Moğolistan'da 2.000 Yıllık Türk Geni

27 Şubat 2010 Cumartesi
Moğolistan'daki 2000 yaşındaki mezarlıktan alınan DNA, Merkezi Asya'da yerleşen Xiongnu isimli kabileye ait çok önemli bilgiler ortaya koydu. Fransız araştırmacılar, 62 iskeletten alınan DNA örneklerini kullanarak, bu unutulmuş kavmin tarihi ve sosyal organizasyonunu ortaya koymak için çalıştılar.


Araştırmacılar, Avrupalılar ile Asyalılar arasındaki etkileşimin zannedilenden daha önce oluştuğunu buldular. Ayrıca, günümüzdeki Türklerle benzer DNA dizilişleri bularak, Türk milletinin Moğolistan'da ortaya çıktığı konusunda güçlü bir kanıt buldular.


Araştırmalar, ayrıca Xionghu Kültürü hakkında detaylar da sağladı. Toplumun seçkin üyelerinin kutsal hayvanlar ve insanlarla beraber gömüldüğü de ortaya çıktı. Ayrıca, akrabalar birbirine yakın olarak gömülüyordu.


"Bu, kalıtım teknikleri kullanılarak sosyal örgütlenmesi hakkında gelişmiş bilgiler bulabildiğimiz ilk eski uygarlık diyen, Strasbourg Adli Tıp Enstitüsü'nden Christine Keyser-Tracqui, bu araştırmayla 2000 yıl önceki Asyalı-Avrupalı etkileşimlerini de anlamamızın da kolaylaştığını ekledi.


Mezar yeri, 1943 yılında Moğol-Rus araştırma ekibi tarafından, Moğolistan'ın Egyin Gol Vadisi'nde bulundu. Kuru ve soğuk hava, iskeletlerin bozulmasını önlemişti. Araştırmacılar, bu alanın M.Ö. III. Yüzyıldan M.S. II Yüzyıla kadar kullanıldığınıtahmin ediyor.


Araştırmacılar, sadece anneden gelen mitokondri DNA'sı, sadece babadan gelen Y-kromozomu DNA'sı ve vücut DNA'sı da denilen, eşey kromozomları dışında kalan tüm kromozomları kapsayan DNA örnekleri kullanarak çeşitli iskeletler arasındaki akrabalıkları ortaya koymaya çalıştı.


Çoğu bilimadamı, Asyalı ve Avrupalı etkileşiminin XIII. Yüzyıldan sonra, Cengiz Kağan'ın Asya'yı ve Pers İmparatorluğu'nu fethetmesinden sonra, ortaya çıktığını sanıyordu. Ancak, Keyser-Tracqui ve çalışma arkadaşları Xiongnu iskeletlerinde Avrupalılar'a ait DNA dizilimleri buldu.


Keyser-Tracqui, "Bu durum bize, Avrupalı-Asyalı karşılaşmasının bu bölgede Xiongnu Kültürü'nden daha eski olduğunu gösterdi." dedi.


Mezar alanındaki en eski kazılar birçok çift mezarı içeriyordu. Bu da, ölülerle beraber cariyelerinin, atlarının ve bazı hayvanların da da kurban edilmesi ile ilgili eski gelenekle alakalı olabilir. Bu adet, ayrıcalıklı kişilere uygulanıyordu ve -daha sonraki kazılarda çift mezarlara rastlanmamasının da gösterdiği gibi- bu adetten daha sonraları vazgeçildi.


Mezarlığın en yeni bölümü ise sadece birbirine akraba erkeklerin cesetlerini içeriyor. Bu tür bir gömme tarzına daha önce hiç rastlanmamış.


En son cesetlerdeki DNA dizilişleri günümüz Türkiye insanlarıyla benzeşmektedir. Bu da Türk boylarının Xiongnu Kültürünün son döneminde Moğolistan'ın bir yerinden çıktığını desteklemektedir.



http://www.xturk.net/bilinmeyenler/11189-turk-genleri-2000-yildir-degismedi.html

...

HİNDİSTAN’DA TÜRK İZLERİ

26 Şubat 2010 Cuma
M. Gandi’ye göre “Hindistan bir anadır. Onun iki çocuğu vardır. Bunların biri Türkler diğeri ise Hintlilerdir”. Güney Asya’da üç önemli anakara bulunmaktadır.      Bunlar; Arabistan, Hindistan ve Hind-i Çin’dir. Bu üç bölge dünya tarihi açısından her zaman önemini korumuştur. Arabistan’da doğan İslamiyet tüm dünyaya yayılmış ve Hindistan’da Buda’nın öğretileri geniş bir kitleyi etkilemiştir.


Hindistan batılıların İndia’sıdır. İran – Afganistan ve Hindistan dünya ticareti açısından önemli merkezlerdir. Bundan dolayı batılılar Hindistan’ı keşfetmek uğruna çok çaba sarf etmişler. Atlantik ülkeleri olarak bilinen Fransa, Hollanda, İngiltere, Portekiz ve İspanya ünlü denizcilerini bu esrarengiz ülkeyi keşfe göndermişlerdir. Hatta K. Kolomb Hindistan için çıktığı keşif hareketinde Amerika’yı bulmuştur. Burada karşılaştıkları insanlara ise Hindistan- Hindu anlamına gelen İndian demişlerdir. İndian dedikleri bu insanlar aslında Kızılderililer idi.

Hintlilerin Türklerle ilişkileri çok eski tarihlere dayanmaktadır. M.Ö. 1000’li yıllarda Hintliler demiri kullanmaya başlarlar. Hindistan’a demiri o dönemlerde Orta Asya Türklerinin getirdiği yönünde kayıtlar mevcuttur. Hatta Hindistan’daki yerli dillerde birçok Türkçe kelime vardır. Bunların M.Ö.2500-1500 yılları arasında yayılmış olabileceği yönünde görüşler tebliğ edilmiştir.

Hindistan’a en çok tesir eden topluluk Türklerdir. Türklerden önce ise Perslerin ünlü komutanı Darius (M.Ö. 522-486) bölgeye hakim olmuştur. Darius’un hakimiyetini Makedon Büyük İskender sona erdirmiştir. Makedonya’dan çıktığı yolculuğunu Kudüs’ten ve İran’da devam ettirmiştir. İran’da Persiopolis antik kentini yerle bir ederek Perslerin hakimiyetine son vermiş, oradan da devam ederek Afganistan ve İndus (Hindistan) sahillerine inmiş, anlaşmalar yaparak geri dönmüştür. Bu yolculuğunda doğu-batı birlikteliğini sağlamak için de Helenizm’i yayma politikası gütmüştür.

VI. yy.a kadar bu bölgede etkin olan Kuşanlar’dır. Bunlar Türkistan kökenlidirler. Bu dönemde heykellerde Türk süvarilere ait elbiseler ve paralar üzerinde Türkçe güzel anlamına gelen Kucula gibi unvanlar vardır (Kuşan dönemi I- IV. yy arasıdır). Hatta Budizm Kuşanlar sayesinde cihanşumül bir din haline gelmiştir. Tamamen Türk adı olan MANAS kelimesi de bu dönemde Brahmaputra nehrinin bir koluna ad olarak verilmiştir.

Daha sonra Akhunlar ( Hünaslar) dönemi gelir. Akhunlar daha sonra Gazneliler, Gurlular, Temürlüler’in de yaptığı gibi Afganistan’ı Hindistan’a bağlayan yol güzergahında bulunan Gazne şehrinden hareket ederek Orta Asya’dan daha verimli olan ve daha fazla yağmur alan Pencap bölgesine doğru akınlar başlatırlar. Toraman ve daha sonra Mihrakula başkanlığında (515-550) Kuzey Hindistan’ı tamamen ele geçirirler.

557’de Batı Göktürk ve Sasani ittifakı sonucu Afganistan’da iktidarı kaybeden Akhunlar Hindistan’da da gerileme dönemine girerler. VII. yy başında ise Hintli racalar tarafından ortadan kaldırılırlar. Böylece İran- Afganistan ve Kuzey Hindistan’dan geçen ticaret yolu Akhunlar’ın elinden çıkar. Ancak burada bir gurup Türk Şahiler 870 yılına kadar Afganistan – Hindistan sınırındaki Ohint’de varlıklarını sürdürürler. Daha sonra bunlar Gazneli Mahmud’un Hint seferlerinde önemli rol oynarlar. Hem Hindistan’da kurulacak Türk hakimiyeti için temel teşkil ederler ve hem de bugünkü Pakistan’ın ortaya çıkmasını sağlarlar.

X-XI. asırlarda Hindistan’da yeniden Turişkalar (Türkler) devri başlamıştır. Afganistan’ın Gazne bölgesine yerleşen Sebük Tigin kuzey batı Hindistan’ı ele geçirir. Daha sonra Gazneli Mahmud fetih hareketini hızlandırarak 15’in üstünde seferle Hindistan’da Türk gücünü yaygınlaştırır. Gazneliler 1040 yılında Selçuklulara yenilerek Hindistan’daki hakimiyetini kaybeder. Ancak XII. yy sonlarına kadar Pencap bölgesinde hakimiyetlerini sürdürürler.

Gaznelilerden sonra Afganistan ve Hindistan bölgesinde Gurlular hakim olurlar. Gurlular, Afganistan’ın Gur bölgesine yerleşerek oradan Hindistan’a doğru akınlar yaparlar. XIII yy.da Cüzcani tarafından yazılan Tabakat-i Nasiri’de Gurluların büyük sultanı Muhammed B. Sam’ın Hayber’i geçerek Gaznelilerin kalıntılarına son verip İndus ve Pencap boylarına kadar indiği yazılıdır. Gurlu Sultanı Muhammed B. Sam’ın oğlu yoktur. Varis olarak “Benim birçok oğlum var onlar da Türk Memluklarımdır. Onun için binlerce halefim vardır” diye ifade eder. Cüzcani’ye göre Mu’izzi Memluklar, Kutbed-din Aybeg, Nasır ed-Din Kabaca, Baha ed-Din Tuğrıl, Tac ed-Din Yıldız ve Kalaçlı İhtiyar ed-Din Muhammed’dir. Yıldız ve Aybeg Sam’ın damadıdır. Bunlarla Sam 1206 tarihinde suikast sonucu ölene kadar Gazne, Lahor, Eski Delhi ve Hindistan’da Türk hakimiyetini sürdürmüşlerdir.
























Delhi’de ilk TÜRK SULTANLIĞI AYBEG sayesinde kuruldu. Hindistan’da Türk – İslam kültürünün ve mirasının temelleri atıldı ( Kuzey –Batı Hindistan 1206 -1210). Böylece Hinduların Dili’si Delhi olur. Alimlere son derece saygılı olan Aybeg Türk geleneklerine sıkı sıkıya bağlı idi. Çögen/ Çevgan oyunu sırasında atından düşerek ölen Aybeg’in en önemli eseri Delhi’nin ortasına diktirdiği KUTUB MİNAR ( Kutbi Minaresi) idi.

Bundan sonra Kıpçak asıllı Türklerden Şemsiler (1211-66 ), Balabanlılar (1266-1290), Kalaçlar (1290-1320 ), Tuğluklar (1320-1414) saltanat sürdürmüşlerdir. Şemsiler; Şemsed din İltutmuş, Balabanlılar; Balaban, Kalaçlar (24 Oğuz boyundan biridir); Melik Tınaz Şah önderliğinde Hindistan’da büyük hizmetler vermişlerdir. Kalaçlar altın çağını Ala ed-Din Muhammed döneminde yaşadı. Tüm Hindistan, Seylan dahil Delhi’ye bağlandı.

Tuğluklardaki en önemli dönemlerden birisi Firuz Şah dönemidir. 1388’de 83 yaşında ölen Firuz Şah her işinde âlimlere danıştı, dış seferlerden çok iç işlerle uğraştı. Devleti mali ve iktisadi alanda büyük gelişmeler sağladı. 1398’de Timur Han’ın Hindistan’a girmesiyle Delhi Sultanı Mahmud Şah’ı yenildi. Delhi Timur’un eline geçti. 1399 senesinde Timur’un Türkistan’a geri dönmesinden sonra Mahmud Şah yeniden başa geldi ve 1413’e kadar hükümdarlığını sürdürdü. Firuz Şah döneminde 50 sulama bendi, 40 cami, 30 medrese, 20 hamam, 100 kervansaray ve han, 5 darüşşifa, 100 türbe ve mezar, 10 hamam, 150 sulama kuyusu ve havuz, 100 köprü yaptırmış.

Tuğluklardan sonra Müslüman menşeili Seyyidiler (1414-1451), Lodiler (1451-1489), Suri/Afganlılar (1540-1555) Delhi’de iktidar oldular.

1526’da ise Hindistan’da yeni bir devir başladı. Babur’un liderliğinde Delhi iktidarına yeniden Türkler geçti. 1858’e kadar Kuzey Hindistan’da iktidarda kalan bu hanedanın atası Babur-Şah Moğollardan bahsederken; “Şu uğursuz Moğol yağmacıdır. Yağma yapacak birilerini bulamazsa döner kendi milletini yağmalar” diyecek kadar kendini Moğol’dan ayırmasına, Türkçeyi konuşup, Türk kültürünü temsil etmesine rağmen; batılı yazarlar, Babür’ü ve Babürlüleri Moğol yapmıştır. Babür Türk İmparatorluğu Babür Şah ile başlamış ve Hümayun, Ekber, Cihangir, Şah Cihan ve Evrengzib Şah ile devam etmiştir. Bugün Hindistan’daki önemli tarihi eserlerin büyük çoğunluğu Babürler dönemine aittir.

Hintliler komşularının topraklarını ele geçirme düşüncesinde hiçbir zaman olmadılar. Genelde kuzey batıdan saldırılara maruz kaldılar ve kültürleri gelenlerden etkilendi. Gelenlerin en önemlileri Türklerdi. İndo – Turcica çalışmalarına dayanılarak verilen bilgilere göre M.Ö: 2. yy.dan itibaren Türkler Hindistan’da etkili olmaya başlarlar. Bu nedenle bugün Hindistan’da sanat, müzik, resim gibi alanların yanında idari yapıda da Türk tesirlerini görebiliriz. Aslında bu tesirlerin temellerini M.Ö. 1. binlerde aramak gerekir. Zira Hint kaynakları Saka, Turüşka ve Hüna adları ile ilk çağlarda da sadece bir toplumun yani Türklerin boylarını belirtmektedirler.


Hindistan M.S. 5. yy.dan 1858 İngiliz sömürge yönetimi dönemine kadar Türklerin idare ettiği, bugün 1 milyar nüfusu ve nükleer teknolojiyi yakalamış bir ülke. Asya’da görmeyi çok istediğim ülkelerden birisi idi. Eman Tur Hindistan’a gidiyoruz deyince hemen bilgi toplamaya başladım. Yeni Çağ gazetesinde bu konuda araştırmaları ile ünlü Prof. Dr. Salim CÖHCE’nin adını gördüm ve hemen ona ulaştım.


Salim bey Hindistan tarihinin Türkiye’de çok bilinmediğini, binlerce yıl orayı Türklerin idare ettiğini ve bugüne ulaşabilen tarihi eserlerin büyük çoğunluğunun Türkler tarafından yapıldığını, Türklerle Hinduların binlerce yıl kardeşçe barış içinde yaşadıklarını söylüyordu. Bana mutlaka gitmemi, izlenimlerimi kendileri ve Türkiye kamuoyu ile paylaşmamın çok yararlı olacağını söyledi. Bu tavsiye beni çok daha istekli kıldı ve 09.12.2006’da Delhi’ye uçtuk.

Yaklaşık 5,5 saatlik bir yolculuktan sonra uçağımız Delhi’ye indiğinde ekibimizde heyecan dorukta idi. Havaalanı nükleer teknolojiyi yakalamış bir ülkenin havaalanı görünümünde değildi. Pasaport kontrolü için beklediğimiz salonda, değişik başkentlerindeki saat farklılıklarını gösteren tabloda İstanbul’un olmayışı bizi üzdü. Buradan Türkiye’nin Hindistan Büyükelçisine sesleniyorum; “Önce havaalanına İstanbul ismini yazdırın. Bunu başaramazsanız hiçbir şey başaramazsınız.”

Pasaport kontrolünden sonra bizi bekleyen otobüse binerek Agra’ya doğru yola çıktık. Havaalanı görüntüleri soğuk olsa da karşılama oldukça sıcaktı. Hintli rehberimiz hepimizin boynuna taze çiçeklerden yapılmış birer gerdanlık takarak bize “hoş geldin” dedi. Artık trafik bize göre ters ve kalabalık olsa da güzel bir düzenin olduğu mutlu insanların ülkesindeyiz. Delhi’de gece yarısı olmasına rağmen sokaklar insanlarla dolu idi. Delhi’den 2 -2,5 saatte çıkabildik. 5 saatlik bir kara yolculuğundan sonra Agra’ya vardık.






















Otele yerleştikten sonra gezimizin ilk durağı olan Agra kalesine gittik. Agra; Babür Türk İmparatorluğunun ilk başkenti ve Agra kalesi de yönetim merkezi idi. Kalenin uzaktan görünüşü ve giriş kapısının heybeti insanı etkiliyor. Yaklaşık 15 dakikalık yürüyüşten sonra Babür Şah’larının halkın dertlerini dinlediği divanın önüne geliyoruz. Kalenin iç kısmı oldukça geniş. Zaman kısıtlılığı nedeniyle ancak divanı ve saray içini gezebiliyoruz. Beyaz mermerden yapılmış saray içi camisi hepimizi hayrete düşürüyor. Kalenin Yamuna nehrine bakan kısmında son Babür Şahı Evrengzib’in babası Şah Cihan’ı hapsettiği kısım, saray içi Hindu tapınağı, harem kısmı ve haremin bahçesi gibi kısımları ziyaret ediyoruz. Harem önü bahçesi altıgen biçimde şekillendirilmiş ve çok hoş bir görünüm arz ediyor.

Agra kalesi içinde Müslümanlar için cami, Hindular için de tapınak mevcut. Türklerin hakim olduğu her yerde olduğu gibi burada da farklı inançlara ait kutsal mekanları birlikte görebiliyorsunuz. Tam bir Türk ve Müslüman hoşgörü örneğidir bu. Bunu özellikle okuyucuların dikkatine sunuyorum. Tarih boyunca Türkler nereye hükmetmişse oradaki insanların dinlerine, dillerine, yaşam biçimlerine müdahale etmemişler ve zorlama yapmamışlardır. Bunun yüzlerce örneklerini Adriyatik’ten Çin Seddi’ne tüm Türk coğrafyasında bulabilirsiniz.

Havanın sisli olması nedeni ile kaleden şehri doya doya izleyemedik ve Şah Cihan’ın hapsedildiği kısımdan Taç Mahal’in o güzel görüntülerini göremedik. Bunu çekmeyi çok arzuluyordum. Çünkü rivayete göre Evrengzib babası Şah Cihan’ı buraya hapsettiğinde söylediği “Sen eşin Mümtaz Banu’yu çok seviyordun. Onun için yaptırdığın Taç Mahal’i buradan izleyebilirsin. Böylece Mümtaz Banu’ya hasretliğini giderirsin” sözünün doğruluğunu tespit edemedik.

Şah Cihan ömrünün kalan sekiz yılını bu kalede geçirmiş ve ölümünden sonra Mümtaz Banu’nun yanına Taç Mahal’e defnedilmiştir. Şah Cihan Taç Mahal’in tam karşısına, Yamuna nehrinin öteki kıyısına Taç Mahal’in aynısını siyah mermerden yaptırmayı pilanlamış ve oraya gömülmeyi istemiştir. Ancak oğulları arasındaki taht kavgası sonucu 1658’de devrilerek yerine geçen oğlu Evrengzib babasının bu isteğini kabul etmemiştir.

Agra’da ikinci durağımız Taç Mahal, Babürlerin 5. hükümdarı Şah Cihan (1593 -1666) tarafından yaptırılmış bir anıt mezardır. Dünyada aşk için dikilmiş en büyük ve en güzel anıt olarak kabul edilen bu türbe, Şah Cihan’ın büyük bir aşkla sevdiği eşi İran Safevi Türk Devleti Prensesi Arcümend Banu’nun (Mümtaz Banu) hatırasına yapılmıştır. Dünya’nın yedi harikasından biri olan Taç Mahal’in 1632’de başlayan inşaatı 1652’de tamamlanmıştır. Moğol İmparatoru Akbar’ın torunu Kumar tarafından yapılmıştır. Yapının mimarları, Mimar Sinan’ın talebelerinden Mehmet İsa Efendi ve Mehmet İsmail Efendi ile yapıdaki yazıları yazan Hattat Serdar Efendi’dir.

Bir isyanı bastırmak için Burhapur’a giden Şah Cihan’a dokuz aylık hamile eşi Mümtaz Banu’da her zaman olduğu gibi eşlik etmiştir. Mümtaz Banu 14. çocuğunu doğururken ölmüştür. Rivayete göre ölmeden önce eşinden kendi anısına eşi benzeri görülmemiş güzellikte bir anıt yaptırmasını istemiştir. Şah Cihan eşinin ölümünden sonra 2 yıl yas tutmuş. Vefatından 6 ay sonra ise Taç Mahal’in temeli atılmıştır. Eser tamamen beyaz mermerden yapılmış olup tüm figürler oyma sistemi kullanılarak mermerlere işlenmiştir.
Taç Mahal’i görebilmek için 2 saat sıra bekledik. Çok yoğun bir ziyaretçi akını vardı. Hızlı bir şekilde orta kapıdan girerek Taç Mahal’in o muhteşem görüntüsü ile karşı karşıya geldik. Daha önce resimlerinden tanıdığımız bu eseri yakından görmek ve bir eşe duyulabilecek en büyük sevginin yansımalarını hissetmek gerçekten çok büyük bir mutluluk. Taç Mahal’in sol tarafında bir mescit, sağ tarafında ise bir misafirhane yapılmış, arkasında ise Yamuna nehri bulunuyor. Agra kalesindeki altıgen bahçe düzenini burada da görüyoruz. Su, yeşil ve ağaç çok güzel harmanlanmış. Mümtaz Banu ve Şah Cihan’ın kabirlerinde tüm Müslümanlar için dualar edip, Taç Mahal’i esrarengiz güzelliği ile baş başa bırakarak ayrılıyoruz.

Otelde Hindistan’daki binlerce yıllık Türk tarihini kritik ediyor ve İngiliz sömürüsünün başladığı 1858’e kadar geliyoruz. İngiltere Güney Afrika’da olduğu gibi Güney Asya’da da aynı sömürgeci zihniyetle kendisine güneşin batmadığı imparatorluk sıfatını kazandırmıştır. İngiltere önemli bir merkez haline gelmesini sağlayan zenginliğini Hindistan’ı sömürmesine borçludur. Cengiz Çandar’ın ifadesiyle “İngilizler sömürgelerinin merkezini Delhi’ye naklettikleri andan itibaren gerçek anlamda imparatorluk gücüne ve bilincine erişmişlerdir”. İngilizler Hindistan’daki sömürge yönetimi döneminde büyük bir soykırım uygulamışlar ve tahminen 25 milyonun üstünde Hindistan vatandaşını katletmişlerdir. İngiltere ve Avrupa Ülkeleri Osmanlı İmparatorluğu yıkıldıktan sonra aç kurtlar gibi Balkanları, Afrika ve Arap yarımadasının büyük kısmını işgal ederek uzun süre sömürmüşlerdir. Bu topraklarda çok büyük soykırımlar ve katliamlar yapmışlardır. Soykırımlar dünyaya batı ülkelerinin hediyesidir. Halen de dünyada yoğun bir İngiliz sömürüsü vardır. Bunun en son örneği ise Amerika ile ortaklaşa yaptıkları Irak işgalidir. Batının tek düşüncesi özellikle Müslümanları sömürmektir. Müslüman dünyanın bu sömürüye artık dur demesinin zamanı gelmiş ve geçmektedir.


Sabah Delhi’ye doğru yola çıktık. Yolumuz üzerinde Babürlerin III. Şahı Ekber’in kabrini ziyaret ettik ve türbenin oldukça bakımsız ve ciddi bir tamire ihtiyacı olduğunu gördük. Hindistan yetkililerinden ricamız bu türbenin de şanına yakışır bir şekilde restore edilmesidir.

Yaklaşık 5,5 saatlik bir yolculuktan sonra Delhi’ye vardık. Delhi Eski ve Yeni Delhi diye iki kısımdan oluşmaktadır. Eski Delhi Babür Türklerinin oluşturduğu kısımdır. Türk eserlerinin büyük çoğunluğu buradadır. Yeni Delhi ise İngilizlerin sömürge yönetimini oluşturduğu kısımdır. İngilizlerin ilk başkenti Hindistan’ın doğusunda Kalkuta’dır. 1911’de başkent Kalkuta’dan Delhi’ye taşınır ve İngiliz Kıralı Delhi’de taç giyerek kendisini Hindistan’ın kralı ilan eder. Kıralın Hindistan’a gelişi şerefine başkent Kalkuta’dan Delhi’ye taşınır.

Yeni Delhi İngiliz, Hint ve Roma mimarisi karışımı bir tarzda oluşturulmuştur. İngiltere’nin Hindistan sömürge valisinin sarayı Backhengam Sarayına benzetilmiştir. Bugün de başkanlık sarayı olarak kullanılmaktadır. Tüm yatırımlar Yeni Delhi bölgesine yapılmış. Bu nedenle bugün Yeni Delhi gayet güzel ve bakımlı iken, Eski Delhi harap durumdadır. Yeni Delhi’de en önemli anıt Hindistan kapısıdır. Bu anıt I. Dünya harbinde ölen 85 bin Hintli için dikilmiştir.

Hindistan’ın nüfusu 1 milyar civarındadır. Bunun yüzde 83’ü Hindu, yüzde 13’ü Müslüman, yüzde 2 -4’ü Sihler ve diğer unsurlardan oluşmaktadır. Müslüman dünyanın ikinci büyük nüfusa sahip ülkesidir. Birinci Endonezya’dır. Hindistan Cumhurbaşkanı Müslüman, Başbakan Sih ve yardımcıları Hindu’dur. Böyle bir harmoni oluşturularak ayrımcılığın önüne geçilmiştir. Hindistan 31 eyaletten oluşmakta ve her eyaletin parlamentosu ayrıdır. Savunma, dış ticaret ve ekonomik işler merkezi hükümet tarafından yürütülür. Eyaletlerin genel valisini parlamento atamaktadır.

Delhi’de ilk durağımız Babür Türk İmparatorluğu II. Şahı Hümayun’un türbesi oldu. Türbenin sağında Lödi asıllı İsa Han’ın anıt mezarı ve camisini ziyaret ettik. Camide ve anıt mezarda tamir çalışması mevcuttu. Oradan Hümayun Şah’ın anıt mezarına geçtik. Burada da çok güzel bir çevre düzenlemesi var. Anıtın görkemi ve mimarisinin çekiciliği ile ters orantıda sade bir mezar taşı olduğunu görüyoruz.

























Eski Delhi’nin iç kısımlarına doğru yol alıyor ve Kızıl kaleye geliyoruz. Şah Cihan tarafından 1646 -1656 yıllarında yaptırılmış olan bu kale, başkent Delhi’ye taşındığında hem kale ve hem de saray olarak kullanılmıştır. Kızıl kalenin Hindistan tarihinde önemi çok büyüktür. Eski yönetim merkezi olmasının dışında M. Gandi İngilizlerden bağımsızlığı bu kalede 1947’de ilan etmesi ile de ayrı bir önem kazanmıştır. Kalede halkın kabul edildiği Divan-ı Aam ve devlet işlerinin konuşulduğu Divan-ı Has ve Harem kısımları mevcuttur. Cuma camisinin avlusundan baktığınızda kalenin sınırlarını görmeniz mümkün değildir. Kale çok geniş olduğundan içini tamamen gezmek uzun zaman gerektirmektedir. Bu açıdan geziyi sınırlı tutarak hemen karşıdaki Cuma mescidine gidiyoruz.

Cuma mescidi Kızıl kalenin tam karşısına kurulmuş oldukça heybetli ve etkileyici bir cami. Mimarisinin biraz farklı olduğunu görüyoruz. Geniş bir avlu, avlunun ortasında ve kenarlarda abdest alma bölümleri mevcut. Caminin kapıları yok. Bunun nedeni iklimin sıcak olmasından kaynaklanıyor. Semerkant’ta Cuma namazı kıldığımız bir caminin de kapı yoktu. Bu açıdan bir benzerlik kurabiliyoruz. Öğle namazını cemaatle avluda kıldıktan sonra bir süre Kızıl Kale’yi seyrederken bu güzel ve muhteşem eserleri yapıp bırakan Türk Şahlarının ruhlarına fatihalar okuyoruz.

Cuma camisinin arkasında ise Sultan Raziye türbesi bulunmaktadır. Delhi’ye gidenlerin burayı da ziyaret etmeleri tavsiyemizdir. Sultan Raziye Hindistan tarihinde Müslüman Türk kadın hükümdarlardan biridir. Bu gelenekten olsa gerek daha sonralarda da Güney Asya’da kadın idareciler devlet yönetimlerinde görev almışlardır.

Namazdan sonra Cuma mescidinin etrafındaki çarşıyı dolaşıyoruz. İnsanın adeta beyni duruyor. Korkunç kalabalıklar caddelerde sel gibi akıyor. Satıcıları, sokak doktorlarını, sokak berberlerini, kasapları adeta bir renk ve insan cümbüşü şeklinde seyrediyoruz. Dünyada ilk kez 1 milyar nüfuslu bir ülkeyi ziyaret ediyor ve bu kadar kalabalık bir caddede dolaşıyorum. Biraz korku ve şaşkınlıkla etrafı gözetliyorum. İnsanlar kalabalığa ve fakirliğe rağmen mutlu gözüküyorlar. Fakirliğin en kötüsünü ve zenginliğin de en ilerisini burada görebiliyorsunuz. Adeta “Hint fakiri” tabirini canlı olarak yaşıyorsunuz. Çok yoğun kalabalığa rağmen kimse sizin cüzdanınızı çekmiyor ve kötü bir muamele yapmıyor. Bizi oldukça şaşırtan bu görüntülerden sonra gezimizin diğer bir durağı olan M. Gandi’nin yakıldığı yere gidiyoruz.

M. Gandi zengin bir aileye mensuptur. Ailesi onu Güney Afrika’ya eğitime gönderir. Bu sırada sözüm ona uygar ve medeni batının Afrika’da uyguladığı ırk ayırımı onu derinden yaralar ve 1915 yılında ülkesine dönerek bağımsızlık mücadelesini başlatır. M. Gandi; “Hindistan bir anadır. Onun iki evladı vardır. Bunlar Hindular ve Türklerdir” diyerek Hindistan’da birliği sağlar. Soykırımcı İngilizlere karşı sivil direniş hareketini başlatır. Dünyada İngiliz sömürgeci zihniyetine karşı en büyük sivil direniştir bu. Direniş süresince İngilizler 25 milyonun üstünde Hintli ve Türkü katlederler. Bu, dünya tarihinin en acı soykırımlarından biridir. Sonunda 1947’de M. Gandi Kızıl Kale’de bağımsızlığını ilan eder ve sömürgeci İngilizleri Hindistan’dan kovar. Ancak 1948’de fanatik Hintliler tarafından öldürülür. Delhi’de yakılarak külleri Ganj nehrine atılır.
























Türkmen Kapısı’ndan geçtikten sonra dar ara sokaklardan ilerleyerek Dehlevi Hazretlerinin külliyesine geliyor ve ziyaretimizi yapıyoruz. Bu bölgede Müslümanlar oturuyor ve belediye hizmetlerinin oldukça yetersiz olduğunu görüyoruz. Bir haftalık Hindistan gezimizde tek Türkmen isminin geçtiği yer de burası idi. İngilizler binlerce yıl Türk hakimiyetinin olduğu Hindistan’da Türk ismini bir tane bile kalmayacak şekilde yok etmişler.


Şimdi durağımız Kutup Minare. 1192’de Delhi Türk Sultanlığı’nı kuran Türk köle komutan Kutbettin Aybek’in 1199’da yapımına başladığı bu minareyi, ölümünden sonra damadı İltutmuş devam ettirmiş ve daha sonraki Türk yöneticiler tarafından tamamlanmıştır. Kutup Minare 80 metre yükseklikte ve oldukça kalın bir bedenle göğe öylesine tırmanıyor ve üzerinde öylesine anlatılmaz bir taş işçiliği var ki hayret etmemek mümkün değil. Allah’ın tüm sıfatları Kufi yazısıyla bu minarenin üzerine öyle hatasız bir ustalıkla işlenmiş ki insan aklının alması mümkün değildir.

Kutup Minare ve camisi Hindistan tarihindeki ilk camidir. Daha önce burada bulunan bir Hindu tapınağının taşları kullanılarak yapılmıştır. Cami kalıntılarının önünde Hindu tapınağının kalıntıları da halen bulunmaktadır. Kutup Minare’nin tam karşısında bir benzerinin temelleri atılmış ancak devam edilememiştir. Kutup Minare ve cami külliyesinin arka giriş kapısı da mimari olarak çok etkileyici bir tarzda yapılmıştır. Özellikle girişin etrafındaki ayet-i kerimeler kısmen dökülmüş ve tahrip olmuş bir şekildedir ve bugün tamire ihtiyacı vardır.

Cengiz Çandar “Benim Şehirlerim” isimli kitabında Kutup Minare’den şöyle bahsediyor: “Kutb Minar’ı gören ateist; ya dindar olur ya da insanoğlunun imanı, gücü, emeği, sebatı, becerisi, ustalığı, dehası ve akla gelebilecek ne kadar olumlu sıfat olabilirse bunların tümü karşısında saygının ötesinde, huşu ile eğilmekten başka elinden bir şey gelmez” diyor. Çandar’a tamamen katılıyor ve bundan daha mükemmeli yapılamaz diye düşünüyorum.

Şimdi pilanımız Abdullah Dehlevi Hazretlerini ziyaret etmek. Dehlevi 1740’da Delhi’de dünyaya gelmiş ve soyu Hz. Ali’ye dayanmaktadır. Dehlevi ilim ve tasavvufta meşhur bir ailedendir. Yirmi iki yaşında Can-ı Canan Mahzar Hazretlerine intisab ederek tasavvuf ilmine de başlamış ve bu eğitimi tam on beş yıl sürmüştür. Hindu inanç, düşünce ve anlayışının Müslümanları evlerine kadar kuşattığında, Dehlevi her taraftan gelen talebeler, mollalar ve salikler ile tek tek uğraşarak, medrese usulünü bütün kurum ve kuralları ile Hindistan’da ortaya koymuştur. Dünyanın birçok yerinden kendisine müritliğe gelenler olmuştur. Anadolu Nakşi inanışının ana halkası olan Mevlana Halid-i Bağdadi Dehlevi’nin öğrencisidir.

Türkmen Kapısı’ndan geçtikten sonra dar ara sokaklardan ilerleyerek Dehlevi Hazretlerinin külliyesine geliyor ve ziyaretimizi yapıyoruz. Bu bölgede Müslümanlar oturuyor ve belediye hizmetlerinin oldukça yetersiz olduğunu görüyoruz. Bir haftalık Hindistan gezimizde tek Türkmen isminin geçtiği yer de burası idi. İngilizler binlerce yıl Türk hakimiyetinin olduğu Hindistan’da Türk ismini bir tane bile kalmayacak şekilde yok etmişler. Hatta Babür Türklerini “Mughal” olarak değiştirerek Babür ismine dahi tahammül edememişlerdir. Ancak Türk eserleri her şeye rağmen ayakta kalmayı başarmıştır.

Delhi’de son durağımız İslam büyüklerinden Muhammed Baki Billah Hazretlerinin türbesi oluyor. Billah 1563’de Kabil’de doğdu. İslam’ın yayılmasını süfli emellerine aykırı görerek, İslam’ı yıkmayı hedefleyen “Yeni Din” peşinde olan hainlere karşı cihadına Delhi’de devam etti ve 1606 yılında öldü. Türbeyi ziyaret ediyor ve akşam namazını oradaki camide eda ediyoruz. Namaz sonrası türbedeki törenlere katılıyor ve Kuran kursu öğrencileri ile sohbet ediyoruz.

Delhi’den sonra havayolu ile Varanasi’ye geçtik. Bu şehir ismini Vara ve Nasi nehirlerinin birleşiminden alıyor. Vara ve Nasi nehirleri birleşerek Ganj nehrini oluşturuyor. Müslümanlar için nasıl Mekke ve Medine kutsal ise, Hindular için de Varanasi kutsal. Şehrin kutsal olmasının en önemli nedeni Ganj nehrinin burada olmasıdır. Hindular Ganj nehrinin gökten Şiva Tanrı’sının saçlarından süzülerek indiğine ve kutsal olduğuna inanıyorlar. Ganj ana diye adlandırıyorlar. Ömürlerinde en az bir kez Ganj’a girip yıkanarak günahlarından arındıklarına inanıyorlar.

Ganj nehrinde sandalla gezerken ilerideki tepeye kurulmuş oldukça heybetli bir cami görüyorsunuz. Bu cami VI. Babür İmparatoru Evrengzib tarafından yaptırılmıştır. Cami kapalı olduğu için içini göremedik. Daha önce olan Hindu Müslüman çatışmasında fanatik Hindular tarafından tahrip edilmiş. Tamir çalışmaları olduğu söylendi. İnşallah bu cami de tamir edilerek ibadete açılır. Varanasi’de çok fazla Türk eseri yok.

Varanasi’de diğer bir uğrak yerimiz Banaras Üniversitesi kampüsü oluyor. Hinduların en ünlü Sree Vişna tapınağının bu üniversitenin içinde olduğunu öğreniyor ve ziyaret ediyoruz. Bizdeki YÖK üyelerinin ve üniversite rektörlerinin dikkatine sunuyorum bunu. Üniversite 1918 yılında çok geniş bir alana kurulmuş. Vişna tapınağındaki töreni izliyoruz. Tapınakta tanrı heykellerine tapanlar ve bu heykellerin önünde secdeye gidenleri gördükçe oldukça üzülüyor ve hayretler içinde kalıyoruz.

Buradan tabanında Hindistan’ın kabartma mermer haritasının olduğu bir Hindu tapınağı görmeye gidiyoruz. Tapınağın tabanındaki harita dağları, ovaları, geçitleri ve tüm ayrıntısı ile Hindistan’ı bize gösteriyor. Harita Genel Müdürlüğümüz ya da bir belediyemiz Türkiye coğrafyasını gösteren böyle bir eseri ülkemize kazandırırsa hayırlı bir hizmet olur.

Gezimizin son durağı Candigar. Buranın adını 9 kez reankarne olmuş Can isimli bir tanrıdan aldığına inanılıyor. Ülkenin kuzeyinde ve Himalayalara yakın, pilanlı bir şehir. Burası İngilizlerin yoğun olduğu bir bölgedir. Çünkü İngilizler tarafından 1945’de kurulmuştur. Candigar Pencap eyaletinin başkentidir. Emekli bürokratlar ve Pencap Üniversitesi burada olduğu için çok temiz ve bakımlıdır. Ahalisinin çoğu bölgenin son derece verimli topraklarında tarım ile uğraşıyor.

Candigar’dan 55 km uzaktaki Sirhind’e geçiyoruz. Nasıl Varanasi Hindular için kutsalsa, Sirhind’te hem Müslüman ve hem de Sihler için kutsal. Şehirde Türk kökenli hanedanların medeniyet izleri hala yerinde duruyor. Firuz Şah Tuğluk, şehri 1360’da bölgenin başkenti yapmış ve buraya büyük bir kale inşa ettirmiş. Daha sonra Arm Has bahçelerini ziyaret ediyoruz. Ekber Şah tarafından yaptırılan bu bahçeler Cihangir ve Şah Cihan döneminde büyütülmüş. İçinde saray, hamam, içinde çok geniş bir havuzu olan harem mevcuttur.

Sirhind’te Sihlerin en kutsal saydıkları Altın tapınağı ziyaret ediyoruz. Sihler Hindistan’ın oldukça bakımlı ve zengin bir gurubu. İslamiyet ve Hinduizm karışımı bir dine inanıyorlar. Dinlerinin kurucusu Gurunana Mekke’yi de ziyaret etmiş bir kişi. 10 tane guruları (peygamberleri) var. Altın tapınağa abdest alarak giriyorlar. Abdest alırken ellerini ve ayaklarını yıkıyorlar. Tapınakta devamlı vaaz ediliyor. Arada Türkçe kelimeler işitiyoruz. Bu da bize Hindistan edebiyatında çok Türkçe kelime olduğunu gösteriyor.

Sirhid’de gezimizin son durağı İmam Rabbani Külliyesi’ndeyiz. (Ahmed-i Faruk-i Sihrindi) İmam Rabbani Hazretleri 1563’de Sihrind’de doğup 1625’de yine burada vefat etmiştir. Külliye etrafında 100-150, tüm Sirhind’de ise 400-500 kadar Müslüman var. Külliyenin sorumlusu Rabbani’nin 10. göbekten torunu Şeyh Zübeyr ile sohbet ediyoruz. Rabbani Hazretlerinin kabrini ziyaret ediyor ve dualar okuyoruz. Türbesinde kendisinden önce ölen iki oğlu ile birlikte yatıyor. Girişinin solunda İmam Rabbani’nin oğlu Şeyh Muhammed Masum’un, sağda ise İmam Masum’un oğlu İmam Seyfettin’in kabirlerini ziyaret ediyoruz. Şeyh Zübeyir buranın Müslümanlarının kalbi olduğunu ve tüm Müslümanlardan yardım beklediklerini söylüyor. Özellikle Türkiye’den çok ziyaretçi geldiğini ve onların yardımları ile külliyenin tadilat çalışmalarının ilerlediğini anlattı.

Bir gezi yazımızın da sonuna geldik. Ancak dünyanın yüz ölçüm olarak yedinci, nüfus olarak ise ikinci büyük ülkesi olan Hindistan’ın tümünü bir hafta da gezmek ve anlatmak mümkün değildir. Biz özellikle Türk eserlerinin yoğun olduğu bölgeleri sizlere tanıtmak istedik. Zaman yokluğu nedeni ile çok arzulamamıza rağmen Ekber Şah’ın kurduğu Fatehpur Sirki kenti ve sarayını göremedik. İnşallah başka bir gezide kalan kısımlardaki Türk eserlerini sizlerle paylaşma fırsatı bulurum. Dünyanın en hoşgörülü, medeni ve köklü bir milleti olan Türk Milletinin Dünya Türk Birliğini kurması dilek ve temennileri ile okuyucularıma saygılar sunuyor ve başka bir yazıda buluşmak üzere Allaha emanet olun diyorum.




Dr. Orhan Gedikli


http://www.yenidenergenekon.com/449-hindistanda-turk-izleri/

Türk Dünyası Haritası

24 Şubat 2010 Çarşamba


















Türk Dünyası Haritası

1- TÜRKİYE CUMHURİYETİ
2- KUZEY KIBRIS TÜRK CUMHURİYETİ
3- NAHCİVAN TÜRKLERİ
4- AZERBAYCAN CUMHURİYETİ
5- TÜRKMENİSTAN CUMHURİYETİ
6- ÖZBEKİSTAN CUMHURİYETİ
7- KAZAKİSTAN CUMHURİYETİ
8- KIRGIZİSTAN CUMHURİYETİ
9- ALTAY TÜRKLERİ
10- HAKAS TÜRKLERİ
11- TIVA TÜRKLERİ
12- SAHA CUMHURİYETİ
13- BAŞKURDİSTAN CUMHURİYETİ
14- TATARİSTAN CUMHURİYETİ
15- ÇUVAŞİSTAN CUMHURİYETİ
16- BOSNA HERSEK’DE YAŞAYAN TÜRKLER
17- DOĞU TÜRKİSTAN TÜRKLERİ
18- SARI UYGUR VE SALUR TÜRKLERİ
19- DAĞISTAN TÜRKLERİ
20- KUMUK TÜRKLERİ
21- ÇEÇENİSTAN-İNGUŞETYA ÖZERK BÖLGESİ
22- KABARTAY-BALKAR TÜRKLERİ
23- KARAÇAY-ÇERKES ÖZERK BÖLGESİ
24- KABARTAY-BALKAR TÜRKLERİ
25- KARAÇAY-ÇERKES ÖZERK BÖLGESİ
26- AHISKA TÜRKLERİ
27- KIRIM MUHTAR CUMHURİYETİ
28- GAGAVUZ TÜRKLERİ
29- BATI TRAKYA TÜRLERİ
30- MAKEDONYA TÜRKLERİ
31- KOSOVA TÜRKLERİ
32- BATI VE ORTA AVRUPA’DA YAŞAYAN TÜRKLER
33- FİNLANDİYA TÜRKLERİ
34- SAHA TÜRKLERİ
35- DOĞU SİBİRYA TÜRKLERİ
36- TOBOL TÜRKLERİ
37- TATAR ÖZERK YÖNETİMİ
38- BAŞKURT TÜRKLERİ
39- MİŞER TÜRKLERİ
40- NOGAY TÜRKLERİ
41- STAVROPOL TÜRKLERİ
42- AZERBAYCAN TÜRKLERİ
43- IRAK TÜRKLERİ
44- SURİYE TÜRKLERİ
45- HORASAN TÜRKLERİ
46- AFGANİSTAN TÜRKLERİ
47- TACİKİSTAN TÜRKLERİ
48- KAŞGAY TÜRKLERİ
49- HAMSE TÜRKLERİ
50- MOĞOLİSTAN HOTUN TÜRKLERİ
51- MOĞOLİSTAN KAZAK TÜRKLERİ
52- ABD VE KANADA’DA YAŞAYAN TÜRKLER
53- AVUSTURALYA’DA YAŞAYAN TÜRKLER
54- ŞOR TÜRKLERİ
55- KARAKALPAKİSTAN TÜRKLERİ
56- TELEÜT TÜRKLERİ


TÜRKLÜK , BİR ŞUURDUR .
TÜRKLÜK , BİR HAYAT TARZIDIR .
TÜRK OLARAK YAŞADIĞIN ZAMAN , LİDERSİN !

Yılmaz KARAHAN

SÜMERLER VE DOĞU ANADOLU'NUN TÜRKLÜĞÜ

Batılı Jeologlara göre dünyamızda HAYAT, sularda 20 milyon yıl önce başlamış, antropologlara göre de İLK İNSAN 250.000 yıl önce canlılar arasındaki yerini almıştır. Arkeologlara göre İLK RESİM, HEYKEL ve OYMALAR 30.000 yıl öncelerine kadar uzanır. Din kitaplarındaki kıssaların yanı sıra, Batılı tarihçilere göre de İLK ŞEHİRLEŞME zamanımızdan 11.000 yıl kadar öncedir. MEZOPOTAMYA'da (Güneydoğu ANADOLU'nun uzantısı ) M.Ö. 9000; ve Konya-Çatalhöyük'te M.Ö. 8000 yıllarındadır.M.Ö.5000 yıllarından itibaren MEZOPOTAMYA'yı meydana getiren DİCLE ve FIRAT nehirleri çevresinde (sonradan URAL ALTAYİK olarak adlandırılan) SÜMERLER, ELAMLAR, HURRİLER; (SAMİ ) AKAD, ASUR, BABİL, MISIR; ve (yine sonradan bazılarınca Hint-Avrupai olarak adlandırılan) HİTİTLER yaşamışlar ve birbirleriyle sürekli sürtüşmüşlerdir. (8)

Yine Batılı kaynaklara göre, ilk yazıyı M.Ö.3300 yıllarında SÜMERLER bulmuştur. ÇİVİ YAZISI diye adlandırılan bu yazının kökeni resim-yazı idi. Batıda MISIR'ı etkilemiş, ancak Mısır HİYEROLİF yazısı sonra kendi sistemi içinde gelişmiştir. Doğuda ise İran yoluyla HİNDİSTAN'a ulaşmıştır. İNDUS YAZISI hep o aşamada kalmıştır. Daha doğuda ÇİNLİLER ise çivi yazısından bir ölçüde etkilenmişler, ama sonra kendi sistemlerini kurmuşlardır.

Kâzım MİRŞAN ise, ilk yazının duvar resimlerinde başladığını (15.000 yıl öncesi), ve bunların TÜRK sembolleri olduğunu belirtir... Ve o sembollerin Çivi yazısından Mısır hiyeroliflerine, Çin yazısına ve Latin alfabesine taşındığını söyler.... Onun teorilerini detaylarına inerek ilerde vereceğiz.

SÜMERLER yazıyı bulan millet olmakla yetinmemişler, GILGAMIŞ DESTANI ile ilk şiir ve edebi yazı örneklerini de vermişlerdir. SÜMERLER, MEZOPOTAMYA'nın güneyinde siteler, kanallar kurmuşlardır. Ulaştıkları medeniyet seviyesi ile hukuk, dil ve mimaride M.Ö. 2000'lerde bölgeye gelen Samileri de etkilemişlerdir. Daha sonraları yöreye inen HİTİTLER de SÜMERLER'den dolaylı olarak etkilenmişlerdir.

Bütün bu bilgiler gösteriyor ki, "Ari Kürdistan" diye adlandırılmak istenen BÖLGEDE, O TARİHLERDEKİ ARİ diye bilinen TEK HALK, belki HİTİTLER'DİR... Diğerleri ya SAMİ'dir, ya da TURANİ'dir. Eğer Kürtler "Ârî" ise, bölgede Kürtlere "atalık" edecek başka ârî bir halk yoktur!..

SÜMERLER Turânî'dir... Bunun pek çok ispatı vardır. Birincisi, kil tabletlerdeki yazıların hangi dile yakın olduğu konusunda yapılan çalışmalardır. Pek çok yabancı yazarın o dönemde bölgede Ari bir dil tesbit edememesi bir yana; yaptıkları çalışmalar SÜMER ve ELAM dillerinin bugünkü TÜRKÇE'ye hayret uyandıracak kadar benzediğini göstermiştir. Prof. Hamit Zübeyir KOŞAY'ın bu konudaki katkıları da büyüktür.

Şu halde Batılılara göre DÜNYADA İLK DEVLET KURAN, İLK YAZIYI BULAN, İLK HUKUK KAİDELERİNİ TESBİT EDEN, TİCARETİ BAŞLATAN, VE KANALLAR, TAPINAKLAR İLE İLK MİMARİ ESERLERİ VEREN SÜMERLER'dir, ama SÜMERLER TÜRKLER'İN ATASIDIR.

SÜMERCE ve TÜRKÇE arasındaki benzerlikler, diller için tesadüfi benzerliğin çok ötesindedir... Burada asıl belirtilecek husus, tarih sahnesinde aralarında en az 1500 yıllık bir mesafe olmasına rağmen, bu iki dil arasında cümle yapısı bakımından olan benzerliktir. (Bakınız Prof. Dr. Emin Bilgiç, Atatürk’ün Yüzüncü Yılına Armağan adlı kitapta bulunan "Sümerlerin Tarihleri, Dilleri ve Kültürleri" adlı makale)

SÜMER dilinin Sami diller grubuna dahil olmadığı bütün bilim adamları tarafından tasdik edilmektedir... Hinks, Langdon, Hein gibi bilim adamları, SÜMERCE’nin Hint-Avrupai diller grubunda olduğunu öne sürmüşlerse de, delil gösterememişlerdir... Hatta Langdon "Sumerian Grammar, Paris, 1911" adlı eserinde fikrini değiştirmiştir.

Ravlingson, Oppert, Delizsch, Hommel gibi bilim adamları ise, SÜMERCE’nin İSKİT ya da TURAN dilleri topluluğuna ait olduğunu belirtirler. H. Z. Koşay ise hiç birinin gerçekleştiremediğini yapmış ve SÜMERCE ile TÜRKÇE arasındaki benzerliği gösteren bir liste yayımlamıştır. Bu listeden bazı kelimeleri veriyoruz :


SÜMERCE ......... TÜRKÇE
-------------------- ------------------
ad (adda) ........ ata
ilu ............ ulumak
izi .............. ısı
e ............. ev
kıya .......... kıyı
egi ........... ece (prenses)
eş ............ eşmek
ku ............. koymak
ku (gümüş ) ... kuyumcu (gümüşle uğraşan)
gişku ........... şişko
dim (dik duran) ...... dimdik
de ................ demek
duru ................ durmak
kuşu ................ koşmak
güleş (gülen adam) .... güleş, gülenç
ara (ir) (yürümek) ... aralaşmak, irilmek
bur (delik) .... burgu (delik açan alet)
bal ............ balta
bar ................ parlamak
udun (fırın) ... otun (ayrıca fırında yakılan: odun)
us (akıl) .............. us
ib ................. ip
alım (kuvvetli,yüksek) ......... alımlı
tukul (dost) ..... tohul
tam (şafak vakti) ........... tan
ulu (muhteşem, yüce) ..... ulu-uluğ
Bugin (göl).... Buget (biriktirilmiş su, Anadolu)
A-na ? ....... Ne ? (Anadolu'da hayret ifadesi: Aney!..)
Bur ................ Bardak
Buy, bun ............... Boyun
Bu ............... Bulak (çeşme)
Bab ................. Baba
Azag (mukaddes)........ İzgi, edgü (Eski Türkçe)
Gig (zayıf) .........İg, yig (hasta, Eski Türkçe)
Ud (gün, zaman).......... İd, öd (zaman, Eski Türkçe)
Zak (taraf) ............. Yak (yakın)
Gup, kup (gitmek).......... Kopmak (koşup gitmek, Anadolu)
Gim ? Kim ? ................ Kim ?
Ama (ana) ........... Aba (Anadolu’da)
Giş (odun) .......... Yiş (Orhun Türkçesi)
Gar (ışık) ......... Yaruk (Eski Türkçe)
Gen (kadın hizmetçi) ...... Kün (cariye,Orhun’dan)
Tag ............... Değ(mek)
Ug, uku (halk) ......... Uğuş (kavim)
Vur, vir (şarkı söylemek) ....... Yırlamak, ırlamak
Ur(u), ir (erkek) ......... Er, ir (Uygurca : uri)
Gir (ateş ) ............ Kor
Udun (ateş ) ........ Od, ot, odun (ateşte yanan)
Dingir ........Tengri (Eski Türkçe), TANRI, (Kumanca : dingir)
Dagal (geniş olmak) ........... Dağılmak

ŞÜMERCE bazı kelimeler S harfiyle varlığını YAKUTÇA'da sürdürür. Ancak bizim şimdiki TÜRKÇE'de S-Y değişimine uğramış haliyle karşımıza çıkar:

SÜMERCE ......... TÜRKÇE
----------------------- ---------------------
sir (ışık, nur) ...... yir, yaruk
sir (şarkı söylemek) .... yırlamak

Arkadan Osman Nedim Tuna bu konuda bir kitap neşretmiştir. Aşağıda onun kitabında yer alan kelimelerden bazılarını veriyoruz:

(8)- Koşay, H .Zübeyir; Makaleler ve İncelemeler

- Tuna, Osman Nedim, Sümer Ve Türk Dillerinin Tarihi İlgisi İle Türk Dili'nin Yaşı Meselesi





















email: ttrkkan@excite.com


(biroybil.com'dan...)

Türük Bil Konfederasyonu

23 Şubat 2010 Salı
BÜYÜK ARAŞTIRMACI KÂZIM MİRŞAN'IN TESBİTLERİ


TÜRÜK BİL KONFEDERASYONU


TÜRÜK BİL Konfederasyonu’nun yapılanması, yeni hükümdar İÇUUM APAM BUUMİN İSTEMİ’nin M.Ö. 879 yılında başkenti İDİL-URALLAR’daki UÇUŞ BAŞI’na nakletmesiyle başlar. İL ETİRİŞ KAĞAN, başkenti M.Ö.779’da URKUN BOLIK’a (ORHUN) taşır. TÜRÜK BİL konfederasyonu’nu oluşturan devletler ise şöyledir:

- ÖTÜKİN YIŞ (ana devlet),


- ES-TABİGAÇ (orta çin Hanlığı, ÖTÜKİN YIŞ’a dahil)


- ALTUN YIŞ (ALTAY devleti),


- YİR BUYURGU YİR (Kuzey kabileleri)


- UCUĞUY YIŞ (IÇKI TÜRKİSTAN devleti),


- ÖKÜGİMİN YIŞ (URAL devleti),


- BU TÜRÜK BİL (BERİ TÜRKİSTAN devleti)


- OK-UDURİKİN YIŞ (KORE ve MANÇURYA’daki devlet, başkenti UŞUNTİN BOLIK, daha sonra HAN BALIK olmuştur, şimdiki PEKİN )


- UŞUNTİNG UYUZ (GÜNEY ÇİN Federasyonu, (uy-maktan UYUZ.. )


- TÜRGİŞ


- ÖK-İRİGUN US-OK UŞUN (MESSAGET krallığı, bir İSKİT kolu)


O dönemde esas ÇİNLİLER, TABGAÇ BUDUN - barbar kavim olarak güneybatıda yaşamaktadırlar. ÇİN’de yazı C. HOPKINS’e göre M.Ö. 3000’lerde, T. DE LACOUPERIE göre M.Ö. 2300’de bulunmuştur. Son tesbitlere göre M.Ö.1700’lerdedir... E. EKREM Hacettepe Üniversitesi için hazırladığı doktora tezinde “TÜRK kavimlerinin M.Ö.2600-M.S.318 tarihleri arasında ÇİN’de bulunduklarını” yazar. Bu bilgiler ÇİN ALFABESİ’nde neden 41 adet PROTO-TÜRKÇE tamga bulunduğunu açıklamaktadır.


TÜRÜK BİL Konfederasyonu’nun 1400 yıllık egemenliği süresince 5 AT-OĞ (hanedan) hüküm sürmüştür. KAĞAN adlarından bazıları şunlardır:


- İÇUUM APAM BUUMİN KAGAN İSTEMİ (M.Ö.. 879-822)


- İNİŞİ KAĞAN


- OĞLİ KAĞAN


İKİNT AT-OĞ (2. Hanedan)


- KANİM İL-ETİRİŞ (M.Ö.565-538)


- KANGİM KÜL BİLGE KAĞAN (M.Ö.536-525)


- ÖKÜL TİGİN (M.Ö.524-514)


- 2. KANGİM TÜRÜK BİLGE KAĞAN (M.Ö.512-494)


- 2. EÇİM KAĞAN (M.Ö.488-?)


ÜÇÜNC AT-OĞ (3. Hanedan)


- 3. TENGRİTİĞ TENRİDE BOLMİŞTÜRÜK BİLGE KAĞAN (M.Ö.356-?)


- BENGİGÜ KAĞAN


TÖRTİNÇ AT-OĞ (4. Hanedan)


- TENRİDE KUT BULMUŞ ALP BİLGETENRİ UYUĞUR KAĞAN (?-M.S.318)


- 4. EÇİM KAĞAN


- 4. KANİM KAĞAN


BEŞİNÇ AT-OĞ (5. Hanedan)


- 5. KANİM KAĞAN (?-M.S.536)


- KÜL TİGİN (M.S.544-575)


- NİNÇU APA OYURİĞİN TURGAN (M.S.576-?)


NİNÇU APA OYİRİĞİN TURGAN’ın KAĞAN olması ile Konfederasyon AT-OY BİL dönemindeki gücüne ulaştı. M.S. 641’de HAZAR ve OK-UŞUY (İSKİT) TÜRKLERİ’nin birleşmesi ile OZUM ON-OK (Federe HAZAR) devleti kuruldu. Devletin başkenti İDİL idi. Bu devletin egemenlik alanı KAFKASLAR, KUZEY KARADENİZ, TURLA OGİZ (Dinyester) ile OZU ÖGÜZ (Dinyeper) arasından İTİL ırmağına, KİEV’den MOSKOVA’nın güneyine kadar idi.


Bu devletin halkı 7. Asırdan itibaren MUSEVİ oldu. 1016’da devletin yıkılmasıyla bu TÜRK MUSEVİLERİ bütün AVRASYA’ya yayıldılar. KARAYİM ve KARAİT TÜRKLERİ’ni oluşturdular.


675 yılında VOLGA bölgesinde yaşıyan BUY-URUKLAR’ın (Bulgar) bir kolu TUNA’yı aşarak şimdiki BULGARİSTAN bölgesine yerleştiler.


840 yılında ilk TÜRK-MÜSLÜMAN devlet olan KARAHANLILAR (İLEK HANLAR) devleti kuruldu. Çinliler bu boyun T’UÇÜE AŞİNA dedikleri KARLUKLAR’dan geldiğini yazarlar. Devleti kuran BUĞRA KARA HAKAN ünvanlı BİLGE KÜL KADİR HAN idi.


KARLUKLAR ise 744-840 arasında UYGUR federasyonuna girmişler ve TÜRKMEN adını almışlardı. UYGUR TÜRKLERİ liderliğindeki Federasyon zayıflayınca, KARLUK YAGBUSU kendini “bozkırların hâkimi” ilan etti. Ve “Büyük Hakan” anlamında KARA HAKAN ünvanını aldı. Hatırlatalım ki, KARA kelimesi “siyah” anlamında değildir, OK-ARA’dan gelmektedir. Yani yaradılıştan beri varolan OK TÜRKLERİ ARASINDA demektir. Böylece KARLUK YAGBUSU, “bütün TÜRKLER’in Hakanı” olduğunu ilân etmiş oluyordu!..

ALTAY TÖRESİ’ne göre devlet ikiye ayrıldı. Doğu bölgesinin hâkimi ARSLAN KARA HAKAN diye anılıyordu. Başkenti KARAORDU idi. Batı bölgesinin hâkimi ise BUĞRA KARA HAN diye anılıyordu. İşte bu Batının ilk hakanı BİLGE KÜL KADİR HAN, ilk Müslüman TÜRK devletinin kurucusu oldu.


879’da NORMANLAR’dan RURİK’in YANGA KAL’A (Ninji Novgorod) şehrinde bir prenslik kurması ile şimdiki Rusya’nın temeli atılmış oldu. Bu devlet önce bölge TÜRKLER’ine, sonra da OSMANLI DEVLETİ’ne rakip olarak büyüdü, gelişti. Aynı tarihlerde İSKANDİNAV asıllı ASKOLD da KİEV’de bir prenslik kurmuştu. RUS-BEYAZ RUS ayırımı buradan gelir.


RUSLAR’ın hükümdarları için kullandıkları ÇAR kelimesi, aslında PROTO-TÜRKÇE’de kral anlamına gelen ÇUR’dan gelir. Bu kelime İSKİTLER aracılığıyla (CAERE-ÇERE) İTALYA’ya gitmiş, ROMA İMPARATORLUĞU’nda CEASAR (Sezar) olarak kullanılmış, ve RUSLAR tarafından ÇAR kelimesine dönüştürülmüştür.


900’lerde ASYA’daki BOY-URUKLAR (Orak Bulgarları) Konfederasyon yönetimine hâkim oldular. 976 yılında UÇUŞ BAŞI’da para bastırdılar.


1236’da OK-UŞUY ve ISUB-URA BİL’den oluşan DEŞT-İ KIPÇAK devleti CENGİZ HAN ordularına yenildi. 1237’de ÖKÜGİMİN YIŞ (Oral Bulgarları’nın devleti); yine 1237’de ON-UYUĞUR YIŞ (Kazan Tatarları’nın devleti) 1238’de OĞUZLAR (KASİM ve OKA TATARLARI) yenildi. Aynı yıl ALTIN-UR (That ili, ALTINORDU diye bilinen devlet) ÖTÜGİN YIŞ’a (geçerli anayasa) göre kuruldu. Bu devlette TÜRK-MOĞOL soyundan 25 HAN hüküm sürdü. Rusların baskısı ile zayıfladı ve 1505’de silindi gitti.


1395’de DEŞT-İ KIPÇAK (OK-UŞUY ve ISUB-URA BİL) yine bir TÜRK HAKANI olan TİMUR’a yenildi ve yıkıldı.


1436’da ALTIN-UR devletinin hakanı ULUĞ MUHAMMED HAN, mevcut anayasanın ( ÖTÜGİN YIŞ) yürümediğini görerek, BİR OY BİL Konfederasyonu’nu yeniden canlandırmak için KAZAN HANLIĞI’nı kurdu. HAN armasında binlerce yıl öncesine ait UŞ(HAN) tamgası vardı!..


Ne yazık ki, binlerce yıllık TÜRK TARİHİ’nin belgelerini muhafaza eden KAZAN KÜTÜPHANESİ, 1552 yılında RUS ÇARI KORKUNÇ İVAN tarafından yakıldı!..


YIŞ kelimesi “anayasa” demektir. UYUŞ’tan gelir ki, “uyuşturan, birliği sağlayan kurallar” anlamındadır. Bazı TÜRK devletlerinin adında kullanılmasının sebebi, TÜRK TÖRESİ’ne göre kurulduğunu, “ileri seviyede bir organizasyon” olduğunu belirtmek içindir.


YIŞ kelimesi “ağaç” olarak alınmış, ve ORHUN KİTABELERİ'ndeki ÖTÜGİN YIŞ ifadesi, “Ötügen Ormanları” şeklinde tercüme edilmiştir ki, son derece yanlıştır. Bir milletin darda kalınca ormana kaçması düşünülebilir mi?.. Orada kastedilen "darda kalınca ANA DEVLET'e, TÜRK TÖRESİ'ne sığın" anlamındadır!.


1449’da GİRAY HAN, KIRIM HANLIĞI’nı kurdu. KIRIM HANLIĞI bir süre sonra OSMANLI DEVLETİ’ne bağlandı.


ASYA’da kurulan diğer HANLIKLAR, 1800’lerde RUS yayılmacılığı sonucu birer birer yıkıldı.


***


email: ttrkkan@excite.com




(biroybil.com'dan...)

Kudüs’te son Osmanlı Alayı…


Birinci Dünya Savaşı’nın en şiddetli muharebelerinin gerçekleştiği cephelerden biri de Sina - Filistin Cephesi’ydi.


Osmanlı, taarruz cephesi olarak açtığı Sina Filistin’de, Süveyş ve Mısır’ı alarak, İngilizlerin Hindistan ile ilişkisini kesmeye çalışıyordu. İngiltere ise Filistin’le birlikte, Arap Yarımadası’na ve böylece petrole tam hakimiyet elde etme amacı güttü.


Cemal Paşa’nın, 1915′te 14 bin deveyle iki koldan Süveyş Kanalı’na yaptığı ilk harekat başarılı olamadı. 1916 yılında ikinci harekat başladı. Ama o sırada başlayan Arap isyanı için birliklerin bir kısmı Hicaz’a yönlendirilince, ordunun geri kalan kısmı, Gazze- Şeria- Birüsseba hattında savunmaya çekildi.


1917 baharında İngilizler, Gazze’ye karşı saldırıya geçti. İlk iki saldırı püskürtüldü. 24 Ekim 1917′de İngilizler, Hindistan’dan topladığı kuvvetlerle yani 138 bin askerle son taarruza başladı. Ve, Osmanlı Ordusu’ndaki Alman subaylardan albay von Kress’in hatıratında, “rüzgâr kar halinde esiyordu, çekirge istilası İbin Vahası’nı son yaprağına kadar silip süpürmüştü. Çok sıcak bir gündü ve erler susuzluktan son derece ıstırap çekiyorlardı. Bugün dahi kulaklarımda onların ’su… su…’ diye yalvaran ümitsiz bağrışlarını duymaktayım” dediği gün 9 Kasım 1917′de Kudüs düştü. Osmanlı ordusu, yağmanın önlenmesi amacıyla ardında küçük bir birlik bırakarak Kudüs’ü terk etti, Halep’e kadar geri çekildi.


Tam dört yıl süren bu cephe savaşında Osmanlı ordusunun kaybı 200 bini geçti.


Geride bırakılan artçı birlikten Iğdırlı Hasan Onbaşı, ‘ricat’ten tam 55 yıl sonra, 1972 yılında tarihçi yazar İlhan Bardakçı ile Türkiye’deki komutanına tekmil göndermişti:


Bardakçı’nın anlatımıyla işte o tekmil:


”Mevki Kudüs. Mekân Mescid ül Aksa, Tarih 21 Mayıs 1972 Cuma. Ben ve gazeteci arkadaşım rahmetli Said Terzioğlu, İsrail Dışişleri rehberlerinin yardımı ile bu mübarek makamı dolaşıyoruz.


Kudüs Kapalı Çarşısı’nda rüzgâr gibi dolanan entarili kahvecilerin ellerindeki askılara çarpmadan biraz yürüdünüz mü, önünüze çıkan kapı sizi Mescid ül Aksa’nın önüne kavuşturur. Mirac mucizesinin soluklanıldığı ilk Kıble’mize yani… Hemen oracıkta, ilk avlu vardır ki, hâlâ bizim lâkabımızla anılır. “12 bin şamdanlı avlu” derler oraya. Yavuz Selim 30 Aralık 1517 Salı günü Kudüs’ü devlete katmıştır da, ortalık kararmıştır. Yatsı namazını o avluda kılar. Kendisi ve bütün ordu beraber. Şamdanları yakarlar. Tam 12 bin şamdan… O isim oradan kalmadır. Sekiz on basamaklı geniş merdiveni adımladınız mı, o mukaddes Mescid’in bağdaş kurduğu ikinci avluya ulaşırsınız.


Onu o merdivenin başında gördüm. İki metreye yakın bir boy… İskeletleşmiş vücudu üzerinde bir garip giysi… Palto?.. Hayır, kaput, pardösü veya kaftan?.. Değil. Öyle bir şey, işte.


Başındaki kalpak mı, takke mi, fes mi? Hiç birisi değil. Oraya dimdik, dikilmiş. Yüzüne baktım da, ürktüm. Hasadı yeni kaldırılmış kıraç toprak gibi. Yüz binlerce çizgi, kırışık ve kavruk bir deri kalıntısı.


Yanımda İsrail Dışişleri Bakanlığı Daire Başkanı Yusuf var. Bizim eski vatandaşımız. İstanbullu. “Kim bu adam?” dedim.
Lâkaydi ile omuz silkti. “Bilmem.” diye cevap verdi. “Bir meczup işte. Ben bildim bileli, yıllardır burada dururmuş. Çakılı gibi, hâlâ duruyor ya… Kimseye bir şey sormaz. Kimseye bakmaz, kimseyi görmez.”


Kan mı çekti nedir?


Nasıl, neden, niçin hâlâ bilmiyorum. Yanına vardım. Türkçe “Selâmünaleyküm baba.” dedim.


Torbalanmış göz kapaklarının ardında sütrelenmiş gibi jiletle çizilmişçesine donuk gözlerini araladı. Yüzü gerildi. Bana, bizim o canım Anadolu


Türkçemizle cevap verdi:


- Aleykümüsselâm oğul…


Donakaldım. Ellerine sarıldım, öptüm öptüm…


- Kimsin sen, baba? dedim.


Anlattı ki, ben de size anlatacağım.


Ama evvelâ biliniz. O canım Devlet (Osmanlı) çökerken, biz Kudüs’ü 401 yıl 3 ay 6 günlük bir hakimiyetten sonra bırakırız. Günlerden 9 Aralık 1917 Pazar günüdür. Tutmaya imkân yok. Ordu bozulmuş, çekiliyor, Devlet, zevalin kapısında. İngiliz girinceye kadar geçen zaman içinde yağmalanmasın diye oraya bir artçı bölük bırakırız. Âdet odur ki kenti zapteden galip, asayiş görevi yapan yenik ordu askerlerine esir muamelesi yapmaz.


Anlattı, dedim ya. Gerisini tamamlayayım.


- Ben, dedi, Kudüs’ü kaybettiğimiz gün buraya bırakılan artçı bölüğünden…


Sustu. Sonra, elindeki silahın namlusuna sürdüğü fişekleri ateşler gibi zımbaladı:


- Ben, o gün buraya bırakılmış 20. Kolordu, 36. Tabur, 8. Bölük, 11. Ağır Makineli Tüfek Takım Komutanı Onbaşı Hasan’ım…

Yarabbi. Baktım, bir minare şerefesi gibi gergin omuzları üzerindeki başı, öpülesi sancak gibiydi…


Ellerine bir kerre daha uzandım. Gürler gibi mırıldandı:


- Sana, bir emanetim var oğul. Nice yıldır saklarım. Emaneti yerine teslim eden mi?


- Elbette, dedim, buyur hele…


Konuştu:


- Memlekete avdetinde (dönüşünde) yolun Tokat Sancağı’na düşerse… Git, burayı bana emanet eden kumandanım Kolağası (Önyüzbaşı) Musa Efendi’yi bul. Ellerinden benim için bus et (öp). Ona de ki…


Sonra, kumandanı olduğu takımın makinelisi gibi gürledi:


- O’na de ki, gönül komasın. Ona de ki, “11. Makineli Takım Komutanı Iğdırlı Onbaşı Hasan, o günden bu yana, bıraktığın yerde nöbetinin başındadır. Tekmilim tamamdır kumandanım. dedi” dersin…


Öleyazdım.


Sonra yine dineldi. Taş kesildi. Bir kez daha baktım. Kapalı gözleri ardından, dört bin yıllık Peygamber Ocağı ordumuzun serhat nöbetçisi gibiydi. Ufukları gözlüyordu. Nöbetinin başında idi. Tam 55 yıl kendisini unutuşumuzdaki nadanlığımıza rağmen devletine küsmemişti.”


Dünya Bülteni





http://www.yenidenergenekon.com/451-kuduste-son-osmanli-alayi/