ABD'nin Sırrı ve Derin Türk Tarihi

22 Şubat 2010 Pazartesi
Geçen günkü AHİM’in resmi kimliklerden din hanesinin kaldırılması ile resmi alfabede Kürtçe harflerin bulunmamasına ilişkin kararından sonra, “Tehcir-Tasfiye+Mübadele-Tasfiye=Açılım” başlıklı yazımı hesabını vermeye karar verdim…


Fakat ilk önce tüm olanların soyut ABD egemenliği ile değil, 1812 yılında İngiltere’ye karşı bağımsızlık savaşı veren ABD’nin ve tüm dünyanın mali kaynaklarını kontrol altında tutan, dinle oyun oynayan, savaşları organize eden, kendilerini Allahoğlu gören FED(*) ve onun en büyük hissedarı olan başta kalpazan Mayer Ainschel ROTHSCHILD (1743-1812) ailesi ve diğerleri olduğunu unutulmamalıdır!..


Sorun ise egemenin kim olduğunu bilmektir.


Egemeni emperyalizm kavramı, B'NAİ B'RITH ve Bilderberg gibi oluşumların ötesinde iyice somutlaştırarak, tüm bu kavramların arkasında acı ve kanla beslenenin FED (Federal Rezerv,ABD Merkez Bankası) olduğunu göstermek gerekiyor. Görünürde Türkiye’nin kontrolü ABD’nin, ABD’nin kontrolü ise FED’in elindedir.


İşte o FED, ilk önce ABD’yi II. Dünya savaşından sonra dünya ekonomisinde en az zarar gören ülke konumuna getirerek, diğer ülkeler karşısında ekonomik üstünlük sağladı.


Savaş sonrası mali konularda ülkelerin ortak hedefi; uluslararası para sisteminin düzenli biçimde işlemesini sağlamak, ülkelerin dış ödeme güçlüklerinin çözümüne katkıda bulunmak ve uluslararası mali krizlerin" yönetimi oldu.


ABD bu amaçla, 44 devleti 1944 yılının Temmuz ayında New Hampshire eyaletine bağlı Bretton Woods kasabasında bir araya getirdi.


Konferansa katılan devletlere yaptırılan anlaşma sonucunda, Dünya Bankası ile birlikte IMF'nin kurulmasına karar verildi. En önemli karar ise 1 ons altının (31.1035 gr.) = 35 dolar'a sabitlenmesi, uluslararası işlem gören doların ise rezerv para olma özelliği ile tescil edilmesiydi.


Zaten, ABD'nin Bretton Woods kasabasında oynanan oyunun özün de doların rezerv para olması vardı. ABD'ye egemen olan sapkınların, o tarihlerde yaptığı plan anlaşılmadı. Ne de olsa savaşın ağırlaşan sonuçları ile dünyayı dize getirmişlerdi. II. Dünya savaşı sonrası, Avrupa ile Asya aç ve işsizdi. Onun için Federal reserve'nin ABD aracılığı ile istediğini alması çok kolaydı. İstediği ise dünya ekonomisini dolar ile yönetmekti.


Doları rezerv para olarak kabul eden ülkeler, dünya bankası aracılığı ile mali piyasalarını ve dış ticaretlerini kontrol altına alacaklarını düşündüler.


Elde ettikleri kaynakların kullanımını ise adını 1944 yılında toplantının yapıldığı kasabadan alan Bretton Woods Sistemi ile Dünya Bankası-IMF yönetecekti. Güya bu banklardan hisseleri vardı.


Böylelikle 27 Aralık 1945 yılında IMF'nin kuruluşu da tamamlandı. Bu tarihten sonra ABD dolarını basan Federal reserve, ABD dolarını altın karşısında sabit tutma taahhüdünü, 1945-1971 yılları arasında hızla savaş ve petrol ekonomisine dönüştürdü. Doların karşılığı ise altın olmaktan çıktığı, iyileşmeye başlayan Avrupa ve Asya ekonomileri tarafından yavaş yavaş anlaşılmaya başlandı.


ABD doları rezerv para olarak elinde tutma avantajını kullanarak, ekonomi de dışa yöneldi. Karşılığı olmayan veya kara para nasıl harcanıyorsa öyle harcanmaya başlandı...


Sonuçta, “1967'deki 3,4 milyar dolarlık dış açık ve 1971'de 29,7 milyar dolara”, altın stokları ise tükenme noktasına geldi! Sapkınlar, İNSAN emeği ile dünyanın yeraltı ve yerüstü kaynaklarını hızla tüketiyorlardı.


Biraz geri gittiğimizde, yani henüz dünya ekonomisinin yüksek enflasyon ile tanışmadığı zamanlarda; ABD yasalarına göre dolarının basılması yine belli miktarda altının desteği ile sağlanıyordu. FED-Federal reserve, her 1(bir) doların basılması için kırk sent tutarında garanti vermek zorundaydı...


Fakat 1929 yılında başlayan ve 1931 yılına kadar ABD'de ve dünyada yaşanan yüksek enflasyon, kamu açıklarının ortaya çıkmasına neden oldu. ABD de ekonomik durum ağırlaştı. "Ağırlaştırıldı!..." ABD Başkanı Roosevelt de çözüm olarak ilk önce 1932 yılında altına sabitlenmiş olan dolar basımını serbest bıraktı.


Şimdi tekrar 1970'li yıllara dönecek olursak, ABD dışındaki biriken-rezerv olan dolarların karşılığında altın stoklarının yetersizliği konusunda finans dünyası, başta Fransa olmak üzere Almanya ve Japonya'yı kaygılandırmaya başladı. ABD Başkan Nixon baskılar artınca, doların altına konvertibilitesini aynen başkan Roosevelt'in 1932 yılında yaptığı gibi kaldırdı. Tek fark, yapılan anlaşma uluslararasıydı ve ABD bu anlaşmayı tek taraflı sona erdirmiştir.


ABD'li sapkın Federal reserve'cilerin yarattığı bu haksız rekabetin, insanlığı ve onu ürettiği değerleri tehdit etmesi kaçınılmazdı. Böylesi emek dışı Bretton Woods sistemi ABD'nin petrol ve savaş oyunları için kullandığı araç haline dönüştü. Konuya ilişkin, 5 Ocak 2007 günü Kanaltürk de yayınlana Ceviz Kabuğu programına bağlanan Prof. Dr. Hüseyin BAĞCI


“Dünya üzerinde silah satışı yapan ilk 10 şirketin 8'i Amerikan menşei, 2'si de Batı menşeidir... 20 yıllık süreçte Irak'ın silah için Batı'ya verdiği para 320 milyar dolardır”,


dedi. Bu rakamın tüm körfez ülkelerinde ki tutarı ise aynı yıllarda 2 trilyon dolar olduğu tahmin edilmektedir.


Özetleyecek olursam; Federal reserve'ciler ilk önce, Roosevelt'e 1932 yılında, ABD'de 1929-1931 yılları arasında yaşanan ekonomik krizi bahane ederek, doları altın karşılığı basılmasını iptal ettirdiler.


Sonrada, ele geçirdikleri ABD ile 44 devleti, II. Dünya savaşının ağır ekonomik şartlarını kullanarak, 1944 yılında doların rezerv para olması için karar verdirdiler. Kabul ettirdiler ve 1945 yılında IMF kuruldu!!!


1944 yılında; 100 $. = 1 ONS (31. gr altın) 1 ONS altın, 35.-$
2010 yılında (10 Şubat); 100 $. (0.07 sent'tir -basım maliyeti) = 1 ONS altın 1.075,- $'dır.

1994-1960 yılında; 1 Varil Petrol (159 litre) 2 - 3. $.
2010 yılında (Şubat); 1 Varil Petrol (159 litre) 75 - 80. $.


Günümüzde 100 ABD dolarının 0.07 sent'in karşılığı ise 100 milyonu aşan insan kanı, I. - II. Dünya savaşı, Vietnam, 11 Eylül, Afganistan, Irak, yarın İran, Suriye ve Türkiye... diye devam edecek olan dünya terörüdür... Federal reserve için, 1, 5, 20, 50 ve 100 banknot doların basım maliyetleri 0.07 senttir.


Bu arada günümüzün, devlet adamlarına, siyasi ve ekonomik çevrelerine hatırlatmakta fayda var. Dünya ekonomik krizinin yaşandığı 1929-1931 tarihlerinde, krizden etkilenmeyen ülkelerden birisi de Türkiye'dir...


Enflasyon % 0.90, büyüme hızı % 9, 1 Türk Lirası = 0.47 dolar'dır.


Genç Türkiye Cumhuriyeti üstelik Devleti Aliye'nin borçlarını ödenmekte ve dış yardım almamaktadır!!!


O dönemler de, emeği ve ürettiği ile yaşayan dış ticaret fazlası bile olan Türkiye Cumhuriyeti'nin başında Mustafa Kemal ATATÜRK vardır. Türkiye IMF'ye 11 Mart 1947 yılında üye oldu.


Onun için Türkiye’de TEHCİR, MÜBADELE ve günümüzde de AÇILIM ile devam eden süreçte FED’in rolünü görmek ve algılamak zorundayız. Yoksa, Türkiye’deki AÇILIM ile Irak’ın kuzeyinde olanları yalnızca Kürdistan kurma operasyonu olarak görerek yanılırız…


FED’in “Amerikan dolarını petrol ticaretine yön veren para birimi olarak muhafaza etme amacı, Irak işgalinin temel nedenidir. Bu neden, sadece Irak petrolünü kontrol etme amacından daha önemlidir.” (Prof. Dr. Bülent GÖKAY)


ABD’nin tek sırrı olan bu gerçek ile son krizde “25 trilyon dolar uçup” gitti. (Hürriyet Gazetesi 8 Aralık 2008)


Bugünkü ABD, varlığını ve uluslararası mali piyasalarda gerileyen rekabetini, FED’in karşılıksız doları basması ile sağlamaya devam etmektedir. Şimdilik tek güvencesi askeri alandaki üstünlüğüdür. Bunun da tek başına işe yaramadığını, Afganistan ve Irak’ta gördü.


ABD kamuoyu ise bu kirli oyunun tamamını, geçen seçimlerde başkan adayı olan Ron PAUL’un hedefleri ile öğrendi.


Hürriyet Gazetesinin 17 Kasım 2007 tarihindeki haberine göre Ron PAUL seçim propagandası sırasında, doların olmayan karşılığı için yeniden “altın standardına geri dönelim” derken, “ABD Merkez Bankası-FED’in lağvedilmesini” istedi. Irak’taki ABD askerini çekeceğini ve CIA’da kapatacağını açıkladı.


Türkiye’de ise henüz bu gerçeklerden bahseden bir siyasi parti, ekonomist ve liberalleşmiş aydın yok.


(Açık İstihbarat : Bu yazıyı 11 Şubatta yayınlanan , Açık İstihbarat uyarıyor : Yeni ABD dolarına Hazır Olun başlıklı yazımızla beraber okumanızı tavsiye ederiz )


FED’in ABD’den sonra en güçlü olduğu ülke de hiç şüphesiz ki Türkiye’dir.


Sırasıyla DP, AP, ANAP ve en son AKP’yi iktidara FED taşımıştır… Türkiye’de biliyorum ki bu gerçek, başta o partilerin mensupları da dahil olmak üzere fazlaca bilinmiyor…FED şuan tezkereden sonra bir türlü ANAYASA’yı da TBMM’den geçiremeyen AKP’nin yerine yeni bir iktidar arayışındadır. Göreceksiniz, AKP hükümetinden sonra iktidara gelecek olanların ilk işi ANAYASA’yı değiştirmek olacaktır.


Onun için, günümüzde olanları tehcir-tasfiye, mübadele-mübadele ve cinayet boyutlarını görmek üzere, bölünmenin başladığı yıllara gidelim.



I- MORA İSYANI İLE TÜRKLERİN BALKANLARDAN TASFİYESİ


II. Mahmud’un başdanışmanı Mehmet Sait Halet EFENDİ 25 Mart 1821 yılında Mora yarımadasında ortaya çıkan isyanı örgütledi. Halet EFENDİ, Balkanların kudretli paşası olan Tepedelenli Ali Paşa’yı astırdı, tertibin farkında olan Sadrazam Benderli Ali Paşa’yı öldürttü.



SONUÇ


Devleti Aliye olanların sorumlusu olarak Halet EFENDİ ile Patrik Gregorios’u gördü. Her ikisi de bedelini canları ile ödedi. Ama aynı yıllarda, daha çok Alevi ve Sünni kaynaklı ayrımdan dolayı kapanan Yeniçeri Ocağı’nın ardından 1829 yılında bugünkü Yunanistan devleti kuruldu. İsyan sonrası kurulan Yunan devleti için, ABD Başkanı Georges BUSH Yunan milli günü-isyan günü münasebeti ile 25 Mart 2006 tarihinde Beyaz Saray’da yaptığı konuşmada, “gençlerimiz Yunan bağımsızlığı için savaştı” dedi.

 II- GREOGARYAN TÜRK ERMENİLERİN TEHCİRİ İLE ANADOLU’DAN BAĞIMSIZ HRİSTİYANLARIN TASFİYESİ


Bugünkü AB-D’li sapkınlar, 1830 yıllarında Yunan devletinin kurulması ile toplumsal yaşamda fazlaca etkisi olmayan Müslümanları Hristiyan yapmak yerine, daha etkin durumda bulunan Greogaryan Türk Ortodoks Ermenileri, Protestan ve Katolik yapmak üzere karar verdi.


Böylelikle 1831 yılında Fransa Büyükelçiliğinin girişimi ile Ermeni Katolik Kilisesi, 1853’te İngiliz ve ABD misyonerlerinin çabaları ile de Ermeni Protestan Cemaati kuruldu...


Katolik Cizvitlerin, daha sonra Protestan Misyonerlerin faaliyetleri, 1870'lerden itibaren Tiflis’te Taşnak, İsviçre’de Hınçak komitelerinin kurulması ile bölgede 1877-1878 yılında yaşanan Osmanlı Rus Savaşı ve Berlin Antlaşması ile gelişen yeni dönemde Ermeni ıslahatı gündeme taşındı, antlaşma sonrasında da Ermeni sorunu süreklilik arz eden bir sorun haline dönüştü…


Anadolu’ya Amerika’dan gelen misyonerlerin, Ortodoks Ermenileri Protestan Ermeni’ye dönüştürme çabalarında açtıkları kolejler ile etkili oldu.


Osmanlı bölgesinde yaşayan Ermenilerin eğitim faaliyetleri için, “80 normal lise düzeyinde kolej, 8 yüksek kolej ve 16 kız okulu” açıldı.


Açılan okullarda öğrenim gören Ermeni öğrenci sayısının “27 bini” aştığı tespit edildi.


“1900'lu yıllarda ise Osmanlı topraklarında misyonerlere ait toplam yabancı okul sayısı 2000 civarında idi; azınlıkların kendi okulları ile birlikte bu sayı 10.000'e yaklaşmaktaydı.”


OSMANLI döneminde “Millet-i Sadıka” olarak adlandırılan, günlük hayatta saygınlığı olan, XIX. yüzyılın sonuna kadar imparatorluk yönetiminde, “22 bakan, 33 milletvekili, 7 büyükelçi, 11 konsolos, 29 paşa ve 11 profesörü” bulunan Ermenilerin, neden “Türkler bize soykırım yaptılar” dediğini anlamışınızdır.


Osmanlı Ermenilerinin Protestan Ermeni’ye dönüşmesi Yusuf HALAÇOĞLU’nun söylediği gibi “Osmanlı topraklarına 1800’lerin başında gelen misyonerler” sayesinde oldu!..

 SONUÇ


Mora’da kurulan Yunan devletinden sonra Türklerin çoğunlukta olduğu Girit adası 1866, Bulgaristan ise 1908 yılında Osmanlı topraklarından ayrıldı.


Osmanlının doğusunda yaşayan Ermenilerin dinini değiştirme veya Ortodoks Ermenilerin tasfiye süreci ise Osmanlı ordusunun 1915-1916 tarihlerinde ülkenin batısında Alman başkomutan Liman Von Sanders emrinde Çanakkale’de göğüs göğse çarpıştığı sırada oldu.


Yüz binlerce insan öldü. Sonra da ülkenin doğusunda “Millet-i sadıka” ile yaşattıklarının adına “Ermeni soykırımı” dediler... Bu süreç de 1914-1915 yılları arasında yaratılan “tehcir oyunu” ile son buldu.


Tehcir sırasında, Katolik ve Protestan yapılan kolejli Ermeniler tehcire tabii tutulmadı!.. Fakat yıllar sonra olanların farkında varan Protestan Ermeni Hrant DİNK’i öldürdüler…Bugün Hrant’ın ve diğer tüm aydınların katili kim sorusunu arayanlar ile hepimiz Hrant’ız diyenlerin bu gerçeği bilmesinde çok fayda var.

 III- KARAMANLI TÜRK HRİSTİYANLARIN MÜBADELESİ İLE ANADOLU’DAN ULUSAL BİLİNCİN VE LAİKLİĞİN TASFİYESİ


Tehcirden sonra sıra Karamanlı Türk Ortodokslara geldi.


Kurtuluş savaşında Aydın bölgesinin komutanı olan Mehmet Şefik Bey’in yazdığı “İstiklal Harbinde 57. Tümen ve Aydın Milli Cidali” adlı yapıtta, Ege’de demografik yapısıyla ilgili olarak, Ayvalık bölgesinde 1800 lü yılların son çeyreğine kadar bu bölgede Rumların olmadığını belirtir. Bölgedeki yaşlı tanıkların anlatımlarından yola çıkılarak hazırlanan eserinde ise


“gerçekten de bilinenin aksine Rumlar Batı Anadolu’ya ancak 1838 Balta Limanı Antlaşması sonrası gelen İngilizlerin kurdukları büyük çiftliklerde çalıştırılmak için getirilmiş ve buralarda”,


yerleşmediklerini söyler…


Mehmet Şefik Bey, Türkçe konuşan bütün Rumların “fizyonomi ve adat bakımından da” komşuları Müslüman Türklerin benzeri olduğunu belirtirken (M. Şefik, I.Cilt, s.8.), bu Rumların, Orta Anadolu Rumları gibi esasen Türk olan Ortodokslar olduğu tespitinde de bulunur.


Şefik Bey’e göre bu konuda


“Osmanlı İmparatorluğu’nun son yarım asırdaki Tanzimatçılığı, Anadolu Türk Hıristiyanlarının Yunanlılığa döndürülmesi işinde Türk tarihi huzurunda suçludur
( M. Şefik, I.Cilt, s.9.).”


Anadolu’da 19. yüzyıl sonlarına kadar bir kelime Rumca bilmeden gelen Türk Ortodokslara karşı Fener Rum Kilisesi öncülüğünde Yunanlılaştırma gayretleri vardır.


Hatta Yunanistan’dan Rumca öğretmek için Antalya’ya gelen Nikolaidis, Antalya’da yaşayanların “bir kelime Rumca bilmediğini” itiraf eder.


Fakat Türk Ortodoks Ermenileri kadar başarılı olmaz.


Çünkü, aslen Türk olan Papa Eftim Yunan-Patrikhane ve batı işbirliği ile geliştirilen “ayrılıkçı” politikalara karşı çıkar ve Türk Ortodokslarını 1918’den itibaren yayınladığı bildiriler ile uyarır!... Papa Eftim’in yayınladığı ilk bildiri de anlatmak istedikleri, yağmacı zihniyetin oyun sahasına dönüşen günümüz Türkiye’sine de hitap eder. Eftim’in bildirisi hala alınması gereken dersler ile doludur.


Papa Eftim yayınladığı bildiri de,


“Avrupa müdahalesi ve bilhassa son zamanlarda Yunan taarruzları neticesinde Anadolu’nun Müslümanları gibi biz Hristiyanları da müteessir ve mutazarrır oluyorlar… Anadolu’da hiçbir Hristiyan yoktur ki; şu umumi felaketin kendilerine ait kısmın yegane müsebbibinin İstanbul Patrikhanesi olduğuna getirmemiş olsun. Türk Hükümetinin geçmişinde kiliselere bir müdahalesi olmamış iken İstanbul Patrikhanesi mübarek İsa Mesih’imizin emri hilafına ruhaniyetine ve mezhebimize şerre alet ederek, Türk olduğumuz halde Elenizm-Yunan propagandası ile iğfal edilerek güya aslen Yunanlı imiş ve aslına rücu edermiş gibi ekalliyet hukuku iddiasıyla mezhebi millete karıştırarak, bir taraftan bizi Yunan amaline alıştırmak...” sureti ile “Avrupa’ya karşı hükümetimizden müşteki sıfat ve vaziyetiyle göstermeye kalkıştılar…


Mesela İstanbul Patrikhanesi’nin bize Türklüğümüzü unutturmak için aldığı bunca tedbirler hiç kâr etti mi? İşte Türk tabiiyetimiz ve lisanımız olduğu bakidir. Halis Türk ve Türk evlatları olduğumuz adet, töre, kültür ve ahvalimizle ispat etmekteyiz”


der.


Fakat, 15 Mayıs 1919 tarihine gelindiğinde İzmir limanındaki gemiler de, valilik balkonunda ABD bayrağı vardır. İşgal devam eder.


Tarih yazılırken, dönemin fotoğraflarında dahi, Yunan bayrağı görünür, ABD bayrağı görünmez. Kurtuluş Savaşı başlar,


9 Eylül 1922 tarihine gelindiğinde İzmir limanından ayrılanların bindiği teknelerde yine görünmeyen ABD bayrağı vardır. Ama savaş bitmemiştir.


İşgal güçleri, 11 Ekim 1922 tarihinde imzalanan Mudanya Ateşkes Antlaşması ile meydanda kaybettikleri savaşı bu sefer Kasım ayında Lozan’da masaya taşımaya karar verir.


ABD Hükümeti Lozan’a hazırlıklıdır. Hazırlıklı olduğunu da Mudanya Ateşkesinden 9 gün sonra, 30 Ekim 1922 tarihinde Lozan konferansına katılan itilaf devletlerine yolladığı muhtıranın 5. maddesinde;


“Problemin en olumlu çözümü, Küçük Asya ile Yunanistan’daki Hıristiyan ve Müslüman azınlıkların mübadelesi olabilecektir” (GÜRÜN Kamuran (1986), Savaşan Dünya ve Türkiye, Bilgi Yayınları, İSTANBUL. s. 407) , cümlesi ile anlaşılmaktadır.


Lozan’da 22 Kasım 1922 günü başlayan görüşmelerde 30 Ocak 1923 günü verilen iki karardan birisi, Yunan ve Türk Halklarının Mübadelesine İlişkin Sözleşme ve Protokole ilişkin Türk Ortodoks Hristiyanlar ile Yunanistan’da yaşayan Yunan uyruklu Müslümanların mübadele-değiş tokuş kararı vardır.


Karar; henüz 22 Temmuz 1923 tarihinde imzalanan Lozan görüşmelerinin devam ettiği 1 Mayıs 1923 tarihinde uygulanmaya konur.


Yunanistan’ın Rumca öğretmek istediği, Papa Eftim için ATATÜRK’ün “Milli mücadele yıllarında bize bir ordu kadar yardım etti” sözü ile daha anlamlı kılınan Türk Ortodokslar zorunlu olarak Yunanistan’a yollanır.


Türk Hristiyanlar, “ahlak, adalet ve lisanımıza uygun olmayan topraklarda yaşayamayız, yaşamamıza imkan yoktur” feryatlarını kimseye duyuramazlar.


Ama aralarında din değiştiren, “Katolik Rumların, mübadele dışında kalmasına yettiğini hatırlatmak isteriz” (Doç. Dr. Engin BERBER).


Evet aynı durum, 1914-1915 tarihlerinde uygulanan “tehcir” kararında Ermeni Protestan ve Katolikler için de geçerliydi.

 SONUÇ


ABD’nin planladığı zorunlu mübadele ile 1 Mayıs 1923-1927 tarihleri arasında ANADOLU’da yüzlerce yıldır yaşayan, Kurtuluş Savaşı’na destek veren bir milyonu aşkın Türk Ortodoks Hristiyan, yalnızca inançları yüzünden Yunanistan’a gitti. Daha doğrusu, Türk olarak Kurtuluş Savaşına verdikleri destekten dolayı cezalandırıldılar.


Ve 11 Kasım 2008 Hürriyet gazetesinde yer alan bir habere göre AKP’li Milli Savunma Bakanı Vecdi GÖNÜL, “Mübadele olmasa, Milli Devlet Olabilir miydik?” sorusu ile milli devlet olmayı mübadeleye bağladı.


Aslında ATATÜRK’ün en büyük hatalarımdan biri dediği mübadele olduğu için, ne milli devlet, ne de laik devlet olamadık. AB-D’li sapkınlar planını çoktan yapmışlardı. Binlerce yıldır birlikte yaşayan Türkleri inançları için birbirinden ayırmıştık. Bugüne bakarak, bugün için sorulması gereken soru,


-Türkü Hristiyan olduğu için kendi topraklarından tasfiye-mübadele eden bir ülke, laiklik ve ulus temelinde yükselen bir devlet kurabilir mi?



IV- AÇILIM İLE DEVAM EDEN, İSLAM’I PROTESTANLAŞTIRARAK, İSLAM’IN TASFİYESİ…


Tarihi olarak aradan çok kısa bir zaman geçti.


AİHM 2 Şubat 2010 günü karar verdi. Türk nüfus cüzdanlarında din hanesinin kaldırılmasını istedi.


AİHS’ye göre, “kimliklerde din ibaresi bulunması İNSAN HAKKI İHLALİ” idi. AİHM'in “din hanesi kalksın” kararına ilişkin başbakan ERDOĞAN, “anormal değil” dedi.


AİHM’nin bu kararı, küçük Asya’da oynanan oyunların farkında olan Mustafa Kemal ATATÜRK’ün 1928 Anayasasında, “Devletin dini İslam dinidir” şeklinde yer alan ikinci maddesini kaldırarak, 1937 yılında kabul edilen Anayasanın ikinci maddesine bu sefer “Türkiye Cumhuriyeti'nin Laik bir Devlet” olduğunun nedenlerini hatırlattı.


ATATÜRK, Türkiye Cumhuriyeti’nde laikliği dinsizlik değil, din üzerinde kazanç sağlayan, siyaset yapan, görüldüğü gibi toplumların yapısını bozan, tehcir ve mübadele olarak bilinen tasfiye süreçlerinin yaşanmaması için kabul etti.


Zaten, 30 Kasım 1925 tarihinde 677 sayılı kanun ile tekke, zaviye ve türbelerin kapatılması kabul edilmesinin nedeni Türk milletinin inanç sisteminin korunmasına yönelikti.


Korunmak istenen yalnızca Sünni İslam değil, insanların kabul ettiği tüm dinlerdi.


Fakat, egemenlikleri için dini inançları kontrol altında tutma konusunda deneyimli olan AB-D’li sapkınlar dün Anadolu’nun asli unsurlarından olan, Türk ve Ermeni Ortodokslar ile yaşanan acılar, yüzyılların birlikte yaşama kültürü olmasına rağmen yaşatmışlardır.


Bugünün Türkiye’sinde, benzer ilişki ve adı konulmayan “savaş” bu sefer de Protestanlaştırılmak istenen İslam aracılığı ile sözde Kürdistan kurmak üzere yeniden yaratılmıştır.


AB-D’li sapkınlar, F. GÜLEN’in ışık evlerinde ve okulları aracılığı ile eğittikleri Müslümanları, işlerine yarayacak şekilde tarihte Ermenileri Protestanlaştırdıkları gibi Protestanlaştırmak üzere en üst düzeyde eğitti ve eğitmeye de devam ediyor...


Bugün nasıl ABD’de okuyanların çoğu, F. GÜLEN cemaatine ait okullardan seçiliyorsa, 1830-1914 yılları arasında ABD’de okuyacak olanlar da din değiştiren Protestan Ermeniler arasında seçiliyordu!!!


Bugün de yaptıkları katliamları Türklerin üzerine atan, bir telaş ile soykırımı tanıyalım diyerek roman yazdıran, yazdırılan romana Nobel ödülü verenler ve laik Türkiye Cumhuriyeti Anayasasını değiştirilmesini isteyenlerin hepsi F. GÜLEN merkezli yapılanmadan çıkmaktadır.


ABD’li sapkınların uğraşları ile Protestanlaştırılmak istenen Ermenilerin bugünkü sayısı yalnızca Türkiye’de 500 kişi ile sınırlı kalırken. Yaşadıkları topraklardan kopartılan milyonlarca Türk Ortodoks Hristiyan ise ERENEROL ailesi tarafından temsil edilmektedir...



SONUÇ


Bugün için, yine AB-D’li sapkınlarca AÇILIM adı ile planlanan ve bir türlü masaya konulamayan AÇILIM, dünün Greogaryan Türk Ortodoks Ermenilerin TEHCİRİ ve Karamanlı Ortodoks Türk Hristiyanların MÜBADELESİNDEN farksızdır.


Aynı yöntemlerle bugün İSLAM’ı TASFİYE ediyorlar…


Türkiye’de teslimiyete varan sessizliğin ve derin PASLAŞMANIN tek nedeni budur…


Bir taraf İslam’ı ılımlaştırmayı kabul ederken, diğer tarafta güya laikliğin önünde tek engel olarak gördüğü radikal İslam’a karşı tedbir alıyor. Her iki TARAF’ın da bilmesi gereken, Türkiye Cumhuriyeti’nin bizlere verdiği bilinçte, hiçbir ayrım yok, yasalar önünde eşitlik var, inançların korunması ve inançlar üzerinden oyun oynanmasına karşı durmak vardır!..


Her iki TARAF’ta bu ilkeden ayrıldığı takdirde kazanan yine kan emici sapkınlar olacaktır.


Nasıl Küçük Asya’ya Greogaryan Türk Ortodoks Ermenilerin TEHCİRİ ve Karamanlı Ortodoks Türk Hristiyanların MÜBADELESİ acılar getirdiyse, aynı durum AÇILIM ile de devam edecektir.


AB-D’li sapkınlar, acı ve kanla besleniyorlar.


Öldürdükleri İNSAN sayısı yüz milyonları aştı.


Bilinmesi gereken Mora isyanı ile 25 Mart 1821 yılında başlayan sürecin devam ettiğidir.


Unutmayın, bu ülkeyi en iyi tanıyan devlet adamı Mustafa Kemal ATATÜRK’e bile Lozan’da sonradan pişmanlık duyacağı Karamanlı Türk Ortodoks Hristiyanların mübadelesine engel olamadı.


Ama bu türden oyunlara karşı duracak Türkiye Cumhuriyeti’nin temellerini attı.


İşte, o bilinçle görüyor ve yazıyorum.


Küçük Asya’da DİNLE OYUN OYNATMAYIN!..


Tanrı inancınız için, tarikata, cemaate ve sapkınlara ihtiyacınız yok. Yoksa bir gün bir AB-D’li sapkın, F. Gülen cemaatine mensup kişileri kastederek Georges BUSH’un itiraf gibi, FED’in karşılıksız doları için, “gençlerimiz savaştı” diyecektir. 10 Şubat 2010


Saygılarımla

------------------------------------------------------------------

(*) Federal Reserve Banks (FED) 1913 yılında ABD Dolarını basma yetkisi aldı, ABD başkanı ve kongreden bağımsız hareket eden merkez bankası yetkilerini kullanan fakat resmi olmayan özerk bir kuruluştur. Ortak olan bazı bankalar: FED Bank of New York, National Bank, First National Bank, Chase National Bank, National Bank of Commerce of New York City, City Bank, Chase Manhatten Bank, J.P. Morgan ve bu bankaları kontrol eden işte birkaç kişi ve kuruluş: Rockefeller, Rothschilds, Lazard Freres, Kuhn-Loeb, Warburg Co., Lehmann Brothers.






Muammer Karabulut / acikistihbarat.com / 17.01.2010









0 yorum:

Yorum Gönder