OĞUZ KAĞANIN DUASI

30 Aralık 2010 Perşembe
ULU TANRI !

GÜZEL TANRI !

GÖK TANRI !

Sen TÜRK'ü TÜRK yurtlarını koru !

Düşman şerrinden sakla ! TÜRK'ü yiğitlikte daim et ! TÜRK'ü erlik davasıyla yaşat ! TÜRK'ü gerçekçi yap ! TÜRK'ün gönlüne herşeyden önce, hatta kursağına ekmek koymadan evvel TÜRK'lük sevgisini koy ! TÜRK'ü ideal ile yaşat ve ideali hakikat yapmaya çalışsınlar ! Törelerini canları gibi saklat ! TÜRK'e zevk ve rahat verme ! Bilakis zahmete alıştır ! Zahmetle yürekleri, bedenleri demir olsun ! Bu sayede onlara yüksek çalışma kudreti verirsin ! TÜRK'ü faal, cevval edersin. TÜRK'e değişmez bir seciye ver ! Zamanla seciyesi değişmesin, sade tekemmülle tadilat görsün !

ULU TANRI !

Milli kuvvet, namus, ahlak, azim , sebat, ideal, TÜRKÇÜLÜK ruhu, yurtseverlik, ilim, sanat teşkilatı, intizam, beden kuvveti ve zenginlik ile hasıl olduğundan; TÜRK'e bunları ver ! TÜRK'ten hırsız, namuzsuz türerse hemen kahret ! TÜRK'e benlik, hem de yüksek bir benlik ver ! TÜRK nefsine itimat sahibi olsun ! TÜRK'ü muhakemeli, ciddi adam olarak yarat ! Hissiyatına kapılıp, öfke ile ayaklanmasın ! Birden barut gibi parlamasın ! Daima soğuk kanlı olsun ! TÜRK'ü her milletten cesur yarat ! Öç almayı TÜRK asla unutmasın !

ULU TANRI !

Namuzsuz bir tek TÜRK yaratacağına, dünyayı yık daha iyi ! Ne kadar korkak TÜRK varsa hepsini helak et ! TÜRK herşeyi mukayese etsin ! Yalnız akıl ve mantık denen şeylere bırakma onu ! Sabırlı, derde dayanıklı olsun ! İradesi çelik gibi olsun ! Dönek TÜRK yaratma ! TÜRK'leri maymun iştahlı yapma ! TÜRK daima ihtiyatla adım atsın ! Kimsenin tatlı diline inanmasın ! Kimseye emniyet olmasın ! Çalışma zekâdan üstün bir kıymet olduğundan, TANRI, sen TÜRK'ü çalışkan et ! TÜRK'ün ömrü çalışma ile geçsin ! Ona daima çalışma aşkı ver ! Hele elbirliği ile çalışmayı alet etsin ! Tembel TÜRK'ü hemen öldür ! TÜRK'e her milletinkinden üstün zeka ver ! Zeka ve çalışma ; ikisi bir arada olunca TÜRK'ün önünde durulmaz ! Milli büyüklüğün tek şartı yüksek ideal, buna alışmak için de yüksek ahlak, fedakarlık ve sebat lazım olduğundan TÜRK'leri ahlaklı, sebatlı ve fedai kıl ! TANRI , TÜRK'leri sen kendi elinle birleştir ve herşeyden evvel ruhları birleşsin ! Onları tek bir kafa gibi birleştirici kültür sahibi et ! TÜRK'ü töresine sadık kıl, Tanrı ! TÜRK budunu : Biliniz ki atalar töresi asırların tecrübesi ile husule gelmiş büyük bir hikmettir. Tanrı beni töreye dokunmaktan ve dokundurmaktan sakladı ve saklasın !

ULU TANRI !

Türk milletini lafçı değil, elinden iş gelir insanlar et ! Bir şey söylemek vazife yapmak değildir. Onu fiilen yapmak ve yaptırmanın vazife olduğunu beyinlere sok !

GÜZEL TANRI !

Sana hepsinden çok yalvardığım şudur : TÜRK'ü dalkavukluktan kurtar ! Dalkavukluk ve emsali vasıtalara zengin olmaktan koru ! TÜRK'e kötü para hırsı verme ! Dalkavukları yok et !

AMAN TANRI !

TÜRK aile, töre ve disiplinini her şeyden evvel koru ! TÜRK toprağında hürler yaşasın. Adaletten başka bir şey hüküm sürmesin ! Sen TÜRK'e tabii şeylere tabiata karşı sevgi ver ! TÜRK yurdunda yoksulluk o kadar azalsın ki fakirlik suç sayılsın !

ACUNU ( DÜNYAYI ) YARATAN YÜCE TANRI !

TÜRK'e insaniyetten evvel TÜRK milletini düşündür. İnsanların insaniyet dedikleri şey, göz boyamak için icat edilmiş bir boyadır. İnsaniyet maskesi taşıyan öyle milletler vardır ki maskelerinin altında canavarlar yaşar. İnsaniyeti gören olmadı. TANRI , TÜRK'e sağlam, sürekli irade ver ! Güçlüklerde, sabrını, tahammülünü aynı zamanda gayretini arttır ! Ona esas seciye olarak vazife muhabbeti ve mesuliyet duygusu ver ! Mesuliyeti TÜRK yurdundan eksik etme ! En büyük kuvvetinTÜRKLÜK aşı olduğunu TÜRK'e öğret !

TANRI !

TÜRKÇE konuşulan, TÜRK'e yurtluk etmiş olan yerleri kıyamete kadar TÜRK'ün hükmü altında bırak !

* * *

Okumuş olduğunuz OĞUZ KAĞAN'ın TÜRKLÜK duası manevi değerlerini kaybetmeden çoğalarak günümüze kadar devam etmiştir. Bu yazı tablosunu okuma fırsatı bulan her TÜRK inşallah okuduklarını anlar ve kendisine hayat tarzı olarak benimseyip, okumamış olanlara anlatarak öğretir. Eksikliğini yaşadığımız hemen hemen herşeyin bu TÜRKLÜK duasında var olduğuna inanıyoruz. Unutulmaması gereken bizce en önemli husus ; "Yaşadığımız dünyadan ebedi istirahatgâhımıza geçerken, sonsuzlukta yankılanacak tek şeyin hayatta iken onurumuz için verdiğimiz mücadele" olduğunu bilmektir. Bir insanın onuru, mensubu olduğu milletin yüceliği ve şerefi ile eşdeğerdir. OĞUZ KAĞAN'ın TÜRKLÜK DUASI dünyada konuşulan diğer TÜRK lehçelerine de uyarlanıp ÖZTÜRKLER MÜCADELESİ'nin bir çalışması olarak tüm dünya TÜRKLER'ine ulaştırılacaktır. 2006 yılını BİRLEŞİK TÜRK DEVLETLERİ'nin kurulması için milât kabul edip, tüm dünya TÜRKLER'ini bu kutsal davada göreve davet ederek var olan onur ve mücadele azmimizin devamını diliyoruz.


YÜCE ALLAH TÜRKÜ KORUSUN

ELEGEŞ ANITI

27 Aralık 2010 Pazartesi
DOĞU ANADOLU'NUN TÜRKLÜĞÜ

Kürtlerin bir TÜRK oymağı olduğunun en büyük delili, Yenisey yakınlarındaki ELEGEŞ DİKİLİ TAŞI üzerindeki kayıtlardır. (Yıl 720 )
 
ELEGEŞ ANITI, ORTAASYA'da KÜRT oymağı (aşireti, kabilesi) hanı ALP URUNGU'nun ORHUN ALFABESİ ve TÜRKÇE olarak yazılmış MEZAR TAŞI'dır Aşağıdaki resimler bu anıtı, yazıları ve tercümelerini ihtiva eder.







orjinal metindeki 8. satıra dikkat!.. KÜRT ALP ER URUNGU!..







email: ttrkkan@excite.com

http://www.angelfire.com/tn3/tahir/trk84.html

ALEKSEY NİKOLAYEVİÇ KUROPATKİN’İN TÜRKİSTAN’IN İSTİLASINA DÂİR ESERİ

25 Aralık 2010 Cumartesi
XVI. asırda başlayıp XX. Asrın başlarına kadar devam eden Rusya’nın Türkistan’ı işgal hareketlerinin son döneminde aktif olarak yer alan ve Çarlık Rusya’sının meşhur Generallerinden olan Aleksey Nikolayeviç Kuropatkin, 1848 yılında Pskov’ da dünyaya geldi. Çocuk denilebilecek bir yaştan itibaren askerî okullarda okuyan, oldukça iyi yetişen Kuropatkin zeka ve becerileriyle kısa sürede ordu içerisinde tanındı. ‘‘Beyaz Komutan’’ diye anılan Kuropatkin, General Kaufmann ve General Skobelev’ in maiyetinde Orta Asya’da görev yaptı ve Türkistan’daki savaşlara katıldı. 1778-1789 Türk-Rus harbinin sona ermesinden sonra yeniden başlayan Rusya’nın Türkistan seferinde vazife alıp (1879), Ahal-Tekke kuşatması (1880-1881) ve Gök-Tepe savaşında bilfiil yer alıp çarpışma esnasında yaralandı. 1882 yılında 34 yaşında General unvanını aldı. 1883-1890 yılları arasında stratejik konulardan sorumlu olarak görev yaptı. Diplomatik becerileri, entelektüel birikimi ile Çar’ın dikkatini çekti ve Hazar Ötesi Askerî Birliğinin başına tayin edildi.1888 yılında ise Çar II.Nikola tarafından Savunma Bakanlığı’na getirildi.1900 senesine kadar bakanlık görevine devam etti.1904-1905Rus-Japon savaşında Rus kara ve deniz ordularının komutanlığına atandı.1906 yılında emekli oldu ve hatıralarını yazmaya başladı. 1914’de yeniden orduya dönerek Türkistan Genel Valiliği’ne getirildi ve 1917’ye kadar bu görevde kaldı. Bu tarihte yeniden emekli olarak memleketi Pskov’a gitti ve vefat ettiği 1925 yılına kadar burada öğretmenlik yaptı.

A.N.Kuropatkin’in,Rusya’nın Türkistan’ı işgal tarihini anlattığı eseri 1885 yılında Resmi Gazete’de neşrolundu.1889’da ise Rusca’dan tercüme edilerek Tercüman Ceridesi Muharriri tarafından Osmanlıca olarak Petersburg’da basılarak, İstilâ-i Türkistan adıyla yayınlandı.  Osmanlıca neşirden yayına hazırladığımız Kuropatkin’in bu eseri; tarafgirliği ve hatalarına rağmen, neticeleri günümüze kadar devam eden Türkistan meselesinin çeşitli boyutlarıyla anlaşılmasına ışık tutması bakımından ehemmiyet taşımaktadır.

Türkİstan’ın İstilası Rus askerİnin Orta Asya’da hareketİ
Rusya’nın Asya ortalarına doğru hareketi erken vakitte başlamış, Moğol hâkimiyetinden kurtulduğu 1472 senesinde (« 3 ». İvan zamanında) Perm ve Viatka yurtları zapt edilmişti. 1552 senesinde daha çok _müthiş_ yani _Grozni_ namı ile tanınan « 4 ». İvan, Kazan,daha sonra ise Hacı Tahran hanlıklarını istila ve zapt etti. Bu arada, Yermak(Yırmak) komutanlığında bulunan Rus başıbozukları, Sibirya’da Kuçüm Hanlığı’nı ele geçirdi. Ural Kazakları ise Yayık nehri civarını zapt ettiler. 1587’de Tabol ve 1661’de ise Sibirya’da İrkutsk şehirleri kuruldu. 1650 senesinde Amur ve İdil’de Elbazin (Albazin) adlı mahaller Rus hakimiyetine geçti. Bundan böyle, işbu yeni zapt olunan toprakların kuzey tarafları dış denizler sayesinde muhafazalı bir hale gelmiş ise de, Sibirya’nın kıble güney ciheti Orta Asya ve Kırgız toprakları ile hemhudut olup, muhafazasız bir halde idi. Şöyle ki, kırlarda yaşayan  Kırgızlar hududumuza hücumlar edip, etrafı yakıp yıkıp, malları kaçırıp, insanları esir alıp gidiyorlardı.

Kırgız, Kazak yurtlarında asayiş ve emniyeti sağlamak ve bu taraflarda olan hanlıklar ile münasebet ve ticari ilişkiler kurmak için Çar Büyük (Ulu) Petro zamanında, iki sefer düzenlendi. Bu seferlerden biri Hive’ye, diğeri ise İrtiş Nehri boyunca Yarkent cihetlerine idi. Hive seferinden bir şey anlaşılmadı. 1711 senesinde Hive’den gelen (yetişmiş) asker fırkası tamamen katlolundu. İrtiş boyuna yapılan seferden ise, hayli fayda sağlanıp Omsk şehri kuruldu.

17. asrın sonunda ve 18. asrın başında (orijinal metinde  sehven 8. asrın başında yazılmış) Kırgız, Kazak halkları doğu ve güneyden Hokand ve Çungar ahalisinden çok zarar görüp bir hayli zor durumda kaldıklarından dolayı Rusya Devleti’ne tabi olmayı murat ve talep ettiler. Fakat Rusya bunları  kabul  etmedi. Büyük (Ulu) Petro zamanında Türkmen halkları dahi Rusya idaresine girmek istemişler, lakin ret olunmuşlardı. Bir taraftan Ural Nehri’ni ve Ural dağlarını aşmak,diğer yandan Sibirya’da İrtiş Nehri’nin öte yanına geçmek Rusya’nın efkârında yoktu.

Hokand Hanlığı ise hükmünü Sirderya Nehri’nin aşağılarına kadar yayarak Akmescit şehrini kurmakla beraber, Çungarlar  Kırgızları ziyade rahatsız ettiklerinden, bunlar tekrar Rusya idaresi altına  girmeyi talep edip, ret cevabı aldıkları sırada toplanıp Rusya toprağına hücum ettiler. Şöyle ki, bir fırkaları ta Kazan civarına uzanmıştı.

1730 senesinde Küçük Ordu Hükümdarı Abdulhayr Han çok yalvararak Rusya hâkimiyeti altına girdi. Abdulhayr Han öz yurdunda eminlik ve selamete dikkat edeceği gibi, Rusya Orsk kalesini bina edip Hanlığı hep Abdulhayr silsilesine bahş edecekti. Orsk şehrinin kurulması ile Orenburg (Askeri hat) meydana çıktı. Rusya’nın Asya içine işbu ilk ilerlemesinden fayda çıkmadı. Küçük Ordu Kırgızlarını sairlerin  hücumundan muhafaza etmek ve Rusya hududunu  Kırgızlar’dan  muhafaza etmek gerekiyordu. Orsk hatt-ı askeriyesinde bir dönem kavgalar hiç durmayıp, her sene iki yüz kadar Rus esir alınıp, Hive, Buhara ve Hokand pazarlarına götürülüp satılıyorlardı.

Kırgızları muhafaza, yamanları ve yağmacıları terbiye etmek, kaçırılmış (sürülmüş) malları geri almak için binden iki bine kadar asker sürekli olarak kırlara yollanıyordu. Bu askeri fırkalar dolaşıp geri döndükleri gibi, baskı yaparak ve yağma ederek meydan alıyorlardı. Rusya’ya tâbi olmuş Kırgızlar gün batımından, yani batı taraftan Rusya’ya bitişik oldukları halde gayrı taraflardan (diğer taraflardan) Hive, Hokand ve Hitay idaresinde olan Kırgız ocakları ile hem- hudut olup, bunların talanından, çapulundan  kurtulamıyorlardı.

Bize tâbi olmuş Kırgızları ve has Rus ahalisini iyice muhafaza etmek için hayli ilerleyip, bir iki kale ve istihkâmlar yapmak lâzım olup Noviy Aleksandrovskiy vesaire dört kale 1883 senesinde inşa edildi. Fakat yine yollarda ve yurtlarda eminlik ve asayiş gerçekleşmeyip talancıların mekânı ve arkası (destekçisi) olan Hive’yi terbiye etmek lâzım görüldü. 1839’da Hive’ye düzenlenen sefer ise Graf Perovskiy’nin komutanlığında olup, yolları emin kılmak ve Hive’de olan Rus esirlerini kurtarmak maksadıyla düzenlenmişti. Dört bin kişi ve dokuz bin deve tedarik edilerek kış esnasında sefere çıkıldı.

Hive’ye sefere ise 1839 kışında başlanıp, gayet derin karlar ve 30 derece soğuk olduğu halde, 1250 vörst yol yürünüp zahmetlerden dolayı bin âdem ve sekiz bin deve telef olmuş idi. Bu halde, seferden murat hâsıl olmayıp geri çekilindiğinde Asya ahalisi  Rusya hududuna göz dikerek durmadan  hücum ve çapula başladılar. Hiveliler ve Hokand’a tabi olan Kırgızlar, Rusya’ya tabi olmuş Kırgızları yağmaladıkları ve talan ettikleri sırada, bunlar Orenburg Valisi General Obruçev cenaplarına müracaat edip, yurtlarında Rus kalelerinin inşa edilmesini rica ettiler. Şöyle ki, 1845’te Irgız ve Uralsk,  1847’de ise Sirderya Nehri cihetinde Rahim adlı kaleler yapıldı.

Bundan sonra uzun süre kırlarda rahatlık ve eminlik olmuştur. Fakat 1851 senesinde Hokand Kırgızları ellibin baş malı yağmalayıp kaçtıklarından dolayı, malları geri almak için Rahim kalesinden üç bin asker ve 150 Kazak sefere çıkartılıp, birinci aşamada Hokandlılar ile iş görüldü.

Bundan böyle hep zuhur eden yağmalar ve saldırılar sebebiyle, Sirderya’da Hokand şehri Akmescit’in zapt edilmesi lazım görülüp, tekrar Orenburg Valisi (Graf Perovskiy) tâin buyurulmuş, 1853’te Akmescit’i muhasara edip sonra hücum ile zapt etmişti.1854 senesinde on iki bin Hokand askeri yetişerek Akmescit’i geri almaya gayret etse de muvaffak olamadılar. Orenburg cihetinden Asya içine böylece ilerlediği sırada Sibirya cihetine dahi ilerleme gereği oldu. Orta Ordu Kırgızları Hitay Hükümeti’ne tâbi idiler. Lâkin bu esnada Hitay hükmü çok kötüleşip Kırgızlar Hokandlılar’dan eminlik bulmayıp, 1845’te Kapal  ve 1854’te ise Orni Almatı kaleleri inşa edildi.

Rusya’nın Asya ortalarındaki işbu seferleri Hindistan’a yakınlaşmak maksadını taşımış olup, İngiliz Devleti ile Rusya’nın münasebetini müşkülleştirdi. Bu aralık zuhur etmiş olan Osmanlı muharebesi birkaç yıl kadar Orta Asya’yı unutturmuş ise de, sonra hareket yine devam edip baya nizamlı olmuş; Hitay, İran ve Afganistan topraklarına varana dek hareket ve ilerlemenin durmayacağı anlaşılmıştı. Orenburg Sibirya hatt-ı askeriyesi ile en uç mesafede olan kaleler arası bin vörst mesafe idi. Orenburg cihetinden en uç kale Akmescit, Sibirya cihetinden ise Almatı idi ki, bunların arası  hâlî olduğundan, yağmacılar ve çeteciler burada göçüp Rusya’ya tabi olmuş ahaliyi rahatsız ediyorlardı. Bu toprağı katmak ve kavuşturmak için 1864 senesinde Orenburg’tan bin iki yüz kişi ile General Çernayef sefere çıkıp, Türkistan ile Çimkent şehirlerini zapt etti. İptidai niyeti ise, bundan ötesine varamayacaktı. Fakat Çimkent’ten üç beş konukluk mesafede Ulu Taşkent şehri olup, bu şehirde Hokandlılar toplanıp tedarik-i harbiye ettikleri sırada Çimkent’te rahatlık olamayacağı malûm olup, 1864’te General Çernayef Taşkent’e hücum etti ise de 78 adam kaybederek geri çekilmeye mecbur kaldı. Bu durumda Hokandlılar ziyade cesaretlenerek on bin kişiden oluşan bir fırka asker ile Rusya İli’ne geçmiş, Türkistan ve Çimkent taraflarına sefer düzenleyip hayli rahatsızlık vermişlerdi. Bundan böyle selametlik için Taşkent şehrini dahi almak lâzım görülüp, 1865 senesinde General Çernayef bin dokuz yüz elli bir ve asker on iki top ile gece vakti hücum ederek yetmiş bin ahalisi olan bu ulu şehri zapt etti. Telefatımız ancak yüz yirmi beş adam idi. Taşkent’i almakla  Rusya Hokand’tan başka Buhara ülkesi ile dahi yakınlaştı. Taşkent’i aldıktan sonra General Çernayef ifa-yı muhabbet ile Buhara’ya elçiler göndermişti. Lakin bunlar hüsn-ü kabul olunmadıktan başka geri dönmeye dahi mukadder (muktedir) olamadılar. Bu dönemde General Çernayef azlolunup, onun yerine General Romanovskiy tayin edildi.  Her ne kadar Romanovskiy’e Buhara Devletine hüsn-ü muamelede bulunmak emri verilmiş ise de, Buhara Hükümeti’nin asker toplayıp Taşkent tarafına sefer açması sebebiyle asayiş ve dostluk hâsıl olamadı. Buhara askeri gazâ ilân edip, Taşkent ahalisi de buna bakarak isyana hazırlanmaya başlamıştı. İşbu muhataralı sırada, muhafaza tarafında muharebe etmek mağlubiyete ve perişanlığa delâlet ettiğinden, bilâkis cesurâne hücum etmek, ahaliyi rahatlatıp selamete delâlet göründüğünden General Romanovskiy şehirden çıkıp Buhara askerine karşı yürüdü. 8 Mayıs1866’da  İracar isimli mahalde Buhara askerini tamamen perişan etti.
Bu esnada Hokand Hanı, Buhara’nın imdadına yetişememiş ise de, keza gazâ ilan edip Hocent şehrinde asker toplamaya başladı.Hocent’den Hokandlılar her vakit Taşkent’i rahatsız edebileceklerinden dolayı General Romanovskiy yine bu yılın 24 Mayısında Hocent’e hücum etmeye mecburiyet gördü.Vakıa yedi tora  ve yüz nefer asker kayıp vererek şehri zapt etti.

Buhara ile işlerini münasip bir hale getirmek için tekrar elçi gönderip, eski elçinin serbest bırakılmasını talep etti. Bununla beraber elçi sözünün kabul olunması için bin dokuz yüz yayan, yedi yüz atlı, yirmi dört top ve dört havan topundan ibaret bir fırka asker düzenlenip, Ekim ayının ikisinde Ovratoba ve 18’inde ise Cizak şehirleri zapt olundu. Ancak bu işlerden sonra, Hazret Emir elçileri serbest bıraktı. Hokand ve Buhara ile Rusya yanında belirlenen hudut Nuratin ve Malkuzar dağları üstünden geçti. Fakat bu hududa Semerkant şehri hem- hudud olduğundan rahatsızlık duyulacağı ve sonradan tekrar muharebe açılacağı belli idi.

Rusya Hükümeti kavga istemeyip General Romanovskiy’i azletti ve onun yerine  muamelede muhabbetli ve asayişte kabiliyetli olan General Kaufman’a Türkistan Valiliği nasp olundu. General Kaufman emri aldıktan sonra Buhara, Hive ve Hokand hükümetleri ile hüsn-ü münasebet kurup vilayetin nizam ve intizamına dikkat ve gayret buyurdu. Hokand Hükümeti Rusya ile uzlaşıp ülkesinde yer tutmayı engelleyip, ta 1875 senesindeki Hudayarhan merhuma karşı zuhur etmiş isyana kadar, asayiş ve dostluğa bir türlü mani olmamıştır (asayiş ve dostluğu devam ettirmiştir).
Buhara ve Hive hükümetleri Rusya tarafından sunulan teklifleri kabul etmediler. Hive Hanı mukavelename yasasını ve Rus esirlerini azat etmeyi ret ettiği sırada Buhara Hükümdarı müşavereyi mahsus uzatıp asker toplamakta idi. Müdafaa makamındaki General Kaufman kavgaya mecbur oldu. Üç bin beş yüz kişilik fırka askeri ile sefere çıkıp, 1868’de Semerkant şehrini zapt edip, birkaç mahalde Buhara ordusunu mağlup etti. Bu perişanlıktan sonra, Buhara Hükümeti barış antlaşması yapmaya ve Buhara ülkesinde esirliği mani kılmaya  razı oldu. Askerler Semerkant’ı alarak  ileri yürüyüp Kattakorgan şehrine vardılar. Arkada kalmış Semerkant ahalisi, Buhara ülkesinden gelip katılmış otuz bin adam ile birlikte ihtilal ve isyan çıkardılar. Semerkant’ta yedi yüz asker kalmış idi. Bu miktar asker yedi gün kaleyi muhafaza etmeye muktedir olup, yedinci günü Kattakorgan’dan baş fırka yetişip, asilere ağır ceza verdiler. Bundan sonra hâsıl olan rahat ve asayiş bu güne kadar devam etmektedir.

Buhara ile Rusya’nın arası o kadar iyi oldu ki, Muzaffer Alâeddin Hanın büyük oğlu Katia Tora, atasına karşı isyan çıkarıp muharebe açtığında Rus askeri Han’a yardım ederek oğlunu perişan edip, sonradan âlimler ve şairler asi olduğunda General Abramov 1870 senesinde mezkûr şehirleri zapt ve terbiye edip, Buhara Hanı’na teslim etti.

1871 senesinde Hitay’a tâbi olan Gulca ülkesinde sakin Tarancı ve Dongan Müslümanları ihtilal ettiklerinden, mezkûr ülkeyi sonra Hitay’a geri vermek gayesi ile zapt etmek lâzım olup, vakadan sonra Hitay’a geri verildi. Bu 1871 senesinde Türkistan’ın her tarafında rahatlık ve asayiş kemalinde ise de, Hivelilerin kışkırtışına uyup birkaç Kırgız kavmi isyana başlayıp, Orenburg ve Taşkent arasında yolu kestiler, posta merkezlerini yakıp yıkıp ticareti durdurttular. Hive’nin bu işine tahammül etmek mümkün olmayıp, 1873’te Hive’den Rus esirlerini kurtarmak ve esirliklerini kaldırmak için sefer tedarik olundu. Hive’ye karşı üç fırka asker hareket etti. Biri Taşkent’ten, biri Orenburg’dan, öbürü ise Kafkasya’dan birer bin vörst (1 vörst = 1.06 km) kadar kırlardan ve bazı susuz çöllerden geçerek yola çıktılar. İşbu üç kol asker Hive toprağında belirlenen noktada birbirine katılarak Hive’yi aldılar. Hive alınmış ise de,   Rusya’ya katılmayıp yine hükmü Han Hazretlerine terk edilip dönüldüğünde, Hive’ye tabi olan Türkmen halkları Han’a karşı isyan ettiklerinden, Rusya askeri Türkmenlere karşı Han’a yardım etti ve Türkmenleri itaate çektiler. Bundan böyle Hive’de bulunan Rus ve İranlı tüm esirler azat olundu ve esirlikleri kaldırıldı.

İşbu malûm olunduğu ahvalden, Hive’de ve Buhara’da Rusya Hükümeti saltanat hanelerini muhafaza edip topraklarını almadığında, sonra asi olmuş tebaalarını dahi terbiye edip topraklarını verdiği görülüyor. Buhara Hükümeti’ne tâbi Ersarı Türkmenleri nice mertebe Rusya hükmüne girmek istemişler ise de, ret cevabı aldılar. Hive alındıkdan sonra Ahalteke ve Merve Türkmenleri  Rusya tabiyetini arz etmiş iseler de, bu esnada kabul olunmadılar. 1875 senesine kadar Hokand gayet rahat olarak bir türlü harekete sebep olamadı, ama bu sene Abdurrahman Abtabaçı’nın Hudayar Han’a karşı isyanı zuhur edip, sonra karışıklık ta Taşkent’te kadar ulaştı  ve Hokandlılar Hocent’e hücum ettikleri sırada General Kaufman bir günde asker toplayıp Hocent şehrinin muhafazasından sonra Hokand ülkesine sefer düzenlemeye mecbur kaldı.

Margilan şehrinde Hokand askerini perişan edip ve bu terbiye kâfidir diye zan edip geri döndü. Bu aşamada Hokand’dan ancak Namangan şehri alındı. Mezkûr şehirde az miktar asker ile General Askoblof kalmıştı. Bizim asker döndüğünde Hokand ahalisi Namangan şehrini muhasara etti. General Askoblof şehirden çıkıp Hokandlılara hücum etmekle az vakit içinde tüm Hanlığı dolaşıp zapt etti ve bu defa İmparator-u Azam’ın razılığı ile Hokand Rusya ülkesine katıldı. Buhara, Hokand ve Hive ülkeleri rahatladıkdan sonra, Türkistan’da bîperva kalmış halk Türkmen kavmi idi.

Büyük (Ulu) Petro zamanında bazı Türkmen halkları Rusya’ya tâbi olmak istediler. Lakin  ret cevabı üzerine Rusya hududuna saldırıp yağmalamalarda bulunmuşlardı. 1859’da Yamud Hanı, Amuderya’nın aşağı ciheti ve Kongrad şehrini zapt edip Rusya’ya tâbi olmak muradında idiyse de kabul olunmadı. Ancak 1859’da Hazar Denizi’nde Rus tüccarlarının muhafazası için Türkmen yurdunda Krasnovodsk adlı mahal zapt ve bina olundu. Civarında olan Türkmenler Rusya idaresine kabul olundular. Fakat bu Türkmenler vesaireler daima hücum edip zulüm yaptıklarından bunları muhafaza etmek gerekli görülüp, Türkmen yurtlarına seferler düzenlenmeye başlandı. İşbu seferlerden çok fayda çıkmayıp, 1879’da büyükçe bir sefer düzenlendi, bu seferden murat hâsıl olmayıp, 1880-1881’de ikinci sefer tertip olundu ve Türkmenlerin tamamı kendi istekleriyle Rusya’ya tabi oldular. Bundan böyle Rusya Devleti Türkistan canibinde hududun belirlenmesine uğraştı.

Hitay ve İran devletleri ile hem-hudut olup, bu hudutlara Rusya kemalen hürmet ediyor, Afganistan ile de kendi yararına olarak hududun belli olmasını murat ediyordu. Afganistan Hükümeti her ne kadar Rusya’ya dostane muamelede bulunuyor idiyse de mezkûr hududa dahi bu nispette hürmet olunacağı tabiîdir. Rusya Devleti’nin Asya ve Türkistan canibine doğru ilerlemesine nazar-ı tarih usulünden bakılır ise, ilerlemenin mecburi bir hareket olduğu görülür.

Rusya’ya hem-hudut olan topraklarda sakin ve yerleşik Kırgız, Kazak ve Türkmenler nizamsız ve sahipsiz oldukları için Rusya’yı harekete mecbur etmişlerdi. Sonra Türkistan hükümetleri işbu Kırgızları rahatsız ettiklerinden bunlar ile dahi muharebeye yol açılıp, Rusya nüfuzuna alınmak lâzım olundu. Kırk sene içinde Rusya’nın Memalik-i Türkistan’da kesb ettiği şunlardan ibarettir: Otuz bin mil toprak, lâkin bu toprakların büyük bir parçası susuz çöl olup, ancak bazı yerleri sulu ve bahçelidir. Denizde adalar mislindedir.Tâbi olan ahâlî ise üç milyon beş yüz bin candır. Hokand Hanlığı tamamen zapt ve vilayet edilip, Buhara ve Hive hükümetleri nüfuzuna tâbi olmuşlardır.
Kırgızlar ve Türkmenler Rusya zaptına geçip oldukça  maişet medeniyetine (maaşlı sabit bir işe) katılmaya başladılar. Kırlarda ve çöllerde yol kesicilik kalmadı. Otuz yıl mukaddem askersiz yürünmeyen yerlerden, şimdi de bir engel olmadan tüccar, kervanlar ve yolcular yürürler. Rusya hükmünün ve nüfuzunun yetiştiği mahallelerin hiçbirinde esirlik kalmadı, hep azat olundu. 
Asayişten, Rusya idaresinden ve ticaretten elde edilen faydalar zahir olup, Müslümanlar indinde her ne kadar _gâvurlar_  olursak da emniyet ve rağbetlerini kesb ettik. Şu aralık sadece Rusya’dan Türkistan canibine hicret oluyordu. Şöyle ki, mesela otuz senede Yedisu vilayetine altmış bir bin Rus hicret edip yerleşti. Sirderya, Fergan ve Zerefşan vilayetlerine yirmi beş bin Rus muhaciri gelip yerleşti. General Kaufman’ın toplayıp neşrettiği malûmata göre, Türkistan’ın tüm toprağından ancak elli de bir kısmı ekilir dikilir. Bu yerler iki milyon desatina (1 desatina=1.09 hektar arazi) oluyorlar. Kırk milyon desatina toprak ekine yaramayıp, ancak mal bakmaya (hayvancılığa) yarar ve altmış milyon desatina ise hiçbir işe yaramaz çöller imiş.

Türkistan’ın idaresi devlet hazinesine pahalıya mal oluyor. Mesela, 1868’den 1878’e kadar on yılda Türkistan’dan hazineye otuz iki milyon Ruble geldiği sırada doksan dokuz masraf olmuş. Ahaliden alınan ulûmlar (vergiler) Han’ın zamanından azdır.

* Yayına hazırlayan Ali Ahmetbeyoğlu (İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü)

(Prof. Dr. Işın Demirkent Anısına, Dünya yayınları, Şubat 2008)


http://turkleronline.net/turkler/makaleler/turkistanin_istilasina_dair.htm

Bilinen en eski tarihinde bir Türk yurdu Diyarbakır

20 Aralık 2010 Pazartesi
Bilindiği üzere bugün Diyarbakır ismi ile bildiğimiz vilayetimiz önce Yahudi kavmine Tevrat'ta vaat edildiği söylenen daha sonraları 1945 yıllarında Amerika'da "New World Order" ismindeki proje kapsamında yer almış ve bugün anılan ismiyle Büyük Ortadoğu Projesi ismiyle bu ütopyanın içinde yer almaktadır.

Bilinen en eski kaynaklarda bu coğrafyanın bir Türk yurdu olduğu akademik olarak ispat edilmesine rağmen, bugün ülkemizin Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgesi bu bağlamda Ermeni ve Kürtlerin eskiden süregelen yurdu olarak telaffuz edilmektedir.


Oysaki bu coğrafya pek çok sosyolog-araştırmacı tarafından araştırılmıştır, bunlardan bir tanesi de Halis Ataksor'dur. Halis Bey Ulucami ve Diyarbakır kitabelerini okuyarak bu araştırmalarını 1922 yılında Ziya Gökalp'in Küçük Mecmua'sında neşretmiştir.


Diğer yandan araştırmacı Maspero "Historie Ancienne Des Peuples de l'orient" adlı eserinde "Komuklar bir zamanlar bütün Küçük Asya'ya sahip olan Hitit İmparatorluğu'nun çekirdeğini teşkil etmişlerdir." demektedir.


Halis Bey ise makalelerinde El-Cezire Harabeleri'nden çıkarılan yazılı taşlardan elde edilen bilgiler ışığında şöyle demektedir:


"El-Cezire Harabeleri'nden çıkarılan yazılı taşlar ve tuğlalar, Asur ve Kalde (=Keldaniye) tarihlerindeki karanlık noktaları aydınlattığı sırada Diyarbakır vilayetinde de Asur krallığı zamanında bir Komuk elinin varlığını ortaya koydu."


G. Maspero, eski Doğu kavimlerinden bahseden meşhur tarihinde bu Türk elinin Diyarbakır vilayetini tamamiyle kapladıktan başka Fırat'ın öte tarafınada taştığını küçük bir harita üzerinde göstermiş oluyor. Ve buna bağlı olan kabileleri de sayıyor.


Batman ve Savur sularından Maraş yanlarına, Gölcük'ten Viranşehir ve Derik'in güneyindeki ovanın başladığı yerlere kadar geniş bir alana yayılan Komuk eli, zamanın en büyük fatihlerini kendi istiklallerine saygı duyduracak derecede kudretliydi. Bu kuvvet onun (Komuk elinin) daima kendi milli hükümdarları idaresinde, bağımsız veya yarı bağımsız yaşamasını ve altı yüzyıl kadar yukarı El-Cezire'ye hakim kalmasını sağlamıştı. Hatta Asurluların en müteşebbis imparatoru olan III. Tiglat Pileser bile Asur devletine bağlı bütün ülkelere Asurlu vali ve kumandanlar tayin ederek hepsini Asur vilayetleri haline çevirdiği halde, Komuk elinin o zamanki (M.Ö. 710) hükümdarı Gustaşpi'yi kendi topraklarında bağımsız olarak bırakmış ve yalnız belirli bir vergi almaya devam etmekle yetinmişti. Bundan daha sonraki Asur İmparatoru II. Sargon'un (M.Ö. 710) şimdiki Malatya (=Melitene) ve havaisini Komuk prensi Mutallu'ya bırakmış olduğu da tarihte yazılmıştır. Bundan da Komuk elinin son günlerinde bile küçülmüş değil, aksine daha büyümüş olduğu anlaşılıyor.


Komuklar tarihte Asur İmparatorluğu ile beraber ve belki de ondan daha önce yer aldı. Milattan önce 608 yılında Ninova (=Ninive) tahribinden birkaç ay önce mukaddes şehir Harran ve oradaki Sin mabedi Komukların soydaşları Kimmerler (=Kimaklar) tarafından yağma ve tahrip edildiği güne kadar varlığını korudu ve ancak bundan sonra bu havalide Komuk adı işitilmez oldu. Şimdi Kafkasya'da yaşayan ve Türkçe konuşan Komukların bunların akrabası olmaları kuvvetle muhtemeldir.


Komukların bu ilk tarihi aynı zamanda Diyarbakır'ın da en eski tarihidir.


Hal böyleyken, gerek Ermeni gerekse Kürtlerin bu coğrafya üzerinde aidiyet iddiası tümüyle geçersizdir.


Geçmişte Ermenileri kullanarak vatanı bölmek isteyen emperyalist güçler, bugün de yine geçmişte olduğu gibi Kürtleri kullanmaktadır.


S. Serdar Halis Ataksor / TÜRK SOLU / 20 Aralık 2010

UNUTULAN TÜRK BEYLİĞİ: ÇOBANOĞULLARI (1227-1309)


Kastamonu ve çevresi ilk defa Türklerin eline geçmesi Danişmentliler zamanında Ahmet Gazinin Oğlu Gümüş Tekin devrinde “1105 yılında” gerçekleşmiştir. 100 yıla yakın bir zaman Danişment idaresinde kalan şehir ve çevresi 15 yıl süre ile tekrar Bizanslılara geçmiş, 1213 yılında Anadolu Selçuklu Sultanı Alaaddin Keykubat’ın emriyle Selçuklu kumandanı Hüsamettin Çobanbey tarafından zapt edilmiştir.

Hüsamettin Çoban Bey, Kayı boyuna mensup olup, Anadolu Selçuklu Devletinin ileri gelen devlet adamlarından biriydi.

Bizans’a karşı akınlar düzenlemiş. Türk Boyları’nın yerleşimine yardımcı olmuştur…

Moğollar 1223 yılında Kıpçak illerini işgal edince bunu fırsat bilen Rumlar, Kırım sahilindeki Suğdak şehrini kontrolleri altına aldılar. Sultan Alaaddin Keykubat yeniden Hüsamettin Çobanbey’i Suğdak’ın Rumlardan geri alınması için görevlendirdi. Deniz seferi ile Suğdak’ı fetheden Çobanbey’e mükafat olarak 1227 yılında Kastamonu ve Sinop civarında uç Beyliği verilmiştir.

Çobanbey’in vefatından sonra Beylik makamına oğlu Alp Yürük(Yürek) geçti.

Çobanoğulları, Kayı Boyu’ndan olan Osmanoğulları’nı Bizans sınırlarına yerleştirmiş ve yeni yurtlar feth etmelerine destek vermiştir…

Alp Yürek’ten sonra yerine oğlu Muzafferüddin Yavlak Arslan geçti. Yavlak Arslan zamanında Anadolu’da birçok karışıklıklar oldu. Yavlak Arslan, İlhanlılara muhalefete başladı. Bunun üzerine İlhanlı hükümdarı Geyhatu, bir Selçuklu-Moğol ordusunu Kastamonu’ya gönderdi. Yapılan muharebede Yavlak Arslan öldü. Selçuklu Sultanı İkinci Mes’ud, bu muharebede kendisine büyük yardımı dokunan Şemseddin Yaman Candar’a Kastamonu ve havalisinde Eflani’nin idaresini verdi.

Bu dönemde Çobanoğulları’nın Bizans ile anlaşmasından dolayı Osman Bey, Çobanoğulları’ndan bağımsız bir şekilde Bizans üzerine seferlerde bulunmuş fetihler yapmıştır.

Yavlak Arslan’dan sonra yerine oğlu Mahmud Bey geçti. Mahmud Bey zamanında Bizans topraklarına akınlar düzenlendi. Sakarya Nehrinin civarına kadar olan yerler fethedildi. Ancak 1309 senesinde Candaroğlu Süleyman Paşa bir baskın ile Kastamonu’yu fethederek Çobanoğulları Beyliği’ne son verdi.


Çobanoğulları devrinde Kastamonu ve çevresinde imar ve kültür faaliyetleri gelişti. Memleketlerine gelen alimlere büyük önem verdiler. Ünlü alim Kutbuddin Şirazi, İhtiyarat el-Muzafferi isimli astronomi kitabını Yavlak Arslan için yazdı. Nüzhet-ül-Küttap, Kava’id-ür-Resa’ıl adlı eserler bu devirde yazıldı. Bu devirdeki en muhteşem yapı ise; Taşköprü’deki Muzafferüddin Yavlak Arslan Medresesi külliyesidir.


YAVLAK ARSLAN MEDRESESİ

Kastamonu - Atabeygazi (Kırkdirekli) Camii

Kastamonu Atabey Mahallesi’nde, kalenin yanında bulunan Atabeygazi (Kırkdirekli) Camii; Çobanoğulları zamanında Atabey Muzafferüddin Yavlak Aslan tarafından 1273 yılında yaptırılmış. Kastamonu’nun en eski camii.

Cami kesme ve moloz taştan yapılmış, ibadet mekanı kırk ahşap direğin taşıdığı bir ahşap tavan ile örtülmüş. Bundan ötürü de halk arasında “Kırk Direkli Cami” olarak tanınmış. Giriş kapısı taştan yapılmış. Cami minaresi de kesme taştan olup tek şerefelidir. Caminin yanında Kastamonu Atabeyi Muzafferüddin’in türbesi bulunmakta.



Taş Köprü

Araştırma ve Hazırlama: YILMAZ KARAHAN

Kaynak:
Rehber Ansiklopedisi
vikipedi

Kerkük türküleri yetim kaldı

13 Aralık 2010 Pazartesi
ABDURRAHMAN KIZILAY'I KAYBETTİK


Kerkük türkülerinin babasını kaybettik. Abdurrahman Kızılay, solunum yetmezliği sonucu Ankara'da yaşamını yitirdi.

Bu türküleriyle belleklerimize kazınmıştı. Kerküklü Türk halk müziği sanatçısı Abdurrahman Kızılay Ankara'da Özel 29 Mayıs Hastanesi'nde bir süredir tedavi görüyordu.

1940 yılında Kerkük'ün Musalla semtinde doğan Kızılay ilk ve orta eğitimini Kerkük'te tamamladı. 1960'ta Ankara Devlet Konservatuvarı Kontrbas Bölümü'nden mezun oldu. İlk türkülerini 1959'da Bağdat Radyosu'nun Türkmen programında seslendirdi.

1950'li yıllardan itibaren Kerkük Kızılay'ında gönüllü olarak çalıştı. Bu yüzden asıl adı Abdurrahman Ömer İbrahim iken, 1974'te Türk vatandaşlığına geçince "Kızılay" soyadını aldı.

Türkiye'de Altun Hızma Mülayim adlı türküsü ile tanındı. Ardından "Evlerinin Önü Boyalı Direk", "Dağlar Başın Alaydım", "Aynaya Baktım Saç Beyaz Olmuş" ve "Baba Bugün Dağlar Yeşil Boyandı" gibi türküler geldi.

Kendini Kerkük'e adayan ve çok sayıda türkü derleyen Kızılay, 70 yaşındaydı.


ULUSAL KANAL / Pazartesi, 13 Aralık 2010 13:45

Balkar (Malkar) Türkleri Açlık Grevinde

Stalin’in top yekûn sürgün ettiği Balkar (Malkar) Türkleri sürgün sonrası iade edilmeyen topraklar için açlık grevini sürdürmekte.

1991'den beri Kabartay-Malkar Cumhuriyeti’nin Kabartay liderleri Rusya'nın "Sürgün Edilen Halklar Hakkındaki" yasayı uygulamak istemiyor.

1944'de sürgün edilene kadar Malkar Türklerine ait olan dört bölge iade edilene kadar başlattıkları açlık grevi 2,5 aydır devam ettiriliyor.

Aşağıdaki bildiri Rusya engeli dolayısıyla ancak elimize ulaştı. Rusya bu olayın Dünya kamuoyunda duyulmasını istemiyor.


MALKARLILAR NEDEN AÇLIK GREVİ YAPIYOR
1991'den beri Kuzey Kafkasya halklarından Malkarlılar her ne kadar uğraşsalar da, Kabartay-Malkar cumhuriyetinin Kabartay liderleri Rusya'nın "Sürgün Edilen Halklar Hakkındaki" yasayı uygulamak istemiyor. 1944'de sürgün edilene kadar Malkar halkına ait olan dört bölge henüz geri verilmedi. 1990'lı yılların başlarında kaplıca suyu bulunan "Cılı Suv" adlı yeri, Malkarlılara ait meralar ile birlikte, Elbrus (Malkar) bölgesinden ayırıp, Zolskiy (Kabartay) bölgesine verdiler.                               


MALKARLILAR NEDEN AÇLIK GREVİ YAPIYOR


Muradin Rahayev
Çeviren: Alan Çoma

1991'den beri Kuzey Kafkasya halklarından Malkarlılar her ne kadar uğraşsalar da, Kabartay-Malkar cumhuriyetinin Kabartay liderleri Rusya'nın "Sürgün Edilen Halklar Hakkındaki" yasayı uygulamak istemiyor. 1944'de sürgün edilene kadar Malkar halkına ait olan dört bölge henüz geri verilmedi. 1990'lı yılların başlarında kaplıca suyu bulunan "Cılı Suv" adlı yeri, Malkarlılara ait meralar ile birlikte, Elbrus (Malkar) bölgesinden ayırıp, Zolskiy (Kabartay) bölgesine verdiler. Halbuki burası, Karaçay ile Malkar halklarının birlikte yaşadığı, yüzyıllardan beri Karaçay-Malkar halkına ait olan yerdir.

28 Şubat 2005 tarihinde Kabartay-Malkar cumhuriyeti parlamentosu bir kanun çıkardı. Kabartay milletvekillerinin çoğunluğunun desteği ile çıkan kanun, Malkar yerleşim yerleri arasındaki yerleri "yerleşim arası yerler; buralar boş yerler, bunların hepsi cumhuriyetin tahakkümüne geçmeli" diyerek, Malkar yerleşim yerlerini merasız, kışlık merasız, tarlasız bıraktı. Şimdi Malkar yerleşim yerleri birbirinden ayrılıp, tecrit edilmiş yerleşim yerleri gibi, rezerv bölgeler gibi duruyorlar. İki büyük Malkar yerleşim yerini de; Hasaniya ile Ak Suv'u kimseye sormadan, Nalçik şehrine kattılar. Bu Rusya Federasyonu Anayasası'na da aykırı olan bir karardır. Bu iki yerleşim yerinde yaşayan halk yapılan bu zorbalığa razı değil. Hasaniya yerleşim yeri lideri Zokalanı Artur (Artur Zokayev), halkının haklarını savunmak için uğraş verdiği sırada zamansız bir şekilde ölüme gitti. Katiller gelip, onu evinin önünde öldürüp gittiler.

Kabartay-Malkar cumhuriyetinin liderlerinin hemen hemen hepsi Kabartay. Parlamentodaki milletvekillerinin çoğu da Kabartay halkının adamları. Böyle bir durumda, Malkar milletvekillerinin söyledikleri yazıdan (yapraktan) öteye geçmiyor. Malkar milletvekilleri, isteseler de, halklarının haklarını koruyamıyorlar. Bu sebeple, Malkar halkı Rusya'nın yetkililerine hali hazırda cereyan eden hadiseleri anlatmaya, söylemeye çalışıyor.

Malkarlıların mücadelesine, şikayetlerine bakan Rusya Anayasa Mahkemesi, Malkar halkına yapılmakta olan zulme dikkat çekmiş ve "yerleşim yerleri arası yerlerin gerçek sahiplerine; Malkar yerleşim yerlerine geri verilmesine" şeklinde bir karar almıştı. Ancak bu kararın alınmasından beri 3 yıl geçti, Kabartay liderler Rusya'nın en yüksek yargı kurumu Anayasa Mahkemesi'nin kararını yerine getirmek istemiyorlar. Şikayet dilekçesini yazan Malkarlıların ise canlarına, hayatlarına korku düştü. Kabartay liderler hak ve doğruluk için uğraşanlara, insan, halk hakları için uğraşan Malkarlılara, cumhuriyetin mahkemesi, polisi, cinayet şebekelerini sevk edip, azap vermeye çalışıyorlar.

Cumhuriyetin liderleri Malkar halkının sivil toplum örgütleriyle gizliden, açıktan mücadele etmeye devam ediyorlar. 1996 yılında cumhuriyet Malkarlılara ait "Töre" derneğini (örgütünü), 2006'da "Gossovet Balkarii" derneğini kapattırdı. Yıllardan beri de Malkar Halkı İhtiyarlar Heyeti (Sovet stareyşin balkarskogo naroda) derneği ile uğraşıyorlar. "Yerleşim yerleri arası yerler" denilen problemden başka problemler de var. Cumhuriyet sınırını Malkar yerleşim yerlerine sormadan belirlediler, böylece bazı yerlerde sınır 40 kilometreye yaklaşıyor, bu Malkar yerleşim yerlerinin zaten az olan yerlerine önemli bir zorbalıktır.

Bunun gibi, yerleşim yerlerine sorulmadan tabiat eserleri, yerler ayrıldı, bunlar da cumhuriyetteki liderlerin yetkisinde. Cumhuriyet liderleri yerel yönetimlerin sınırların belirlenmesine imkan vermiyorlar - yerleşim yerlerine kalan önemsiz görülen yerler için kararları da munitsipal rayonlar veriyorlar. Böylece Malkar yerleşim yerlerinin yetkisinde bir hektar yer de bulunmuyor. Bu zulüm de Rusya'da 2003, 6 Ekim'de alınan 131 nolu federal kanuna uygun değil (fеdеrаlnıy zаkоn оt 6 оktyabrya 2003 g. № 131-FZ /Оb оbşçih printsipаh оrgаnizаtsii mеstnоgо sаmоuprаvlеniya v Rоssiyskоy Fеdеrаtsii).

Malkar halkına yapılmakta olan zulümlerin hepsini anlatmak için bir kitap yazmak gerekir. Biz burada sadece yer sorununu dile getiriyoruz; yeri olmayan Malkar halkına hayat yok. Bu problem halledilmeden, cumhuriyette huzur olmayacak. Bir defasında, 2008'de kan dökülmeye az kalmıştı. Kabartay, Malkar gençleri birbirlerine saldırmaya hazır günlerce karşı karşıya durmuşlardı. Aksakallar ortamı düzeltmişti. Binlerce insanın toplandığı mitingler, referandumlar, Rusya federasyonu parlamentosuna yazılan kağıtlar, Malkar aydınlarının sözüne gereklisi kadar ehemmiyet verilmiyor. Malkar aksakallar bugün, yol yordamla, açlık grevi ile, Kabartay-Malkar'da Malkar halkına yapılmakta olan zulümlere Rusya federasyonu liderlerinin dikkatlerini çekmek istiyorlar. Bundan sonra da Kabartay liderler Rusya federasyonunun kanunlarını, Anayasa Mahkemesinin kararlarını yerine getirmemeye devam edecekler ise, Rusya federasyonunun liderleri de bunları farketmemiş gibi davranmaya devam edecek ise - Kabartay-Malkar cumhuriyetinde durum çok kötü olacak.

Malkar halkı, Kabartay halkıyla da, başkalarıyla da, bir cumhuriyette huzur içinde yaşamak istiyor, ancak insan, millet hakkı çiğnenmesin; herkese adalet ve eşitlik uygulansın. Malkar halkının haklarının neler olduğu bellidir: Bunlar Malkar ile Kabartayın 16.01.1922 tarihinde bir oblastın (idari bölge) kurulduğunu gösteren belgelerde yazılıdır. Rusya federasyonu liderlerinin dikkatlerini çekmek için açlık azabını yaşamakta olan aksakallar adına, bizi düşünen  bizim için üzülen insanların hepsine de razılığımızı bildirmek istiyoruz.


Muradin Rahayev
Açlık Grevi Ekibi Lideri

TÜRKLERDE HOŞGÖRÜNÜN EVRENSELLİĞİ

10 Aralık 2010 Cuma
Bu konuda J.P.Roux (s.26ve231), incelemelerinin sonuçlarını şöyle aktarıyor. "Düşmanları, Türklerin bağnaz olduklarını söylerler. Bu, Yunanlılar ve Ermenilerin bugün hâlâ belirgin bir kötü niyetle sürdürdükleri Türk aleyhtarı propagandanın (yanıltma amaçlı söylev) değişmez ve en eski konularından biridir. Türklerin tarihe geçmiş bağnazlık örnekleri, ancak, nadiren, kendiliğinden gelişmiş olaylardır. Taocular, Hıristiyanlar ve Müslümanlar, Türklerin kendilerine verdikleri ödünlerden, sağlanan kolaylıklardan yararlanarak, kendilerini zorbalıklarını uygulamaya yetkili sandılar. Sonunda tabii ki suçlanan Türkler oldu!"
Roux’ya göre (s.24-25) "Kimi zaman bazı halklar, Türkler tarafından ezilmiş olduklarını söylemişlerdir. Ama, Türkler, daha çok egemenlikleri altındaki halklara olağanüstü parlak dönemler yaşatmışlardır."
Gerçekten de, tarih bunun örnekleriyle doludur. Tabgaçlar döneminde Çin, Göktürkler ve Timurlular döneminde Orta Asya, İdil Bulgarları ve Altınordu Devleti’nde Karadeniz’in kuzeyi, Büyük Selçuklular ve Safeviler döneminde İran, parlak bir hayat yaşamışlardır. Memluk Türk Devleti Mısır’ı, Delhi Türk Sultanlığı ve Babür İmparatorluğu Kuzey Hindistan’ı geliştirmiştir. Anadolu Selçukluları döneminde Anadolu halkı, refah içerisinde olmuştur. Osmanlılar ise başta Balkanlar olmak üzere Ortadoğu ve Kafkaslar gibi karmaşık bölgeleri güzel ve huzurlu yaşatmışlardır.
Osmanlılar, Araplar üzerinde ciddi bir egemenlik kurmamışlardır. Aksine Surre Alayları gibi vasıtalarla beslemeye çalışmışlardır. Bu konuda 18. yüzyıl Osmanlı bürokratı ve dürüst bir defterdar olan Sarı Mehmed Paşanın “Devlet Adamına Öğütler” adlı kitabında söylediklerini kitabın Türklerin Yeniden Dirilişleri bölümünde belirtmiştim. Zaten Osmanlılar, Arapları dinin sahibi olarak görüyorlar ve onlara “kavmi necip” yani üstün kavim diyorlardı. Bu nedenle diğerlerinden daha çok hoşgörü gösteriyorlardı. (Halbuki Arap yöneticilerin bazıları, Emeviler döneminde Müslümanlığa yeni giren ve Arap olmayan halkların çoğuna da “acem” diyerek yabancı muamelesi yaptılar. Hz. Muhammed (s.a.v.)’in amcası Abbas bin Abdülmuttalip’in soyundan gelen Abbasiler ise, Emevi iktidarını devirdiler. Hayati Ülkü’nün aktardığına göre (s.456) hırslarını alamayarak, Emevi Halifelerinin bazılarının  mezarlarını açtırdılar. Kemiklerini çıkarttırıp topladılar ve öylece yaktılar. Ayrıca Emevilerin sembolü olan Şam’daki Beni Ümeyye mescidini, üç ay kadar ahır olarak kullandılar.)
Diğer taraftan Rus vakayinamelerinde anlatılanlara göre, 1024 yılında Rus ülkesi Suzdal’de, şiddetli bir kıtlık ve açlık olur. İdil Bulgar Türkleri aç kalan Ruslara çok miktarda hububat götürürler. Bu dönemde Bulgarlar, tarımla uğraşmaktadırlar ve daha zengin olduklarından, sık sık Rusların saldırılarına maruz kalmaktadırlar. Türkler yardımı böyle ters bir ortamda yaparlar.
Türklerin egemen oldukları bölgelerde yaşayan halkların, bugün geçmişlerinde yaptığımız diye övündükleri eserlerin arasında, Türklerin yaptıkları önemli bir yer tutar. Bu konuda kitabın Müslüman Türklerde Mimarlık ve Sanat bölümünde, önemli eserler hakkında bilgi verildiğinden, burada ayrıca belirtmeye gerek görülmedi.
Yine Roux’nun diğer bir gözlemi şöyledir (s.27): "Halkın, hükümdarın dinini benimsemesini isteyen Avrupa’nın tersine, Türkler 'evrensellik'i kabul ettirmeye çalıştılar. Barış içinde bir arada yaşamanın kesinlikle mümkün olduğunu söylediler. Bu onların (Türklerin) uygarlığa en büyük katkılarından biri olmuştur."
Ankara Savaşından (1402) sonra, Osmanlı yönetiminde on yıl süren fetret (boşluk) dönemi oluştu. Bu dönemde Balkan Devletleri, Osmanlı yönetiminden kurtulmak için ciddi bir  girişimde bulunmadılar. Halbuki ortam, Balkan Devletlerinin bağımsızlığı için çok uygundu. Bu tavırda, Osmanlı Türklerinin onlara götürdükleri düzenin ve hoşgörü anlayışının etkisi büyüktür. Bu durum Osmanlıların getirdiklerinin Balkanlarda mevcut olandan daha iyi olduğunu ve Balkan halklarının yeni gelenlerden hoşnut kaldıklarını gösterir. Ayrıca Balkan dillerindeki yorgan, döşek, kapı, pencere gibi terimlerin Türkçe’den geçmiş olması da, Türklerin Balkanlara medeniyet götürdüklerini göstermektedir.
Avrupa’nın o dönemlerdeki durumuyla ilgili olarak, Prof. Djevad’ın aktardığına göre (s.78-79) Jaques Bonaparte şöyle diyor: "Alicenaplığı hepimizce bilinen Fatih’in İstanbul’u almasından yarım asır kadar sonra Bourbon başkumandanının çeteleri (1527’de V.Karl yönetiminde) Roma’ya hücum ederek ele geçirmişlerdi. Bu barbarlar esirlerin tırnaklarını sökmüş , ağızlarına erimiş kurşun dökmüşlerdir. Sımsıkı bağlı baba ve kocalarının önünde kadınları katletmişler, bütün mabetlere tecavüz etmişlerdir. Bu hayvanca vahşet bir-iki gün değil , hiç kesilmeden aylarca sürmüştür."
Prof. Ahmed Djevad’ın (s.61), De Amicis’in “Constantinopole” adlı eserinden aktardığı ve diğer bir çok Batılı yazarın da anlattığı şekilde Türkler, hoşgörülü ve evrensel davranıyorlardı. "Eğer Türkler egemenlikleri altına aldıkları milletlere, Hıristiyanların yaptığı gibi zorla İslamiyet’i kabul ettirmiş olsalardı, ki buna kimsenin itirazı olamazdı. Bugün ne Ermeni meselesi, ne Girit meselesi, ve muhtemelen ne de Şark (doğu) meselesi olurdu. Oysa Türkler bunu yapmadılar." Aynı yazar devamla şöyle diyor. "Hıristiyanlar tarafından her yerden kovulan Yahudilerin melce bulabildiği tek ülke de barbar(!) Türkiye olmuştur. İnançları yüzünden yurtlarından kovulanların hep Osmanlı İmparatorluğu’nda melce bulabildiklerini görüyoruz."  Bu konuda uzunca örnekler veren yazar görüşlerini şöyle sürdürür: "Böylece, Hıristiyan Avrupa’nın bizzat Hıristiyan kanı döktüğü ve inançları değişik olanlara vahşice zulümler yapmaktan zevk duyduğu bir devirde, Osmanlı İmparatorluğu’nun, engizisyonun bulunmadığı, yakmaların ve sihirbazlık ithamlarının var olmadığı tek ülke olduğu kesindir."
Gerçekten de Avrupa’nın bir bölümü bu haldeydi. 1850'li yılarda hâlâ kadınların içinde şeytan olduğu iddiasıyla yakılmaları sürüyordu. Bugün Batı, başka ülkelerden normal ya da kaçarak gelen, siyasi veya inançlarından dolayı baskı gördüklerini söyleyenlere kucak açmaktadır. Ancak, bu yardımların bir kısmının  gerçek bir insanlık düşüncesiyle yapıldığı şüphelidir. Gelen bu insanların içlerinden seçtiklerini, geldikleri ülkelerine karşı bir devirme ya da başkaldırı yapabilmeleri için desteklemektedirler.
J. Baudrillard’ın arka kapak yazısında da belirttiği gibi bugün, geri kalmış ya da gelişmekte olan ülkelerin başlarına sorun olan hemen bütün hareketlerin beslendiği yerler, ABD ve Avrupa’dır. Bu ülkeler, inancı ister sosyalist, ister ırkçı faşist, ister Ayetullah Humeyni gibi dini olsun, herkesi barındırıp, kimini de yetiştirip geldikleri ülkelerine göndermektedir. İnsan hakları evrensel beyannamesini yayınlayan  Batılıların yönetimindeki Avustralya Kıtasındaki yerlilere, henüz 1995 yılında, lütfen vatandaşlık hakkı verilmesi beyannameye aykırı davrandıklarını gösterir. Bundan on beş yıl öncesinde, Güney Afrika Devleti’ni yöneten beyazlar ise, zencileri yok sayıyorlardı. Dört yüz yıl sonra bile, zencilerin seçimlere katılamayacağını, yönetici olamayacağını söylüyorlardı. Malesef hiçbir Batılı ülke bu yöneticilere, ciddi bir baskı uygulamıyordu.
Türkiye’yi ilgilendiren konularda ise, Avrupalı bir kısım yöneticinin tavrı yine yukarıdaki gibidir.  Avrupalı çocukları da zehirleyen eroin kaçakçılıklarına rağmen, PKK terör örgütünü,  bazen sessiz kalarak, bazen yardım ederek desteklediler. Bilindiği gibi PKK ile mücadele, Türkiye’nin ekonomik bunalım ortamına girmesini hızlandırmıştır. PKK ile yetinmeyen bazı Avrupalılar, bağnaz dini gurupları dahi, Türkiye’ye karşı ileride işlerine yarayabileceği düşüncesiyle desteklemeye ya da bu gurupların faaliyetleri karşısında sessiz kalmaya devam etmektedir.
Başka ülkelere insancıl davranmalarını öğütleyen Avrupalı yöneticiler, İRA, ETA gibi örgütlere aynı hoşgörüyü göstermemektedir. Baader Mainhopf  çetesinin ileri gelenlerinin başlarına gelenler bilinmektedir. Alman derin devleti tarafından, kısa süre içerisinde intihar süsleri verilerek, yok edilmeleri şüphesi unutulmamıştır. Bu uygulama göstermektedir ki, PKK gibi bir örgüt Almanya’ya karşı mücadele etseydi, Almanya’da ne bir üyesi ne de sempatizanlarının barınmaları çok zor olurdu.
Günümüzde Avrupa’da yaşayan Müslüman bayanlara, başörtüsü konusunda izin verilmektedir. Ancak bu uygulama insanları yanıltmamalıdır. Çok az sayıda olan Müslümanlara hoşgörülü davranmalarının nedeni devlet düzenini tehdit edecek boyutta olmamalarıdır. Yoksa, ister Müslüman isterse Hıristiyan olsun, Avrupa’nın içerisinden çıkacak benzer guruplar sistemi tehdit ederse, Batının çok sert davranacağını geçmiş olaylar göstermiştir. Bunu ABD güvenlik güçlerinin, bir tarikat merkezini ablukaya alması sonucu, 72 kişinin yanarak ölmesiyle dünya gördü.
Bilindiği gibi, Osmanlı İmparatorluğu 500 yıldan fazla Balkanlarda hüküm sürdü. Osmanlılar buraları terk ettikten sonra, sanki bunca yüz yıl hiçbir şey değişmemiş, sadece bir rüyadan uyanılmış gibiydi. Hattâ kendi başlarına yapamayacakları bir çok gelişmeler de, rüyalarında iken gerçekleşmiş olarak.
Bu konuları Cemil Meriç şöyle yorumlamaktadır: “Osmanlı, İlay-i Kelimetullah için hayatını seve seve verir. Yani bağlandığı dava uğruna hayatını istihkâr eder. Bu nedenle Osmanlı istismar için ülke fethetmez, imar için fetheder. Bu duygulara sahip Osmanlı, ülkesinin kapılarını bütün insanlara açmıştır. Osmanlı’da adalet bütün kurumların bel kemiğidir.”
Osmanlı İmparatorluğu’nun duraklama ve gerileme döneminde devleti savunmak, büyük ölçüde Türklere kaldı. Devlet içerisindeki Türk olmayan çeşitli toplulukların güçsüzlükleri, umursamazlıkları ve ihanetleri devam ediyordu. Önyargısız olarak ve belgelere dayanarak hüküm veren Batılı tarihçiler gibi J.P.Roux’ya göre (s.230) Türkler bu savunmayı, hayran kalınacak bir kahramanlıkla ve büyük bir özveriyle yaptılar. Roux’ya göre bu üstün mücadeleden kendileri bir yarar sağlamıyordu. İşte bu durum, özverilerinin değerini yüceltiyordu. Bütün sıkıntılara rağmen Osmanlılar, yatırımları hâlâ Balkanlara ve Arap ülkelerine yapıyorlardı. Anadolu tamamen az gelişmişliğe ve kaderine terk edilmişti.
Gerileme dönemlerinde Türkler, Yeniçerilerin de ciddiyetsizleşmeleri sonucu genel olarak yenildiler. Kimi zaman da yendiler. Yendikleri savaşların sonunda ise, masa başında diğer devletlerin baskısıyla kaybettiler. Ama, pes etmediler. Dünyada eşi benzeri olmayan bir inanca sahip olduklarını gösterdiler. Mücadeleyi sürdürdüler. Bütün bu olumsuz şartlarda bile, egemenlikleri altındaki başka milletlere kötü davranmadılar. Sadece devlete başkaldıran bazı gurupları ve insanları cezalandırdılar, ama kişisel olaylar hariç, devlete başkaldırmayan yabancı halklara kötü davranmadılar.
Osmanlı’nın gerilediği dönemde Avrupa’da iki imparatorluk daha vardı: Avusturya-Macaristan ve  İngiltere. Bu ikisi de, yıkıldıkları son savaşlara kadar, hep imparatorluklarındaki diğer milletleri savaşa sürdüler. Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’na bütünüyle bakıldığında, 19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren ekonomik gerileme vardı. Ancak dikkatle incelendiğinde, P. Kennedy’nin kanaat olarak aktardığına göre (s.252), Viyana civarı ve Bohemya bölgesi gibi öz ülkelerinde, ekonomik gelişme söz konusuydu. Demek ki, Avrupalı İmparatorluklar  egemenliklerindeki başka halkları sömürerek, artık değerleri kendi öz ülkelerine taşıyorlardı.
İngilizler, neredeyse bir dünya imparatorluğu kurarak  müstemlekelerini sömürmelerine rağmen, 19. yüzyılda o bölgelerde ciddi sayılabilecek çok az eser bıraktılar. Halbuki, Türkler egemenlikleri altındakileri de korumak için sadece kendileri savaşa gidip perişan oluyorlar, ama sıkıntılarına rağmen, bu milletleri rahat ettirmek için hâlâ çalışıyorlardı. Avrupalılar ise, Türklerin davranışlarının tersini uyguluyorlardı. Kendi menfaatlerinin korunması için kendilerinden çok egemenlikleri altındaki insanları savaşa sürüyorlardı. Diğer taraftan da Avrupalılar, o milletleri ekonomik olarak sömürüyorlardı.
Türklerin kendileri savaşa gidip, egemenlikleri altındakileri rahat ettirme çabalarını, bazı Avrupalılar başka türlü değerlendirebilirler. "Türklerin hatası" olarak nitelendirebilirler. Avrupalılar ile Türkler arasındaki bu anlayış farkı, Cemil Meriç’in yorumlarını haklı çıkarıyor. Cemil Meriç, Osmanlı’nın, bağlandığı dava için hayatını severek verdiğini söylerken, Avrupalının ancak yakın ve elle tutulur çıkarlar uğruna fedakarlık yapabileceğini belirtir. “Avrupa kapitalizminin manivelası kârdır, Osmanlı’da ise kâr diye bir kavram yoktur” der.
Prof. Dr. A. Djevad’ın Rumen Popescu Ciocanel’in "Revue du Monde Musulman" dergisinin Aralık 1906 sayısından aktardıkları (s.79): "Fatih bir millet olan Türkler idareleri altındaki çeşitli milletleri Türkleştirmeye çalışmamış, onların din ve geleneklerine saygı göstermiştir. Romanya için, Rus veya Avusturya idaresi yerine Türk idaresi altında yaşamak bir şans olmuştur. Zira, aksi taktirde bugün Rumen milleti diye bir millet olmayacaktı." Nitekim Karadeniz’in kuzeyi bir Türk yurdu iken, Rusların egemenliğine geçtikten sonra bölgede Türk kalmadı.
Bu gerçekler, Osmanlı egemenliğinde yaşayan diğer bazı milletler için daha da geçerlidir. Anadolu’da yaşayan Ermeni, Rum ve Kürtler için, Türk idaresinde yaşamak bir şans olmuştur. Ermeniler ve Rumlar, Osmanlı yönetiminde Türk tebaadan daha rahat yaşadılar. (Kazan Hanlığının başkenti Kazan’da bile ayrı bir Ermeni mahallesi vardı.). Kürtler ise, Selçuklu ve Osmanlı Türkleri sayesinde ayakta kalabilmişlerdir denilebilir. Değil devletleri, beylikleri bile olmayan Kürtlerin Ermeniler, Farslar ve Araplar arasında benliklerini koruyarak yaşayabilmeleri pek mümkün olmayabilirdi. Türkler sayesinde hayatta kaldıkları gibi, kendi başlarına ulaşmaları mümkün görünmeyen bir medeniyet içerisinde yaşadıkları söylenebilir. Nitekim Türklerin Ortadoğu bölgesindeki egemenlikleri son bulunca sıkıntı başlamıştır. Bugün Türkiye’de yaşayan Kürtlerle, en kaliteli petrole sahip bir devlet olan Irak’ta yaşayan Kürtler arasındaki yaşam kalitesi farkı bile, tek başına yukarıdaki iddiayı doğrular.
Benzer konumdaki Ermeniler, 1895’te ilk büyük isyanlarını gerçekleştirdiler. Yurt dışında kurdukları Hınçak ve Taşnak gibi terör örgütleri Osmanlı egemenlik alanında faaliyetlere başladı. Bu terör örgütleri dış destekle silahlandılar. Türk ve Kürt köylerini basmaya ve insanları öldürmeye başladılar. Amaçları hayallerindeki büyük Ermenistan’ı kurabilmek için bölge halkını o yöreden sürmekti.
Sonra I. Dünya Savaşı sırasında düşmanlarla işbirliği yaptılar. Rus ordusuna kayıt yaptırdılar ve Türklere karşı savaştılar. Ermeniler, bölgedeki silahsız Türk ve Kürt köylerini basmaya devam ettiler. Osmanlı arşivlerine göre Ermeniler, 500.000 den fazla insanı vahşice katlettiler. Kendilerini korumak için silahlanan Türk ve bilhassa Kürt köyleri de Ermenilere karşılık verdiler. İhanet derecesindeki bu davranışlarına rağmen Ermeniler, Osmanlı yönetimi tarafından korunmaya çalışıldı. Savaş bölgesinden ülkenin daha rahat yörelerine aktarıldılar. Batı Anadolu ve İstanbul’daki Ermeniler yerlerinde kaldı. Bu yer değiştirme sırasında güvenlik açısından tren istasyonları ve demiryolları kullanıldı. Askerlerin çoğunun cephede olması sebebiyle Türk ordusunun yetişemediği bazı yörelerde, Ermenilerden çok eziyet gömüş olan Türk ve Kürt halklarından onlara saldıranlar oldu. Halklar arasındaki bu çatışmalarda her taraftan da çok sayıda insan öldü. Türk ordusu, I. Dünya Savaşının yoğunluğu içerisinde bu çatışmaları önledi. Göç kafilelerine saldıranları yakalayarak mahkeme etti. Bunlardan yaklaşık 3.000 kişiyi idam dahil çeşitli cezalara çarptırdı.
Olayların yaşandığı tarihler dünyada hastalıkların etkili olduğu yıllardı. Nitekim Atatürk Tarih Kurumu’nun rakamlarına göre, 1914-1918 arasında Osmanlı ordusunun mensuplarından 401.859’u, hastalıklar sebebiyle hayatını kaybetmiştir. Tiflis’e göç eden Ermenilerin başına gelenler ise daha kötüdür. Tiflis o dönemde Rusların işgalindedir. Ermenilere yardıma giden ABD misyoner derneklerinin rakamlarına göre Tiflis’te 350.000 Ermeni göçmen vardır. Ama hastalıklardan dolayı bunun 258.000’i Tiflis’te hayatını kaybetmiştir. Halbuki bugünkü Suriye sınırları içerisine göç ettirilen Ermenilere Osmanlılar, çok güzel işleyen bir tedarik düzeniyle  iyi bakmışlardı. Yiyeceklerini, sağlıklarını temin için ABD büyükelçilerini bile şaşırtan organizasyonlar yapmışlardı. Ziraatçilik yapmaları için tohumluklar bile verilmişti.
Dünya Savaşından sonra Fransızlar ve İngilizler Suriye’ye yerleştiler. Ellerinde her imkân vardı. Türklerin Ermenilere karşı yaptığı en küçük bir yanlışı göremediler. Olayların canlı şahitleri hayatta olmasına rağmen, Türkleri yargılayabilecek hiçbir hata bulamadılar.
Yine savaş sonunda galipler İstanbul’u işgal etmişlerdi. Osmanlı’nın bütün arşivleri ellerindeydi. Yaklaşık 140 İttihat ve Terakki partili Türk önderini tutuklayarak, Malta’da hapse attılar. Ermeni olaylarını araştırdılar. Ama mahkeme açabilecek küçük bir delil bile bulamadılar. Herşey ellerinde iken yapabilecek birşey bulamayanların, 80 yıl sonra konuyu tekrar gündeme getirmelerinin tek açıklaması siyasi sebepler olabilir. 
Rumlar ise Türklerin Kurtuluş Savaşında, Türklere karşı düşmanlarla birlik olup savaştılar. Rumlar, Cumhuriyetle birlikte Yunanistan’daki Türklerle takas edildiler. İki taraf da karşılıklı olarak ve anlaşarak göç ettiler. Anadolu’dan 150.000 Rum göç ederken Türkiye’ye 400.000 Türk göç etti. Kürtler ise Yavuz Sultan Selim döneminden itibaren, vergi vermediler ve askere alınmadılar. II. Abdülhamit dönemindeki Kürt Hamidiye Alaylarına askeri birlikler denilemez. I. Dünya Savaşı sırasındaki olayları Şevket Süreyya Aydemir’den öğreniyoruz.
Türkler, Gök Tanrıya inanırken dahi, doğru ve yanlışı Tanrının bildiğini düşünürlerdi. İbrahim Kafesoğlu'nun G.Feher'den ve V.Beşevliev'den ayrı ayrı aktardığına göre (s.97), Direklerdeki 2. Bulgar Kitabesinde yazılı olan Bulgar Türklerinin hanı Kurum Hanın şu sözleri bu davranışlarına işaret etmektedir. " Doğru insanı ve yalancıyı, Tanrı bilir. Bulgarlar (Türkler), Hıristiyanların (Bizanslıların) iyiliği için çok çalıştılar. Ancak onlar bunu çabuk unuttu. Fakat Tanrı biliyor." Bu nedenle Türkler, yönetimleri altındakilere hep iyi davrandılar. Ama nankörlük edenleri, kendi güçleri yettiğinde, Tanrı adına cezalandırdılar. Kendi güçlerinin yetmediği durumlarda ise, olayı Tanrının adaletine bıraktılar.
TÜRKİYE CUMHURİYETİ’NDE HOŞGÖRÜ
Türklerin hoşgörülülüklerinin evrenselliği süreklidir. Bazılarının ileri sürdükleri gibi, imparatorluk zamanında diğer milletleri yönetebilmek için, zorunlu olarak uyguladıkları bir yol değildir. Bunu anlamak için imparatorluk sonrası Türkiye Cumhuriyeti’ndeki olaylara bakmak yeterlidir.
Ermeni terör örgütü ASALA, 1970'li yıllarda Türk Büyükelçilik mensuplarını öldürmeye başladı. Türkiye dışında, genelde Avrupa ve Amerika’da meydana gelen bu olayları, ilgili ülkeler önleyemediler. Öldürme olayları on yıldan fazla sürdü. Bu dönemde, ne Türkiye Devleti, ne de herhangi bir Türk kuruluşu, Türkiye’deki Ermenilere karşı baskı yapmadılar. Ülkelerindeki çok zengin Ermeni iş adamlarına saldırmayı ve hattâ işlerini engellemeyi bile düşünmediler. Türkiye’deki Ermeniler, zengin ve rahat yaşamlarını sürdürdüler.
Aynı şekilde, çoğunluğu Kürt kökenli olan ve bazı Batılıların desteklediği PKK terör örgütü, Türkiye Cumhuriyeti’ne karşı 1984-1999 arasında çok ciddi olarak silahlı mücadele verdi. Halen yer yer çatışmalar devam ediyor. Bebekler dahil, on binlerce masum insan öldü. Onbinlercesi de sakat kaldı. İstikballeri kararanlar ise çok daha fazlaydı. Sonunda bütün Türkiye’nin geleceği bulutlandı. Türkiye’nin bu mücadele sırasında silaha harcadığı ve boşa giden para ise, korkunçtu. Boşa giden harcamanın, Türkiye’nin bir yılık bütçesine denk olduğu tahmin edilmektedir. Bu rakam  ekonominin güçlenmesine harcanmalıydı.  Eğer ekonomiye harcansaydı bugün, teröre bulaşmış bazı Kürtler dahil, Türkiye’deki kişi başına milli gelirin en az iki katına çıkması doğaldı.
İşte bütün bu olumsuz şartlar altında bile, ne Türk Devleti, ne de sivil kuruluşlar, kendilerine silah çekmeyen PKK dışındaki Kürtler üzerinde ciddi bir baskı yapmadılar. Aksine, Kürt iş adamları, Devletin en kârlı ihalelerini almayı sürdürdü. Kürt bürokratların hem sayıları arttı, hem de makamları yükseldi. Kürt kökenli siyasiler ise, daha da iyi duruma geldiler. Kürtlerin oturmadığı bölgelerden aday olarak, Türk seçmenlerin oyuyla, TBMM’ne girmeyi sürdürdüler. Bir kısım Kürt milletvekillerinin yeminlerine uymayarak, yanlış hareket etmeleri üzerine cezalandırılmaları, bu gerçekleri örtemez.
Bütün bunlar da gösteriyor ki Kürtler, Türkiye Cumhuriyetinin yönetiminde, varlıklarından daha çok etkililer. Buna rağmen Türkiye Cumhuriyeti yöneticilerinin PKK olayına bakışı, Osmanlı yöneticilerinin “Celâli İsyanları”na bakışı ile aynıdır. Hadise ayrımcılık olarak değil, devlet düzenine başkaldırı olarak değerlendirilmektedir. Çünkü PKK, başlangıçta terör eylemlerini Kürt kökenli insanlara yöneltmişti. Eğer Türkiye Devleti, olaya devlete başkaldırı olarak bakmayarak, vatandaşlarının hukukunu korumaya kalkışmasaydı, bugün Kürtler birbirleriyle çarpışıyor olurdu.
Türklerdeki hoşgörü anlayışı bireylerin yaşantılarının hemen her alanında kendini gösterir. Halk, insanların yaptıkları hatalara, yöneticilerin yanlışlarına, iş sırasındaki aksaklıklara, sıkça da olsa izin istemelere vb. disiplinsiz davranışlara karşı hep hoşgörülüdür. Bu nedenle iş hayatında, bir Türkün idaresinde çalışan diğer bir Türk’ten, Almanlardaki iş disiplinini beklemek yanlış olur. Halbuki Türkler, başka milliyetlerin yönetiminde ciddi ve disiplinli çalışırlar. Ama kendileri gibi hoşgörülü davranan ve “hayır” diyemeyen Türk yöneticilerin yönetiminde aynı disiplini gösteremeyebilirler. 
Hoşgörü anlayışları disipline edilemediği zamanlarda Türkler, düzensiz ve idare edilemez bir konuma girebilirler. Türklerdeki hoşgörü ile üste kesin itaat duygusunu birlikte yürütmek gerekir.
Türkler, genel anlayış olarak kendilerinden destek, yardım, iş gibi istekleri olan mağdurlara karşı "hayır" diyemezler. Bu davranışları hoşgörülüğün bir sonucudur. Bir Türk, hiç tanımadığı bir insanı mağdur görürse, "hayır" diyemez. Yapısını bildiği, hatırını kıramayacağı bir kişi için, hiç menfaati olmadan destek verebilir. Hattâ bu durum, özel sektör için de geçerlidir. Türkiye’de sıkıntıya giren, ya da batan özel işyerlerinin batmalarının bir sebebi de, "hayır" diyememeleridir.
Ancak günümüzde devlet bürokrasisinin yapısı, yeni bir anlayışı ortaya çıkarmaktadır. Normalde hayır diyemeyen anlayışın yerini, herşeye hayır diyen bir bürokratik tutum almak üzeredir. Türklerin hoşgörü anlayışlarına ters olan bu davranışların sürmesi, gelecek için tehlikelidir.
Türklerin "hayır" dedikleri ve hoşgörü göstermedikleri konular da vardır. Vatanlarına ve namuslarına uzanan bir tehlike sezdikleri zaman, cevapları kesin olarak "hayır" olur. Kendilerine herhangi bir konuda hoşlanmadıkları bir baskı geldiği zamanlarda da, çoğunlukla "hayır" derler. Vatan ve namusları tehlikeye girince hemen harekete geçerler. Başka bir konuda baskı geldiğinde ise “hayır” demek için ortamını buluncaya kadar beklerler.
Türkler, kurdukları imparatorluklarda halkların bir arada barış içerisinde yaşayabileceğinin örneğini dünyaya verdiler. Sahip oldukları yöneticilik özellikleri ile en bunalımlı bölgeleri en az sorunla yönettiler.
Türklerin uyguladıkları ve uygarlığa kazandırdıkları bu yönetim anlayışına, bugünkü dünya daha çok ihtiyaç hissetmektedir. 

İsmail Hakkı Küpçü