyeti bilinmekteydi. Neden bir başka ülkenin ismi değil de, Çin'in ismi zikredilmiştir? Müslüman Türk milletinin bunu bir kez daha düşünmesi gerekmektedir.



Şimdi neden bunları anlattık. Türk tarihi ile ilgili Çin'de, ilmi olarak ne gizlenmiş olabilir?



Dünya tarihinde ilk defa, Çin'deki eski Türk topraklarında bulunan piramitlerden birinin yakınına sokulduk. Yakınına sokulmakla kalmadık, içine de girdik. Çin'de bir çok piramit bulunmakta ve bunların bir çoğu irili ufaklı çeşitli büyüklüktedirler. Gerçeği söylemek gerekirse, toplam kaç tane olduklarını ve büyüklüklerini tam olarak bilmemekteyiz. Fakat bildiğimiz bir şey var; uzun uğraşlar sonucunda bunlardan bir tanesi hakkında önemli bazı bilgi ve kanıtlara ulaştık.



Takdir edersiniz ki, bu piramide ulaşmak burada anlattığımız kadar kolay olmamıştır. Şimdi bu piramide nasıl ulaştığımızı ve neleri elde ettiğimizi, başta Türk Milleti olmak üzere bütün dünyanın ilgisine ve bilgisine sunuyoruz:






MACERANIN SEYİR DEFTERİNDEN KISA NOTLAR:



Çin'in oldukça karmaşık (kozmopolit) bir yapısı var. Yönetimde, demokrasi kurallarının geçerli olduğunu söyleyemeyiz. Çin, nüfusu kalabalık olduğu için, çeşitli yöntemlerle, bu aşırı nüfusu baskı ile kontrol etmektedir. Yasaların yapılması ve uygulanması demokratik ülkelerdeki gibi değildir. Çin'de en ufak suçlara dahi idam cezası uygulandığı bilinmektedir. Çin, Uluslararası hukuk normlarına da uymayı reddetmektedir. Bizde büyük zorluklarla karşılaştık…. Oraya giden herkes bu zorluklarla karşılaşmaktadır. Oraya ayak basar basmaz bu zorluklar başlar ve dönene kadar devam eder.



Bu nedenle, bu zorluklar karşısında elde ettiğimiz; bilgi ve resimlerin bizim için çok büyük önemi vardır. Belki de bu çalışma, yeni bir dönemin ilk kilometre taşı olacaktır. Tarihin yeniden yazılması konusunda araştırmacılara önemli ip uçları sunacaktır. Ve araştırmacılar bu elde ettiğimiz bilgi ve kanıtların devamını talep ederek, belki de Çin'in bu piramitlerle ilgili yasağını kaldırmasını sağlayacaklardır. Çünkü bizim burada elde ettiğimiz bilgiler, gördüklerimizin yanında çok daha başka kaynakların varlığından haberdar olmamıza neden olmuştur. Deyim yerindeyse, biz buzdağının görünen kısmını sizlere sunuyoruz. Ya görünmeyen kısımlarda neler var? Artık orasını da sizlerin takdirlerinize bırakıyoruz…



Sincan Uygur Bölgesi'nde buluştuğumuz kişi, özbeöz bir Türk. Bölgede bizim rehberliğimizi yapacak. Gideceğimiz yasak bölgede, bizi o bölgenin yerlisi olan biri ile tanıştırarak, yapacağımız çalışmalarda bize yardımcı olacak. Uygurlu rehberimizle beraber uzun uğraşlar sonunda ve sıkı denetimlerden geçerek; 2 gün sonra Çin'in yasak bölgesindeyiz. Haritada dahi ismi olmayan, Çin köylülerinin yaşadığı ve kendi aralarında Kehengi veya Cahangı dedikleri bir köy burası.



Tahminen yerleşik ve dağınık olarak, 1500 civarı insanın yaşadığı bir köy. Buraya geliş amacımız olan piramit, yasak bölgenin 12-13 km kadar güneyinde kalıyor. Nihayet meşakkatli yolculuklardan sonra bu köydeyiz. Köy safkan Çinli olmasına rağmen, misafir olduğumuz hanede, 83 yaşında olduğunu -bunu da tahminen söylüyor- söyleyen Çinli ihtiyar, " annesinin bir Uygur Türk'ü olduğunu, akrabalarından da bir-iki kişinin Uygur Türk erkekleri ile evli olduğunu" söylüyor. Uygurlu rehberimiz vasıtasıyla, bu yaşlı Çinli ile konuşmaya başlıyoruz. Ancak anlaşmakta zorlandığımızı belirtmeliyim.



Sıkça soru soruyoruz, sorduğumuz sorulara da, kısa cümlelerle bazen alakasız cevaplar alıyoruz. Aslında bizim maksadımız belli; uzun çalışmalar sonucunda istihbaratını elde ettiğimiz piramide gidip, yakından görüp, bilgiler elde etmek. Zamanımız az olduğu için bu kısa sürede elde edebildiğimiz kadar bilgi edinmek istiyoruz. Bu köy, haritada olmamasına rağmen, Çin'in diğer bölgelerinde olduğu gibi bir çok turisti ağırlamış. Buraya daha çok; 'gezi ve keşif amaçlı' ziyaretlerin gerçekleştirildiğini öğreniyoruz. Bize göre en ilginç ziyaretçiler ise, ABD'li, İngiliz ve İsrailliler… Yaşlı Çinli'ye rehberimiz aracılığı ile soruyoruz: "Neden bu köye ilgi var?" "Nedeni çok basit, piramitler," diyor yaşlı Çinli. Bu bölgenin tam tersi istikametinde ve piramitlere yakın bölgenin civarındaki başka köylere de, yukarıda anılan ülkelerden turistlerin geldiklerini öğreniyoruz. Bu kişiler, köyde çok para harcayıp, birkaç gün kaldıktan sonra, lafı döndürüp dolaştırıp, "piramitlere gitmek istediklerine" getiriyorlarmış…



Senaryo hep aynı, filmin sonundaysa; köydeki Çin devletine çalışan muhbir köylüler, turistlerin bu zaaflarından yararlanarak, onların paralarını alıyor, sonra da bu turistleri Çin emniyet güçlerine ihbar ederek, o bölgeden uzaklaştırılmalarını sağlıyorlarmış. Yaşlı Çinli bu olayları gülerek bizlere anlatıyor. Bizler, bunları dinledikten sonra olacaklara daha da hazırlıklıyız. Gerçeği ifade etmek gerekirse; ne birkaç gün kalacak zamanımız var ne de onlara verecek bol paramız. Lafı döndürüp dolaştırmıyoruz. Daha önce Uygurlu rehberimiz, ihtiyar Çinli'ye konuyu biraz açmıştı. Sadece bilgi amaçlı piramitlerle ilgili sohbet edileceğini söylemişti. Uygurlu rehberimiz, ihtiyar Çinli'yi, uzaktan akrabalıkları kullanarak ikna etmişti. Yoksa başka türlü konuşması imkânsızdı.



Uygurlu rehberimiz aracığı ile yaşlı Çinli'ye; " köyün 12-13 km güneyinde bulunan piramit hakkında neler bildiğini," anlatmasını istiyoruz. Biz piramit diyoruz, enteresandır, yaşlı ihtiyar Kabba diyor. Türkçedeki kubbe gibi. Ya da biz öyle anlıyoruz…



İhtiyar Çinli'den ayrıca şunları dinledik:



Kendisi bu köyde doğmuş büyümüş. Bütün ömrü burada geçmiş. Köyün geçim kaynağı tarımmış. Köyün gençleri, iş imkânlarının az olmasından dolayı köyü terk etmişler. Küçükken yani yaklaşık 75 yıl önce, bugün yasak olan piramitler bölgesi, o günlerde yasak değilmiş. Hatta yaşlı Çinli'nin, bu piramitlerin yakınlarında tarlaları bile bulunmaktaymış ayrıca hayvanlarının otlak alanları da o bölgedeymiş. Bu arada çok enteresan bir bilgi daha verdi bize. Biz ihtiyar Çinli'nin verdiği bu bilgiyi, kuşkuyla karşılasak da, yine de sizlerle paylaşalım: "Özellikle güneydeki piramitlerin yanında bulunan otlaklarda yiyen hayvanlar daha besili oluyorlarmış ve eğer hayvanlar hasta ise o bölgede otladıktan sonra iyileşiyorlarmış. Yine o bölgede otlayan hayvanların daha çok süt verdiklerini" ısrarla söylüyor.Telaffuzunu tam anlayamadığımız bir ot veya bitkiden veya ona benzer bir şeyden bahsediyor. Bu da sadece o bölgeye hasmış.



Bu durum sadece hayvanlar için değil, insanlar içinde geçerliymiş. Oradan topladıkları o madde bir çok hastalığa iyi geliyormuş. Köylüler o maddeden toplar ve bunu kutsal sayarlarmış.



Bu ihtiyarın çocukluğu bu bölgede geçmiş. Kendisi küçükken köyün yakınındaki Kabba'ya yani piramide, girdiğini söylüyor. Sadece kendisinin değil, o dönemlerde bütün köylülerin piramidin içine girdiklerinden bahsediyor.



Bu bizi daha da heyecanlandırıyor. "İçeri nasıl girdiklerini ve piramidin içinde neler olduğunu" soruyoruz. Yaşlı Çinli anlatıyor; " piramidin içine, piramidin yakınındaki bir mağaradan doğal bir geçit yoluyla 600 metre kadar gittikten sonra ulaştıklarını" anlatıyor. Ancak verdiği rakamı tam olarak anlayamadık. Yaşlı Çinli'nin söylediği mesafe, doğru mu yanlış mı tereddütte düşürdü bizi. Bu bölge kayalık bir bölge ve etrafta daha birçok irili ufaklı mağaralar bulunuyor. "Piramidin bu doğal kayalıkların üzerine inşa edildiğini anlatıyor." Soruyoruz; " piramidin içinde neler var? "



Yaşlı Çinli sorumuza karşılık şunları anlattı:



"Orası aslında Türklerin atalarına ait mezarlık. İçeride mumyalar var, piramidin içi çok soğuk, orada ayrıca, Türklerin atalarına ait resim ve yazıların olduğunu" söylüyor. Bahsettiği "yazıların ve mumyaların, sadece bir bölümde olduğunu, diğer bölümlerin kapalı olduğunu" söylüyor. Ayrıca şu bilgileri veriyor; "küçükken, köyde hastalanan çocukları bu piramidin içine götürüp, mumyaların yanında bir müddet beklettikten sonra, hasta çocukların iyileştiklerini" anlatıyor.



"Kendilerinin de küçükken abisini götürdüklerini" söylüyor. "Piramidin içinde bir çok yazı ve erimiş tabletlerin birbirlerine yapıştıklarını" belirtiyor. Ve ihtiyar çok ilginç bir şey daha anlatıyor:



Bu yaşlı Çinli'nin dedesi, 120 yaşında ölmüş.Yaşlı Çinli, dedesinden şunları dinlemiş: "Bu yapıların (piramitlerin), Türklerin atalarına ait dünyada kurulan ilk kütüphane olduğunu" söylermiş. İhtiyarın dedesi, çok bilge bir adammış. Ayrıca Türklerin atalarına çok saygı duyan bir kişiymiş. Bu bilge adam, öldüğünde piramide 3 km yakınlıktaki bir mezarlığa defnedilmiş. Hangi inanca mensup olduğunu soruyoruz: Çünkü Budistse yakılması gerek. Çok ilginç bir şey anlatıyor: " Dedesinin Gök Tanrı inancına sahip olduğunu ve buralarda yakılma hadisesinin olmadığını, Budistlikle uzaktan yakından ilgisi olmadığını" söylüyor. Çin'de marjinal yaklaşık 20 milyon bu inanca sahip insan olduğunu tahmin ediliyor. Konu farklı bir alana kayıyor: "Dini ritüellerinin olup olmadığını" soruyoruz. Çok fazla açıklamamakla beraber, belli zamanlarda yakınma, yakarış ayinleri olduğunu söylüyor. Sanırız bu durum, Gök Tanrıya dua etme anlamına gelmektedir. Bu da bir başka bir araştırmanın konusu. Bizi asıl ilgilendiren ve heyecanlandıran konulardan birisi de piramide, 3 km metre mesafedeki dedesinin de olduğu mezarlık. "Mezarlığı ziyaret edip edemeyeceğimizi" soruyoruz. Yaşlı Çinli hafifçe gülümseyerek, "sizin derdiniz mezarlık değil, piramit," diyor. Uygurlu rehberimiz, aracılığı ile yaşlı Çinli'ye; "mezarlığı ve piramidi görmek istediğimizi" söylüyoruz.



İhtiyar kesin bir tavırla ve suratını sertleştirerek; "kesinlikle olmaz!" diyor. "Mezarlığı ziyarete sene de bir gün izin verildiğini, o günle dışında gitmenin yasak olduğunu" söylüyor." Orada askerle mi var?" diye soruyoruz. "Hayır hiçbir alanda askerler yok ama köyde muhbir çok. Para karşılığında, bazı köylülerin ihbar yaptıklarını" anlatıyor. "Daha önce, Çin yetkililerin köyün reisine tebligatta bulunduğunu, köye gelen yabancıların rapor edilmesi istendiğini, piramit bölgesine bir turisti götürmenin bedelinin idam olabileceğini" belirtiyor. "Peki o bölgeye hiç giden olmuyor mu?" diye sorduk.Yaşlı Çinli'nin, verdiği cevap bizi bir kez daha umutlandırıyor.



"Buradaki köylülerin, o bölgeye gittiklerini, oradaki bu bir nevi şifalı bildikleri otları (maddeyi) topladıklarını, hatta çok az da olsa gizlice bazı köylülerin, hastalanan çocuklarını piramidin içindeki mumyanın yanına götürdüklerini" söylüyor. Merakla tekrar soruyoruz; "bu nasıl oluyor, bu kadar sıkı yasağa ve cezaya karşı, köylüler bunu nasıl yapıyorlar?" Yaşlı Çinli'nin verdiği cevap bizi tam manasıyla tatmin etmemesine rağmen, mantıklı geliyor. Bize bu işin yolunun şu şekilde olduğunu anlattı: "Piramidin olduğu bölgeye gitmek isteyen köylülerin, köydeki reise ve bir nevi kolluk kuvveti görevi üstlenen az sayıdaki kişilere rüşvet verdiklerini, bunu da ancak köylüler için yaptıklarını, kesinlikle yabancılar için yapmadıklarını" ifade etti.



Yemek faslından sonra, yanımızda getirdiğimiz hediyeleri, yaşlı Çinli'ye takdim ediyoruz. Bizim deyimimizle, çam sakızı çoban armağanı türünden şeyler. Gözlerinin feri gitmiş olan ihtiyar, verdiğimiz hediyelere çok memnun oluyor. Bizde bunu fırsat bilip tekrar soruyoruz," piramide gidebilir miyiz?" diye. Ancak Uygurlu rehberimiz bize; "daha fazla ısrar etmememizi, yoksa, yaşlı Çinli'nin ters tepki gösterebileceğini" söylüyor. Bizler, konuyu değiştirerek, farklı konulardan bahsediyoruz. Aradan yaklaşık bir saat kadar zaman geçti... Vaktimiz daralıyor.



Uygurlu rehberimize," ne yapacağımızı?" soruyoruz. Uygurlu rehberimiz, "onun dilinden ben anlarım" diyor. "Bu nasıl olacak? Şu yaşlı Çinli'nin dilini, çözse de, emelimiz ulaşsak" diye söyleniyoruz. Uygurlu rehberimizin bir çok akrabasını, Çinliler, zulümle öldürmüşler.Uygurlu rehberimiz, bu işi başarmamızı çok istiyor. Çünkü biz başarılı olursak, O'da, Çin'den kendi çapında intikam almış olacak.



Uygurlu rehberimiz, çantasından kağıda sarılı bir şey çıkarıp, yaşlı Çinli'ye veriyor. Tütün mü, ot mu, o tür bir şey. Yaşlı Çinli'nin gözlerinin içi gülüyor. Kalkıp bir çubuk alıyor ve rehberimizden aldığı o maddeyi tüttürmeye başlıyor. Yarım saat kadar; yaşlı Çinli ile Uygurlu rehberimiz hararetli bir şeklide bir şeyler tartışıyorlar. Biz doğal olarak konuşmalarından hiçbir şey anlamıyoruz. Yaşlı Çinli, bazen kızıyor, bazen gülüyor. Nihayet Uygurlu rehberimiz, bize beklediğimiz müjdeyi veriyor: "Kalkın gidiyoruz!" Hepimiz çok heyecanlıyız, kalbimiz duracak gibi. Hem sevinçliyiz, hem de endişeli. İçimizde bir tedirginlik de yok değil. Çünkü bu yaşlı ihtiyara tam güvenemiyoruz. "Acaba bizi ihbar eder mi?" diye. O yakalatmasa bile, başka köylüler görüp de onlar ihbar eder mi? Rehberimize bu konuları soruyoruz Kendi aralarında konuştuktan sonra; yaşlı Çinli; "fotoğraf makinesi ve kamera yanınıza almayın, eğer yakalanırsak, hafifletici sebep olur," diyor.



Biz de,"tamam" diyoruz, ama fotoğraf makinesini yine de gizlice yanımıza alıyoruz. "Dijital fotoğraf makinemizi yanımıza almadan gitmenin bir anlamı yok" diye düşünüyoruz. İhtiyar Çinli, eline bastona benzer bir çubuk alarak," kendisini takip etmemizi" istiyor. Bir elinde tüttürdüğü çubuk, bir elinde değnek, arkasında Uygurlu rehber ve arkasında biz yola koyulduk. Köyün dik yokuşundan aşağı doğru indik. İhtiyar, yaşına rağmen çok çevik hareket ediyor. Biraz yürüdükten sonra, köyün dışına çıktık. Heyecan ve endişe doluyuz. "Acaba gören oldu mu?" diye.


Yaşlı Çinli, zaman zaman "durmamız ve çömelmemiz" konusunda bizi ikaz ediyor. Çaresiz dediğini yapıyoruz. Biraz daha gittikten sonra yaşlı Çinli, içtiği tütünün etkisinden olacak, durmadan gülüyor. Bu durum, bizi rahatsız etmeye başladı. Yaşlı Çinli'nin kafası yerinde değilse, oraya nasıl gidip döneceğiz? Uygurlu rehberimizde, o bölgeye daha önce hiç gitmemiş. "Yakalamamız halinde panik yapmamamızı, turist olarak geldiğimizi, yaşlı Çinli'nin bizi gezdirirken, herhalde içtiği madden dolayı kafayı bulduğunu, onun peşine takılıp kaybolduğumuzu" anlatmamız konusunda bizi bilgilendiriyor.



Aklımıza Çinlilerin kurnazlıkları geliyor ama bizim Uygurlu rehberimiz, onlardan daha kurnaz çıktı.



Yaşlı Çinli; "önümüzde tepeyi aştıktan sonra piramidi göreceğimizi" söylüyor. Önümüzdeki tepe bir kaç km ama oldukça yokuş. Arazi gittikçe çoraklaşıyor. Nihayet tepeye çıktık. Karşımızda heyecan verici o manzara.... Buralara kadar gelme sebebimiz olan piramit, 3-4 km kadar ilerimizde. Etraf kayalık... Piramit de dev bir kayayı andırıyor. Rengi kıraç toprağın rengine benziyor. Yere uzanarak dürbünle piramide bakıyoruz. Yaşlı Çinli'nin anlatmasına göre; Çinliler, 20-30 yıl önce helikopterle piramitlerin üzerine toprak doldurmuşlar. Ve tohumlama yaparak bitki çıkmasını sağlamışlar. Fakat yıllar sonra, kasırga ve fırtınaların etkisiyle, bu piramidin üzerindeki bitki örtüsü ve toprak tamamen kalkmış. Neden bunlara beyaz piramit denmiş anlamış değiliz. Çünkü renkleri hiç de beyaz değil.



Yaşı Çinli, ayrıca "zaman zaman piramitlerin üzerinde büyük ışıklar gördüklerini" anlattı. Biz bu anlatılan olaya, temkinli yaklaşıyoruz. "Askeri bir faaliyet olabilir," diyoruz.



Yere uzamış manzarayı seyrederken, yaşlı Çinli, bize mezarlığı işaret ediyor. Bu arada birimiz gizlice fotoğraf makinesini çıkarıp yüksekten, piramidin resmini çekiyor. Çinli ihtiyar, mezarlığa gitmek istediğini söylüyor. Bizimde istediğimiz bu. Mezarlığa doğru yürüdük. Nihayet mezarlığa vardık. Burası kıraç ve çorak bir yer. Anıta benzer bir şey yok."Dedesini" sorduk, "buralarda bir yerde" diyor. ihtiyar Çinli, mezarlıkta 20 dakika kadar oyalanıyor. Bu arada, ihtiyar Çinli ile konuşan Uygurlu rehberimiz, bize müjdeyi veriyor: "Piramide gideceğiz."



Yaşlı Çinli'yi, "nasıl ikna ettiğini?" soruyoruz. Rehberimiz, "bir hastamız olduğunu ve o şifalı bildikleri ottan (maddeden) almak istediğimizi" söylemiş. Bu bir bahane tabii ki. Maksadımız piramide girmek. Yaşlı ihtiyarın hiç itiraz etmemesine şaşırdık. Hava da kararmak üzere. Yürümeye devam ettik ve nihayet Piramit tam önümüzde....Etraf kıraç ve kayalıklı bir yer. Yaşlı Çinli'nin daha önce bahsettiği, Piramidin yakınında, hayvanları otlattıkları otları da göremiyoruz.


İhtiyar gerçekten buraları çok iyi biliyor. Piramide yakın bir yerden doğal bir mağaranın içerisine girdik.



Tek başımıza gelsek buraları asla bulamayız. Mağaranın içerisi karanlık olduğu için, sırt çantamızdan fener çıkardık, fenerin ışığında ilerlemeye başladık... Mağarada hafif su şırıltıları duyuyoruz. Mağaranın içerisindeki geçitten piramide doğru yürümeye başladık. İhtiyar Çinli 600 metre kadar bir mesafeden bahsediyordu ama o kadar gitmedik. En fazla 40-50 metre kadar yol gittik. Bu durumda, "acaba yanlış yöne mi gidiyoruz" diye endişelendik. Uygurlu rehberimiz, "ihtiyara güvenmemizi" söyledi. Nihayet 3 kanallı bir girişe geldik. Dikey bir yerden, 7-8 metre kadar aşağı kaydık. Mağaralarda hiç yarasa göremedik. "Sürüngen hayvan olup olmadığını" sorduk. Yaşlı Çinli,"bu mevsimde olmadığını" söylüyor. Geniş bir alana geldiğimizde yaşlı Çinli, "Piramidin içinde olduğumuzu" söylüyor. İçersi aşırı soğuk, sanki klima çalışıyor gibi. Piramit tabii bir oluşumun üzerine yapılmış. Oldukça heyecanlıyız. Düz bir duvarın arkasından döndük ve işte o manzara.



Zifiri karanlık her yer. Fenerlerimizin aydınlığında baktığımızda, karşımızda düz bir duvarın yukarı doğru uzandığını görüyoruz. Hafif bir su sızıntısı var. Ya biriken yağmur sularından ya da içeri ile dışarının ısı farkından kaynaklanıyor. İçerisi küf kokuyor sanki. İlerlemeye başladık ama adım atarken tedirgin bir şekilde atıyoruz: "Bir çukur olur da düşeriz" diye.



Çinli ihtiyar, bir anda saygıyla eliyle işaret ederek feneri gösterdiği yöne tutmamızı söylüyor. Feneri, gösterdiği yöne tuttuğumuzda, buranın bir mezar odası olduğunu anlıyoruz. 2 metreye yakın boyu olan bir mumya var yerde. Heyecanımız iyice arttı. Mumyanın yanı başında bir kayada çeşitli işaretler ve yazılar görüyoruz. Ay yıldız, kurt başları, ve şok olduğumuz şeyi ışığı tuttuğumuzda görüyoruz.


Duvarda, 3 metreye yakın boyu olan, muhtemelen granit taştan yapılma bir kafa heykeli. Enteresan olan çift boynuzu veya antene benzer iki tane obje var baş kısmında. Kafasının ortasında yine ay –yıldız simgesi göze çarpıyor. Yine yanında bir kadın ve kucağında çocuk heykeli. Heykelin baş kısmı kırılmış. Her şeyi incelemeye başlıyoruz. Oksijen almakta zorlanmıyoruz, sanki bir hava sirkülasyonu var. İhtiyar Çinli, dizlerinin üzerine çöküp bir şeyler mırıldanıyor. Gördüğümüz mumya bir erkeğe ait. 30 sene kadar önce yüzü daha net seçiliyormuş hatta ayaklarında çizmeye benzer şeyler olduğunu söylüyor, yaşlı Çinli.



Biz artık ihtiyar Çinli'ye aldırış etmeden, gördüğümüz her şeyin fotoğrafını çekmeye başlıyoruz. İçerde yaklaşık 7-8 dakika kadar kaldık ki, ihtiyar Çinli acele çıkmamız gerektiğini işaret ediyor. Biz biraz daha kalıp, etrafı iyice incelemek istiyoruz. Yaşlı Çinli sertleşiyor, teklifimizi kabul etmiyor. Aşağı doğru merdiven ile inilen bir yer görüyoruz ve oraya inmek istiyoruz. Yaşlı Çinli, "oraya inişin çok zor olduğunu, indikten sonra çıkışın ise daha da zor olduğunu, buradan acele çıkmamız gerektiğini" söylüyor. Çinli'nin bu kadar telaşlı olmasından ve sinirlenmesinden dolayı aşağı inemedik. Ancak fenerle şöyle etrafı bir taradığımızda; duvarlarda yazılar ve şekiller ile üst üste dizilmiş ve birbirlerine yapışmış tabletleri gördük daha fazlasını seçemedik....



Geldiğimiz yerden piramidin dışına çıktık. Hava iyice kararmıştı. Çinli'nin eli ayağı dolaşmaya başladı. Piramitten uzaklaşıp, piramidi üstten gören kayanın oraya geldiğimizde, yaşlı Çinli sızdı kaldı, uyumaya başladı. Uygurlu rehberimiz, "burada durup, yaşlı ihtiyarın ayılmasını beklememiz gerektiğini" söyledi. Bu durum bizim de işimize gelirdi, her ne kadar gece de olsa, çekim yapardık. Uygurlu rehberimiz bizi uyardı, "sakın çekim yapmayın, flaş kullanırsanız etraftan, gören olabilir" diye. 2-3 saat kadar beklememize rağmen yaşlı Çinli uyanmadı, havada iyice soğumuştu. Ama anlaşılan Çinli'nin uyanmasını bekleyecektik. Bu durumdan şikayetçi değildik. Burada sabahlayacak olursak, gündüz gözüyle rahatça çekim yapabilirdik. Çok yorgun olmamıza rağmen, hiç uyuyamadık. Sabahın ilk ışıkları doğduğunda, piramidi daha net görebiliyorduk. Az dolaşarak, piramidin arka kısmı hariç her tarafını görme imkânı bulduk.


Etrafta hiç kimsenin olmaması bizi rahatlatmıştı.. Rehber ile içimizden biri aşağı indi ve birçok fotoğraf çekti. Aklımız piramidin içinde görmediğimiz o yerlerde kalmıştı ama çok da riske girmek istemiyorduk. Vakit öğlene yakın olmuştu ama bizim Çinli hâlâ uyuyordu. Rehberimiz de bu durumdan endişelenmeye başladı ve onu uyandırmaya çalıştı. Ve nihayet Çinli yarım yamalak uyandı, köye doğru yürümeye başladık. Köye vardığımızda, ilk işimiz fotoğraf makinesindeki görüntüleri kontrol etmek oldu. Fotoğraf makinesinin hafıza kartını çıkararak dikkat çekmeyecek şekilde gizledik Eğer köyden bir ihbar olursa, çektiğimiz resimlerin başına bir şey gelsin istemiyorduk.



O günü köyde geçirdik. Yorgunluktan hemen uyuduk. Ertesi gün erkenden uyandık. Öğlene kadar yaşlı Çinli'nin evinde misafirliğimiz devam etti. Bu arada Çinli'ye yine sorular sormaya başladık.



Mezar odası ve piramitler hakkında şunları öğrendik:


Gördüğümüz mumyanın bazı parçalarını köylüler koparmış. Bu yüzden bozulmaya başlamış. Eskiden yüzü gözü daha netmiş. O kayada da kurt başları, ay yıldız ve o mumyanın sahibine ait bilgiler varmış. Özellikle çift boynuzlu ve çift antene benzer gibi başı olan granit taştaki o yüzü sorduk: Bizi oldukça heyecanlandıran şu cümleleri sarf etti:



O sizin atanız: OĞUZ KAĞAN'ın temsili suretidir.



Bunları duyunca : (Oğuz, Öğüz, Öküz: Güçlü, dev boynuzlu manasına gelmektedir. Arapça'da ise, Zülkarneyn; çift boynuzlu manasına gelmektedir. Oğuz Kağan; kendi döneminde, başına giydiği, boynuzları olan başlıkları ile ünlüdür…) bu bilgiler aklımıza geliyor.


Bu bilgiler karşısında çok heyecanlandık. O inmediğimiz bölgede ise; " merdivenlerden aşağı inince, aşağıdaki yerde başka bir mumya olduğunu ve onun hiç bozulmadığını, ayrıca binlerce tabletler olduğunu, zamanla bu tabletlerin bir kısmının aşınarak birbirlerine yapıştığını ve bu piramidin, -muhtemelen- Oğuz Kağan'ın mezarı olduğunu" söyledi. "Daha bir çok mezar odaları olduğunu ve hepsinin kapalı olduğunu" söyledi. "Çocukken birkaç tanesini gördüğünü, zamanla çöküntüler yüzünden kapandıklarını" anlattı.



Yine yaşlı Çinli'nin dedeleri, taşlarda yazılan bir efsaneden söz ederlermiş. O efsanede;



"Türklerin, Güneşin batmasına yakın bir zamanda, orduları ile buralara tekrar geleceklerini, Türklerin Doğu'ya, Asya'ya ve Dünya'ya hakim olacakları" anlatırlarmış...



O gün köyden ayrıldık. Ancak oldukça heyecanlı ve endişeli günler geçirdik. Yaşadığımız korku, çektiğimiz görüntüleri yakalatma korkusuydu. Allah'a şükürler olsun ki, sağ salim görüntüleri bütün dünyanın istifadesine imkânına kavuştuk.



SONUÇ:



Yukarıda anlattıklarımız, ancak sizlerle paylaştığımız bölümlerdir. Bu kısa araştırmalarımız sonucunda, yetersiz olsa da, edindiğimiz bilgi, mezar odasındaki kayanın üzerindeki yazılardan bir bölümünün, 2023 yılına işaret etmesidir. Figürlerden çıkarılan sonuç ise, bir Türk hakimiyeti olasılığıdır. Yine kayalarda, Piri Reis'in haritasına benzer haritaların olması oldukça dikkat çekicidir. Kendi dönemlerinde, bilim ve teknikte çok ileri gitmiş bir medeniyetin izlerini görmek mümkündür. Mısır piramitleri, Firavun'un şeytani bir yapısı olarak bilinmektedir. Türk piramitleri ise, onlara karşı bir ilim yuvası mıdır? Bu konuları uzmanlar araştırmalıdır? Eğer 2023 yılında bir Türk hakimiyeti sırrına vakıf olunduysa, acaba 2012 Marduk hikâyeleri, bu hakimiyeti engellemek için mi üretilmiştir? Yoksa bu konuda bir operasyon mu yapılacaktır? (Dünyayı kaosa sürükleyecek bir nükleer güç saldırısı yapıp, sonra da Marduk çarptı mı diyecekler?)



Yine edinilen bilgiler, Çinlilerin piramitlerin bulunduğu alana radyasyon serpiştirdiği, (oraya kimse girmemesi için) söylenilmektedir.



Acaba oradaki granit taşta bulunan suret, gerçekten Oğuz Kağan'ın [Zülkarneyn'in (A.S)] betimlenmesi olabilir mi? Bu konuyu araştırmacıların dikkatlerine sunuyoruz.



Bu arada, unutulmamalıdır ki; Ay-Yıldız, Göktürk paralarında da mevcuttur.Bakınız aşağıda ki resim:




Şimdi, aklımıza ister istemez şu bilgiler geliyor: Kuzey Müslümanlığı… İngiliz gizli servisinin belgelerinde geçen bir tabir bu. Güney Müslümanlığı nedir peki? Bundan, meşhur Ortadoğu ve civarındaki ülkeleri kapsayan bölge kastediliyor... Bu gizli servislerin, raporlarında sıkça dile getirdikleri endişe şu: Güney Müslümanlığını kontrol altına aldık, yani Ortadoğu ve Araplar ülkelerini. Asıl tehlike ise; Kuzey Müslümanlığı. Yani Türk Cumhuriyetleri. Bunlar yanlarına; Afganistan'ı Pakistan'ı ve Kafkas ülkelerini alırlarsa ve bütün bu ülkeler; TÜRKİYE'NİN önderliğinde birleşirlerse, çok büyük bir güçle, tekrar dünyaya hakim olabilirler.


Ne var bu bölgede? Enerji yatakları… Aklınıza gelen bütün enerji kaynaklarının önemli miktardaki rezervleri ve aklınıza gelen bütün stratejik madenler. Peki, o zaman buraya hakim olan bu 'güçlü birlik,' dünyaya hakim olmaz mı? Acaba bu birlikteliğin sırları da bu piramitlerde mi gizli? Türkler, bu piramitlerdeki sırlara ulaşırlarsa, bu birlikteliğin hızlanması kaçınılmaz mı?



Bu manada, bunlar sadece akla gelen ilk sorular… Asya Müslümanlığı; TÜRKİYE'NİN liderliğinde birleşirse tüm dünya Müslümanlığını birleştirecek güce dönüşecektir. Acaba bu yüzden mi Türkiye'nin yüzü Ortadoğu'ya çevrilerek, meşgul edilmek istenmekte ve Ortadoğu'nun meseleleriyle oyalandırılmaktadır?



Papa'nın, 3. Bin yılı, Asya'nın Hıristiyanlaştırılması için hedef seçmesi sizce manidar değil mi? Hele yukarıda anlattığımız bilgilerden sonra, Papa'nın bu sözleri niçin söylediği yeterince açık değil mi? Vatikan'ın, Asya Müslümanlığını ve Türk Birliğini engellemek için Asya'yı hedef seçtiği aşikar değil mi….?



Vatikan'da bir kardinalin dediği gibi; "Türkler dünyaya hakim olmaktansa, Marduk dünyaya çarpsın daha iyi" sözü ile ne anlatılmak isteniliyor? Acaba Vatikan, olası bir Türk hakimiyeti ile ilgili gerçekleri biliyor olabilir mi? Peki bu hakimiyeti engellemek için nükleer silah mı kullanılacak? Nükleer silah kullanılıp, kaos ortamı oluşturulduktan sonra, bütün suçu Marduk'a yükleyip, dünya sisteminin gidişatı mı değiştirilecek? Ya da, bu büyük birliği engellemek için Asya'da bir savaş mı planlanacak… ?



Bütün bu hayati bilgilerden sonra söyleyeceklerimiz şudur: Geçici bir süre için, Çin sınırları içersinde bulunan, "Türk milletinin atalarına ait bu mezarları" incelemek için yetkililer gerekli girişimleri yapmalı ve bizim için çok önemli bu eserlere, yazıtlara ve yapılara sahip çıkmalıdır. Buralarda ikili anlaşmalarla Türk askerleri nöbet tutmalı, bütün bu topraklar, mezarlar ve yapılar Türkiye Cumhuriyeti envanterine devredilmelidir.



Her Türk'ün artık Çin'deki piramitlere girmesi için can atması gerekiyor. Çin hükümetinden, piramitleri Türk araştırmacılara açmalarını talep etmek hepimizin ortak görevidir.



Bu anlattıklarımızda, olağan üstü bilgiler olduğu açıktır. Bunları araştırmak ve dünya kamuoyunu aydınlatmak araştırmacıların işidir. Çin Devleti artık bunları gizleyemez. Tekrar ifade edelim ki, bu konu, bir an evvel yetkililer tarafından gündeme getirilmeli ve buraların araştırmacılara açılması talep edilmelidir…



Güçlü bir Türk Ordusu, güçlü bir Türk dünyası demektir. Güçlü bir Türk Dünyası, huzurlu bir İslam coğrafyası demektir. Huzurlu bir İslam Coğrafyası ise, huzurlu bir dünya demektir...









------









*Bu bölüm, çıkacak olan 'ASA ' isimli kitabımızdan bir bölümdür.



NOT: Sayın Namık Kemal Zeybek'e, Radikal Gazetesi'ndeki; "Türk Tarihine Ait Yeni Sırlar" yazısından dolayı teşekkür ederiz. Ayrıca Netpano'da bulunmaktan ve Netpano'nun hizmetlerinden memnun olduğumu da ifade etmeliyim...









Saygılarımla...






Kaynak: Oktan Keleş / NETPANO

Zeki Velidi Togan'ın hayali ve Çin'in önerisi

4 Mart 2010 Perşembe
Ankara Üniversitesi’nde düzenlenen Avrasya Sempozyumu’nda konuklardan biri Çin Halk Cumhuriyeti’nin Ankara Büyükelçiliği Müsteşarı İao Junzheng idi.


Müsteşar, Çin’in dünyanın üçüncü, Türkiye’nin ise dünyanın 16. büyük ekonomisi olduğunu hatırlattı ve “2023 yılında Türkiye’nin ilk 10 ekonomi arasına girmesi bekleniyor” dedi. Avrasya bölgesinin kalkınması için yeni bir “İpekyolu” oluşturulması gerektiğine işaret eden Junzheng, “Avrasya’da hâlâ etkin bir ulaşım yok. Avrasya ülkeleri arasında demir yolları tam olarak kurulabilmiş değil. Yeni bir İpekyolu ile bölge ülkelerini bir araya getirerek, ekonomik kalkınmada yeni bir ivme sağlayabiliriz. Türkiye’nin komşu ülkeleriyle demir yolu inşaatında işbirliği sağlaması gerek” dedi.


* * *


Türkiye ve Türkistan’ı demiryolu ve karayolu ile birbirine bağlamak hayali, Prof. Dr. Zeki Velidi Togan’a aitti. Eserlerinden birinde uzun uzun bu hayalini anlatır. Sempozyumu katılımı ile destekleyen 9’uncu Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel de “İlk yapmamız gereken iş, Londra’yı Pekin’e bağlayacak demiryolu ve karayoludur” dedi. Demirel, dışarıda en çok öğrenci okutan ülkenin Çin olduğuna dikkat çekti. Çin’in 22 milyon, ABD’nin 17 milyon, Türkiye’nin 2.5 milyon üniversite öğrencisi olduğuna dikkat çekerek, “Peygamberimiz, ‘İlim Çin’de de olsa gidip bulun’ demişti. Şimdi Çin, ilim nerede ise gidip buluyor” diye konuştu.


İkinci oturum konuşmacılarından CHP İstanbul milletvekili Onur Öymen, Çin’in yurt dışında okuttuğu öğrenci sayısını 400 bin olarak verdi.


Demirel, Çin’in bugünkü ekonomik başarıya Deng dönemindeki kararlar sonucu ulaştığını anlattı. Demirel, Deng’in “Kedinin siyah ya da beyaz olması fark etmez. Kedinin fare tutması gerekir” diyerek, ideolojik önyargılarla değil akılla hareket etmek yolunu açtığını hatırlattı.


Demirel, konuşmasının önemli bölümünü Türk Dünyası’nın kültür birliğine ayırdı ve özellikle Ahıska Türkleri’nin vatanlarına dönüşü, vatanlarına dönen Kırım Türkleri’nin ev yapma mücadelesi ve Gagauz Türkleri’nin durumunu anlatırken hüzünlendi. Demirel, “Adam mühendis ama kendi evini kendi elleriyle yapıyor. Biz de Türkiye olarak Kırım’da bin tane ev yaptırdık” dedi ve sözlerini Dede Korkut’un “Gölgeli ağacın kesilmesin, Taşkın akan güzel suyun kurumasın. Kanatların uçları kırılmasın” diye başlayan duası ile bitirdi.


* * *


Birinci oturumda konuşan emekli Orgeneral Edip Başer, Avrasya değerlendirmesinden sonra “Türkiye çok dikkatli, duyarlı ve sağlam duran bir ülke olmayı hedeflemeli. Bunun için Cumhuriyetin temel değerlerine sahip çıkmak ve kendini güçlü kılan değerlerini sapasağlam ve güçlü kılmak gerekmektedir. Aksi takdirde kurtlar sofrasında Türkiye’nin şansı olmayacaktır. İnsanlar, içinde yaşadığımız günlerde olup bitenlerden dolayı kaygılı, ümitsizliğe kapılmış durumda. Ben ümitsiz değilim. Ümitsizliğe kapılmaya hakkımız yok. 19 Mayıs 1919’dakiler ümitsizliğe kapılmadılar” dedi.


Aynı oturumda konuşan eski Ulaştırma Bakanı Prof. Dr. Enis Öksüz, Türk Dünyası’nın ilk işinin ortak alfabe olması gerektiğini, İpekyolu’nun başlangıcı sayılabilecek Kars-Tiflis, Ahılkelek demiryolu için ilk adımların kendisinin bakanlığı döneminde atıldığını bildirdi.


Bu arada, 2010 yılının Başkurt Cumhuriyeti tarafından “Türk Dünyasında Zeki Velidi Togan Yılı” olarak ilan edildiğini de bu vesileyle hatırlatalım.

 

ARSLAN BULUT / YENİÇAĞ GZT. / 4 Mart 2010

* * *

Zeki Velidi Togan Kimdir?

Zeki Velidi Togan (Başkurtça: Әхмәтзәки Вәлиди, bazen Validi) (d. 10 Aralık 1890– ö. 26 Temmuz 1970) Tarihçi, Türkolog, Başkurt devrimi ve bağımsızlık hareketi önderi. Asıl adı Ahmet Zeki'dir. Rusya'da iken Validov soyadını kullanmış, Türkiye'ye geldikten sonra Togan soyadını almıştır. Togan Orta Asya Türkçesinde Doğandır.


Rusya yılları
10 Aralık 1890 tarihinde Başkurdistan'ın İsterlitamak'a bağlı Küzen köyünde doğdu. Daha ilk mederse tahsilini yaparken bir yandan da özel Rusça dersleri alıyordu. Öğretmen olan annesinden Farsça öğrenmeyi de ihmal etmiyordu. 1902 yılında orta tahsil için Ütek'e bulunan dayısı Habib Neccar'ın medresesine gitti. Buradaki öğrenimi sırasında Arapça dersleri alarak dil bilgisini geliştirdi.


1908'de köyünden kaçarak Kazan'a gelip burada özel dersler aldı. Bu arada Katanov ve Aşmarin gibi bilginlerle tanıştı. 1909 yılında mezun olduğu Kasımiye medresesine “Türk Tarihi ve Arap Edebiyatı Tarihi Muallimi” oldu. 4 yıl süren bu öğretmenliği sırasında 1911 sonlarında yayınladığı Türk ve Tatar Tarihi adlı kitabı sayesinde meşhur olmaya başladı. Bu eserin iyi yankıları sayesinde Kazan Üniversitesi Arkeoloji ve Tarih Cemiyeti'ne aza seçildi.


Akademik çalışmalar

1913 yılında Fergana'ya, 1914 yılında Buhara'ya araştırmalar yapmak için gönderildi. Fergana'da Yusuf Has Hacib'in 11. yüzyıla ait Kutatgu Bilig adlı eserinin bir elyazması nüshasını buldu. Bu seyahat neticelerine ait hazırlamış olduğu raporlar başta Petersburg Arkeoloji Cemiyeti olmak üzere Kazan ve Taşkent Arkeoloji cemiyetleri mecmualarında yayınlandı. Bu arada Prof. Katanov'un şimdi İstanbul Üniversitesi Türkiyat Enstitüsü'nün esas nüvesini teşkil edecek olan kitaplarının Türkiye'ye gönderilmesine vesile oldu.


Siyasi yaşamı
Daha sonra Rus Millet Meclisi Duma'da Ufa Müslümanlarının temsilcisi olarak bulunmak üzere Petersburg'a gitti. Bilimsel çalışmalarına siyasî çalışmalarını da eklemiş oluyordu. Bu sırada Bolşevik ihtilâli patlak verince o da Türklerin durumunun düzelmesi için mücadeleye girişti.


Bolşevik İhtilâli'nden 22 gün sonra 29 Kasım 1917 tarihinde Başkurdistan ilinin muhtariyeti ilan edildi. Örenburg'u 18 Şubat 1918 tarihinde işgal eden Bolşevikler onu tutukladılarsa da 7 Haziran 1918 tarihinde hapisten kaçtı. Başkurt hükümeti kurulduğunda Togan, Harbiye Nazırı oldu. Bundan sonra Lenin, Stalin ve Troçki ile defalarca görüşütü fakat olumlu sonuç alamayınca Türkistan'a çekilip orada mücadeleye karar verdi.


Basmacı hareketi
1920-23 yıllarında Türkistan'da amansız bir mücadeleye girişti ise de başarılı olamadı. Basmacı Hareketi'nin içinde bulundu. Türkistan Millî Birliği'nin kurucusu ve ilk başkanıdır.


Türkiye'ye geliş
Paris, Londra ve Berlin'deki bir çok Orta-Asya tarihçisi onunla çalışmak istemesine rağmen, devrin Türkiye Milli Eğitim Bakanı Hamdullah Suphi, Fuad Köprülü, Rıza Nur, Yusuf Akçura'nın istekleri sayesinde Türkiye'den davet aldı.


20 Mayıs 1925 tarihinde geldiği Türkiye'de, Maarif Vekâleti Telif ve Tercüme Encümeni'ne tayin edilmiştir. O zamanki Ankara'nın kitap açısından yetersiz olması yüzünden kendi isteği ile İstanbul Darülfünun'u Türk Tarihi Müderris Muavinliği'ne tayin edildi.


Bundan sonra İstanbul ve Anadolu kütüphanelerinde hummalı çalışmalarına başladı. Fakat, 1932 yılında I. Türk Tarih Kongresi'nde tıp doktoru Reşit Galip'in sunduğu Orta Asya'da iç deniz olduğu ve bunun sonradan kuruduğu konusu hakkındaki tebliğini eleştirince, Togan aleyhine bir kamuoyu oluştu. Kendisine takınılan bu kötü tutum üzerine ülkeyi terk etme kararını verdi.


Avrupa yılları
8 Temmuz 1932 tarihinde istifa ederek Viyana'ya gitti. 1935 senesinde Viyana Üniversitesi'nden felsefe doktoru ünvanı aldı.


1935-1937 yılları arasında Bonn Üniversitesi'nde, 1938-1939 yılları arasında Göttingen Üniversitesi'nde profesör olarak ders verdi.


Türkiye'ye dönüş
1939 yılında Millî Eğitim Bakanı'nın daveti üzerine tekrar Türkiye'ye geldi. İstanbul Üniversitesi'nde Umumî Türk Tarihi Kürsüsü'nü kurdu.


İkinci Dünya Savaşı'nın sonlarına doğru 1944 yıllarında, Türkiye'de Sovyetler aleyhine faaliyet ve Turancılık suçundan tutuklanıp mahkeme edildi. Bu Irkçılık-Turancılık Davası sonucunda 10 yıl hapse mahkum edildiyse de Askerî Mahkeme kararı bozdu ve Togan beraat etti.


1948 yılında yeniden döndüğü üniversitedeki görevine ölümüne kadar devam etti. 1951 yılında İstanbul'da toplanan XXI. Müsteşrikler Kongresi'ne Başkanlık etti. Bu onun bilimsel alandaki şöhretini çok daha artırdı.


1953 yılında İstanbul Üniversitesinde İslam Tetkikleri Enstitüsü'nü organize etti. 1967 yılında kendisine Manchester Üniversitesi tarafından bir onur doktorası verildi.


Zeki Velidi Togan 26 Temmuz 1970'te İstanbul'da vefat etti.


Oğlu Subidey Togan, Bilkent Üniversitesi ve Orta Doğu Teknik Üniversitesi İktisat Bölüm başkanlığı yapmış iktisat profesörü, Kızı İsenbike Togan Orta Doğu Teknik Üniversitesi'nde tarih profesörü, diğer oğlu Emre Togan Harvard Üniversitesi'nde akademisyendir.


http://tr.wikipedia.org/wiki/Zeki_Velidi_Togan

Türkçenin Söz Dizimi

1 Mart 2010 Pazartesi
Karaağaç, Günay.
Kesit Yayınları, İstanbul, 2009,
209 s. ISBN 978-605-4117-30-7






Meyve veren ağaç taşlanırmış. Prof. Dr. Muharrem Ergin'in Türk Dil Bilgisi kitabı Türkolojinin meyve veren ağacıdır. Ceviz ağacı gibi yıllar geçtikçe değeri artıyor, uzun yıllardır rakipsiz, üniversitelerimizde ders kitabı olmaya devam ediyor. Öte yandan eser; anlatımının muğlaklığı, vurgulamaların sıklığı, yabancı terimlerin kullanılması, ses bilgisinde ağız özelliklerinin esere yansıması, kelime grupları ve cümle bilgisi bölümlerinin kısalığı gibi konularda tenkit edilmiştir. Bu eser dışında pek çok dil bilgisi kitabı yazılmıştır. Fakat, birkaçı dışında, bu eserler çoğunlukla üniversitelerimizin Türk Dili ve Edebiyatı Bölümleri yerine Türkçe dersleri için yazılmış ticari amaçlı kitaplar ötesine geçememiştir. Uzun yıllar sonra kelime grupları ve cümle bilgisiyle ilgili boşluk Prof. Dr. Leylâ Karahan'ın Türkçede Söz Dizimi adlı eseriyle doldurulmuştur. Eserin üniversitelerimizde gördüğü rağbetten bunu anlıyoruz.


Neyin basit cümle, neyin birleşik cümle olduğu konusu günümüzde de Türkiye Türkçesinin en çok tartışılan meselelerinden biridir. Karahan, eserinin sonraki baskılarında "şartlı birleşik cümle" bölümünü çıkararak bu konudaki tavrını göstermiştir. Cümlenin tanımı konusunda hemen hemen herkesin ortak olduğu bir sözcük vardır. "Hüküm." Cümle hüküm bildiren yapıdır. "Şartlı birleşik cümlenin" şart cümlesinde (?) hüküm bulunmaz. Öyleyse böyle bir birleşik cümle türü de yoktur. Karahan'ın eseri maddeler hâlinde sıralanmış, basit ve anlaşılır bilgileriyle, cümle bilgisi bölümünde bol ve çözümlenmiş örnekleriyle daha uzun yıllar ders kitabı olmaya devam edecektir.


Prof. Dr. Zeynep Korkmaz'ın Türkiye Türkçesi Grameri (Şekil Bilgisi) kitabı alanındaki boşluğu dolduran başka bir eser olmuştur. Korkmaz, Türkçenin ekleri ve kelime bilgisiyle ilgili bütün görüşleri bir araya getirerek yorumlamıştır.


15 gün önce yeni bir eser elime geçti. Prof. Dr. Günay Karaağaç hocamızın Türkçenin Söz Dizimi adlı eseri. Eserin içindekiler bölümüne bakınca "Hocamız daha çok şekil ve kelime bilgisi üzerinde durmuş" diye düşündüm. Eseri okuyunca yanıldığımı anladım.


Uzun yıllardır ülkemizde sürüp giden bir sorun vardır. Türkçeye vâkıf olanlar dil bilimine, dil bilimine vâkıf olanlar Türkçeye vâkıf değillerdir. Bu yüzden birbirimizi anlayamayız. Bunun tek istisnası Prof. Dr. Doğan Aksan'dır herhalde.


Elimizdeki eserde, Ergin ekolünden yetişmiş hocamızın, Türkçenin söz dizimi konusuna dil biliminin hayatın içinden, anlaşılır terimleriyle, yeni şeyler söylediğini görüyoruz.


Eser iki ana bölümden oluşur:

1.Sözlük ve Söz Dizimi Öğeleri
2. Söz Dizimi.

Sözlük Öğeleri kök sözler, türemiş sözler ve söz dizimi kaynaklı sözler olmak üzere üç grupta toplanır. Söz dizimi kaynaklı sözler ise kendi içerisinde birleşik sözler, deyimler ve atasözleri olmak üzere üçe ayrılır.


Sözler sözlükteki türlerine göre ve söz dizimindeki işlevlerine göre iki, söz dizimindeki işlevlerine göre sözler ise yedi gruba ayrılır: ad, sıfat, zarf, zamir, eylem, edat (çekim ve ünlem edatları) ve özel ad.


Söz dizimi öğeleri 1. asıl ve bağlı biçim birimler 1. yapımlık ve çekimlik bağlı biçim birimler şeklinde iki gruptur. Çekimlik bağlı birimlere isim çekim ekleri (çokluk, iyelik, ekli ve edatlı hal çekimi) vefiil çekim ekleri (şahıs ekleri, şekil ve zaman ekleri, ana yardımcı fiil) girer.


Sözlü dil kullanımında vurgu, titremleme, beden dili bölümleri, yazılı dil kullanımında yazım kuralları ve noktalamanın dile kattıkları anlatılır.


Eserin ikinci bölümü söz öbekleri ve cümle adlarını taşır. Hocamız kelime grubu terkibi yerine "söz öbeği"ni tercih eder. Söz öbekleri de kendi içerisinde yapımlık ve çekimlik olmak üzere iki gruptur.


Yapımlık söz öbeklerine fiilimsi öbekleri (isim-fiil, fiil ismi, zarf-fiil), kısaltma öbekleri, sayı öbeği, birleşik fiiller, yineleme öbekleri, aitlik öbeği, bağlama öbek ve cümleleri, özel ad öbeği girer. Çekimlik söz öbekleri ise kendi içerisinde ilişkilendirme ve nitelendirme olmak üzere iki gruptur. İlişkilendirme öbeğinde isim tamlaması, iyelik öbeği ve ilgi hali öbeği, nitelendirme öbeklerinde ise sıfat tamlaması bulunur.


209 sayfalık eserin 183-209 sayfalarında cümle bölümü bulunur. Cümleler yapılarına göre basit, birleşik, bağlı ve eksiltili cümle veya söz cümle olarak dörde ayrılır. Birleşik cümleler de şartlı, iç içe ve kili olmak üzere üç gruptur. Karaağaç, eserde şartlı birleşik cümleye yer verir, fakat tanımında: "Şart cümlesi, bütün dillerde yardımcı cümledir. Bir yüklemin, bir şart cümlesi ile tamamlandığı cümledir. Şartlı cümle tek başına yargı bildirmez. Bir başka cümleyi zaman, şart, sebep ve benzetme anlamlarıyla tamamlar. Şart cümlesi genellikle, ana cümle yükleminin zarfı gibidir ve ana cümlenin başında veya içinde bulunur" der.


Bizce eseri aynı konuda yazılmış diğerlerinden ayıran nokta, yapılar tanımlanırken kullanılan dildir. Tanımlar, sözün veya öbeğin dil içerisindeki işlevleri üzerine yoğunlaşır. Bu durumun daha iyi anlaşılması için eserden kısa alıntılaryapmak istiyoruz:


Dil kullanımı, sözlük ve söz diziminden oluşur... Her dil kullanımı eylemi, gerçek dünyanın dilin saymaca birimleriyle yeniden kurulmasıdır. Varlıkve eylem adlarından oluşan sözlükler, dilin nedensiz genellemelerden doğmuş sosyal yapısını; varlık+varlık (söz öbekleri) ve varlık+eylem (cümle) gibi başlıca iki türü olan söz dizimi ise, nedenli özellemelere dayalı bireysel yapısını ifade eder. Bu nedenle, sözlük (edinim), toplumun geçtiği yolları; söz dizimi (kullanım) ise, kişinin geçtiği yolları yansıtır.


Dil, hem sözlüğü hem de söz dizimiyle bilgilerimizin adlarndan oluşan bir bütündür. Sözlük ve söz dizimi topluca değerlendirildiğinde bütün bilgilerimizin ya bir varlık ya da bir olaydan ibaret olduğu görülür. Söz ve söz öbekleri varlık bilgilerimizin adları iken, cümleler olay bilgilerimizin adlarıdır... Sözlüklerde sözlerin anlamları, söz dizimlerinde ise, hangi işlevde kullanıldıkları önemlidir.


Yapımlık ve çekimlik bağlı birimlerden; yapım ekleri, çokluk eki, iyelik ekleri ve yardımcı fiillerin yönü geriye doğrudur. Çekim ekleri, ismin hal ekleri, son çekim edatları ve yardımcı cümlelerin yönü ileriye doğrudur.


Eserde çekim ekleri, tablolar halinde Eski Türk yazı dilleri ve Çağdaş Türk yazı dillerindeki şekilleriyle verilir. Sözlerin, söz öbeklerinin dil içerisindeki işlevlerine ve bu işlevlerin tanımlarına yoğunlaşılır. Yapılan tanımlardan sonra örnekler art arda sıralanır ve yoğun değildir.


Eseri, özellikle kelime grupları konusunda, yeni ve dil biliminin Türklerin anlayacağı diliyle farklı bilgiler öğrenmek isteyen herkese, özellikle Türkçe öğretenlere tavsiye ediyoruz.

 Ekrem Arıkoğlu


http://dilarastirmalari.com/index.php?option=com_content&task=view&id=120&Itemid=38