ÇANAKKALE MUHAREBELERİ

19 Şubat 2010 Cuma
UNUTULMUŞ BİR VATANSEVER: ABDÜLKADİR KEMALİ

Orhan Kemal'in Babası Abdülkadir Kemali Bey'in Anıları


1900`lerin başı... Büyük Osmanlı İmparatorluğu topraklarını yitirmekte. İktidarını yitirmekte. Devletin memurları, yetkilerini ceplerini daha çok doldurma yönünde kullanmakta, eşkıyayla işbirliği içinde küçük servetlerin peşine düşmüş...


Hukuk mektebini pekiyi ile bitirmiş Abdülkadir Kemali, adında bir genç, hiç de nahif olmayan idealizminin peşine düşmüş, inatla savaşmakta. Hukuktan, adaletten başka, dürüstlükten, insanlıktan başka bir değer tanımıyor. Vatanını silahla savunan bir yurtsever Abdülkadir Kemali... Ama onun asıl savaşı, insani değerlerin, hakkın, adaletin korunmasını hedefliyor.


Büyük yazarımız Orhan Kemal`in babası olan Abdülkadir Kemali Bey, deneyimlerinin yarınlara ışık tutacağının bilincinde bir aydın olarak o günleri kayda geçirmiş. Torunu Işık Öğütçü, titiz bir çalışmayla anıları düzenledi ve bize sundu.


Yazılı-sözlü tarih hazinemize büyük bir katkı olan ve uzun zamandır beklenen elinizdeki kitap, Orhan Kemal`in yazarlık yeteneğinin kaynağını da gözler önüne seriyor...

                         * * *

İSTİKLÂL HARBİMİZ VE ÇANAKKALE SAVAŞININ BİLİNMEYEN YÜZÜ

Bu büyük vatanseverin anılarından aldığım şu pasajları okuduğunuzda, Çanakkale'de askerimizin neden günde bir-iki öğün hoşaf, ekmeğe mecbur bırakıldığını hayretle göreceksiniz. Abdülkadir Kemali'nin anılarında o zamanları daha iyi anlayacaksınız.

Çanakkale’ye geldiğimiz zaman Çimenlik bataryasına götürüldük. Oradaki asker koğuşlarına yerleştirildik. Birer ot minder ve birer battaniye verdiler. Üç koğuşa ayrıldık.




Topları gösterdiler. “Abdülhamit devrinde bu toplar buraya yerleştirildi” dediler.


Yüzlerce kilo ağırlığında bir atımlık barutlardan, gidebilecek en uzun menzillerini Boğaz topçu yüzbaşısı Hakkı Efendi anlatıyordu. Son sistem toplar hakkında açıklama yaparken, yirminci medeniyet yüzyılının araç gereçleriyle bu eski devirlerin araç gereçlerini düşünerek umutsuz oluyorduk.


Özellikle son sistem seri atışlı topların her bir santiminin bin altın değerinde olduğuna dair öğretmenin verdiği bilgiler bizi hayretler içinde bırakıyordu.


Şu halde diyordum, mükemmel bir kurmay subay olduğu söylenen Harbiye Nazırı ya hakikaten mesleğinin cahiliydi, yahut bir caniydi. Çünkü, “Çanakkale’nin on beş milyon altınla güçlendirilmesi ancak mümkündür” diyordu; oysa iki üç batarya son sistem topun bütün malzemesi bir iki yüz bin altınla alınabilecek ve yüz binlerce Türk çocuğu şehit düşmeyecekti.


Daha sonra gördüğüm bir çok olayla anladım ki, bu eski devrin harp subayları böyle cahildiler. Çünkü kendi ifadelerine göre Abdülhamit devrinde Harp Okulu öğrencileri, tüfeğin bölümlerini tamamen göremezlermiş. Güya Abdülhamit bunlardan korktuğu için ellerine tüfek verdirmezmiş. Tüfeğin ahşap kısmı ve çeşitli kesitlerini resimlerle öğrenirlermiş. Hatta topçu okulundan çıkan subaylar, topun ne olduğunu rahmetli Gazi Ahmet Muhtar Paşa’nın silah resimlerini içeren bir eserinden öğrenirlermiş. Yine kendi sözlerine göre Harbiye Mektebi’nin yalnız ismi askermiş. Eğitim, imlâ, okuma, harp tarihi, sefer ve vatandaşlık gibi askerliğe ait olan hususların hepsi pek basit bölümlerden ibaretmiş.


Harbin ilk başladığı gün Dardanos bataryasındaydık. Sargı, telefon ve gözetleme yeri düşman mermilerinin geleceği tarafa yapılmıştı. Kıymetli bir subay olan 22 şubat 1915 Pazar veya 5 mart 1915 muharebesinde şehit düşen Üsteğmen Hasan Efendi’ye vaziyeti anlattım:


“Top atışının etki alanında ne sargı, ne telefon ne de gözetleme mahalli olmaz. Sargı ve telefon yeri her zaman kör noktada olmalıdır. Gözetleme mahalli ise, kör noktaya gitmezse bile tepede ve kumanda yerine yakın bir hendekte olmalıdır,” dedim.


İşten anlayanların bildiği gibi gemilere konan toplar, obüs ve havan olamayacağı için mermilerin düşme yeri sınırlıdır. Bundan dolayı gemiden atılan top mermisinin tepe üzerine düşmesi ancak gelişigüzel atıldığı takdirde ihtimal dahilindedir. Nişan alınıp, gemi topundan atılacak mermi, tepenin gemiye bakan ön cephesine isabet edecektir. Topa biraz fazla yükseklik verilirse, merminin tepeyi aştığı görülecektir. Bu itibarla tepenin tepenin yüzeyi gemi toplarının mermisinden etkilenmeyeceği gibi, tepenin arka tarafı tamamen güvende kalacaktır.


Onun için sargı ve harp ateşi içinde bulunmaması lazım gelen telefon mahallinin, ölü nokta denilen tepenin arkasına yapılması uygundur.


Topçuluğu atış itibariyle çok iyi bilen Hasan Efendi, tabya ve balistik bilgilerini uygulamaktan aciz kaldı…Geminin atış alanında, etki sahasından yarım metre uzağındaki yerin arkasına isabet eden mermiyle sargı mahalli tamamen yıkılmıştı. Burada bulunan sekiz, on kişinin ölümüyle, bu cahilliğin kurbanları verilmiş oldu.


Benim ilk muharebeye girişim çok tuhaf olmuştu. Remzi Efendi isminde birinci takım kumandanı üsteğmen vardı. Şişman, uzun boylu ve gamsız bir subay olan bu zat bulunduğumuz tepenin ön tarafına bir bağ diktirmiş, kim bilir kaç aydan beri o bağın üzümleri hayaliyle askerleri uğraştırmış durmuştu. Bazı binalar yaptırmıştı; bu binalar da tepenin mermi isabetine maruz olan ön tarafındaydı. Bittabi bu kadar amirler, kurmay subaylar zaman zaman bataryayı teftiş için gelmiş, bağı, güya kışlayı ve diğer binaları orada görmüşlerdi. Vazifelerinin cahili olan bu efendiler muharebe başladığında, ilk mermilerle bu binaların tahrip edileceğini, bağın birkaç mermiyle yerle bir olacağını, zavallı Remzi Efendi’ye söylememişlerdi.


İnsanlara muharebenin ismini tarih kitaplarında okumak yeterli geliyor. Onu bizzat yaşamadıkça insan kavrayamaz. Derler ki: “İnsan muharebeye girinceye kadar korkar, bir kere silah seslerine alıştıktan sonra harbin bütün aşamaları sözden ve sazdan ibarettir.”


Bilmem piyade ve süvariler için böyle midir?


Ben ilk merminin deniz içine aşırtma bir atışıyla düşüp de minare boyu yüksekliğinde bir su sütunu kaldırdığını, bu sütunun birkaç saniye devam ettiğini gördüğüm andan, Çatalca hattına geçtiğim güne kadar korkusuz kaldığımı bilmem.


Topçulukta hedefe ulaşmayan mermilere nakıs (eksik), hedefi geçen mermilere de zaid (fazla) tabirini kullanırlar. İlk muharebe manzarasını girişteki Kilitbahir ve Seddülbahir bataryalarına yapılan ateşlerle görüyordum.


Gidip görmemiştim, fakat gördüğüm Abdülhamit devrinin yirmi dört santim çapındaki toplarından karşılıklı dörder topa sahip olan bu iki bataryayla muazzam devletler donanmasına karşı harbe kalkışmanın bir delilik veya cinayet olduğunu bilecek kadar topçuluktan anladığım zaman, bunların ateşlerinin iyi olamayacağını keşfetmiştim. Çünkü bu basit bir hesap meselesiydi. Bizim toplarımızın uzunluğu ile attığı mermilerin ağırlığı malumdu. Gemilerin toplarının uzunluğu ile attığı mermilerin ağırlığı da ilmen biliniyordu. Bizimkiler, eski sistem toplardı. Dakikada bir mermi atabilmek için neferlerin iyi talim görmüş olması gerekirdi. Bizim topların atacağı merminin en uzun mesafesi on dört bin metreyi geçmezdi. Mermimizin ağırlığı ise kırk yedi kilodan en fazla yedi yüz elli kiloya kadardı. Girişteki toplarsa ancak yüz elli kiloluk mermi atabilirdi. Halbuki, sos sistemden önceki seri atış topları dakikada beş mermi atabilirdi.


Gemi toplarının uzunluğu bizimkinden çok fazla olduğu için yirmi bin metreden, otuz altı ve belki de kırk bin metrelik mesafeye kadar mermisini savurabilirdi. Dokuz yüz seksen kiloluk mermi atan toplar vardı. Şu halde girişten on beş bin metre uzağa kadar yaklaşan gemiler bizim topların mevziini döverken, askerleri ve subayları hiçbir endişe hissetmeksizin üslerin tahrip edildiğini dürbünleriyle seyredebilirlerdi. Kımıldayan bir neferin bile hareketlerini gözetleyebilirdi. Çünkü bizim toplar on dört bin metrelik mesafeye ancak yetişebilirdi. Nitekim böyle oldu. Seddülbahir ve Kilitbahir bataryaları gemilrin ateşi altında inlerken, biz de bazı arkadaşlarla toprak üzerine oturmuş Dardanos bataryasından seyrediyorduk. Gemi toplarının birkaç mermisi eksik düştüğü için “Çok eksik, çok eksik”, diye yani batarya çok uzakta kaldı diye güya alay ediyorduk. Birkaç mermi de bataryaların uzağına düştü. Buna da “Çok fazla, çok fazla,” diyerek bağırdık ve gülüştük. Fakat bu eksik ve fazla mesafelerin ortasını bulup da gemi topları yıldırımlarını bataryalarımızın üzerine yoğunlaştırdığı zaman harbin ve bilhassa tek taraflı harbin çaresiz karışıklıklarının doğurduğu üzücü durumu gözlerimle görünce en derin ıstıraplar içinde kaldım. Zavallı bataryalarımız matemli bir sessizlik içinde duruyor ve sanki “Niye ateş etmiyorsun?” diye milletin sorduğu soruya mahçup ve kahrolmuş durumda “Ne yapayım mermilerim gemilerin bulunduğu yere yetişmez ki?” demek istiyordu.



Eğer bu karşılıklı iki bataryanın yerinde son sistem dört top bulunsaydı, dört top da boğazın girişine yerleştirilseydi belki Çanakkale Harbi diye bir harp olmazdı düşüncesine varıyordum.


Bu iki kurbanlık bataryalar birinci günü iş göremeyecek hale gelmişti. Yalnız her iki bataryada birer top faaliyetteydi. Gemiler on bin metrelik menzile yaklaşıncaya kadar susan bataryalar, iki topla ateşe başlayınca gemiler oraları yeniden dövmeye ve yeniden ateşler yağdırmaya başladı. O gün akşama kadar bu giriş bataryaları ateş altındaydı.


Ertesi günü ateş yine devam etti. Gemiler gittikçe yaklaşıyor, boğazdan içeri girecek gibi görünüyordu. İkindiye doğruydu, Seddülbahir bataryasından bir tek top ateşi parladı ve biraz sonra da sesi geldi.


“Oh, dedik, daha orada hayat varmış…”


Bu tek topun yaylımı üzerine gemiler yine uzaklaştı, topçuluğun özel deyimiyle “dumanını attırıncaya kadar” ateş altına aldılar. Akşam üzeri öğrendik ki Çanakkale topçu kumandanı Albay Talat Bey, düşman mermisiyle yarılan namlunun ağzından barut torbası sokulacak vaziyette bulunan topun içerisine barut doldurarak, fünyeyle topu bizzat ateşlemiş, çok yaklaşan gemilere mermisin bile atamayan fakat dehşetle patlayan tek topun bu hareketi karşısında gemiler tekrar çekilmişlerdi.


Ertesi gün akşama kadar gemiler bataryalardaki insanlara değil, mevzilere mermi atıyordu. Yani o günkü bütün mermiler, havaya gidiyordu. Bizi fevkalade hayrete düşüren bu gemi atışları yirmi dört saatten fazla devam etmekle biraz da sevindirmişti. Çünkü 22 Şubat Pazar ve 5 Mart çarpışmalarında olduğu gibi sayılamayacak kadar çok olan gemiler hücum etseydi, İstanbul’a gidiş meselesi onlar için asla bir sorun olmazdı. Zira bu kısa menzilli, hafif mermili ve zor ateş alır bu topların yeterli miktarda mermileri bile yoktu. Orada harp edecek olan kuvvet, ilmî ve fennî değildi. İlim ve fenne karşı savaşan yine Türklerin kuvvetli, sağlam imanlarıydı.


Gemiler boğazdan içeri girmişlerdi. Batarya mevzileri muhriplerce bilindiğinden çeşitli tepeler üzerine ateşler açtılar. Çanakkale’nin önemli bir mevkiinde olan tepemize gemiler ehemmiyet bile vermiyorlardı. Girişte mesafe darlaştığı için eski toplarımız faaliyete geçmişti. Saatlerce uzunluğu devam eden Çanakkale Boğazı’nın iki sahilindeki dağlar ve tepelerden gemilere ateş püskürüyordu.


Bataryamızın çok kıymetli kumandanı Üsteğmen Hasan Efendi de dahil olduğu halde hepimiz ıstıraptan ağlayarak bu dramı seyrediyorduk.


Hasan Efendi beni çağırdı:


“Görüyorsun ya! Bu vaziyetin kesin sorumlusu büyüklerimizdir. Elimdeki güçlerini çok iyi bildiğin şu topların ikisini Fransız, üçünü İngiliz mühendisleri yerlerine yerleştirmişlerdi. Bunların güçlerini bildikleri için bize ateş bile etmiyorlar. Boğazda dört yerine son sistem otuz buçukluk top olsaydı, bu facia olmazdı. Sen yedek subaysın, ölmemelisin Kemali Bey! Yarın mebus, bakan, sadrazam olur, bu zavallı milletin idaresini eline alırsın. Bu senin için çok mümkündür. Gördüğün bu dramı elbette unutmazsın ve bu dertlere çare bulmaya çalışırsın,” dedi.


Tabur kumandanı Rodoslu Binbaşı Mithat Bey, yüksekokul talebesine ve mezunlarına çok gücenmiş bir adamdı:


“Balkan Harbini bunlar başımıza açtı. Bizi rezil ettiler,” dedi.


Bunu benim yüzüme söylerdi. “Üç buçuk okul talebesi karşısında güçsüz düşen, kuvvetini ve askeri kıymetini takdir edemeyen generallere, mareşallere sahip olduğumuzu öğrenci ne bilsin? Davranışlarınıza bakarak, zavallı talebe sizde gerçekten sizde bir şey var zannediyordu,” tarzında da benden cevap alırdı.


Hasan Efendi’yle böyle konuşurken gelen Mithat Bey, bataryayı harekete geçirmek ve ateş etmek istedi. Hasan Efendi’yle bu binbaşı arasındaki ilmî fark bizim kırk yedi rakımlı tepeyle, Himalaya Dağı arasındaki fark kadar büyüktü. Üsteğmen gerçekten bilgili, soğukkanlı ve çok becerikliydi. Binbaşı ise Hasan Efendi’yle karşı karşıya gelerek, topçuluktan bahsedecek bir adam değildi. Sırf benim kendisiyle görüştüğüm zaman söylediğim ağır sözlerden dolayı bana kin taşıyan bir adamdı. Dünya savaşında bu kumandanların, vatanın aydın gençlerini dert edinerek harcanmasını düşündükleri kişilerden birisi de Mithat Bey’in gözünde bendim. Üsteğmen benim ölmememi istiyordu, çünkü vatan benim tecrübelerimden istifa ederse, topçuluk ileri gider diye düşünüyordu. Binbaşı ise beni harcamak istiyordu.


Batarya kumandanına emir verdi:


“Bataryayı faaliyete geçiriniz! Kemali Efendi’yi, birinci takım yedeği yapınız!” dedi.


Tabii, bizim bataryanın ateşe başlaması halinde, gemilerin bir kısmı toplarını bizim tepeye yöneltecekti. Gemilerin ateşinden o kadar korkmuyorduk. Daha önce söylediğim üzere gemiler havan ve obüs topu kullanmadığı için tepenin tam ortasına isabet ettiremezlerdi. Bundan dolayı tepede ölüm tehlikesi yoktu. Ancak tepenin ön cephesine isabet edecek mermilerin çıkaracağı tonlarca taş haline gelen ve havada uçan toprakla yaralanmak ve ölmek ihtimali vardı.


Hasan Efendi, harbi dehşetle seyredeni ölü noktada duran askerleri ve subayları keskin bir düdük sesiyle ikaz etti. Arkasından “Top başına!” emrini verdi. Bu emir takım komutanları tarafından tekrar edildi. Ben de emir gereği birinci takım komutanı Remzi Efendi’nin arkasında, maalesef pek cahilce bir tedbir olarak vaktiyle yapılmış olan atış alanında derin bir çukurun içinde Remzi Efendi’yi taklit ederek diz çökmüştüm. Üzerimizi aşarak geçen Queen Elizabeth diretnotuna ait olduğu söylenen dokuz yüz küsur kiloluk mermilerin havada patlaması beynimizi sarsıyordu. Bizim ilk kontrol mermisini birinci topumuz atmıştı. Bu gerçekten top başında ilk dehşet içinde kalışımdı. Kontrol mermisi hedefini bulmuştu. Çatal oluşturulmasına gerek kalmadı. Seri ateş emri verildi. Her topun çavuşu topları kullanıyordu, ya toplar fırlayıp denize düşecek, ya da gemilerden yağmur gibi üzerimize yağdırılan mermiler birkaç saat içinde tepemizi dümdüz edecek gibiydi. Her taraf duman, her taraf kan içindeydi. Birdenbire yağmur gibi yağan toprak parçalarından biri Remzi Efendi’nin beline isabet ederek ona yanık ve korkunç bir “Ah!” dedirtmişti.


“Ne oldun?” diye sürünerek yanına gittiğim zaman tonlarca toprağın yağmaya başladığını gördüm. İki elimi başıma siper yaparak yere yattım.


Bir saat sonraydı, Gönenli Hafız isminde bir neferin dizinde ve ölü noktada kendimi yatıyor gördüm. Hafız, Yasin suresini okuyordu. Kaputumun ön tarafı kan içindeydi. Gözlerimi açtım:


“Ne var Hafız?” dedim.


“Bir şey yok… Toprak ve taş kırıntılarından dolayı yaralandın,” dedi.


Benim o andaki düşüncelerim şuydu: Şimdi ben öldüm, birisi de mezarımın başında Kuran okuyor. Gözlerimle etrafa baktım. Çanakkale, Dardanos, Kepez Köyü, deniz ve Çanakkale’nin iki sahilindeki dağlar taşlar ateş püskürüyor, tepelere düşen mermiler dehşetle patlayarak baştan başa bir mahşer hâli meydana getiriyordu.


Akşam üzeriydi. Ateş kesildi. Başındaki kalpağıyla “Nerede savcı, neresinden yaralanmış?” diyerek yaklaşan Cevat (Çobanlı) Paşa’yı gördüm. Ayağa kalktım.


“Ne var, ne oldu?” dedi.


“Bilmiyorum?” dedim.


“Gazi oldun!” dedi. Elimi tekrar sıkarak ayrıldı.


Üsteğmen Hasan Efendi bir kardeş sevgisiyle beni kucakladı.


“Artık sen harbe girmeyeceksin… Çünkü, ben ve vatan senin yaşamanı istiyoruz, işte harbi bütün dehşetiyle gördün… “ dedi.


22 Şubat 1915, Pazar günüydü. Bir gün önceki genelgede bildirildiği üzere Çanakkale Boğazı’nın dışı harp gemileriyle dolmuştu. O kadar çok gemi vardı ki, adeta Boğaz’ın girişi gemilerin direklerinden dolayı Ege’den çok bir ormana benziyordu. Diretnotların durumu hareket eden bir ada gibiydi. Bugün her durumda Boğaz’ı geçmeye karar vermiş olduklarını haber alan üstler, subayları ve askeri toplamış son derece kararlılıkla saltanat adına direnmelerini istiyorlardı.


Yavaş yavaş gemiler içeriye girdi. Kendilerince yerleri bilinen batarya mevzilerine atışa başladılar. Yine Çanakkale Boğazı müthiş bir homurtu içinde kalmıştı. Bugün müthiş harp gemilerine bir de uçaklar eklenmişti. Yine tepeler toz, dumana ve ateş içinde kalmıştı. Yüzlerce tepeden sanki birer yanardağ halinde ateşler püskürüyordu. Bizim bataryayla Çanakkale arasında Hamidiye bataryası vardı ki, Çanakkale’de en büyük toplar bu bataryaya yerleştirilmişti. Bu toplar otuzbeş buçuk santimetre çapında müthiş toplardı. Mermilerinin ağırlığı yedi yüz küsur kiloydu, her defasında yüzlerce kilo dumansız barutla atış yapılıyordu. Bunların iki kusuru vardı. Birincisi seri atışlı değildi. Birkaç dakikada ancak bir top ateş edebiliyordu. İkinci kusur bu toplar mermilerini an çok on dört bin metreye kadar atabiliyordu. Yalnız ikinci kusuru Almanlar bir dereceye kadar iyileştirmişlerdi. Bu topların mermisini biraz küçültmüşler, biraz da uzatmışlardı. Aynı zamanda barut miktarını da artırmışlardı. Bundan dolayı on dört bin metreye mermisini savuran toplar on yedi, on sekiz bin metreye kadar gidebiliyordu. Bugünkü savaşın dehşetini izah edebilmek için gemilerin on dört dakikada yalnız bir bataryaya dört bin dokuz yüz mermi attıklarını söylemek yeterlidir sanırım. Sanki gökte yıldırım depolarının ağzı açılmış gibi mermiler aralıksız yere iniyordu. Yerden dünyanın merkezi patlamış da taşlaşmış olarak yanan sıvılar fırlayarak gökyüzüne ve oradan da denize dökülüyordu. Harp o kadar şiddetlenmişti ki, Boğaz dışından Queen Elizabeth diretnotunun attığı mermiler otuz altı ile kırk bin metrelik bir mesafe olan hastane bayırının arkalarına üzerimizden homurdayarak geçiyordu. Harp gemileri bizim bataryanın üç bin metre gibi ağır topçulukta en kısa mesafe sayılan yere kadar gelmişlerdi.


Bataryamızın kumandanı Hasan Efendi o gün o saate kadar harbe iştirak etmemişti. Ateş altına alınmamış olan bataryamızın vaziyetini görev gereklerine aykırı görerek:


“Top başına!” emrini verdi.


Asker bataryayı kuşatmış, numaralar sayılmış ve gayet gür seslerle:


“Birinci hazır, ikinci hazır,” üçüncü, beşincinin seslerinin ardından, “Birinci takım hazır, ikinci takım hazır!” diye sesler yükselmişti.


Batarya kumandanı hedefi söyledi. Nişan subayı mesafeyi bildirdi.


“Ateş!” dedi.


Birinci top ilk kontrol mermisini attı.


Karşımızda o kadar çok gemi vardı ki, merminin denize düşmesine imkân yoktu. Yalnız bilimsel açıdan, bizim bataryayla böyle cehennemi ateşler püsküren gemilere atış yapmak delilikten başka bir şey değildi. Queen Elizabeth’in dokuz yüz kiloluk mermisine karşılık bizim atabileceğimiz merminin ağırlığı kırkyedi kiloydu.


Bataryamızda beş top vardı. Seri atış yaptığı için dakikada her biri beş mermi atabilirdi. Fakat pek çok kez görüldüğü üzere atışlarımız zırhlıların bacasına isabet ediyor, patlayan merminin göstereceği etkiyi gösteriyordu da, bir bacayı deviremiyordu. Şu halde bizim batarya için görev, sadece gemilerdeki askerlerin hareketlerini güçleştirmekti, bu da yarasanın hoşnut yatmak için güneşle yer arasına kanatlarını gererek yaptığı pandomimden başka bir şey değildi.


İlk kontrol mermisi torpidoya isabet etmişti. Etkisini iyi hatırlamıyorum. Ancak hedefi bulduğu için ateş yoğunlaştırılmıştı sanırım. Bataryaca beş on defa yaylım ateşi yapılmıştı. Ondan sonra pek çok geminin top ağızları bize çevrildi. Batarya kumandanı Hasan Efendi zamanı çok iyi ayarladığından ateşi kestirdi.


“Korunma yerine!” emrini verdi.


Bütün asker ölü noktaya çekildiği halde Gönenli onbaşıyla, numara demesini bir türlü öğretemediğimiz “Numro” diyen genç nefer çekilmeye vakit bulamayarak, topların yanında kaldılar. Gemiler ateşlerini öyle yoğunlaştırmışlardı ki, bunu açıklamak imkânsızdı. O günkü harp tutanaklarına kaydedildiğine göre yetmiş top bizim bataryaya ateş ediyordu. Bu ateş on dört dakika devam etmişti. Her top dakikada en az beş mermi atsa bir dakikada yetmiş top, üç yüz elli mermi atıyor demekti. Hesaba vurulursa, on dört dakikada kırk yedi rakımlı Dardanos Tepesi dört bin dokuz yüz mermi yağmurunun altında kalmış oluyordu. Mermilerin çoğu tepenin göğsüne isabet ediyor, tonlarca havaya fırlayan toprak taşlaşmış olarak batarya içine düşüyordu….Uzak bir ihtimal olmasına rağmen iki askerin şanssızlığından, kalkanla namlunun hareket ettiği deliğin arasından giren gemi mermisi, oradan kaya kısma sıçramış; Gönenli’nin iki bacağına ve diğer askerin de boğazına isabet eden parçalarla, Gönenli sağ kalmış, fakat diğeri derhal ölmüştü.



Gemiler tamamen çekildikten sonra biz yedeklere Çanakkale’de o kadar ihtiyaç kalmamıştı. On beş kişi kadarımızı ayırdılar, Çatalca Hattı’na gönderdiler. Bulgarların durumu henüz açıklığa kavuşmadığı için ani baskına uğramamak üzere tedbirler alınıyordu.


* *


Bilmem kaçıncı alaya katıldım. Mahmut Paşa taburu denilen yerde alay kumandanına ve tesadüfen orada bulunan bölük kumandanına takdim edildim.


Burada görmeye başladığım haller bende öyle sarsılmaz kanaatler meydana getirmişti ki, vatan ve millet hesabına çektiğim belaların yüz misline daha maruz kalsam, düşüncelerimin zerresini feda etmeme imkân yoktur. En büyük derdim, kanaatlerimi ve inançlarımı hazırlayan olayları, böyle bir eserde toplamak, bugünün ve yarının gençliğine bunları bıraktıktan sonra ölmekti. Eğer bu olaylar benimle birlikte mezara giderse iki felaket meydana gelecekti.


Birincisi vatan ve millet düşmanı kimlerdir? Bunlara karşı ne gibi tedbirler almalıdır.? Bu yönler anlaşılmayacaktı. İkincisi benim muhalefetimi adi bir koltuk kavgasının zorunlu neticesi olarak kabul ettirmek isteyen sahtekârların propagandası zihinlerde yer edecek; tarih, gerçeklerden uzak ve iki yüzlü kişilerin yazılarıyla pis bir çanak halinde insanların eline geçecekti. Bundan sonraki satırlar gösterecektir ki, gerçek bambaşkadır ve çirkinlik yerini güzelliğe bırakmak zorundadır. Bunu da gençlik ayırt etmelidir.


* * *


Evet, Çatalca’da tayin edildiğim bölüğün kumandanı Yüzbaşı (….) Efendi’yle buluştum. (….) Efendi, alaya yazılacak bir mesele olduğunu söyleyerek benim yazmamı “Rica etti”. Bu beklemediğim nezaket üzerine “Emredersiniz!” dedim ve yazdım.


Okudu, çok iyi bulduğunu söyledi. Birlikte bölük merkezine gittik. Burası batarya mevziine yarım saat mesafede bir köydü. Asker köy evleri arasında çeşitli evlere yayılmış, adeta köylü hayatı yaşıyorlardı. Kumandan, beni ve iki arkadaşımı bölüğe takdim etti.


“Çavuşlar talime devam etsinler,” dedi.


Bizi alarak köy içinde asker tarafından işletilen kahvehaneye götürdü. Biraz oturduktan sonra bana hitaben:


“Bölüğü sana teslim ediyorum. Sen idare edersin, benim yokluğumu kimseye hissettirmezsin. Şayet teftiş için gelenler olursa hastalandı, evine gitti dersin. Sonra da bana haber gönderirisin,” dedi.


Birinci günümde bu kadar vermiş olduğum güven, hayret edilecek bir şeydi. Fakat tabii, amirimiz olduğu için emrini dinleyecektik.


İki arkadaşımdan biri birinci takıma, diğeri de ikinci takıma talim yaptırıyorlardı. Akşam olmuştu. Kontrol için karavanayı getirdiler. Karavana kuru baklaydı. Daha harbin ilk senesinde olduğumuz halde, fasulyenin tazesinin çıktığı bir mevsimde kuru bakla çekilir şey değildi, fakat ne yapılabilirdi. Karavanayı kontrol ettim. Zeytinyağıyla yapılmış olduğu söylenmekle beraber, zeytinyağı karavana içinde pek fark edilmiyordu. Tuzu da azdı. Aşçı nefere: “Tuzu az olmuş, zeytinyağı da içinde pek kıt!” dedim.


Aşçı sakallı bir askerdi.


“Acaba inanayım mı?” diyen hazin bir nazarla bana baktı, boynunu büktü.


“Ne yapalım? Pekâla götürün asker yesin!” dedim.


Sabahleyin alaydan erzak gelmişti. Yine kuru bakla, yirmi okka kadar zeytinyağı ve ekmekten ibaretti. Aşçı da yanımdaydı…


“Her gün böyle kuru bakla mı gelir?” dedim.


Aşçı için çekti:


“Evet!”


“Ne yapalım? Milletimiz fakirdir, katlanacağız,” dedim.


Aynı hazin bakışlarla aşçının beni süzmesi dikkatimi çekti.


“Bu yağ yüz altmış kişilik bir bölüğün yemeğine yeterli geliyor mu?” dedim.


Aşçı yutkundu, bir şeyler söylemek istedi. Bu öğle yemeğinin karavanasının muayene zamanıydı. Kontrolden sonra:


“Götürün asker yesin!” dedim.


Kontrol karavanasını odama bıraktılar. Bir gün evvelki karavanayı da bırakmışlar, fakat ben farkına varmamıştım.


“Niçin karavanayı bıraktınız?” dedim.


“Yüzbaşı böyle emretti...” dediler.


“Askerin istihkakından, subayların yemeye hakkı yoktur, götürün! Biz maaş alıyoruz.. Bunları askerin karavanasına karıştırın! Her Mehmetçiğin bir kaşık lokması damarlarımızda kan yerine irin olur. Hem bu kadar kuru bakla istihkak olarak çıksın, hem de bundan bir karavana çalınsın. Ben böyle hırsızlığa razı değilim,” dedim.


Aşçı benim bu sözlerimden cesaret almıştı:


“Ah efendim, korkarım söyleyemem!” dedi.


“Neyi?”


“Bu kuru baklayla zeytinyağından çalınıyor, çalınıyor da bize bu kadarcığı geliyor..” dedi.


Beni mutfağa davet ederek bir çuval kuru bakla gösterdi:


“Yüzbaşının emriyle her günkü erzaktan alınıp birkaç günde bir, biriken kuru bakla bölük arabasıyla ve yüzbaşıya ait ekmeklerle Çatalca’ya satılmaya gider,” dedi.


O vakte kadar bölükte fiili olarak görevli olmadığım için aşçının bu sözleri bana çok garp geliyordu. Ben neferin istihkakından bir karavana kuru baklanın alıkonmasına razı olmazken, şimdi öğrenmiştim ki, bölük kumandanı esas erzaktan ve ekmekten de çalıyordu.


“Erzaktan çalabilir, lakin ekmeği nasıl alıyor?” dedim.


Acı acı gülerek:


“Bölük mevcuduyla, talime çıkan askerin sayısını ne kadar farklı bulacaksınız, hele bir kontrol edin!” dedi.


Gerçekten yüz altmış sekiz askerden talime çıkan yetmiş asker bile yoktu. Dikkatimi çektiği için bölük görevlisinden sormuştum. Kimisi izinlidir, kimisi firaridir, kimisi filan veya falan vazifede, diye bir hesap yaptı. Böylece yüz altmış sekiz nefer, yetmişe inmişti.


“Pekâlâ bu farktan ne çıkar?” dedim.


“Seferberlik olduğu için kimseye izin verilmiyor, fakat yüzbaşı hatta bölük emini adi birer pusula vererek her ay birçok askeri memleketine gönderiyor. Onlar gayrı resmi izinli ve bölükte mevcut olduğu için izinli diye giden neferlerin erzakı ve ekmeği yüzbaşıya kalıyor,” dedi.


…Aybaşı gelmişti. Neferlerin beşer kuruştan ibaret maaşları verilecekti. Bölük kumandanı geldi, birer metelik süpürge parası, birer metelik kırtasiye bedeli, birer metelik koğuşların badanası diye bir şeyler kaydettirip, izinli gönderdiği neferlerin de maaşlarını alarak dağıtımı yaptı. Bunları da yüzbaşının hırsızlıklarına kaydettim. Artık Yüzbaşı (….) Efendi, benim gözümde bir haindi. Çünkü vatan ve millet endişesiyle ciğerparelerini terk etmiş, işini, gücünü, çiftini, çubuğunu bırakmış hududa koşmuş olan Mehmetçiklerin nafakasından çalıyor, bu Mehmetçiklerin geride bıraktıkları ihtiyar analarının, beli bükülmüş babalarının kazancından meclisi mebusan kararıyla alınan vergilerden verilen Mehmetçiklerin maaşından hırsızlık ediyordu.


Daha sonra öğrendim, askere çay ve şeker istihkakı da veriliyordu. Fakat asker çay ve şeker görmüyordu. Aksine kendi istihkakı olan çay ve şeker, yüzbaşı tarafından köyde açılan kıraathanede askere satılıyordu.


(A.Kadir Kemali Bey, yüzbaşıyı alay kumandanına şikayet eder ve yüzbaşı derhal tutuklanır ama akabinde…)


…Alay merkezine gittiğim zaman –Tophane Müşiri Zeki Paşa’nın yaveri namıyla bilinen –alay kumandanı Mahmut Bey’i, karşısında alay müftüsü, bir tarafında alay kadısı ve alay yaver ile taşlıkta oturuyor, gördüm. Resmi selamımı verdim.


“Emriniz efendim?” dedim.


Mahmut Bey, esasen beni gördüğü zaman kaşlarını çatmış, sert bir vaziyet almıştı.


“Nedir bu yaptığın?” dedi.


“Hangi yaptığım efendim?”


“Bölüğün erzakını çuvalıyla mühürleyip geri göndermişsin…”


“Ben (….) Efendi hakkındaki şerefli hareketinden, orduyu hak ve hürriyet savunucusu tanıdığımdan, bir haksızlığı doğrudan doğruya bölüğümün bağlı olduğu alaya bildirdiğimi; yem ve tayınat kanunu adıyla meclisi mebusandan çıkmış, askerin gereken asker istihkakı, hem kuru bakla olarak veriliyor, hem de içine kum karıştırılıyor. Bu daha geniş çaplı bir haksızlıktır, düşüncesiyle alayın kumandanına ihbar etmekle vicdan ve kanun borcumu yerine getirdim, fena mı ettim?” dedim.


“Ne yapalım? Seferberliktir. Milletimiz fakir haline rağmen, asker bu gıdayı almaya mecburdur. Enver Paşa da böyle emretmiştir.”


“Eğer millet, ordusuna yem ve tayınat kanunundaki erzakı veremiyorsa, kanunu meclis değiştirir ve kuru bakla verilmesini karar altına alır. Enver Paşa, meclisi mebusan’ın kararını tatbikten başka vazifesi olmayan bir bakandır. Bu kanun değişmedikçe kimse askerin erzakını eksiltemez. İçinde bulunduğumuz idarenin ruhu budur,” dedim.


Mahmut Bey, benim böyle kesin ve hukuki sözlerim karşısında fevkalade hiddetlenerek:


“Ne o efendi, beni tehdit mi ediyorsun?” dedi.


Derhal cevap verdim:


“Siz bir alay kumandanısınız, ben ise bir teğmenim. Ben sizin yerinizde olsaydım, bir teğmene, beni tehdit mi ediyorsun, demeye tenezzül bile etmezdim.”


Daha çok sinirlenen Mahmut Bey bağırarak:


“Askerlikte görüşünü açıklayamazsın!” dedi.


Elimle duvarı göstererek:


“Şu halde, hitabınızı bana değil. Buraya istediğiniz kadar söyleyiniz, size cevap vermez,” dedim.


Mahmut Bey, ayağa kalktı. Beni kindar bakışlarla süzdükten sonra odasına girdi. Hâlâ derece derece artan aynı kinci kumandan bakışlarının altında, vatandan ayrı bir göçmen haline düştüğüm halde, onların öfkeli bakışları altında, ben de haklı davamın mücadelesindeydim.


Biraz sonra alay kâtibini içeriye çağırdı, onunla bir süre konuştu. Alay kâtibi yanıma gelerek:


“Benimle gel!” dedi.


Alay kâtibi masasında bir şeyler arıyordu. Nihayet buldu. Oturduğum yere doğru kin akan bir çehreyle, kabalıkla atarak:


“Al! İşte yem ve tayınat kanunu…Askerin istihkakı ne ise söyle verelim.”


Ben önüme düşen yem ve tayınat kanununu aynı hiddetle önüne fırlattım:


“Ben sadece harp subayıyım, iaşe memuru değilim. Hesabını yap ve erzakı kanuna uygun ver!” dedim.


Alay kâtibi hesabı yaptı. Pusulasını elime verdi:


“Sizin de, ayda beşer kilo şeker istihkakınız var. İsterseniz iki aylık un da alınız…” dedi.


“Hay hay, kanun veriyorsa arkadaşlarımın istihkakını da veriniz…” dedim.


Alay ambarına gittim. Pusulayı verdim. İçeriden çıkan on beş günlük istihkak büyük bir yığın teşkil etmişti. Beş araba yeterli geleceği için yanımdaki süvarilerden birini bölük merkezine göndererek arabaları getirttim. Bu erzak hatırımda kaldığına göre şunlardı: Tenekelerde kavurma, tenekelerde erimiş sade yağ, tenekelerde zeytinyağı, çuvallarda kuru fasulye, nohut, mercimek, kuru bakla, pirinç, bulgur, şeker ve çay…Demek ki millet, meclisi mebusan’ın orduya ver diye uygun gördüğü erzakı bu kadar bol veriyordu. Fakat bunlar nefere ulaşmıyordu.



(siyasetimilliye.blogspot.com'dan..)



0 yorum:

Yorum Gönder